Category Archives: Maneviyat

Niyetimizi Yaradan’a Aktarmak

Soru: Kişi, Yaradan’a memnuniyet getirme niyetine dahil olduğunda, bunu mantığa dönüştürmekten nasıl kaçınır? Sonuçta, Yaradan’a ihsan ettiğini, O’na bağlandığını anlar ve hisseder.

Cevap: Ancak kişi, Yaradan’a yalnızca niyet aracılığıyla bağlıdır. Başka hiçbir şey yapmaz. Yalnızca niyetini Yaradan’a atfeder.

Soru: Peki, bundan haz almaktan, bunu mantığa dönüştürmekten nasıl kaçınır? Bu niyetin bir sonraki aşaması, devamı nedir?

Cevap: Yaradan’ın kişiden ne yapmasını istediğinin bir önemi yok. Bu konu alakasızdır. Hemen orada durabiliriz.

En önemli şey, niyetimizi değiştirmiş olmamızdır ve bu durumda ne ortaya çıkarsa çıksın, her şeyi Yaradan’a aktarmayı arzulamamızdır. İşte o noktada, bu belirli durumun o anda bittiğini söyleyebiliriz.

Soru: Doğru niyette olduğumuzda, eylemler eklememiz gerektiğini söylediniz. Bu nasıl yapılır?

Cevap: Tek başına niyetin hiçbir anlamı yoktur; mutlaka eylem de olmalıdır. Ancak maneviyattaki eylem, elle tutulur, elden ele aktarılabilecek bir şey değildir; çünkü maddesel değildir.

Aksine, yalnızca düşüncemin başlangıcını ve sonunu kendimden Yaradan’a aktarırım.

Neden Bir Çocuk Yük Hâline Gelir?

Soru: Eskiden insanlar tanışır, aile kurardı. Çocuk sahibi olmak mutluluktu. Size garip bir soru sorayım: Çocuk sahibi olmanın ebeveynler için mutluluğu neydi?

Cevap: Geleceklerini çocukta görmek.

Soru: Peki bu böyle mi olmalı?

Cevap: Evet, elbette. Çocuklar doğmalı ve aile soyunu devam ettirmelidir.

Soru: Bugün bu durum ortadan kalkmış gibi görünüyor. Birdenbire, birçok çift için çocuk bir yük haline geldi. Neden?

Cevap: Egoizmimiz bizi böldü, birbirimizden uzaklaştırdı, herkesi kendi köşesine sıkıştırdı ve hepsi bu.

Soru: Peki egoizmin buna neden ihtiyacı var?

Cevap: İşleyişi bu şekilde. Egoizmimiz, yalnızca kendimize odaklandığımızda ve yalnızca ona hizmet ettiğimizde bundan fayda sağlar.

Yorum: Ve egoizmimiz, bize en yakın ve en değerli olan şeydir; biz ise onun bize yük olduğunu söylüyoruz.

Cevabım: O en yakın ve en değerli olan değildir. Ona yük diyoruz çünkü içimizdeki gerçek “çocuğumuz”la ilgilenmemize engel oluyor!

Soru: Yani bu “ben,” yani egom, en yakın ve en değerli olan mı?

Cevap: Evet.

Yorum: Nerelere geldik! Merak ediyorum, sonra ne olacak?

Cevabım: Daha da kötüleşecek. Herkesin kendi köşesine çekilip kimseyle konuşmak istemediği bir hâle geleceğiz. Hepsi bu! Sadece pizza ve kola ya da başka bir şey sipariş edeceğim.

Soru: Peki sonra ne olacak? Sürekli insanlığı bir çıkmaza doğru sürüklüyoruz.

Cevap: Bu bir çıkmaz. İnsanlık kendi çıkmazını görmeli. Ama bunun gerçekten bir çıkmaz olduğu netleştiğinde, işte o zaman bu çıkmazdan bir uyanış doğacak, böyle devam edemeyeceğimiz anlaşılacak.

Soru: Bundan önce bir uyanış olamayacağını mı düşünüyorsunuz?

Cevap: Hayır, bence bu idraka ulaşmalıyız. Başka bir deyişle, savaşlar, ayaklanmalar, şiddetli patlamalar olmamalı, fakat umutsuzluk ve çıkmazın açık bir farkındalığı olmalı. O zaman düşünmeye başlayacağız: “Ne yapmalıyız?” Ve sonra hatırlayacağız: “Dur, bir zamanlar Kabalistlerden bir şey duymuştum.”

Soru: Evet, rafımda bir kitap var, kaydedilmiş bir video var, vs. Yani bakıp düzeltmeye doğru ilerlemeye başlayacaklar mı?

Cevap: Bundan eminim.

Soru: O hâlde biz de sürekli olarak bunu damlatmalı, raflara, bilgisayarlara koymalı mıyız?

Cevap: Kesinlikle! Başka seçeneğimiz yok.

Soru: Hep aynı sonuçlara varsak bile mi?

Cevap: Fark etmez. Büyüyen ve gelişen küçük bir çocuğunuz varsa, ona ne yapması gerektiğini ve nasıl düzgün davranması gerektiğini söylemeye devam etmek zorundasınız. Onu kendi hâline bırakamazsınız.

Karanlık, Yeni Bir Derecenin Başlangıcıdır

Soru: Kongrenin ilk gününde bir ışık okyanusu hissettik. Ama ikinci gün, sanki bir yere daldık ve iniş – çıkışı duygumuzu tamamen kaybetmiş gibiydik; dengemizi kaybetmiştik.

Bunun akmasını ve bizi birleştirmesini sağlamak için ne eklememiz gerekir?

Cevap: Karanlıktan yoksunuz. Tüm dünyanın küçük doyumların yokluğu olarak hissettiği boşluk değil, gerçek karanlık. Karanlık, Yaradan’ı ifşa etme özleminden kaynaklanan acıdır; hayatın anlamından, kaynağından ve olması gerekenden kopuk olmanın acısıdır.

Bir yandan, tüm yaratılış bize ne kadar birbirine bağlı, mükemmel ve bizden üstün olduğunu gösterir. Öte yandan, kendimizi yönlendirmeye çalıştığımızda, içinde hiçbir şey görmediğimizi hissederiz: ne başlangıç, ne son, tam bir yönsüzlük.

Aslında bu, en iyi histir; bu, manevi alanda ustalaşmaya, Yaradan’ı ifşa etmeye doğru her ilerlediğimiz her an içimizde ortaya çıkar. Her an, ya O’na yaklaştığımızı ya da uzaklaştığımızı, düştüğümüzü ve karanlığı hissederiz.

Eğer dün bir “ışık okyanusu” hissettiyseniz, bugün tam tersini hissedeceksiniz, hem de sadece aynı şekilde değil, hatta daha da kötüsü. Bu durum her seferinde tekrar edecek. Düşüşler daha derin olacak ve buna karşılık edinimler daha yüksek olacaktır.

Karanlıkta ve yönsüzlükte ilerlemeye alışmalıyız; çünkü tam olarak bu, bizi egoist yönlendirmelerden, rehberliklerden ve tanımlardan tamamen kurtulmamıza yardımcı olur.

Alıştığımız parametrelerde, yönlerde ve duygularda yönümüzü kaybettiğimizde, hiçbir şey anlamadığımızda ve bilmediğimizde, kaybolmuşluk ve hatta belki de karanlık hissettiğimizde, bunun yeni bir aşamanın başlangıcı olduğunu fark etmeliyiz. Tam da bu karanlıkta yükselme ve onun içinden ışığı, Yaradan’ı görme fırsatı bize verilir. Bu, ilerleyişimizde büyük bir yardımdır.

Bu nedenle, kendimizi özellikle bu karanlık koşuluna gömmeli ve ondan ışığı ifşa etmeliyiz.

Bizim çalışmamız budur. Aksi halde Yaradan’ı asla ifşa edemeyiz; çünkü O’nu ancak O’na zıt durumdan ifşa ederiz.

Onluda Birliği Nasıl Hayatımız Haline Getirebiliriz

Soru: Onludaki birliği, tüm hayatımız ve Yaradan’a ihsan ettiğimiz büyük bir haz haline nasıl getirebiliriz?

Cevap: Bu, bizi etkileyen şeye, ihsan etme veya almaya ilişkin tutumumuza ve bunlar arasında ne kadar seçim yaptığımıza ve kutsallık ile Klipa (saf olmayan güç) arasındaki farklılıklar aracılığıyla bilgelere veya Yaradan’a ne kadar yakın olmak istediğimize bağlıdır.

İnsan Olmak İçin Burada Toplandık

Bizler, burada, Baal HaSulam’ın metodunu ve yolunu izlemeyi arzulayanlarla beraber, insan derecesine yükselip, bir hayvan gibi kalmamak için bir grup oluşturmak üzere toplandık. (Rabaş, Makale No. 1, Bölüm 1, 1984 – Toplumun Amacı – 1)

Bu makaleden çıkarmamız gereken temel ilkeler şunlardır:

  1. Toplanmak ne demektir?
  2. Baal HaSulam’ın metodu nedir?
  3. İnsan derecesi nedir?
  4. İnsan, haz almak için mi yoksa Yaradan karşısında huşu için mi yaratıldı?
  5. Tüm bunlara ulaşmanın koşulu, Yaradan’la niteliklerin benzerliğidir.
  6. Alma arzusu kendi başına kötü değildir; bu, yaratılışın özüdür. “Kötü eğilim” (Yetzer Ra) denen şey, birleşmek istemeyişimiz, ruhun parçalarına (bireysel ruhlarımıza) ayrılışını ıslah etmeyi reddetmemizdir.
  7. Egoist arzuyu yok etmeyiz, yalnızca onun niyetini, kendim içinden, başkaları içine ıslah ederiz.
  8. Alma arzusunda, her zaman Yaradan’ın zıttıyız, fakat ihsan etme niyetinde O’na bağlanırız.
  9. Yaradan’la yapışma, O’nun niteliklerine benzemekle mümkündür. İhsan etme niyeti, grup içindeki çalışma ile elde edilir. Bu, hem ulaşılabilir hem de doğrulanabilir bir görevdir. İnşa ettiğimiz ortak ihsan etme arzusu, Yaradan’ın doldurduğu ortak ruhtur.
  10. İçinden geçtiğimiz her koşul, iki zıtlıktan oluşur ve ilerledikçe bu ikisi arasındaki uçurum büyür. Şunları ifşa ederim:
    • Değersizliğimin giderek artması
    • Amacın yüceliğinin giderek artması

Bunları tek bir noktada birleştirmeliyim ki, ruhlar arasındaki parçalanmayı öyle derinden hissedeyim ki, bu da üst ışığı beni ıslah etmesi için zorlasın. O zaman, ihsan etme, benimle başkaları arasında hüküm sürecektir.

Buna Tora’nınıslah ışığının – verilmesi denir.

Ve bundan sonra, Tora’nın vereni, başkalarına karşı ıslah olmuş tutumumuzun içinde, ortak manevi kap (Kli) içinde ifşa olur.

Yaradan Benim İçin Savaşıyor

Bizim büyük haz alma arzumuzda bir kıvılcım, ruhun embriyosu vardır. Bu nedenle, Yaradan’dan gelen her şey iki kısma ayrılmalıdır: Biri, “beden” denen, egoizm olan haz alma arzusuna göre hareket eder; diğeri ise, yaratılışın amacı olan, bu noktayı büyütmek ve onu giderek Yaradan’a daha çok benzer hale getirerek manevi merdivenin basamaklarında yükseltmek için, ruha göre hareket eder.

Bu nedenle, günahkârların tökezlediği yerde, erdemliler sevinir ve yükselir. Sonuçta, günahkârlar ve erdemliler, kötü ve iyi eğilimlerdir.

Yaradan için çalışmayan kişi, hayatın zorluklarından dolayı ağlar; diğeriyse bu zorluğu kendisine değil, haz alma arzusu olan egoizmine vurulan bir darbe olarak görür. Dolayısıyla, bunda Yaradan’a yükselmek için bir araç görür. Yaradan onu bu şekilde uyandırır ve egoizmini iptal etmesine, kalbindeki noktaya, üst güce bağlanmasına yardımcı olur.

Hayatınızın her anına bu şekilde yaklaşmalısınız. Yaradan, herkese “engeller” gönderir. Eğer kişi bu nahoş etkilerin, egoist arzusunu ezmek için gönderildiğini anlarsa, sevinir. Çünkü artık bu darbeyi egosuna yönelik olarak değerlendirebilir ve kalbindeki noktayla Yaradan’a tutunmaya ve daha da yükselmeye çalışabilir.

Anlaşılan o ki, tüm engellerimiz, Yaradan’a daha sıkı tutunmak adına, onları doğru bir şekilde aşmak amacıyla çaba göstermemiz için birer çağrıdır. Hoş olmayan duygular, egomuza karşı çalışır; onun varlığını işaret eder ve onu ezmemize yardımcı olur.

Kişinin savaşması gerekmez, sadece Yaradan’ın etkisini ayırt etmeli, olumsuz etkiyi egomuza yönlendirmeli ve olumlu etkiyi ise Yaradan’a bağlanmamıza, kalpteki noktayı yükseltmemize yardımcı olması için kullanmalıyız. Bu nedenle “erdemlilerin geçtiği yerde günahkârlar tökezler.”

Yaradan, bize engeller göndererek zaten bizim için savaşıyor. Kral’ın sarayında savaşılacak düşman yoktur. Sadece yukarıdan gönderilen sorunları egomuza ait olarak değerlendirip, onu daha fazla bastırmaya ve kalpteki noktayı giderek daha çok yükseltmemiz gerekir.

O zaman, Yaradan’ın, Yaradan’ın çalışması denilen, bu işi yaptığını görürüz. Yaradan, bu savaşı yürütüyor ve benim için tamamlayacaktır. O her şeyi yapacak; benim ise her defasında duyarlı olmam ve Yaradan’ın nahoş etkisinin nereye yöneldiğini, nasıl egoma vurduğunu ve kalbimdeki noktayı davet ettiğini doğru bir şekilde belirlemem gerekir.

Kişi kendisini daima ikiye ayırmalıdır: ezilmesi, kullanılmasının durdurulması ve kısıtlanması gereken bir egoist arzu; ve her fırsatta Yaradan ile birleşmeye yönlendirilmesi gereken bir kalpteki nokta.

Grubun Gücü

Bu nedenle, tek bir tavsiye vardır: Birkaç kişi, ihsan etmenin bağımsız olması için dışarıdan yardım almadan, kendini sevmeyi bırakma arzusu ile bir araya gelmelidir. Şimdi, eğer bu insanlar, her biri, gerçekte onu muhafaza edemeseler de en azından potansiyel olarak Yaradan sevgisine sahip oldukları için, birbirlerinin önünde kendileri iptal ederlerse, o zaman, her birinin gruba katılması ve onun önünde kendilerini iptal etmeleriyle, tek bir beden haline gelirler.

Örneğin, eğer o bedende on kişi varsa, o zaman, tek bir kişinin sahip olduğundan on kat daha fazla güce sahip olur. (Rabaş, “Dost Sevgisi – 2”)

Bu, egoizmin üzerine çıkma gücünü, kendinizi başkalarına, başka bir alana, başka bir seviyeye dahil ettiğinizde ortaya çıkan “ben”den kopma gücünü ifade eder. Açıkça şunu hissedersiniz: ya “ben” ya da bir sonraki seviye olan “biz”. O “biz”in içinde, sizin “ben”iniz sadece o “biz”i düzenlemek için gereklidir.

Soru: Kişi egoizmin üzerine çıkma gücünü gruptan mı alır?

Cevap: Gruptan değil, grup aracılığıyla alır.

Soru: Kişi, maneviyatta bir eylemi gerçekleştirmek için bütün grubun gücüne sahip olduğunu nasıl hissedebilir?

Cevap: Eğer kişi dostlarına hizmet ederse, o zaman tüm grubun gücünü kazanır. Burada ihsan etme gücünden, verme yeteneğinden bahsediyoruz. Dolayısıyla kişi grubu yüceltmek için çaba gösterdiğinde, o gücü alır. Bu onun kabıdır yani Malhut’udur.

Dua Kapıları Kilitli Değildir

Maddesellikte kapıyı, açıklığı gördüğün gibi görürsün. Oysa maneviyatta sadece açıklığı görürsün. Fakat açıklığı bütün ve saf bir inanç olmadan göremezsin. Sonra kapıyı görürsün ve o anda kapı açılır çünkü O birdir ve O’nun adı “Birdir.” (Baal HaSulam, Mektup 26)

Öyle ki, önümde, içinden geçmenin, etrafından dolaşmanın veya üzerinden atlamanın imkânsız olduğu bir duvar durduğunu görürüm. Fakat inanç niteliğini ifşa ettiğim anda, bu nitelik duvarda bir giriş oluşturur ve ben geçerim. Bunu hepimiz için diliyorum.

Dua kapıları kilitli değildir. Dostlarımızla birlikte, sürekli olarak Yaradan’a dua etmeye çalışmalı, O’ndan birleşmemize yardım etmesini, ihsan etme gücünün ne olduğunu bize netleştirmesi ve bu ihsan etme gücüyle O’na ulaşmamızı sağlamasını dilemeliyiz.

Böyle bir duruma ulaşmakla yükümlüyüz; gözyaşı kapısına varmak için gerekli olan tüm nicelik ve nitelikteki çabayı vermeliyiz. Kişi ancak gözyaşı kapısından geçerek üst dünyaya, maneviyata girebilir.

Gruptaki her dostumuzun gözyaşı kapısına, manevi dünyaya, her şeye ulaşabilmesi için dua etmeliyiz. “Dostu için dua eden, ilk önce cevaplanır.” Bu, insanları büyük ölçüde ilerletir.

Ama bu, sözlerle ilgili değildir; dua “kalpteki çalışma” olarak adlandırılır.

Gözyaşı kapısı, yalnızca kişinin en küçük bir ihsan etme eylemini bile gerçekleştirecek hiçbir gücünün olmadığını anladığında açılan özel bir kapıdır. Ancak aynı zamanda, ne olursa olsun bu ihsan etme eylemlerine ulaşmalıdır. Her şeyi feda etmeye hazırdır, yeter ki ihsan eden biri olabilsin. İşte o zaman bu kapılar açılır.

Coğrafi Konumun Etkisinin Bir Sonucu

Soru: Farklı ülkelerdeki insanlar ve hayvanların, birbirinden çok farklı olduğunu fark ettim. Örneğin Hindistan’da hem hayvanlar hem de insanlar yaklaşık olarak aynı boyutta ve buraya göre daha yavaş hareket ediyorlar. Başka bir ülkeye gittiğinizde oraya özgü belirli nitelikler olur. İsrail’de ise kediler o kadar küstah ki köpeklerden korkmuyor, hatta onları kovalıyorlar.

Coğrafya insanları ne kadar etkiler?

Cevap: Kuşkusuz coğrafya üzerimizde çok güçlü bir etkiye sahiptir!

Bunu, insanlık tarihinin deneysel halkı olarak dünyanın dört bir yanına yerleşmiş Yahudiler örneği üzerinden takip etmek en iyisidir. Baltık ülkelerinden, Almanya’dan ya da Asya’dan Yahudileri ele alırsanız, bunlar tamamen farklı insanlar, farklı milletler gibidir. Birbirlerine hiç benzemezler! Zihniyetleri tamamen farklıdır.

Oysa başlangıçta, aynı topraktan geldikleri için, tamamen aynıydılar. Ama şimdi bakın onlara! Yüz hatları farklı, kişilikleri farklı; her şey değişmiş.

Bu, bir coğrafi yerin, doğasının ve çevresindeki toplumun —ki bu toplum da coğrafyanın bir ürünüdür— insanları ne kadar etkilediğini gösterir.

Soru: Hayvanlar da tamamen coğrafi bir sonucun ürünü müdür?

Cevap: Elbette, doğal olarak hayvanlar da.

Onlar da, Almanya’ya veya Orta Asya’ya gitmiş, ortak ilkel ataları gibi, çevrelerinden etkilenmişlerdir. Dünyanın her yerine yayıldıktan sonra köpeklerin nasıl farklılaştığını görebilirsiniz.

Yorum: Yine de hayvanların dili yaklaşık olarak aynı, insanların dili ise farklı.

Cevap: Bu bize sadece böyle geliyor. Hayır! Hayvanların dilinde de pek çok farklılık var.

Elbette insanlardaki kadar değil; çünkü bu, bizim içsel duygusal, fizyolojik ve genel gelişimimizin bir sonucudur. Ama yine de farklıdır; çünkü duyguları biraz farklı bir şekilde ifade eder.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 79

İlerlemek İçin Düşüş Talep Etmeli Miyiz?

Düşüşleri talep etmeye gerek yoktur. Biz yalnızca amaca özlem duymalıyız. Düşüş ya da yükselişin gerçekleşmesi ise bizim kontrolümüz dışında olan bir durumdur. Bu koşullar, yapısını bilmediğimiz ruhumuzun yapısına göre gelir.