Category Archives: Maneviyat

Kriz, Büyük Strese Neden Oluyor

Yorum: Ekonomik durgunluk, sadece insanların cebini değil aynı zamanda ruhsal sağlığını da olumsuz etkiliyor. Çalışanlar depresyon ve şiddetli stresle boğuşuyor. Hastalık nedeniyle işe gelmeme oranı da oldukça yüksek. Stres, vücudun gelişimi ve korunması için gerekli olan normal bir olgudur. Ancak stres kronik hale gelirse, iyileşmek için zamanımız kalmaz ve yorgunluk baş gösterir. Bağışıklık sistemi stresten ilk zarar gören sistemdir.

Cevabım: Ancak gerçek iyileşme ihtiyacını ve iyi, rahat bir hissin, kâr veya güçten daha önemli olduğu arayışını tetikleyecek olan şey stres ve depresyondur. Basit bir huzur arzusu, insanları gerçek değerleri anlamaya yönlendirecektir. Bunlar ancak evrensel bir yakınlaşmayla, olumlu bir genel ortam yaratılarak elde edilebilir.

Rekabetin yorgunluğu ve kâr hırsının anlamsızlığı herkesin içinde kendini gösterecek ve yaşamın kökenine ulaşmak, doğanın, onun sonsuzluğunun ve uyumunun yeni bir algı seviyesine ulaşmak için yeni bir varoluş biçimi tanımlayacaktır. İşte, doğa bizi acılarla hedefimize böyle ulaştırıyor.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 110

Bariyeri Aşan Kişi Niyetlerinden “Bir Ev İnşa Eder” Mi?

Bariyerin ötesinde, ev inşa etmek artık bir eylem değil, bir niyettir. Ancak, önce zıt niyet üzerine inşa etmeden, ihsan etme niyetini inşa edemeyiz. Aksi takdirde, inceleme yapamayız. Keduşa‘nın (kutsallık, ihsan etme) yapısı, Klipa‘ya (kabuk, safsızlık) zıt olarak inşa edilir. Yıkım yeri, Tapınağın inşa edildiği yerdir, başka bir yerde değil ve yıkım gerçekleşmeden önce değil.

Yıkım, inşaattan önce gelir. Bilgi Ağacı’nın günahı da dahil olmak üzere tüm yıkım ve parçalanma, biz yaratılmadan önce, hatta bizden önce gerçekleşti. Bunun nedeni, ruhlar seviyesinden başlamamız ve ruhların Atzilut dünyasının altında var olmasıdır.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 109

Zaten Maneviyatta Olan Bir Kişi, Yine De Yaradan’ı Unutur Mu?

Maneviyatta bile, her seviyede, birbirinin varlığını reddeden iki çizgi içinde, birbirine zıt birçok koşulla çalışmamız gerekir. Ancak, asıl çalışma; gerçek duygularımızı deneyimleyip içinden geçtiğimizde, duygularımız artık belirsiz veya net olmayan bir hal almadığında başlar. Engelin (Mahsom) ötesinde, koşullar çok canlı hale gelir.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 108

Kötülüğün Farkına Varılması Bu Sürecin Neresinde Gerçekleşir?

Kötülüğün farkına varma, tuğlalarla birlikte kendi benliğimize dalmış olduğumuzu, onları düzenlemek için çaba sarf ettiğimizi ve tüm bu sürecin bizim için yukarıdan sadece bir araç olarak düzenlendiği gerçeğinden kopuk olarak, kendi gücümüzle nasıl ilerleyeceğimizi düşündüğümüzü fark ettiğimizde gerçekleşir. Bütün bu dünya, sadece bir araçtır. Islahın sonu hariç, var olan her şey, tüm manevi koşullar ve elbette şu anki koşulumuz da dahil olmak üzere, sadece bu ıslaha yönelik bir araçtır.

Kötülüğün farkına varılması, tüm bunları unuttuğumuzu ve “kabı ters çevirdiğimizi”, yani aracı özle karıştırdığımızı gördüğümüzde gerçekleşir.

Manevi Çalışma İle İlgili Sorular – 245

Soru: Ayrılık ve bağ koşullarının değişmesiyle, Yaradan’ın doğasını anlayabileceğimizi söylediniz. Bu nasıl olur?

Cevap: Bilmiyorum! Ona doğru ilerleyeceğiz ve sonunda bizi ayıran niteliklerin içinden, bu niteliklerin üzerinde nasıl bağ kuracağımızı yavaş yavaş öğreneceğiz. Bu şekilde Yaradan’ın ne olduğunu ve bizim için neyin hazırlandığını anlayacağız.

Soru: Baal HaSulam şöyle yazar: “İlk olarak, beden bölünür ve onu tamamen ruhun parıltısından mahrum bırakır. Tora ve Mitzva’nın (emirlerin) gücüyle beden arınır ve arındığı ölçüde ortak ruh onun üzerinde parlar.” Ortak ruhun bu parıltısı nedir?

Cevap: Onu edindiğimizde, o zaman bunu hissedecek ve anlayacaksın.

Önemin Derecesi

Şöyle yazılmıştır, “Efendi yücedir ve alçak olan görecektir,” sadece alçak olan bu yüceliği görebilir. Yakar (değerli) sözcüğünün harfleri, Yakir (bilecek) sözcüğünün harfleri ile aynıdır. Bu, kişi bir şey onun için değerli olduğu ölçüde, onun yüceliğini bilir anlamına gelir.

Kişi bir şeyden, onun önemine göre etkilenir. İzlenim, kişinin kalbine bir hissiyat getirir ve bu izlenimin önemini takdir ettiği ölçüde, içi sevinçle dolar. (Baal HaSulam, Şamati 26 “Kişinin Geleceği Geçmişe Duyduğu Minnete Dayanır ve Bağlıdır”)

Her şey, çevreye bağlı olan, önemin derecesine bağlıdır.  Eğer insanlar her yerde maneviyattan söz ediyorsa, içimde bir arzu alevlenir ve ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmasa bile, bunu takdir etmeye başlarım. Bu durumda, yolu takip edecek yakıta ve güce, herkesin konuştuğu, benim görüş alanımdan kaçan geçici bir şeye sahip olurum. Bu bir sorun değildir; başkalarını gözlerim kapalı takip etmeye hazırımdır.

Toplum beni bu şekilde “hipnotize” eder ve ileriye doğru iter. Dünyamızda bu, en sonunda benim en ufak bir ihtiyacım olmayan şeyleri anlamsızca satın almamla sonuçlanır. Fakat bir grup içinde, bu, beni manevi bir hedefe doğru iter ve bu hedefi yavaş yavaş ifşa ederim, ta ki bütünüyle ifşa olana kadar. Bu yolun tamamı, manevi merdivenin tüm basamakları, yalnızca çevreden gelen, hedefin önemiyle aşılandığım için elde edilir.

Bu nedenle, eğer kişi aşağılığının, çağdaşlarından daha ayrıcalıklı olmadığının farkında ise, yani kişi bu dünyada en basit şekilde bile kutsal çalışma için ona güç verilmemiş birçok insanın var olduğunu görürse; hatta niyet etmeden ve Lo Lişma’da (O’nun hatırı için değil) bile ve hatta Lo Lişma’nın Lo Lişma’sında bile ve Keduşa’nın (kutsallık) kıyafetlenmesine hazırlık için hazırlanmada bile, bazen mümkün olan en basit şekilde bile olsa, kutsal çalışmayı yapma arzusunu ve düşüncesini kazandığı zaman, kişi bunun önemini takdir edebilirse, kutsal çalışmaya değer verdiği ölçüde, kişi bunu övmeli ve bunun için minnettar olmalıdır.

Bu böyledir, çünkü Yaradan’ın Mitzvot’unu (emirler) niyet olmadan bile, yerine getirmenin önemini takdir edemediğimiz doğrudur. Bu koşulda kişi, kalbinde sevinç ve mutluluk hissetmeye gelir.

Kişinin övgü ve şükran duyguları genişler ve kutsal çalışmanın her bir noktasında coşku duyar ve kimin hizmetkârı olduğunu bilir ve böylece giderek daha da yükselir. Bu yazılmış olan, geçmişte “Bana gösterdiğin bu lütuf için, Sana teşekkür ederim” sözlerinin anlamıdır ve bununla kişi güvenle şunu söyleyebilir ve der ki “ve Sen benimle bunu yapmaya yazgılısın,” der. (Baal HaSulam, Şamati 26 “Kişinin Geleceği Geçmişe Duyduğu Minnete Dayanır ve Bağlıdır”)

Yaradan’ın huzuruna çıkmaya layık kimse yoktur. Dahası, hiç kimse başkalarından önce Yaradan’ın huzuruna çıkmayı hak etmez. Ne tür bir erdem olabilir ki?

Dolayısıyla kişi, en azından sürece dahil oluyorsa, Yaradan onu Kendisine doğru çekiyor olsa bile maneviyata yöneliyorsa, buna minnettar olmalı; büyük bir önem ve anlam vermelidir. Kişi, kendi içinde geliştirdiği önem ve duyarlılık derecesi sayesinde, Yaradan’ın onu karşılıklı bir ilişki içinde nasıl yukarıya doğru çektiğini hisseder. Anlaşılan o ki, kişinin tüm hikâyesinin, insanı bugüne kadar bilinçli olarak yönlendiren tüm suçların ve yanlış adımların arkasında Yaradan vardır. İşte o zaman insan altıncı bir his edinmeye başlar: Yaradan’ın hissiyatını. Bu, yalnızca sahip olduğu önemin ölçüsündedir.

Formül neden bu kadar basittir? Neden Yaradan’dan bir karşılık alabilmek için sadece maneviyata önem vermemiz gerekir?

Aslında bu önem bilinci her şeyi kapsar. O’nun rızası için “Efendi yücedir ve alçak olan görecektir” denildiği gibi başımı eğmeliyim. O’nu gözümde yüceltirim yani verme niteliğini, ve kendimi alçaltırım yani alma niteliğini.

Bunun için çevreden güç alırım, bu da küçük bir birey olarak katılmam gerektiği anlamına gelir. Sonuçta, büyük olandan öğrenebilecek olan, küçük olandır çünkü onları gerçekten öyle algılar. İşte bu yüzden bir gruba katılırım ve bunu yaparak ihsan etme, komşuma sevgi ve birlik olma niteliklerini geliştiririm.

Aynı zamanda Yaradan’ın eylemlerini de çalışmam gerekir: tüm gerçekliği nasıl kurduğunu. Ayrıca bu mesajı başkalarına da yaymam gerekir. Sonuçta O’nu onurlandırırım ve bu nedenle ne istediğini öğrenirim. O, Kendini herkese göstermek, başkalarına ihsan etmek ister ve ben de bu doğrultuda hareket ederim.

Öyle anlaşılıyor ki, Yaradan’ın önemine dair tek bir kavram bile, bende var olan her şeyi, kapta ve ışığın önündeki her şeyi, bu eyleme eklemek yeterlidir.

İçsel Olarak Güzel Bir İnsan Ne Anlama Gelir?

Soru: Örneğin, içsel güzelliğin dışsal her şeyden daha önemli olduğu sonucuna varırsam, bir insanda bu dışsallığı fark eder miyim?

Cevap: Hâlâ bir insan olarak kalırsınız.

Soru: Yani hâlâ bunun güzel bir insan olduğuna dair içimde bir işaret mi olur?

Cevap: Evet, hatta dahası, daha incelikli bir zevk geliştirirsiniz. Her şeyde uyum görme ihtiyacınız daha da artar. Sizin için güzellik zaten uyumda yatar. Ve uyumu gördüğünüzde bundan keyif alırsınız.

Soru: Bir insanın iç güzelliği sizin için nedir? Bu nedir?

Cevap: Bir insanın iç güzelliği, adaletin ve hatta iyiliğin, en azından etrafındaki her şeyde adaletin mümkün olduğunu gördüğü zamandır. Her şey, almanın ve vermenin manevi yasasına göre dengelendiğinde; yani alma ve ihsan etme yasasına göre dengelendiği zamandır.

Soru: Peki, içsel olarak güzel bir  insan, çevresindeki her şeyin mutlak uyumunu hisseder

mi?

Cevap: Evet.

Yorum: Ve kötülük yok, hiçbir şey yok…

Cevabım: Hiçbir şey yoktur! O kendini Yaradan’la aynı hizaya getirmiştir. Artık hiçbir şey kötü, pis veya iğrenç olamaz. Her şey tam bir uyum içindedir. Çünkü o, dışsal tezahürleri değil, tüm yaratılışı içeriden yöneten gücü görür.

Yorum: Çok güzel, maneviyatın maddiyata da yansıması. İlginç. Ben insanın bir anda her şeye dikkat etmeyi bıraktığını düşünürdüm. Ama siz tam tersini söylüyorsunuz.

Cevabım: Hayır! Dahası, tam bir ıslaha yaklaşıldığında, çiftleşmenin tadı ve güzellik anlayışının yalnızca Kabalistlerde kaldığı yazılmıştır. Bu çok, çok karmaşıktır.

Soru: Yani yalnızca Kabalistler mi hem maddi hem de içsel olarak gerçek anlamda haz alabilirler?

Cevap: Evet. Çünkü onlar bunu Yaradan’ın bir yaratılışı olarak görürler.

ARİ’den Önce, Bilgelik Kapıları Bize Kapalıydı

ARİ, bilgeliğin kapılarını bize açmak için dünyamıza inmiş yüce bir ruhtur. Ve bu nedenle, Baal HaSulam’ın yazdığı gibi, ARİ’den itibaren her şey, kendini ıslah etmesi ve ardından Yaradan’ı ifşa etmesi, O’nunla bir olması ve yaratılışın amacına ulaşması gereken, insana bağlıdır.

ARİ’den önce, ruhlar henüz hazır olmadığından ve belli bir gelişim sürecinden geçip birbirleriyle karışmaları gerektiğinden, bu bilgelik sıradan insanlara kapalıydı.

ARİ, Mesih (Mashiach) dönemini simgeler; bu nedenle kendisine “Mashiach ben Yosef” denir ve onun döneminden itibaren, Kabala bilgeliği bir ıslah metodu hâlini almaya başlamıştır. Daha önce yalnızca özel olarak seçilmiş kişilere yönelikti.

O dönemde Safed’de bulunan ve ARİ’nin yüceliğini fark eden Kabalistlere saygı duymalıyız. Onlar, onu takdir ettiler. RAMAK zaten yaşlı, ünlü ve saygıdeğer biriydi; buna rağmen ARİ’nin derslerine gelip öğrenci gibi otururdu. ARİ’den iki kat daha yaşlı olmasına rağmen, büyük bir Kabalist olarak tanınır ve saygı görürdü.

RAMAK ve ARİ’yi takdir eden birkaç Kabalist sayesinde, ARİ Kabala karşıtlarından korundui. Sonuçta, yalnızca birkaç genç (26 yaşında!) öğrencisi vardı. O günlerde Kabala’ya karşı tutum hiç de dostça değildi. Bugün her şey serbestmiş gibi görünse de, o zamanlar bu konuda yazmak bile cesaret isterdi. Ama bize, şimdi olduğu gibi, istedikleri her şeyi yazmaları serbestmiş gibi geliyor.

Bu, bir nebze RAMHAL’ın kaderine benzer: O, Kabala çalıştığı için zulme uğradı, yaşadığı şehir olan Padua gettosundan sürüldü. Ta ki Vilna Gaon onun yüceliğini herkese ilan edene kadar; ondan sonra kendi hâline bırakıldı.

Her Şey Tek Bir Düşünceyle Yaratıldı

Her şey tek bir düşünceyle yaratıldı ve bu tek düşünce, yaratılışın başlangıcından sonuna kadar her şeyi kapsar ve içine alır. Oradan gelen her şey zaten orada mevcuttur; ancak bizim ıslah eksikliğimiz nedeniyle bize parçalanmış ve aşırı derecede çelişkili görünür.

Ancak tüm bu bölünme ve ayrışma, bu parçalar arasındaki tüm “antagonizm” ve karşıtlık, yalnızca içimizde, algımızda mevcuttur. Onları tek bir bütün olarak görecek, her ayrıntının birbirini tamamladığı bir birlikten yoksunuz.

Eğer arzularımızı ihsan etme niyetiyle donatarak ıslah edersek, bu iki kutup (sol ve sağ çizgi) birleşir ve orta çizgide bütünleşir. O zaman hem Yaradan’ın gücü hem de yaratılışın gücü tek bir noktada birleşmiş olur. Bizi ayıran tüm bu ayrıştırıcı güçlerin, aslında birliği ortaya çıkarmak için gerekli olduğunu anlarız. Onlar olmadan bu birliğe ulaşamazdık. Işığın avantajı, karanlığın içinden elde edilir.

Işığın, birliğin, ihsan etmenin, sevginin üstünlüğü ancak karanlık aracılığıyla, onun zıt koşullarıyla elde edilir. Aksi takdirde, bunu edinemez, yapışmanın tadını anlayamaz ve hissedemezdik. İnsan her şeyi ancak iki zıtlığın arasındaki karşıtlık sayesinde kavrar.

Dolayısıyla yaratılış düşüncesinde tek bir nitelik vardır. Ancak yaratılanın içine, kendisini düzeltebilmesi ve bu iki zıt niteliği tek bir bütünde birleştirebilmesi için, iki zıt nitelik yerleştirilmiştir. Bunu yaparak yaratılan Yaradan’a benzer hâle gelir.

Yaradan’ın mükemmelliği, O’nun eşsiz niteliği olan ihsan etmede yatar. Yaratılan ise, iki niteliği: ihsan etme niyetiyle alma arzusunu içerdiğinde mükemmelleşir. Niyeti, ihsan etmektir, buna karşılık doyum alma arzusuna sahiptir. İşte bu iki nitelik arasındaki farktan, birliği algılar.

Bu yüzden “Kişi ne kadar büyükse, egosu da o kadar büyüktür” denir. En büyük ayrılık ve zıtlık, sonsuzluk dünyasını edinmeden hemen önce ifşa olur. O noktada kişi, alma ve ihsan etme arasında sonsuz bir boşluk hisseder, bu iki niteliği birleştirmenin ve birbirini tamamlamalarının imkânsızlığını hisseder. Bu, kişinin son ıslahı yapmadan hemen önce hissettiği şeydir.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 107

Doğru Bir Şekilde Davrandığımızı Nasıl Anlarız?

Yanlış bir şey yaparsak, basitçe takılıp kalırız. Ancak, çalışırsak, doğru çevrede bulunursak ve genel olarak doğru yolda isek, her ayrıntıda şüphesiz hatalar yapsak da, işin gidişatından sapmayız. Neden? Çünkü doğru çevredeyiz, doğru kitaplara ve uygun rehberliğe erişimimiz var ve geriye kalan tek şey, her ayrıntıda hatalarımızı fark etmek ve hayal kırıklığına katlanmaktır. Bu şekilde Yaradan’ı hatırlar ve neden ilerlemediğimizi anlarız. Her şeyi yapanın biz değil, Yaradan olduğunu hatırlarız.

Sonra engeller ve hayal kırıklıkları, bizi Yaradan’a geri getirir; bize, O’na bağlanmamızı sağlayan bir eksiklik verir. Başlangıçtan itibaren Firavun içimizde varsa, bu eksikliği nereden elde edebiliriz? Öncelikle, her şeyi kendimiz inşa edeceğimizi ve bunun yeterli olacağını düşünürüz. Örneğin, bize maneviyatta ilerleme arzusu verilir, ancak bu arzunun hala bir yönü yoktur. Onu, Yaradan’a ihsan etmeye veya O’ndan almaya yönlendirecek şekilde biçimlendirmek bize kalmıştır. En önemli olan, Yaradan ile bağdır.

Böyle bir bağı ancak başarısızlıklar yoluyla kurabiliriz. Kendi gücümüzle çalışmaya girişerek, sonunda “bunu başaran benim gücüm ve kudretim değil” farkındalığına varırız. Sonra, hayal kırıklığı ve çaresizlikten, yetersiz olduğumuzu fark etmekten, çalışmanın sadece bizi, bireyi içermesi durumunda bir anlamı olmadığını görmeye başlarız. Yaradan’ın ifşası içinde bulunmadıkça, eylemimizin tüm insanlığınki gibi sadece hayvani bir çaba olduğunu anlamaya başlarız.

Bu farkındalık bizi Yaradan ile yeniden uyum haline getirir. Yaradan’a dönüp, bizim için eylemi gerçekleştirmesini istemeliyiz, çünkü kendimizin bunu yapamayacağını görmüş oluruz. Bu, çalışmamızın her bir detayında hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaşamamış olsaydık, Yaradan’a dönmeyeceğimiz anlamına gelir. Neden O’na dönüyoruz? İşin tamamlanması için, zorunluluktan.

Ancak tüm bu “kendi çıkarımız için olmayan” eylemler, nihayetinde bizim için gerçekten önemli olanın eylemlerin kendisi, tuğlalar ya da başka herhangi bir şey değil, Yaradan ile olan bağın olduğunun farkına varmamızı sağlar. Diğer her şey sadece bir araçtır, çünkü bizler sonunda doğru niyete, bu şeylerin hiçbirine ihtiyacımız olmadığı anlayışına geri dönmemiz için bu şekilde yaratıldık. Tek ihtiyacımız olan, O’na ihsan etmek için Yaradan ile bağ kurmaktır.

Bu, düşünceler, nedenler ve sonuçlar ile dışsal taleplerin giderek içselleştiği bir süreçtir. Bu, içimizde gelişen ve bizi tuğla üstüne tuğla koymak istediğimiz halde bunu yapamadığımız bir koşuldan uzaklaştıran bir zincirdir. Sonra kendimizden bıkar ve asıl endişemizin Yaradan olduğunu fark ederiz. İlk başta tuğla üstüne tuğla koymamıza izin vermediği için Yaradan’a kızarız, ancak daha sonra tuğla koymanın amaç olmadığını anlamaya başlarız. Bunun yerine, Yaradan ile bağ kurmak zorundayız. Önem, ağırlık merkezi, yavaş yavaş kendimizden Yaradan’a kayar.

Bu süreç ilerledikçe, Yaradan ile bağın önemi artar ve bağ artık tuğla ile değil, yalnızca O’nunla ilgilidir. O zaman, kendi çıkarlarımız için değil, O’na ihsan etmek için, Yaradan ile bağ kurarız. Bunda incelenmesi gereken birçok ayrıntı vardır, ancak maddi dünyadaki her ayrıntıyla ilgilenerek, nihayetinde tüm yönleri bir uçtan diğer uca tararız.

Bu nedenle şöyle yazılmıştır: “Doğru kişi yedi kez düşer ve kalkar.” Her adımda bir başarısızlık, pişmanlık, kötülüğün farkına varma ve ıslah anı vardır. Biz böyle yaratıldık. Her ayrıntıyı tek tek incelememiz gerekir.

Bu koşulları biz belirlemiyoruz. Yeni bir arzunun ne zaman ortaya çıkacağını, nasıl inceleneceğini veya bunun gerçekleşmesi için ne yapılması gerektiğini bilmiyoruz. Bir arzuya tamamen kendimizi kaptırdığımızda, büyük resmi gören ve farklı bilinç koşulları arasında “dolaşan” bir filozof gibi davranamayız. Önemli olan; “Elinin gücünle yapabileceğin her şeyi yap” diye yazıldığı gibi,  sürdürdüğümüz genel harekettir.

Yatırım yaptığımız genel çaba, inceleme ve ıslah sürecini tamamlayıp ihsan etme niyetine ulaşana kadar, olayların bu gelişme dizisini, koşuldan koşula geçişi sağlayan şeydir. Amaç budur. Şu ana kadar deneyimlediğimiz her şey, Yaradan ile birleşme noktasına ulaşmak için, bir araçtan başka bir şey değildi.

Bu farkındalığı tamamladığımızda, bir kez daha “tuğla üstüne tuğla” koyma fırsatı verilir. Bir kez daha, Yaradan’ın varlığı olmadan tuğla koymaya başlarız. İleriye koşar ve kendi gücümüzle hareket ederiz, büyük bir şey yaptığımızı, inşaatla uğraştığımızı düşünürüz.

Bu, bu dünyadaki en hayvani eylemden en manevi eyleme kadar, hatta Kabala bilgisini yayarken veya önemli bir konferans verirken, büyük bir çaba sarf etmek üzere olduğumuzu düşündüğümüz her eylemde olabilir. Eylemin kendisine dalarız ve eylemin gerekli sonucunu unuturuz; Şehina ile bağımızın güçlendirilmesi.