Category Archives: Kabala

Gelecek Nesil İçin

Soru: Eğer Zohar Kitabı’nı açsaydım ve kimse bana bunun önemli olduğunu söylemeseydi, muhtemelen onda hiçbir şey bulamazdım, sadece bir peri masalı. Bizimle hiçbir ilgisi olmayan birinin bu kitabı açtığını hayal edin. Orada ne bulur? Ne okur?

Cevap: Hiçbir şey, ama bu kitap hakkında benden öğrenecektir. Aynı zamanda, derslerimizin bazı kayıtlarına sahip olacaktır. Kitabı açacak ve kaydedilmiş derslerimizi izlemenin veya dinlemenin yanı sıra, onu çalışacak ve bu ona üst dünyaya bir giriş sağlayacaktır.

Bundan önce, Rabaş’ın grup hakkındaki, insanlar arasındaki bağ hakkındaki makaleleri ve ayrıca Zohar Kitabı’na yaklaşımı şekillendiren, Baal HaSulam’ın makaleleri gibi diğer literatürü okumalıdır. İşte bu şekilde Zohar Kitabı’nın kendisine ulaşacaktır.

Eminim ki sonunda insanlar özellikle bununla meşgul olacaklar.

Bence sonraki nesil nihayetinde, bir insanın şimdiki kadar çok çalışmasına gerek olmadığı sonucuna varacak. Sadece gezegenimizi tüketmek ve tamamen gereksiz şeyler üretmek için çalışmalı mı?! Sadece varlığı için gerekli olanı üretecek ve kalan tüm zamanını ise manevi bilgiyi öğrenmeye, yaymaya ve bilgi alışverişine harcayacak.

İnsanlar yavaş yavaş her iki dünyada da var olduklarını hissetmeye başlayacaklar. Eminim ki bu, bir sonraki nesilde olmasa da, ondan bir sonraki nesilde olacak. Ama kesinlikle olacak.

Yorum: Ama siz bizzat şu anki koşulda yaşıyorsunuz.

Cevabım: Kendi zamanımda yapmam gerekeni yapıyorum. Kendimi Kabalistlerin zincirinde bir halka gibi hissediyorum. Net bir amacım var. Sanırım bu, hayatımda açıkça görünüyor – neye kendimi adadığım ve neyi yerine getirdiğim. Bununla ilgili hiçbir sorum ya da sorunum yok.

Çevre Olmadan İnsan Olamazsınız

Soru: İnsanlar örneklerden etkilenmeye meyillidir. Diyelim ki kişi topluma bağlı olduğuna inanmıyor ve her şeyi kendi başına çözebileceğini düşünüyor.

Şu durumu hayal edelim: Bir bebek doğuyor, ışığın sürekli açık olduğu, yemeğinin olduğu kapalı bir odaya yerleştiriliyor, fakat bebeğin insanlarla ve hayvanlarla hiçbir etkileşimi yok. Ona ne olacak?

Cevap: İnsan olmayacak. Tıpkı bir hayvan gibi beslenecek ve aynı şekilde büyüyecektir.

Soru: Peki kendi düşünceleri ve hayalleri olacak mı?

Cevap: Hiçbir şey olmayacak. Kesinlikle hiçbir şey. Tüm bunlar ancak çevrenin etkisiyle ortaya çıkar. Onu hangi ortama koyarsanız koyun, ortaya çıkacak olan bu.

Yorum: O zaman o kişi ne bir insan ne de bir hayvandır.

Cevabım: Doğru. Dolayısıyla çevrenin haricinde hiçbir şey işe yaramayacak. Yani, bu şekilde büyüyen hayvani bir canlı elde edeceksiniz. Ona daha sonra annesini gösterirseniz ondan korkacaktır çünkü aniden beliren ve hatta hareket eden bu şeyin ne olduğunu anlamayacaktır. Sonuçta, hayatta olmanın ve hareket etmenin ne demek olduğunu bilmez.

Ne zaman duygusu vardır ne de etrafındaki mekânı hissedebilir. Onu bir tüple besle ve başka hiçbir şey verme. Sonra ne olacak?

Yorum: Mesela diyelim ki yirmi yaşına kadar büyüyecek.

Cevabım: Kaç yaşına kadar büyüyeceği ne fark eder ki. Aynı seviyede kalmaya devam edecek. Sadece yemeğini öğütecek ve atık bırakacak, başka hiçbir şey yapmayacak.

Soru: Öz farkındalığı olacak mı? Yaşadığını hissedecek mi?

Cevap: Sadece bulunduğu seviyede.

Yorum: İnsan arzular üzerine kurulmuştur. Arzu eksikliktir, arzu gereksinimdir.

Cevabım: Onun hiçbir arzusu, hiçbir içsel dürtüsü olmayacak çünkü kendisini gerçekleştirebileceği, onu saran bir toplumu yok.

Soru: Yani sıfır olarak doğdu ve sıfır olarak ölecek?

Cevap: Evet. Kesinlikle.

Yorum: Ancak doğa insanlara böyle davranmıyor.

Cevabım: Doğa elbette bunu yapmaz, ancak bazen yaparsa, bunun özel bir amacı ve nedeni vardır.

Çevre olmadan kişide Reşimot ortaya çıkmaz, uygulamaya yönelik hiçbir içsel verisi olmaz çünkü onu uygulayamaz. Biri diğerini belirler.

Bugünün Işığında Mısır Köleliği

Soru: Pesah bayramının ilk akşamında Yahudilerin Mısır’ın esaretinden kaçışını temsil eden Haggadah’ı okumak ve özel bir yemek düzenlemek adettendir. Acaba bu hikaye sıradan bir tarih anlatısı mı, yoksa bugüne de uzanan daha derin bir anlamı var mı?

Cevap: Mısır sürgünü, ataların çağından oğulların çağına dek uzanır. İbrahim peygamber, Antik Babil’in her tarafından öğrenciler toplamaya başladı. O, tıpkı Babil’de olduğu gibi, böylesine bir iç çekişmenin ve bencilliğin içerisinde gelişmemizin ve birbirimize yakınlaşmamızın imkânsız olduğunu öğretti.

Babil Kulesi’nin inşası, göklere dek yükselen bencilliğin en uç formunu temsil ediyordu. Bütün Babil, “dillerin karışıklığı” olarak adlandırılan, karşılıklı nefret ve yanlış anlaşılma yüzünden parçalandı.

İbrahim, bütün insanlık için tek bir metodun olduğunu öğretti. Fakat kişileri buna zorlamak imkânsızdır, zira bu, kişinin olgunluğunu gerektirir. Bu metodun özü şudur; “sevgi tüm günahları örter.”

Her birimiz kendi egoizmimizin içindeyiz ama bunun üzerinde, aramızda bir bağ inşa etmeliyiz. Egoizm, birinin komşusuna duyduğu asılsız nefrettir. Eğer komşumun çimenlerinin benimkilerden daha yeşil olduğunu ya da benimkinden daha iyi bir araba aldığını görürsem, ondan nefret etmeye başlarım.

Bu sebepsiz nefrettir. Sadece benim oğlum güzel bir araba alırsa mutlu olurum. Çocuklarım ne kadar başarılı olursa ben de o kadar mutlu olurum, fakat komşumun başarısı benim keyfimi kaçırır.

Bu küçük bir alanda, mahallede, bahçede, evde gerçekleşti. Fakat bugün tüm dünya Babil’e dönüştü, zenginler ve fakirler tartışıyor, kendi fikirlerini savunuyor ve birbirleriyle anlaşamıyorlar.

Bizler, baskı olmadan iyi ve huzurlu bir hayatın ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Bu, tıpkı cennette yaşamak gibidir. Zaman ve mekân yok, her şey zahmetsiz ve kolay. Herkes birbirine yardım ediyor ve ileri gitmesine izin veriyor. Eğer bir şeye ihtiyacın olursa, herkes senin yardımına koşuyor. Her zaman, en doğru anda destek alabileceğinden emin olabilirsin.

Bizler böyle yaşamaya alışkın değiliz ve bunu hayal bile edemiyoruz. İbrahim, Babillilere, böylesine giderek büyüyen egoizmimizle ve karşılıklı çekişmelerimizle yaşamanın imkânsız olduğunu açıkladı. Bütün gücümüzün %99’unu bu iç mücadelenin getirdiği koşullarda hayatta kalmakla harcıyoruz.

Peki, bencillik bu derece büyükse ne olur? O bizi yönetir; herkesi kendi fikirleri için savaşmaya ve en zeki olanın kendisi olduğunu düşünmeye zorlar. Doğamızla savaşmak imkânsızdır ve zaten buna gerek yoktur, sadece onun üzerine yükselmemiz gerekir.

Tıpkı aile bireylerinde olduğu gibi herkesin kendi görüşü vardır, ancak biz hep birlikte ilgilenmemiz gereken bir ailede dayanışma içindeyizdir. Hayattaki bu örneği izlemeliyiz. Diyelim ki çocuklarım benimle aynı siyasi görüşü paylaşmıyor; biri daha muhafazakar, sağ görüşlere sahip, diğeri sol görüşlere sahip, üçüncüsü katı dindar olmuş, vb., herkes kendi partisine oy veriyor.

Fakat biz tek bir aileysek, buna rağmen herkesi sever ve yardım ederiz. Bizim için önemli olan, bunun bize yakın bir kişi, ailemizin bir üyesi olmasıdır. Bu şekilde, tüm insanlara tek bir aileymiş gibi bakmamız gerekir.

Ancak o zaman dikkatimizi görüş farklılıklarına vermeyiz. Birileri farklı yaşamak istiyorsa, bırakın öyle yaşasınlar. Herkes kendini başkalarını sevmekle yükümlü hissediyorsa, kendi egosuyla kalabilir. Başkaları benden farklı düşünüyordur, fakat onlara baskı yapmam ve onları zorla ikna etmem. Herkes olduğu gibi kalmakta özgürdür yani tüm kötülükler, sevgiyle örtülür tıpkı iyi bir ailede olduğu gibi.

Kendimi başkalarının önünde iptal ediyorum ve görüşlerimi başkalarına dayatmıyorum, aksine, onların arzularına dahil olmaya ve onlara yardımcı olmaya hazırım. Ve böylece herkes diğerlerine destek oluyor, bu sayede, aile hissiyatı ya da “tek adam” adı verilen özel, sıcak bir ortak alan yaratmış oluyoruz.

Bizler sevgi, ortak katılım, birlik olma, sıcaklık ve karşılıklılık bulutuyla kuşatılmış durumdayız. Bu tamamen yeni bir şey. Bu daha önce yoktu, “sevgi tüm günahları örter” kuralına göre inşa edildi.

Herkes kendi egoizmiyle kalır, ancak biz bununla nasıl baş edeceğimizi biliriz. Sonuç olarak, egoizm bize doğa tarafından verilmiştir ve bugün bu konuda hiçbir şey yapamayacağımız kesindir. Fakat İbrahim’den, egoizmimizi aşabileceğimiz ve birlik olabileceğimiz bir metodu aldık.

Egoizmin üzerine çıkmayı bilenlere, “Yehud” (birlik) kelimesinden gelen Yahudiler (Yehudim) veya İsrail halkı, Yaşar-El yani Yaradan’a doğru denir. İsrail milleti bu temelde yaratılmıştır.

Küçük çekişmelerle Babil’den ayrıldıktan sonra İsrail, Mısır sürgünü adı verilen egoizminin kölesi olduğu bir dönemde bulur kendini. Egoizm bizi yönetir ve bağ kurmamıza izin vermez. Ne kadar denersek deneyelim, ne kadar sıkı çalışırsak çalışalım, hiçbir işe yaramaz.

Buna kölelik denir yani bedensel varlığımız üzerinde yorucu bir çalışmadır. Aramızda bir şeyler inşa etmeye çalışırız ama egomuzun üzerine çıkmamız gerektiğini fark edene kadar hiçbir şey elde edemeyiz. Bu, birçok darbe ve sıkı çalışmadan sonra gerçekleşir.

Neticede, bu şekilde var olmanın imkânsız olduğuna karar veririz. Bugün kendimizi içinde bulduğumuz durum budur. Aksi takdirde, bir iç savaşta birbirimizi sadece yok edeceğiz.

Hayatımızın kölelik olduğunu gerçekten anlamamız gerekiyor. İçimizde yaşayan kötülüğün gücü bizi yiyip bitiriyor. O zaman daha önce yaptığımız gibi egoizmin üstesinden gelmeyi kabul edeceğiz. Bunu nasıl yapacağımızı bilmiyoruz ama en azından karşılıklı nefretten kaçıyor, Firavun’un gücünden kurtulmak istiyoruz.

Bu, Mısır’dan ayrılıp karanlıkta kimsenin bilmediği bir yere doğru koştuğumuz anlamına geliyor. Tek anladığımız, artık orada var olamayacağımız. Ve sonra Sina Dağı’na varıyoruz ve aramızda ne tür bir nefretin (günahın) var olduğunu görüyoruz.

Bu nefretin üstesinden gelip tek kalp, tek adam olarak birleşme, karşılıklı güvenceyi sağlama, Tora’yı yani birleşme metodunu kabul etme ile hem fikiriz. Tora’nın temel kuralı, komşunu kendin gibi sevmektir. İşte o zaman, “Bugün Benim halkım oldunuz” dediği gibi, İsrail halkı olarak doğarız.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 133

Arzu Nasıl Değişir?

Arzuyu değiştirmeye çalışmakla meşgul olmamalıyız çünkü bunu yapmak bizim elimizde değildir. Kişi arzularını değiştiremez. Hazırlığımız, arzuyu değiştirme arzusunun iyi olmadığını, yaratılan varlığın hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini ayırt etmektir. Arzular, Yaradan tarafından yaratılmıştır. Arzularımızı kendi başımıza değiştiremeyiz, hatta onların içinde bir düşünceden diğerine ya da bir arzudan diğerine dahi geçemeyiz. Bu yalnızca yukarıdan, ışıktaki değişimler aracılığıyla gerçekleşir.

Özgürlüğe Giden Yol

Soru: Bir kural olarak, İsrail halkı çeşitli ülkeler tarafından nefret edilmiş ve kovulmuştur. Ancak bu durum Mısır’da farklı; İsrail halkı Mısır’a çekilmiş gibi mi?

Cevap: Bizler, egoizmden çıkmayı arzulayana dek ülkeden ülkeye sürgün edildik. Sonuç olarak, bizler ancak birleşmek için Mısır’dan çıkmak istediğimizde özgürleşebiliriz. Bu nedenle, sürgünün tüm safhaları boyunca bizler sadece ıstıraplar ve talihsizlikler biriktirdik, ekledik ve çoğalttık.

Bugün, birlik olmak vb. gibi, kendimizi gerçekleştirmekle yükümlü olduğumuz bir koşula ulaştık. Bu, egoizmin üzerine yükselmemiz için gerekli olan şeydir. İşte o zaman özgürlüğe ulaşacağız, İsrail topraklarına varacağız. Şu anda, hala kimseye bağımlı olmadığımız, korkmadığımız, ezilmediğimiz ve kelimenin tam anlamıyla özgür hissettiğimiz bir durumu hayal bile edemiyoruz.

Tüm Sürgünlerin Kökeni

Soru: Pesah Bayramı hakkında konuştuğumuzda neden “Mısır’dan çıkışı hatırla” diyoruz? Ne de olsa Babil, Yunanistan ve Roma gibi başka sürgünler de vardı ama bize sadece Mısır’dan çıkış hatırlatılıyor. Neden böyle?

Cevap: Mısır sürgünü tüm sürgünlerin köküdür. Diğer tüm sürgünler sanki onun üzerine yerleştirilmiş gibidir. Bu sürgün en zor ve en temel olandır. Kişi egoizmin üstüne çıkar ve ilk defa manevi dünyanın ne olduğunu, içine doğduğumuz ve var olduğumuz alma niteliği yerine ihsan etme niteliğini hissetmenin ne anlama geldiğini fark eder.

Biz dünyayı her şeyden sürekli haz almak ve fayda sağlamak isteyen duyularımızla algılarız. Duyu organlarımızdaki değişime – kendimden çıkmaya başladığımda, kendimi başkalarına verme dünyasıyla özdeşleştirdiğimde, kendimi bedenimin dışında hissettiğimde, böylece kalbim orada kaldığında – Mısır’dan çıkış denir. Diğer tüm sürgünler zaten benim dışımda gerçekleşir.

Hayatlarımızı Değiştirelim

Soru: Musa ile bugünün İsrail halkı arasında bazı benzerlikler mevcut. Musa, Yaradan ile temasta olmasına rağmen İsrail halkı ve Firavun konusunda kendinden emin hissetmiyordu. Bugünün İsrail ulusu da hala kendini güvensiz hissediyor.

Cevap: Bunun bir önemi yok. Eğer belirli bir yön varsa ve başka seçeneğimiz olmadığını anlarsak, bizi Mısır’dan kaçmaya ve Kızıldeniz’e atlamaya zorlayan koşullara rağmen yapmamız gerekeni yaparız.

Soru: Fakat siz, modern İsrail ulusunun Mısır’da olduğunu hissetmediğini söylemiştiniz. Belki belirli bir güç ifşa olmalı ya da bu süreci açıklayacak ve başlatacak biri bulunmalı.

Cevap: İşte yapmaya çalıştığımız şey tam olarak bu. Grubumuz ve organizasyonumuz, İsrail ulusuna korunmanın bir yolu olduğunu göstermek istiyor. Haydi hayatlarımızı değiştirelim! Sonuç olarak her şey sürekli kötüye gidiyor; dünya giderek daha düşmanca bir hal alıyor ve İsrail toplumu parçalanıyor ve bölünüyor. Güvenliğimiz giderek artan bir tehlikeyle karşı karşıya.

Hissettiğimiz darbeler, orayı terk etmeyi istemediğimizden beri “İsrail Ulusuna” değil, “Mısır”a geliyor yani egomuza geliyor. İçimizdeki İsrail, sürgünden kurtulmak ve yükselmek isteyen ihsan etme arzusu, bu darbeleri hissetmiyor. Egonun içinde olduğumuzda acıyı hissederiz, ancak onu terk ettiğimizde “Vebalar”dan kurtulmuş oluruz.

Soru: Ego’ya düşmemek için neler yapmalıyız?

Cevap: Yapmamız gereken tek şey birlik olmak. Bizim tüm İsrail halkını birbirine bağlayabilecek metodumuz var ve bunun anlamı tüm sıkıntılarımızdan özgürleşebilmektir.

Nahşon – Tam İnanç Niteliği

Soru: Kızıldeniz’e atlayan ilk kişi olan Nahşon ben Amminadab, insanda hangi niteliği sembolize etmektedir?

Cevap: Nahşon ben Amminadab’ın Gematria (sayısal) değeri, onun manevi durumunun saf Bina niteliği olduğunu gösterir.

Kişinin su duvarına karşı koyabilmesini sağlayan da bu niteliktir. Su, bir yandan yaşamın temeli olan yumuşak bir niteliktir ve diğer yandan Gevurot, yargı kuvveti, olarak kendini gösteren sert bir niteliktir.

Suda gizlenmiş olan sert ve yumuşak güçler ancak egoizmin üzerine çıkılarak hareket ettirilebilir. Nahşon’un bunu yapabilmesi mümkündür çünkü egoizmden kurtulmuş, Yaradan ile tam bütünlük içinde olan bir kişi için her şey bir kenara çekilir.

Dünyada hiçbir boş yer yoktur, ya alıcıdır (egoizm) ya da ihsan edicidir (Yaradan’ın niteliği). Egonun üzerine yükseldikten sonra bir boşluğa değil Yaradan’ın hâkimiyetine girersiniz, Nuh’un gemiye girerken yaptığı gibi. İşte burada da sanki bir kozanın içindeymiş gibi ihsan etme niteliğine girer ve orada var olursunuz. Nahşon’un etkisi budur. Tufan hikayesinde olduğu gibi, deniz birine zarar verir ve başka biri kurtulur.

Dolayısıyla Nuh ve Nahşon’un eylemleri, egoizmin farklı seviyelerinde meydana gelen ve gelişimin dört safhasındaki orijinal yerlerine geri dönen aynı eylemlerdir. Bu her aşamada gerçekleşir. Manevi ilerleme bundan oluşur.

Bu Yaradan’ın Planıdır

Soru: Her şeyin niyete bağlı olduğunu söylüyorlar. Eylemleri görüyoruz ve bunlar oldukça yardımsever olabilir, ancak niyetler görünür değil. Kişinin niyetini görebilseydik, ne görürdük?

Cevap: Bugün, eğer niyetlerimiz dünyada gerçekleşmiş olsaydı, o zaman dünya var olmazdı.

Soru: Bunlar niyetlerimiz mi?

Cevap: Evet, elbette.

Soru: Yani bugün niyetlerimiz yok etmek için mi?

Cevap: Kesinlikle!

Soru: Bencilce, korkunç mu?

Cevap: Başkalarının, herkesin ve her şeyin yok edilmesi.

Soru: Bu yüzden mi gerçekleşmiyorlar?

Cevap: Evet, bize güç verilmiyor.

Soru: Onlara mutlak yıkıcı olacakları için mi güç verilmiyor?

Cevap: Tabii ki.

Soru: Öyleyse bize hangi noktada güç verilecek? Ve sonra ne göreceğiz?

Cevap: Doğanın planına uygun olarak doğru niyetlere sahip olduğumuzda, bunu gerçekleştirmek için güç almaya başlayacağız.

Soru: Söyleyin bana, hangi niyetlere sahip olmalıyız?

Cevap: Yakınlaşmak, birlik olmak, bağ kurmak, doğanın en yüksek seviyesini kavramak, karşılıklı bağı, sevgiyi ifşa etmek.

Soru: Eğer bu niyet ortaya çıksaydı, bize ne açıklanırdı, ne görürdük?

Cevap: Her şeyden önce tek bir sistemin içindeyiz ve şimdiye kadar var olmak için yaptığımız çabalarımızın hepsi ters yönde, yani bu sistemi yıkma yönünde oldu.

Soru: Peki bu niyetlerimizi ortaya çıkarmak için ne yapılmalı?

Cevap: Fark etmemize, herhangi bir harekette bulunmamıza, bir şekilde bağ kurmamıza ve bunu talep etmemize fırsat vermeyen bu egoizm duvarını, tüm gücümüzle aşmaya çalışmak.

Soru: Talep etmek önemli mi?

Cevap: Evet.

Soru: Peki hangi noktada talep edeceğim?

Cevap: Gerçekten istediğinizi gördüğünüzde ama yapamadığınızda.

Soru: Yaradan’ın bunu bize doğrudan vermesini engelleyen nedir? Neden bizim çalışmamıza ihtiyacı var?

Cevap: Eğer sen talep etmiyorsan, sana bunu nasıl verebilirim? Bu zorlamak olurdu. Manevi dünyada böyle bir şey yoktur.

Soru: Öyleyse sonuç şu: Bizi “Bize bencilliğimizden çıkma fırsatını ver” diye talep edeceğimiz bir koşula mı getirmesi gerekiyor?

Cevap: Evet.

Yorum: Öyleyse sonuç şu: O bize bencilliğimizin yıkıcı, öldürücü olduğunu göstermek zorunda.

Cevabım: Ama eğer O bize gösterirse, o zaman biz basitçe var olamayız. Bunun için kendimiz çaba göstermeliyiz ve sonra çabaladıkça tam tersi koşulda olduğumuzu fark edeceğiz ve talep edeceğiz.

Soru: Yani bizim tüm görevimiz, sizin dediğiniz gibi, iyi düşünceler için, bağ için, birlik için çaba sarf etmek mi?

Cevap: Evet.

Soru: Hep böyle basit kelimeler kullanıyorsunuz. İyi düşünceler? Sonra bunu yapamayacağımızı görüp “Bize bu fırsatı ver!” diye isteyeceğiz. Plan bu mu?

Cevap: Evet.

Kızıldeniz’i Geçmenin Manevi Anlamı

Soru: İsrail halkı Firavun’dan kaçarken Kızıldeniz’in ikiye ayrılması ve halkın denizin ortasından geçmesi gibi bir mucize oldu mu?

Cevap: Tora, maddesel dünyadaki olaylardan bahsetmez. Yalnızca maneviyatımızda gerçekleşen meselelerden bahseder. Bu anlamda, “Kızıldeniz’i geçmek” denen içsel manevi bir koşuldan geçeriz.

Mısır’dan çıkış ve Mısır’ın köleliğinden kurtulmak demek, egonun kontrolünden kurtulmak demek olan “ölüm meleğinden” kurtulmaktır. Prensip olarak, bu kurtuluş yolunda “Kızıldeniz’i geçmek” denilen bir tür geçitten geçeriz. Bu, Mısır’ın sonunu, egomuzun sonunu, ondan sonra özgür bir halk olabileceğimizi simgeler.

Doğanın içinde Yaradan olarak adlandırılan benzersiz bir birlik gücü gizlidir. Birlik olmak ve arzumuza karşı birbirimize yakınlaşmak için çaba sarf ettiğimizde, bu çabalar aracılığıyla daha yüksek bir güç olan “Kızıldeniz’i bölmenin” keşfedileceği bir koşul yaratılır. Bizi egoist doğadan ihsan etme ve sevgi doğasına taşır.