Category Archives: Dünya

Hiçbir Şey İstemiyorsanız Ne Yapmalısınız?

İnsanlar hayatın anlamını evlilikte bulamayacaklarını anlıyorlar. Hayatın anlamını işte de bulamıyorlar.

Yorum: Ve görünen o ki, arkadaşlıkta da bulamıyorlar.

Cevabım: Ve tabii ki arkadaşlıkta da. Anlamı – hiçbir yerde bulamıyorlar. Öyleyse ne anlamı var? Yatakta yatıyorum, neden kalkayım? Hiçbir sebep yok, hareket etmek, düşünmek, konuşmak, herhangi bir şey yapmak için basitçe hiçbir sebep yok. İşte bir tür dünya-donması böyle gerçekleşir.

Yorum: Ve bugün, giderek daha da fazla gerçekleşiyor.

Cevabım: Evet, elbette.

Öyleyse ne anlamı var? Ancak bu, hayatın anlamını, yani bu durumun üstündeki anlamı ifşa edersek mümkündür. Ve en azından bir şekilde bunun hakkında konuşabilir, gösterebilir ve insanları sarsabilir, harekete geçirebiliriz. Aksi takdirde, elbette, sonunda birileri sizi sonsuza dek uyutan haplar satmaya başlayacak.

Ve insanlar onları satın alacak. Evet, alacaklar! Onları memnuniyetle ağızlarına atacaklar, bir bardak suyla mideye indirecekler, huzur içinde uzanacaklar ve hepsi bu. Peki, sonrasında başlarına ne gelir, ne fark eder?

Yorum: Ama bu mantıksız geliyor. Bir insan kendini gerçekten kötü hissediyorsa, teoride nasıl… diye düşünmeli.

Cevabım: Ama bir çıkış yolu göremiyorsa ne yapabilir? Yaşamak için ne var ki?!

Yorum: En azından başka biriyle bir şekilde, herhangi bir şekilde bağ içinde olmak yok mu?

Cevabım: Var. Bu yüzden bazı kulüplerde toplanıyorlar. Ama genel olarak, bunun bile bir sonu geliyor.

Soru: Bu bir çözüm değil mi, emin misin?

Cevap: Hayır, elbette hayır.

Soru: Yani insan hayatın anlamını keşfedene kadar değil. Böyle bir atılım gerçekleşiyor mu ve bu eğilimin nedeni bu mu?

Cevap: Evet, insan böyle bir engeli yani her şeye karşı mutlak isteksizliği aşmak zorundadır. Ve ancak bundan sonra insan bambaşka bir hayatı keşfeder. Bir bakıma bu ölümdür. Bu sınırı geçtikten sonra, insan hayatın var olduğunu keşfeder, ancak bu farklıdır ve artık içinde var olmaya başlayabilir.

Soru: Yani bir insanın yaşamaya başlamak için gerçekten ölümden geçmesi gerektiğini mi söylüyorsunuz?

Cevap: Kişi bu hayattan, egoist hayattan, bir şeylerin peşinden koşmaktan, bir şekilde vazgeçmeyi anlamalı, kabul etmeli ve istemelidir. Kişi bunu bir şekilde kabul ettiğinde, bu farklı formlarda yapılabilir, o zaman bir sonraki hayata hazır olur.

Soru: Ruhu umutsuzlukla sızlayacak kadar yalnız bir insana tavsiyeniz nedir?

Cevap: Tavsiyem, web sitemize gidip okumanızdır. Başka bir şey değil. Gerçekten bunu söylemek istemiyorum ama önerebileceğim başka bir şey yok.

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı, Bölüm 3

Yorum: Son zamanlarda meydana gelen doğal afetlerin sayısına bakıldığında, insanların doğaya düzensizlik getirdiğini görüyoruz. Ancak doğayı cansız bir sistem gibi davranmak ve ona sadece “mekanik” zarar verdiğimizi düşünmek yaygın bir kabul görmektedir.

Oysa siz, sorunun kökünün daha üst bir seviyede, insanlar arasındaki yanlış ilişkilerde olduğunu söylüyorsunuz.

Cevabım: Asıl sorun, kendimizi doğanın içinde görmeyi öğrenmektir, genellikle düşündüğümüz gibi dışında değil. Doğaya karşı, içinde yaşadığımız eve karşı sorumluyuz. Düğmelerle dolu bir eve yerleştirildik ama bunların ne işe yaradığını bilmiyoruz. Bir düğmeye basıyoruz ve bir kasırga vuruyorr; başka bir düğmeye basıyoruz ve bir tsunami ya da yangın çıkıyor. Üçüncü düğmeye basıyoruz ve her şey harika oluyor.

Peki, ne yapacağız? İnsanlık, ormanın ortasında küçük bir evde oturan ve nasıl davranacağını bilmeyen çaresiz bir çocuk gibidir. Bunun anlamı, gerçekten özgür olmak için doğru şekilde büyümemiz gerektiğidir.

Bir kişi evinden ayrılıp ormana veya dağlara gittiğinde, “doğanın içine girdiğini” düşünür, ancak bu yanlış bir bakış açısıdır. Sanki evinden çıkıp hayvanların evine adım atıyormuş gibi. Ama doğa da aynı zamanda onların evidir! Doğanın bütünsel sistemini kendimizden ayrı bir şey olarak görmeyi bırakmalıyız.

Doğanın içinde olduğumuzu, onu etkilediğimizi ve onun da bizi etkilediğini ve bu karşılıklı bağın şu anda yanlış olduğunu hissetmemiz gerekiyor. Bu nedenle değişmesi gereken kişi insandır.

Doğanın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeleri, doğa sistemi ile içgüdüsel bir uyum içindedir. İnsan da, tamamen zıt bir doğaya sahip olmasına rağmen, onunla tam bir uyum içinde olmalıdır.

Hayvansal seviyenin üzerine çıkmak istiyorsak, bütünsel bir sistemin içinde olduğumuzu hissetmek ve doğanın cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyeleriyle bütünsel olarak nasıl bağ kuracağımızı öğrenmek için, doğaya karşı bilinçli olarak doğru bir tutum geliştirmeliyiz.

Doğanın geri kalanının işleyişine dayanan aynı ilkelere göre insan sistemini inşa etmekle yükümlüyüz. Bu, hayvansal seviyede gelişimimizi tamamladığımız ve şimdi daha da evrimleşmeye başladığımız için, insan sistemini nasıl yapılandıracağımızı doğadan öğrenmemiz gerektiği anlamına gelir. Ve burada, içsel insan seviyesinde, artık kendimizi tamamlamamız gerekiyor.

Kişinin görevi, doğadan, onunla nasıl bağ kurulacağını öğrenmektir. Doğa bize, tüm unsurlarının birbiriyle bağlantılı olduğunu gösterir. Bu karşılıklı bağlılık tüm seviyelerde belirgindir.

Böylece şu soru ortaya çıkar: Bir insan, çevresini doğru bir şekilde hissedebilecek, karşılıklı alışverişte bulunabilecek, doğayla denge içinde alıp verebilecek şekilde, tıpkı doğanın diğer tüm unsurları gibi, bu sisteme nasıl entegre olabilir? Cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeler, içgüdüsel olarak karşılıklı dengeyi korurlar.

Bize, birbirlerini yok edip öldürüyorlar gibi görünebilir, ancak bu sadece bizim egoist bakış açımızdan böyle görünür. Gerçekte, doğanın genel yasasının onlara yüklediği doğru dengeyi içgüdüsel olarak korurlar.

Ancak bu yasa, insanı zorlamaz çünkü biz onu bilinçli olarak uygulamalıyız.

Hayvanlar içgüdüleri tarafından yönlendirilir, ancak insanlar doğa ile dengeye ulaşmak için kendi çabalarını göstermelidir.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 115

Embriyo Erkek Mi Yoksa Dişi Midir?

Maddi dünyamızda bir embriyo erkek veya dişi olabilir. Maneviyatta kişi çeşitli koşullardan geçer: cansız, bitkisel, hayvansal, konuşan, meleksi ve Yaradan’a benzeyen. Bu koşulların her biri binlerce aşama içerir.

Bu, her ruhun önce Nekeva, sonra Zachar ve tekrar Nekeva ve sonra Zachar olarak gelişim gösterdiği anlamına gelir. Ancak dünyamızda, bu dönüşümlü durumlar, erkek veya dişi olmak üzere sabit bir fiziksel form alır, çünkü maneviyat açısından dünyamız cansızdır yani değişmez.

Bu nedenle, maneviyatta her aşama, her eylem, her nitelik, orada var olan ve sürekli değişen her şey, tıpkı bir embriyoda olduğu gibi, dünyamızda sabit ve değişmez bir form alır.

Bunun ötesinde, ruhların tiplerinde de çeşitlilik vardır. Bu, arzunun, Adam HaRishon’un hangi kısmından kaynaklandığına bağlıdır. Ruh, Adam HaRishon adı verilen, genel ruh içindeki bireysel bir arzudur ve onun doğası, bu manevi bedenin hangi kısmından geldiğine bağlıdır.

Adam HaRishon’un bedeninde sağ taraf, sol taraf, üst taraf, alt taraf, göğüs üstü, göğüs altı vb. gibi sayısız ayrım vardır.

Benzer şekilde, insan vücudundaki hücreler de birbirinden farklıdır. Her hücre kendine özgü bir şey içerir, farklı işlev ve davranışlar sergiler ve diğer hücrelerle kendine özgü çeşitli şekillerde bağlantı kurar.

Bu durum maneviyatta da geçerlidir. Ruhlar da aynı şekilde birbirine bağlıdır. Fiziksel hücrelerimiz, maneviyatta olup bitenlerin yalnızca bir sonucu, bir kopyası, fiziksel bir tezahürüdür.

Bundan, birbirimizden ne kadar farklı olduğumuzu, ancak aynı zamanda tek bir bedenin parçaları olarak nasıl birbirimize bağlı olduğumuzu anlayabiliriz.

Mesleki Tükenmişlik Sendromu

Yorum: Çalışanların çok yüksek bir yüzdesi mesleki tükenmişlik belirtileriyle karşılaşmış, yorgun ve sinirli hissetmiş, işlerine karşı kayıtsız kalmış ve mesleki yeteneklerine güvenlerini kaybetmişlerdir. Bazıları ise işle ilgili stres nedeniyle sık sık baş ağrısı ve uykusuzluktan şikâyetçi olmuştur.

Bu sorunların açıkça tartışılıp ele alınması halinde, bu tür zorlukların çoğunun önlenebileceği düşünülmektedir.

Tükenmişlik sendromundan açıkça muzdarip olan kişiler, genellikle motivasyonsuz ve pasif davranırlar. Sonuç odaklı değildirler ve yapıcı problem çözme eğilimi göstermedikleri için onlarla çalışmak zordur; hatta onlar dahil olduklarında problemler daha da kötüleşir.

Cevabım: Tatminsiz bir ego; ödüller, tatiller, problemler hakkında konuşmak vb. yoluyla, ancak geçici olarak yatıştırılabilir çünkü bu soruna, dünyamızda gerçek bir çözüm yoktur. Ego, doğal büyüme sınırına ulaşmıştır ve artık hiçbir şey onu tatmin edemez. Onu daha fazla uyarmaya çalıştığımızda, sadece boşuna çaba harcar.

Sonunda, tek bir çıkış yolu kalır: işini, kendini doldurmaktan başkalarını tatmin etmeye çevirmek.

Kendimizi kendi başımıza değiştirmek imkansızdır, ancak bizi yaratan güç, yarattığını değiştirebilir. Ve bunu yapmaya hazırdır, ancak sadece bizim isteğimiz üzerine, böylece onunla temas kurabiliriz.

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı, Bölüm 2

Soru: İnsanlık, doğada içgüdüsel olarak var olan ama insanoğlunda bulunmayan dengeyi nasıl yaratabilir?

Cevap: İnsanoğlu, doğa ile denge kurma içgüdüsüne sahip değildir. İşte bu yüzden, insana kendi çabalarıyla insan toplumunu inşa etme ve dengeye ulaşmasını sağlayan bağ kurma gücünü ve aklı edinme fırsatı verilir.

Bu nedenle çevre kirliliğiyle mücadele etmek anlamsızdır, zira kirliliğin asıl kaynağı, yeni bir çağa girmiş olan insandır. Eğer insan kendi ıslahıyla ilgilenmezse, doğaya yapılan en küçük müdahale, sadece bir gramlık uygunsuz bir katkı bile, doğanın tüm sistemini dengesizliğe sürükler. İşte şimdi görmeye başladığımız şey budur.

İnsanlık yok olmayacak, ancak son ana kadar her türlü felaket mümkün: doğa bizi denizde boğacak, donduracak, aşırı sıcakta kavuracak ve orman yangınlarında yakacak.

Soru: Amerika Birleşik Devletleri, uzun yıllar boyunca Pasifik Okyanusu’ndaki iki mercan adasında nükleer silah denemeleri yaptı ve bu adalar doğal olarak insan yaşamına elverişsiz hale geldi. Ancak doğa orada başka hiçbir yerde olmadığı kadar olağanüstü bir şekilde gelişti. Bunun sonucunda bilim insanları, insan varlığının neden olduğu zararın, nükleer radyasyonun verdiği zarardan daha büyük olduğu sonucuna vardılar. Bu nasıl olabilir?

Cevap: Doğa, alt seviyelerde kendisine verilen zararı nasıl iyileştireceğini bilir, ancak elbette bunun da bir sınırı vardır. Eğer hasar çok büyükse, değişimler geri döndürülemez hale gelecektir.

Soru: Bir insan, “insan seviyesinde” ne tür bir zarar verir?

Cevap: İnsan, son yüz yıla kadar doğaya hiçbir zarar vermemiştir. İnsanın verdiği tüm zarar, doğayla denge içinde olmaması gerçeğinde yatmaktadır ki bu, doğanın temel unsuru olarak onun yükümlülüğüdür.

Asıl sebep, doğaya verilen mekanik zarar değildir, insanın onu yakması ya da kurutması değildir; ARİ’nin zamanından itibaren, 15. yüzyıldan ya da en azından o dönemi “son nesil” olarak tanımlayan Baal HaSulam’ın zamanından itibaren, kendimizi doğayla dengeye getirmeye başlamış olmamız gerektiği gerçeğidir. Doğanın bütünsel sistemiyle olan tutarsızlığımız – bu dengesizlik – tüm felaketlere neden olan şeydir.

Elbette bu, doğayla dengeye ulaştığımızda onu kirletmemize izin verileceği anlamına gelmez, aksine, doğaya zarar vermek aklımıza bile gelmezdi; içgüdüsel olarak doğru şekilde davranırdık.

Doğa ile dengede olmak, insanlar arasında — düşüncelerde, arzularda ve niyetlerde — iyi ve bütünsel ilişkiler kurmak, insan toplumuna, tüm genel doğaya ve üst sisteme zarar vermemek demektir.

Düşüncelerde bütünsel olmak, doğanın tüm sistemini tek bir organizma olarak algılamak demektir. Ve insanlar arasındaki doğru bağlara uygun olarak, tüm diğer – cansız, bitkisel ve hayvansal – seviyeler yükselir, genel sisteme dahil olur ve insanla birlikte ıslah edilir. O zaman hiçbir felaketler olmayacak ve her şeyde denge sağlanacaktır.

Çok katı bir kural geçerlidir: “Birey ve kolektif eşittir.” Bu, tek bir kişinin, tüm insanlık kadar zarar verebileceği anlamına gelir.

Gönüllülerde Tükenmişlik

Yorum: Psikologlar, hayırseverlik faaliyetlerde bulunan gönüllü çalışanların, diğer herkesten daha fazla tükenmişlik yaşadığını gösteren çok ilginç bir çalışma yaptılar. Duygusal, fiziksel ve zihinsel tükenmişlik stresten kaynaklanır. Genellikle “merhamet yorgunluğu” denilen şeyden muzdariptirler.

Cevabım: Bu, kişinin kendi egoizminin üzerinde bir şey yapma konusunda tamamen güçsüz olması nedeniyle olur. Kişi egoistçe, özgecil eylemlerinin başarılı olmasını ister, ama sonunda başarılı olmazlar. Sonuç olarak, hepsinden nefret etmeye başlar.

Önünde bir duvar görür ve özgeciliğin taleplerinin kendi egoizmine, doğasına ne kadar zıt olduğunu görür. Ve bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktur.

Soru: Öyleyse, tükenmişliğe yol açmayacak gerçek hayırseverlik nedir?

Cevap: Gerçek hayırseverlik, kişinin dünyayı mükemmelliğe ulaştırmak amacıyla, dünya için çalışması ve bu mükemmelliğin ne olduğunu tam olarak anlamasıdır.

Soru: Peki bu mükemmellik nedir?

Cevap: Bu yalnızca insanlar arasındaki birleşmede mümkündür. Bireylerde ve uluslarda birlik duygusunu, birleşme niteliğini biriktirerek ve geliştirerek gerçekleşir. Bu tür büyük çaplı girişimlere ise şimdiye kadar neredeyse hiç tanık olmadık.

Yorum: İnsanlar sürekli birilerine karşı birleşiyor. Ama siz, dünyanın birliği için birleşmeleri gerektiğini söylüyorsunuz.

Cevabım: Evet, bu şimdiye kadar hiç olmadı ve işte bu, gerçek hayırseverliktir.

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı, Bölüm 1

 

Soru: 2017’de Irma Kasırgası, Karayip adaları üzerinde şiddetleniyordu; Atlantik tarihinde o zamana kadarki en güçlü kasırgaydı. Kasırga hızla Florida’ya yaklaşırken, yıkım ve sel tehdidi nedeniyle halkın tahliyesi duyuruldu.

Aynı zamanda, binlerce mil batıda durum tam tersiydi; kuraklık ve yoğun sıcaklar vardı ve bu da büyük orman yangınlarına yol açtı. Doğaya ne oluyor?

Cevap: Herkes çevreyi korumaktan, doğal dengeyi korumak için doğayı olduğu gibi korumamız gerektiğinden bahsediyor. Doğada biri diğerini yutar ve böylece belirli bir denge korunur. İnsan gelip bu dengeyi bozduğunda, bu durum hayvanları ve bitkileri etkilediğinde, dünya bile çatlamaya ve kurumaya başlar.

İnsanlar her zaman doğayı korumamız gerektiğini, sanki insan doğadan ayrıymış ve cansız maddeler, bitkiler ve hayvanlar arasındaki doğru şekli ve dengeyi korumak zorundaymış gibi düşünmüşlerdir. Son 50-60 yıldır çevre korumaya büyük önem verilmiş ve bunun bize iyi bir yaşam sağlayacağına inanılmıştır.

Ancak Kabala bilimi bunun yanlış bir yaklaşım olduğunu söyler. Doğa, tam da kendisiyle dengede olmayan insan yüzünden dengesini kaybeder. Bunun sebebi doğayı kirletmesi, ağaçları yakması, toprağı sürmesi veya su pompalaması değildir.

İnsan aynı zamanda genel ekosistemin bir parçası olmalıdır. İnsanlık, tıpkı doğanın tamamı gibi değişmeli ve bütünleşmeli, ekosistemin cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyeleri arasında bize tahsis edilen hücreyi işgal etmeli ve doldurmalıdır.

Yani, insanın kendisini düzeltmekten bahsediyoruz. Ama kimse bundan hiç bahsetmedi. Herkes asıl meselenin cansız, bitkisel ve hayvansal doğayı bozmamak olduğunu ve her şeyin yoluna gireceğini düşünüyordu. Tüm çabalar bunun için harcanıyor, tüm kuruluşlar sadece daha az petrol yakmaya ve çevreyi daha az kirletmeye odaklanıyor. Peki ya insan?

Genel doğaya bütünsel bir yaklaşım eksikliğimiz, onun en büyük dengesizliğine kendimiz sebep oluyoruz. Aslında tek sebep insanın doğaya karşı olumsuz tutumu değil, genel sisteme dahil olmayışıdır.

Genel sistemde, bireyin ve genelin eşit olduğunu belirten özel bir yasa vardır. Bu, düzeltilmemiş tek bir bireyin gücünün, yıkıcı eylemlerinin bile değil, içsel tutumunun tüm sistemi mahvetmeye yeteceği anlamına gelir.

Birey ve genel eşittir, hepimizin irademiz dışında kendimizi bulduğu bütünleşik bir sistemde olmanın zor bir koşuludur. Sonuçta, sistemle dengemi bir gram bile bozmak için en ufak bir haksızlık yapmam yeterlidir, ancak sistemin bütünselliği nedeniyle, mikroskobik ihlalimle milyonlarca kat daha fazla zarar üretirim.

Ne de olsa, benim gramım, sistemin her bir unsuruna dahil olanla çarpılır. Dolayısıyla zarar geneldir.

Bireysel ve genelin eşit olduğunun sıfır veya %100 anlamına geldiğini ve ikisinin arasında hiçbir şeyin olamayacağını henüz anlamıyoruz. Fakat doğanın, sistemine gerçek ve bütünsel katılımımızı gizlediği bir şekilde gelişiyoruz.

Bu yüzden doğa üzerinde çok fazla etkimiz yok. Merhametli bir yargıç gibi, bizi gelişim seviyemize göre değerlendiriyor. Doğa bizi korumasaydı, yalnızca kendimizin değil, tüm evrenin tamamen yok olma noktasına ulaşırdık.

Belirli bir koruyucu tampon ancak gizlenerek oluşur. Her konuda yanılıyor olsam da doğa üzerinde çok az etkim var. Ancak doğa, son nesilden başlayarak değişmeye başladı ve bu da bizim de katılımımızı düzeltme zamanımızın geldiğinin bir işareti.

Ne kadar ilerlersek, doğa koruyucu kalkanı, insan ile genel doğa arasındaki tamponu o kadar kaldıracaktır. Ve bilinçte, kalpte, algıda, tüm eylemlerde bütünleşmemiz gerekecek: fiziksel, zihinsel, içsel, birbirimizle ve tüm sistemle ilişkilerimizde, ta ki onunla tam bir uyum sağlayana kadar.

Buna doğayla veya üst güçle birleşmek diyebilirsiniz ve bunu yapmalıyız. Bir sınıfta olduğumuzu anlamamız gerekiyor. Doğa veya Yaradan, bize çok özlü ve hızlı bir şekilde öğretiyor ve öğretecek. Bu, nükleer patlamalar, kasırgalar, yangınlar veya salgın hastalıklar yoluyla olabilir.

Doğanın, insanlığı akla getirmenin birçok yolu vardır; böylece insan, tıpkı cansız, bitkisel ve hayvansal dünya gibi, doğayla dengeli ve tam bir uyum içinde olması gerektiğini anlar.

Kayalar, bitkiler ve hayvanlar doğaya karşı çıkacak zekâya sahip değildir; içgüdülerine göre hareket ederler. Ama biz insanlar, tüm kötülüklerimize rağmen, doğaya aynı seviyede uyum sağlamak için, hayvanların içgüdüsel olarak davrandığı gibi davranmalıyız.

Böyle içgüdülerimiz yoksa bu nasıl mümkün olabilir?! İşte bu yüzden kötülüğümüzü dengelemek için üst güce ihtiyacımız var. Ve üst güç ancak aramızdaki bağ sayesinde ortaya çıkar.

 

 

 

 

Hakaretlere Karşılık Vermeli Miyiz?

Soru: Hakaretlerle nasıl çalışmalıyız? Çocuklar ebeveynlerine yardım etmiyor; onları pratikte terk etmiş durumdalar. Birisi bir başkasını gerçekten ihanet etmiş, birisi bir arkadaşını satmış, vb. Bu tür suçlarla nasıl çalışmalıyız?

Cevap: Bence, çevremizdeki tüm insanların Yaradan tarafından kontrol edilen kuklalar olduğunu anlayacak bir gelişim düzeyine ulaşmamız gerekiyor ki, bu insanlara karşı kendimizi düzgün bir şekilde ıslah edebilmemiz, onları haklı çıkarabilmemiz ve onlara iyilik dilememiz mümkün olsun.

Soru: Bu mümkün mü?

Cevap: Genel olarak evet. Her zaman ve hemen değil, ama yine de…

Soru: Bu uzun bir süreç, ama gitmemiz gereken yön bu mu?

Cevap: Evet! Aksi takdirde, Yaradan’a iftira atmış olursunuz. Ve bu tamamen farklı bir konudur. Burada hesap tamamen farklıdır — bu, evreni nasıl algıladığınızla ilgilidir: evren kendi başına mı var olur, yoksa siz mi onu yönetirsiniz? Her şey yukarıdan geliyorsa, o zaman kendimizi tamamen itaatkâr, uyumlu ve bu üst güce benzemek için değişebilecek hale getirmekten başka seçeneğimiz yoktur.

Yorum: Bu çok güzel. Tüm dünyamızın günahkârların dünyası olduğunu ihtiyatla söylemek isterim. Hepimiz nefret ve sürekli saldırganlık hali içinde yaşıyoruz.

Cevabım: Kum havuzundaki küçük çocuklar gibi.

Yorum: Ve biz de karşılık veriyoruz ve karşılık veriyoruz; karşılık vermeye devam ediyoruz. Tüm diplomatik heyetlere bakın, nasıl çatışıyorlar: “Diplomatlarımı sınır dışı ettiniz…”

Cevabım: Dalga geçmeyi bırakın! Kesin şunu. Bunların hepsi…

Soru: O zaman neden bizimle böyle dalga geçiliyor?

Cevap: Sonunda tamamen hayal kırıklığına uğramamız için. Yaradan’ın bizi bu şekilde yaratmış olmasına değil, O’nun bizi bu şekilde yaratmış olmasının nedenini anlamadığımız için ne kadar aptal olduğumuza. Cevap insanın gözünün önünde ama o görmek istemiyor. Ama tüm bunlar birikip, kırılıp, içine sığmayıp, patlaması içindir.

Soru: İnsanlar bu yönde yavaş yavaş ilerlemeye başlarsa, dünyamız ne hale gelir?

Cevap: Dünyamız bugünkü akıl hastanesinden, insanların kendini araştırma, kendini iyileştirme ve kendini geliştirme ile meşgul olduğu bir dünyaya dönüşür.

Soru: Ve bu sayede, Yaradan’ı bu dünyaya mı getirirler?

Cevap: Evet, bu gerçekleştiği ölçüde, Yaradan onların içinde ifşa olur.

Soru: Peki, “Yaradan’ın onların içinde ifşa olması” ne anlama geliyor? Bu ne demek?

Cevap: Bizi dünyayı algılama konusunda tamamen farklı bir düzeye yükselten, ihsan etme ve sevgi niteliği.

Soru: Tek bir yol olduğunu ve başka yol olmadığını kesin olarak biliyor musunuz?

Cevap: Hayır, başka bir yol olamaz.

Metodu Herkes İçin Basitleştirin

Soru: Geçmişteki Kabalistler metodu herkese indirgemeye çalıştılar mı?

Cevap: Hayır! Bu asla olmadı! Eşiği düşürmek için, sadece bizim zamanımızda, son 100 yılda çok çabaladılar.

Yorum: Ama metodun, egoizmin neredeyse sonuna değecek kadar alçaltılması gerektiğini söylediniz.

Cevabım: Böylece herkes, kesinlikle herkes tarafından anlaşılabilir hale gelir.

En basit egoist seviyede yaşayan bir kişi, Kabala bilgeliğinin dünyanın sırlarını açığa çıkardığını, kaderini anlamasını ve hatta değiştirmesini sağladığını açıkça anlamalıdır.

Gerçekten de, üst ışığı çekerek kaderimizi değiştiririz! Geleceğimizi şekillendiren şey bu değilse ne olabilir?

Bu yüzden, bunun ciddi bir içsel çalışma, doğamızdaki yanlışları ıslah etme çalışmasını içerdiğini yavaş yavaş ortaya koyarken, her insana basit ve doğrudan bir şekilde açıklanması gerekir.

İnsan Genomunun Düzenlenmesi

Yorum: Bazen insanlar kusurlu genetiğe sahip olurlar. Ancak bilim insanları, hatalı kalıtsal bilgiyi kesip çıkarabilen moleküler makaslar geliştirmiştir, böylece bu bilgi sonraki nesilleri etkilemeyecektir. Kusurlu bir gen kesilip çıkarılabilir ve kişi farklılaşır: hastalanmaz, karakteri bile değişir.

Cevabım: Tüm bunların eleştirel bir şekilde kontrol edilmesi gerektiğine inanıyorum. Doğal olarak, burada birçok sorunla karşılaşacağız çünkü tüm hastalıklar aslında sağlık getirir. Ölen kişiyi iyileştirmese bile, en azından insanlık bundan kurtulur.

Diğer hayvanları yiyen kurtlar ormanın “hizmetlileri” olduğu gibi, bize yöneltilen hastalıklar da öyle. Bu tür sorunlar olmasaydı, ne yaparsak yapalım, kim bilir kaç milyar insan olurdu. Sadece daha fazla hastane ve yaşlı bakım evi inşa ederdik.

Doğanın bunu zaten kendi yöntemiyle yapacağını anlamalıyız, ancak biz bunu kendi kaynaklarımızla yapmaya çalışıyoruz ve yüce yönetim olan doğa da bunu kendi yöntemleriyle yapıyor.

Ve bilim insanlarının tüm bu icatları bize aynı doğal programdan veriliyor. Fakat genel olarak, bunun ne kadar rasyonel olacağını hâlâ kontrol etmemiz gerekiyor.

Gerçek şu ki, doğanın kanunlarını, bize ne ölçüde verildiğini ve kendimizde tam olarak neyi ıslah etmemiz gerektiğini ve doğanın bizi buna göre ne ölçüde ıslah edeceğini ve bunun yerine başka sorunlar, başka hastalıklar ortaya çıkacağını anlamıyoruz. Aralarındaki bağlantıyı göremiyoruz.

Diyelim ki bir soğuk hava dalgası, bir küresel ısınma ya da başka sorunlar, belki bir savaş ve birkaç milyar insan daha bundan ölecek. Bunun nedeni, genlerimizi değiştirip kendimizi sağlıklı kılmaya çalışmamız olabilir.

Kısacası sistem hala kapalı bir resim; işte bu yüzden yapmak istediğinizi yapamazsınız: bir yeri iyileştirirsiniz ama başka bir yeri sakat bırakırsınız.

Soru: Eğer bunlar, doğanın yasalarını, evreni yöneten güçleri ve aramızdaki bağlantıları hisseden bir Kabalist tarafından yapılsaydı, bunu nasıl yapardı?

Yanıt: Bunu yapmazdı. İnsanlara hayatlarının, sorunlarının kökenini nasıl etkileyeceklerini öğretirdi ki, bunu orada düzeltsinler, böylesine önemsiz bir antik seviyede moleküler makasların yardımıyla değil. Neden birkaç kromozomu kesip her türlü geni yeniden düzenleyeyim ki?! Buna neden ihtiyacım olsun ki?

Tüm bu manipülasyonların zaten başka bir şekilde sonuçlanacağını öncesinden biliyorum. Doğayla uğraşamazsınız; işe yaramaz! Kesinlikle başka bir şey yapacaktır. Yine de, daha yüksek bir gücün yardımıyla, daha yüksek bir yönetime ve Tanrı’nın örneğine uygun olarak kendinizi yeni bir şekilde inşa etmeniz gerekecek.

Soru: O halde bir Kabalist doktor ne yapardı?

Yanıt: Bu, kişinin içsel gelişiminin en üst safhasına ulaşması ve içsel gelişimden, geri kalan tüm dış etkenlerin ve dolayısıyla insan sağlığının da bundan etkilenmesi olurdu.