Category Archives: Dünya

Şempanzeler Ve Biz

Soru: Siyaset bilimci Profesör James Tilley, insan siyasetinin, şempanze gruplarındaki güç mücadelelerinden ve sosyal dinamiklerinden öğrenebileceği beş ders belirledi.

Dostlarınızı yakın tutun, düşmanlarınızı ise daha da yakın.

Cevap: Dostlar dosttur. Ama düşmanlarınıza dikkat etmelisiniz. Ve onları uzaklaştırırsanız gözünün üzerinde olmasını sağlayamazsınız. Onları tam yanınızda, “bir kafeste” tutmak en iyisidir.

İttifaklarınızı kurarken güçlü birini değil, zayıf birini seçin.

Cevabım: Böylece onlara hükmedebilirsiniz.

Soru: Peki insanlar için de tamamen aynı mı olmalıdır?

Cevap: İttifaklar böyle kurulur. Biz de onları bu şekilde kurmak isteriz ama her zaman işe yaramaz.

Korkulan biri olmak iyidir ama sevilen biri olmak daha iyidir.

Cevabım: Elbette, sevildiğinde her şey daha huzurludur. Bundan daha iyisi yoktur, en açık korumadır. Ama en azından, sizden korksunlar.

Sevilmek iyidir ama iyilik dağıtabilmek daha da iyidir.

Cevabım: Tabii ki, çünkü o zaman başkaları size bağımlı hale gelir.

Dışsal tehditler destek sağlayabilir (gerçeklerse…).

Cevabım: Dışsal bir tehdit destek sağlayabilir çünkü tüm içsel yeteneklerinizi fark etmeye zorlar ve sonra ortaklar ararsınız.

Dışsal bir tehdit, harekete geçirir ve yardımcı olur; o olmadan ilerleyemezsiniz.

Soru: Bunlar beş şempanze ilkesidir. Birkaç insan ilkesi söyleyebilir misiniz?

Cevap: İnsanın bir ilkesi yoktur; o ilkesizdir. Tüm “ilkeleri” sadece bir an sürer.

Soru: Neden şempanzelerin ilkeleri varken insanların yok?

Cevap: Şempanzeler doğaya göre hareket ederler. Onların akılları, sahip oldukları her neyse, doğadan gelir; bu, çeşitli sonuçların birikimidir.

Ama insanlarda bu yoktur çünkü onlarda her şey sürekli gelişir. Egoizm gelişir ve bu yüzden bir insan, dün karar verdiği bir şeyi bugün aynı yöntemle çözemez. Çünkü koşullar tamamen farklıdır, ego farklıdır, dünya görüşü farklıdır, çevre farklıdır.

Soru: O zaman “insanlık” nedir? İnsanlar hep “İnsan ol, nazik ol” falan der.

Cevap: Bence bu, zayıflığın dikte ettiği bir duruştur. Başka türlüsü olamaz, çünkü doğamız egoizmdir. Ne tür bir “insanlık” olabilir? Ancak iyi görünmek istersem ya da başkalarının bana iyi davranmasını istersem olur.

Soru: Yani hepsi sadece maske mi?

Cevap: Sadece maske. Bir şempanzenin egoizmi doğaldır ve herkes bunun sayesinde birbirini anlar. Ama insan öyle çok forma bürünür ki onu anlamak çok zordur. Üstüne bir de iyiliği, aklı ve diğer her şeyi başkalarını yönetmek, kontrol etmek ve kendini herkesin üstüne çıkarmak için kullanır. Bu açıdan bakıldığında, herhangi bir maymundan çok daha kötüdür.

Soru: Peki insan ne yapmalı? Nasıl ışığa, iyiliğe gelebilir?

Cevap: Bir ıslah metodu vardır, ancak bunun için insan ıslah olması gerektiğini anlamalıdır.

Soru: Yani böyle olduğunu hissetmesi mi gerekiyor?

Cevap: Evet.

Yorum: Ve eğer bir insan tamamen egoist olduğunu, doğasının bu olduğunu fark ederse…

Cevabım: O zaman Kabala ’ya gelmelidir. Doğasını incelemeli ve oradan ilerlemelidir. Başka yolu yoktur; her şey buna çıkar ve ne kadar erken olursa o kadar iyi.

Benim için “insan” olmak, Yaradan’a benzemek demektir. Bu, kişi başkalarıyla bağ kurmanın kendi kişisel, temel ihtiyacı olduğunu, tüm diğer ihtiyaçların üstünde olduğunu fark etmeye başladığında gerçekleşir.

Kişi ancak kendi içinde bu tamamen egoizm karşıtı, yani doğaya aykırı niteliği geliştirerek hayatta kalabilir hatta yıldızlara yükselebilir. Yalnızca bu şekilde. Doğru metodu bulmadığınız sürece bu son derece zordur, imkânsızdır.

Doğanın Dengesi Sadece Bize Bağlıdır

İnsan hariç, doğanın tüm parçaları, aralarında özel bir bağ kurabilir ve tek bir beden, tek bir arzu olarak birleşmelerinden doğan eşsiz güç sayesinde doğayı muazzam bir güçle etkileyebilirler. Bu etki, bir kasırganın, hortumun, atom patlamasının, volkanik patlamanın veya tsunaminin etkisinden çok daha büyüktür.

Aramızda yaratabileceğimiz ve doğayı etkileyebileceğimiz birliğin olumlu gücü, son zamanlarda sıkça meydana gelen ve hayatlarımızın temellerini yerle bir eden tüm doğal afetleri yatıştırabilir.

Her şey, sonunda doğanın türlerinden biri, onun: cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerinden biri olduğumuzu anlamamıza bağlıdır. Bizler, doğaya aitiz ve onun üzerinde durmaktan ziyade, onun mekanizmasının bir parçasıyız. Doğaya uygunsuz katılımımızla, birbirimize karşı olumsuz tutumumuzla ve bağ kurma isteksizliğimizle, doğadaki tüm yıkıma sebep olan tamamen biziz.

Birleşmeye ve birbirimizi hesaba katmaya başlarsak, doğanın bize yaklaşan tüm darbelerini durdurabilecek olumlu ve iyiliksever bir güç oluşturabiliriz. Dünyaya düzeni böyle getireceğiz, çünkü her şey insanlığın ulaşabileceği en yüksek seviyeye yani düşünce, farkındalık ve arzu seviyesine bağlıdır.

Bu nedenle şiddetle şunu tavsiye ediyorum: Birleşelim, birlikte oturalım, konuşalım ve bağımızla tüm gerçekliği nasıl etkileyebileceğimizi düşünelim. Bu bizim elimizde, öyleyse böyle bir deney yapalım ve bir laboratuvardaymış gibi gözlemleyelim. Doğayı nasıl etkileyeceğimiz ve tepkisini nasıl göreceğimiz konusunda bundan çok şey öğrenebileceğimize inanıyorum.

Bize yaklaşan felaketler ışığında, doğaya karşı daha duyarlı olalım ve ona ortağımız gibi davranmaya başlayalım. Doğa bize çok sert davranıyor, sanki içinde zalim bir güç varmış gibi. Ama özünde, doğa bizi uyandırmak istiyor ki ona doğru bir şekilde tepki vermeye başlayalım.

Birbirimizle bağ kuralım, kalplerimizi birleştirelim ve doğayı iyiliğin gücüyle etkileyelim. Belki o zaman kasırgaların, hortumların ve doğanın bizim için hazırladığı korkutucu darbelerin yatışmaya başladığını görürüz.

Hepimiz tek bir mekanizmanın parçasıyız. Tüm insanlık, özünde, doğanın gelişiminin tek bir seviyesine aittir: insan seviyesi. Ve birbirimizle bütünleşik bir bağ içinde var olduğumuzu çoktan keşfettik. Artık hepimiz, birbirimize bağlı olduğumuzu anlıyoruz. Öyleyse birleşelim, ister Miami’de, ister Kuzey Carolina’da, ister Küba’da veya Dominik Cumhuriyeti’nde olalım, hep birlikte birleşelim.

Tek bir insanlık olduğumuzu anlamalıyız ve doğanın böylesine güçlü darbelerini üzerimize indirdiğimiz için birleşmeli ve tövbe etmeliyiz. İster doğal afetlerin vurduğu yerlerden uzakta yaşayın, ister Avustralya’da, Asya’da veya henüz bu tür felaketleri hissetmemiş Güney Amerika’da, herkes birlikte bunu yapmalıdır.

Hepimiz gezegenimiz Dünya için ortak ve ciddi bir tehdit altındayız, bu yüzden Dünya’mıza olumlu bir güç verelim: sevgi, bağ ve karşılıklı ihsan etme gücü. Ve bu, her birimiz nerede olursak olalım, tüm insanlık için geçerlidir.

Bu yolla, doğanın önümüze koyduğu yargıları yumuşatabilir ve güzel bir hayata kavuşabiliriz. Küçük gezegenimiz bir cennet bahçesine, hepimiz için tek bir ortak yuvaya dönüşecek. Onu güzel yapalım.

Dünyada meydana gelen tüm doğal afetleri gördüğümde, insanların tek bir mekanizmaya ait olduklarını anlamaları için dua ediyorum. Ve eğer bu mekanizma iyilik gücüyle birbirine bağlanırsa, doğanın tüm darbelerini dengeleyebilir ve dünyamıza, Dünya’ya ve insan toplumuna büyük bir huzur, harika bir gelişim, güven ve memnuniyet getirebilir.

Mucizevi bir hayata kavuşabiliriz; Bu tamamen bize bağlı! Birleşelim ve doğanın birbirimize karşı tutumumuza ne kadar zarif ve hassas bir şekilde karşılık verdiğini görelim.

Manevi Dünyayı Görün

Bu dünyayı zihnimiz ve duygularımız aracılığıyla algılıyoruz; bunlar sahip olduğumuz iki araçtır. Onların yardımıyla, içinde bulunduğumuz dünyayı yavaş yavaş anlamaya başlarız ve onu kendi yararımıza kullanmayı öğreniriz.

Bunların hepsi harikadır ama gerçek şudur ki, bizim hissetmediğimiz başka bir dünya, engin ve daha yüksek bir dünya vardır. Bu dünyada bize ayrılan yılları, ailemiz ve işimizle meşgul olarak yaşarız ve yanımızda sonsuz ve mükemmel bir dünyanın var olduğunun farkında olmayız.

İnsanların yaşadığını ve öldüğünü görürüz, ama aslında hepsi bu kadar değildir; başka bir hayat vardır ve onu ifşa etmek, onu anlamak, farkına varmak ve hissetmek mümkündür. Bunun için gelişmemiz gerekir.

Ebeveynlerimizden miras aldığımız algı organlarıyla doğarız ve bu organlar sayesinde bu dünyayı hissedebilir ve ona yerleşebiliriz. Ancak, üst dünyayı hissedip onun içinde yaşamaya başlayabileceğimiz ek algı organları geliştirmek mümkündür. Dedikleri gibi: “Hayatın boyunca kendi dünyanı göreceksin.”

Üst dünyayı ifşa etme arzusu ile doğan insanlar vardır, diğerleri ise bunu hayatlarının ilerleyen dönemlerinde keşfederler. Bazıları, sanki hayatta bir şeylerin eksikliğini hissediyormuş gibi hayatları boyunca mutsuz hissederler. Neden yaşadıklarını ve bu hayatla ne yapacaklarını anlamazlar, hatta üst dünyayı nerede arayacaklarını bilmezler.

Kısacası, bizler üst dünyayı edinmek istiyoruz ve bunu yapmamızı sağlayan Kabala bilimi adı verilen bir metodoloji vardır. Ancak bu, kişiden büyük çaba, azim ve sıkı çalışma gerektiren çok zor bir yoldur. Sorun şu ki, manevi dünyaya zorla giremezsiniz; oraya girmek için kendinizi doğru bir şekilde biçimlendirmeniz gerekir. Kendimi manevi dünyaya uygun özel bir forma sokmam gerekir.

Kişinin üst dünyayla olan bu uyumu, Kabala metodunun temel noktasıdır. Yani soru, kişiye üst dünyaya uyum sağlaması, genel manevi sistemdeki yerini bulması, Yaradan’ı hissetmesi, O’na yaklaşması ve O’na hizmet etmeye başlaması için, gereken gücün ve talimatların nasıl açıklanacağı ve nasıl verileceğidir. Kabala bilimi tüm bunları öğretir.

Bu dünyada, kişi doğuştan kendisine verilen nitelikleri kullanır: zihin, duygular ve üç boyutlu algı. Ancak başka bir dünyada doğmuş olsaydık, görünüşe göre farklı niteliklere sahip olurduk.

Kızılderililerin, Kolomb’un gemilerinin kıyıya yaklaştığını göremediklerine dair hikâyeler vardır; zira gemiler çok büyük ve yabancıydı ve yerli halk da kullandıkları küçük teknelere alışkındı. Dalgaların gövdelerin etrafında kabardığını fark ederek suda bir şey olduğunu anladılar ve gemiyi keşfettiler.

Bunun gerçekten olup olmadığını bilmiyorum ama olması çok olası. Biz belirli bir dünyada yaşıyoruz ve kendimizi ona göre şekillendiriyoruz. Binlerce yıl önce yaşamış biriyle aniden karşılaşsaydım, onu anlayamazdım, çünkü zihinlerimiz farklı ve hayata yaklaşımlarımız farklı.

Ve manevi dünya bizim dünyamızdan tamamen farklı. Bununla ilgili şöyle yazılmıştır: “Tersine bir dünya gördüm.” Ve eğer orada her şey zıt ise, onu nasıl hayal edebilir ve kendimi ona nasıl uyumlu hale getirebilirim?

Kabala şu cevabı verir: mantık ötesi inançla çalışarak, bu da bizim başkalarının göremediği şeyleri görebilmemiz için yeni bir görüş, yeni duyu organları kazanmamıza yardımcı olur. Tıpkı Amerikan yerlilerinin, sadece küçük teknelerle alışık oldukları için Kolomb’un büyük gemilerini görmedikleri gibi. Aynı dünyadayız, ama ben görüyorum, onlar görmüyor.

Bu, edinmemiz gereken türden manevi görüş budur. Şu anda manevi dünyayı görmesek de, duyu organlarımızı yavaş yavaş ıslah edecek ve onu göreceğiz. Duyularımızı manevi dünyanın algısına genişletmek için, mantık ötesi yani aklın ötesinde, inançla çalışmalıyız. Şimdi her şeyi zihnimde algılıyorum ama onu açarak dünyayı farklı bir şekilde göreceğim; üç boyutlu olarak değil, başka boyutlarda.

Churchill: Zaferin İlkeleri

Yorum: Winston Churchill, sakin, kendinden emin, kararlı ve her zaman elinde puroyla görünen, bir dönemin sembolüdür. O sadece büyük bir devlet adamı değil, aynı zamanda bir sanatçı ve yazardı. Onun aforizmaları bugün bile çok iyi bilinmektedir. Onun liderlik ilkelerini dinlemeye değer.

Kan, emek, gözyaşı ve terden başka verebileceğim bir şey yok.

Cevabım: Fedakârlık yapmamız gerektiğini düşünmüyorum. Bu fedakârlık değildir; her şeyi üst yönetim için feda etmek ve buna uygun olarak her an ona doğru akmak, gücün ve kaderin rasyonel bir dağılımıdır.

Bu fedakârlık değildir, çok akıllıca, doğru ve gerçek bir karardır. Çünkü bu şekilde üst yönetime dayanır ve ona bağlı kalırım. Başka ne olabilir ki? Dünyevi mantığa veya bir felsefeye göre hareket etmemi mi önerirsiniz?

Yorum: Öyleyse, kendim için, egom için hareket edersem, bu bir fedakârlık olur: “Fedakârlık yapıyorum.” Ama “O’ndan başkası yok”a dayanırsam…

Cevabım: Bence bir insanın tek seçeneği budur. Ve bu yüzden benim için bu bir fedakârlık değil, tam tersidir. İnsanın böyle davranması gerektiğini keşfetmek, bu büyük bir armağandır.

Soru: “Rahatla ve keyfini çıkar” derler. Bu da aynı alanda mıdır?

Cevap: Evet. Her an, ne olursa olsun. Her şeyin nasıl düzenlendiğini anlıyorsunuz! Her şey insanın iyiliği içindir, ama bu şartla.

Aşılan zorluklar, kazanılan fırsatlardır.

Cevabım: Aslında, olumsuz olanlar yoktur. Bazıları daha iyidir, bazıları daha kötüdür, bazıları tehditkârdır, bazıları ise sizi rahatlatan uysallıktadır.

Soru: Öyleyse sizin yaklaşımınıza göre, hepsi olumlu mu?

Cevap: Hepsi olumludur, hepsi gereklidir, hepsi ruhunuzun kökünden kaynaklanır ve her biri ıslah olmanız gereken bir sonraki ana karşılık gelir. Bu nedenle, onları uygun ve gerekli olarak kabul etmeli ve buna göre tepki vermelisiniz.

Her an doğrudur; hayatta almanız gereken şeydir.

Soru: Almanız gereken şeyi alıyor musunuz?

Cevap: Evet.

Soru: Ve tam da yasayla uyumlu olduğunuz için mi sadece üstteki sizi yönlendiriyor?

Cevap: Evet. Tangoda olduğu gibi, O’nunla birlikte çalışıyorsunuz.

İnsan asla tehdit edici bir tehlikeye sırtını dönüp ondan kaçmaya çalışmamalıdır… Ancak ona hemen ve çekinmeden karşı çıkarsanız, tehlikeyi yarı yarıya azaltmış olursunuz.

Cevabım: Onları kazanca dönüştürmek, onlarda Yaradan’ın gizli yardımını ve sevgisini görmek için onlara dikkat etmelisiniz.

Soru: Birisi hayatınızı tehdit etse bile mi?

Cevap: Şöyle denir: Keskin bir kılıç boynunuza dayansa bile, bunun Yaradan’ın iyiliksever niyetinden geldiğine inanmalısınız.

Soru: Bu gerçekten mümkün mü?

Cevap: Ben kendim denemedim. Ama buna yakın bir şey olabilir. Aslında, o düzeyde, bilmiyorum. Yine de birçok ameliyat geçirdik ve o anlarda bile, kelimenin tam anlamıyla yaşam ve ölüm arasında kaldığımızda, bunun bir sevgi ifadesi olduğunu hissettim. Böyle anları seviyorum.

Yorum: Bu büyük bir sevgi! O zamanlar sizinle birlikteydim, bu yüzden birinin aniden bunun sevginin bir ifadesi olduğunu hissedebilmesini anlayabiliyorum.

Cevabım: Doğru.

En büyük şeylerin hepsi basittir ve çoğu tek bir kelimeyle ifade edilebilir:        özgürlük, adalet, onur, görev, merhamet, umut.

Cevabım: Onlara sıkı sıkıya sarılın, sürekli geliştirin, yükseltin ve yeniden değerlendirin.

Soru: Sizin için en önemli değer nedir?

Cevap: Benim için en önemli değer, Yaradan’ın kader kitabında yazıldığı gibi kendim olmaktır, kendimi gerçekleştirmektir. Hepsi bu. Kişiye başka hiçbir şey verilmez.

Soru: Kendinizi nasıl gerçekleştirebilirsiniz?

Cevap: Her insanın yapması gerektiği gibi, Yaradan’ın dünyadaki etkisini en optimal ve eksiksiz şekilde kendim aracılığıyla aktararak.

Bunu kendim aracılığıyla yapmaya çalışıyorum, bu dünyadaki herkese Yaradan’ın varlığını, O’nun planını, tutumunu, sevgisini ve cömertliğini aktarmaya çalışıyorum.

Yaradan’ın bizim dünyamızdaki insanlara kendini göstermesi, Kabala bilgeliğinin konusudur.

Tek bir görev, tek bir güvenli yol vardır, o da doğru olmaya çalışmak ve doğru olduğuna inandığın şeyi yapmaktan veya söylemekten korkmamaktır.

Cevabım: Bunun için önce Bina seviyesine, yani tam bir ihsan etme niteliğine ulaşmak gerekir. Ve herkese ihsan etme ve sevgiyle davranırsanız, buna uygun şekilde hareket edersiniz.

Potansiyelimizi ortaya çıkarmak için anahtar, güç veya zekâ değil, sürekli çabalamaktır.

Cevabım: Meydan okuma kendinizedir, başka kimseye değil. Çünkü sizden başka sadece Yaradan vardır. Siz sadece kendi tarafınızda oynarsınız.

Karşınıza çıkan her şey size gönderilen bir meydan okumadır ve bu meydan okumanın doğru farkındalığına ulaşmak için kendinizi alçaltmalı veya yükseltmelisiniz, çünkü bu Yaradan’dan gelir.

Yorum: Bir egoist için “meydan okuma” başkalarına meydan okumak anlamına gelir.

Cevabım: Ama başkaları yok ki! Kime meydan okuyacaksınız? Sadece Yaradan var. Bu dünya görüşü tamamen yanlış ve aldatıcıdır.

Yorum: Yani gördüğüm her şey, dünyadan bana gelen her şey…

Cevabım: Önünüzde olan her şey mükemmel bir şekilde sahnelenmiş bir oyundur. Ve siz rolünüzü doğru oynamalı ve tüm oyuncuları yönetmenin kendisine döndürmelisiniz.

Soru: Ve tüm bu aktörler aracılığıyla, Yaradan bana mı sesleniyor?

Cevap: Sadece bu.

Soru: Böylece O’na dönebileyim diye mi?

Cevap: Evet. Hepsi bu. Bu şekilde tüm dünya, siz ve Yaradan arasında bir aracı haline gelir. Bu kadar basit—tüm sorunlar çözülür.

Karamsar, her fırsatta zorluk görür; iyimser ise her zorlukta fırsat görür.

Cevabım: Aynen öyle, bu şekildedir. Zorlukları fırsat olarak görün, çünkü ortaya çıkan tüm zorluklar, egoizmimizin bir sonraki seviyeye yükselme fırsatlarıdır.

Geriye bakmaya gücümüz yetmez, buna hakkımız da yoktur. İleriye bakmalıyız.

Cevabım: Bu gereklidir, aksi takdirde ilerleyemezsiniz.

Bakış açısı, Yaradan’ın kişiye tam olarak ifşası anlamına gelir.

Öncelikler, tüm dünyayı benimle Yaradan arasında, aramızda bir bağ haline getirmek anlamına gelir. Tüm dünya! Bu benim, bu Yaradan ve tüm dünya aramızda.

Yorum: Güzel, ama çok net değil.

Cevabım: Dünyaya karşı tutumunuzda, Yaradan’ın size dünyada, her ayrıntısında kendini ifşa ettiği bir koşula ulaşmalısınız. Ve her ayrıntıya buna göre yaklaşmalısınız.

Asla, asla, asla pes etmeyin, büyük ya da küçük, önemli ya da önemsiz hiçbir şeyde, onur ve sağduyu dışındaki inançlar dışında. Asla güce boyun eğmeyin; asla düşmanın görünüşte ezici gücüne boyun eğmeyin.

Cevabım: Egoizminize karşı boyun eğmeyin. Mücadelede kararlı olmak, hayvani doğanızın üstüne çıkmak için kendinizi hazırlamalısınız. Kabala’da buna “kısıtlama yapmak, perde ve yansıyan ışık” denir.

Müttefiklerle savaşmaktan daha kötü tek bir şey vardır, o da onlar olmadan savaşmaktır.

Cevabım: Bir insanın kendi çevresinde küçük bir topluluğuna ihtiyacı vardır — en azından bir dereceye kadar güvenebileceği insanlara. Çünkü kişi kendine bile güvenemez. Ama onlarla ilişkiyi doğru kurarsa, onlara güvenebilir.

Böyle bir topluluk gereklidir, çünkü Yaradan onu kasten zorlar, dengesini bozar ve bazen desteğe ihtiyacı olur.

Bu tür hiçbir durum, onun koşullarından ayrı olarak değerlendirilemez.

Cevabım: Doğal olarak, başka neye göre hareket edebiliriz ki? Koşulun üstesinden gelmek, ona göre hareket etmek anlamına da gelir.

Soru: Öyleyse bu çok mu doğal?

Cevap: Evet, doğru olan budur.

Amacımız nedir diye soruyorsunuz. Tek kelimeyle cevaplayabilirim: Zaferdir — ne pahasına olursa olsun zafer, tüm terörlere rağmen zafer, yol ne kadar uzun ve zor olursa olsun zafer; çünkü zafer olmadan hayatta kalmak mümkün değildir.

Cevabım: Bu bir dilek değil, bir zorunluluktur — kazanmak.

Kabala, zaferin bilimidir; kendini ve kendin aracılığıyla tüm gerçekliği fethetmek, böylece Yaradan’ı Kendi içinde ifşa olmaya zorlamak.

Zafer budur.

Hayvansal Önyargılarımız

Yorum: Dünyayı “iyi-biz” ve “kötü-onlar” diye ikiye ayırmak, insan doğasının bir parçasıdır ve birçok çatışmanın kaynağıdır.

Bazı araştırmalar, maymunların kendi türlerinin diğer üyelerini, insanların “yeni gelenleri” yargıladığı gibi aynı önyargıyla yargıladığını ortaya koymuştur. Maymun popülasyonları, türleri içinde çeşitli sosyal topluluklar oluşturur. Yeni topluluklara göç ettikten sonra, maymunlar kendi türlerinin üyelerini, insanların “yabancılara” karşı önyargılarına benzer bir önyargıyla yargılamış gibi görünmektedir.

Önyargının doğasının, medeniyet ve kültür tarihinden daha eski olduğu ve bu nedenle insan kültürüne başvurarak önyargılı düşünceden kurtulmanın imkânsız olduğu anlaşılıyor! Hoşgörüsüzlüğün asıl nedeni, kültürel (ulusal, dini, politik vb.) farklılıkların yarattığı sorunların dışında, çok daha derinlerde yatmaktadır ve kültürel evrimin bir sonucu değildir.

Cevabım: Toplumun hiçbir sorunu, bizim seviyemizde çözülemez, ancak gelişimimizin bir sonraki seviyesine yükselerek çözülebilir. Bu da ancak bütünsel eğitimle mümkündür, çünkü bu, gelecekteki “insan” seviyemizden, mevcut “hayvan” seviyemize en yüksek gelişim enerjisini (Işık, Ohr Makif) getirir.

Sadece gelişimimizin bir sonraki seviyesine yükselmek, bizi tüm hayvansal önyargılardan kurtaracaktır ve uzlaşma, anlayış veya eşitlik elde etmeye yönelik diğer tüm girişimler işe yaramaz. Kendimize aklı başında bir şekilde bakmak daha iyidir dostlar.

Yaradan’ın Gözünden Dünya

Bir Kabalist zaten yüksek derecelerde olsa bile, diğer Kabalistlerin kitaplarını incelemesi onun için çok faydalıdır. O zaman gerçeği başkalarının nitelikleri aracılığıyla görebilir, çünkü her insan kendi bakış açısından bakar. Başkalarının manevi gerçekliği nasıl algıladığını öğrenerek, onu her ıslah olmuş ruh aracılığıyla görmeye başlar ve böylece hızla ortak ruha katılır.

Başlangıçta, ben bir dairenin içindeki bir noktayım. Kendimi ıslah ettim ve sonsuzlukla bağımı inşa ettim; dairenin merkezinden onu saran ışığa uzanan bir çizgiyi. Diğer tüm ruhlarla bağ kurdum ve böylece bu çizgiyi bir daire dilimi gibi tüm çember boyunca genişlettim. Artık, dairenin tüm düzlemi benim ıslah olmuş arzumdur. Diğer ruhlarla birleşerek kendimi tamamen ıslah ettim.

Ama bu yeterli değil. Çünkü dairem düz. Ve başka daireler, başka ıslah olmuş ruhlar var. Tüm bu daireler birleştiğinde, ortak bir merkeze sahip bir küre oluştururlar. Bu, tüm ruhların tüm ıslahlarını onların bakış açısından görmem gerektiği anlamına gelir.

Neden? Çünkü Yaradan her ruha yukarıdan bakar ve onu harekete geçirir. Ben de aynı seviyeye ulaşmalıyım. Bu nedenle kendimi her bir kişinin yerine koymalı ve onun ıslahını kendi bakış açısından, ruhunun içinden görmeliyim.

Ancak o zaman üst güçle form eşitliğine ulaşırım. Kendi düzlemimi ıslah etmem yeterli değildir. Hepsi bir kürede birleşene kadar, bir düzlemi diğerinin ardından, daire daire ıslah etmeliyim.

Bu zorunludur. Aksi takdirde, Yaradan’la benzerliği edinemeyiz. Ve böylece her insan başkalarıyla bağ kurar ve onların içinden bakar.

Ve sonra hepsi bir araya gelmelidir. Tüm bireysel küreler daha da “yuvarlak”, mükemmel bir boyutta birleşir. Ve o zaman tüm kişisel ayrımlar tamamen ortadan kalkar.

Ancak bu aşama bizim ıslahlarımızın ötesindedir.

Bir Çıkış Yolu Var!

Umutsuz bir durumun çaresiz kurbanı, değiştiremeyeceği bir kaderle karşı karşıya olsa bile, kendini aşabilir, kendini geliştirebilir ve böylece kendini değiştirebilir (Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı).

Kişi mutlak olanın, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinin farkına vardığında, kendini değiştirmenin gerekliliğini anlar, bir şeyler yapmanın, dünyada doğru bir varoluş sürdürmenin tek yolunun, şu andan itibaren, bir sonraki anda, bir sonraki anda ve bir daha sonraki anda, kendini değiştirmek olduğunu anlar. Ve böylece, adım adım, her an kendini değiştirecek şekilde hayatını yaşar.

Soru: Öyleyse siz aslında çıkmazları hoş mu karşılıyorsunuz?

Cevap: Tabii ki! Başka nasıl olabilir ki? Eğer bir kişi çıkmaz bir yol hissetmezse…

Soru: Yani umutsuz bir durum sizin için bir çıkış yolu mu?

Cevap: Evet, bu küçük bir oyuncak araba gibidir. Bir şeye çarpar ve dönmeye başlar. Tekrar çarpar ve tekrar döner. Ve tüm olasılıklar tükenene kadar denemeye devam eder, ta ki bir çıkış yolu olduğunu keşfedene kadar.

Soru: Öyleyse, bir çıkmazdan diğerine geçen bir kişi, sonunda bir çıkış yolu bulur mu?

Cevap: Elbette, her şey programlanmıştır.

Soru: Öyleyse prensipte, ben bir insan olarak çıkmaz yollara bir tür şükran şarkısı mı söylemeliyim?

Cevap: Kesinlikle! Bu, bizim oluşumumuzun büyük gücüdür.

Yorum: Ama ben her zaman bu çıkmazlardan kaçınmak isterim. Herkes onlardan uzak durmak ister.

Cevabım: Çıkmaza girmeden doğru bir kararı gerçekten verebilir misiniz?

Yorum: Pek olası değil.

Cevabım: Hiç değil.

Soru: İnsanlık bugün hangi doğru kararı vermelidir? Bu, küresel ölçekte çok önemli bir soru.

Cevap: Cevap her durumda aynıdır: kendini iptal etmek.

Soru: Bu “kendini iptal etmek” kavramı, öğrencileriniz için anlaşılır bir şey mi?

Cevap: Bu, herkes için de anlaşılabilir hale gelmelidir.

Soru: Peki, “kendini iptal etmek” ile neyi kastediyorsunuz?

Cevap: Bu, ne yapacağıma karar vermemem, hedefi belirlememem, kendim için hayal kurup onu gerçekleştirmeye çalışmamam anlamına gelir. Tek bir şey yapabilirim: başkalarının hedeflerine ulaşabilmeleri için kendimi onların önünde iptal etmek.

Başkalarına yardım etmek dışında kendime başka bir hedef belirlediğimde, bu onların yoluna engel olduğum anlamına gelir. Kendimi feda edersem, onların hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olurum. Sonuç olarak, herkes tam da bu şekilde meşgul olmalı; başkalarının hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olmak.

Soru: O zaman benim “ben”ime ne olur?

Cevap: İşte o zaman bu “ben” kolektif bir ortak benlik olarak ortaya çıkar ve içinde doğanın üstün gücü, var olan ve yol gösteren tek güç ortaya çıkar.

İnsanın Eşsiz Görevi

Herkesin hayatta kendine özgü bir işi veya amacı vardır; herkes yerine getirilmesi gereken somut bir görevi yerine getirmelidir. Bu görevde kimse onun yerini alamaz, hayatı da tekrarlanamaz. Dolayısıyla, herkesin görevi, onu yerine getirme fırsatı gibi eşsizdir (Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı).

Soru: Kendimize ve başkalarına bu şekilde mi bakmalıyız? İnsanları bu şekilde mi görmeliyiz?

Cevap: Evet, her bir kişiye, onların eşsiz bireyler olduğu şeklinde.

Soru: Bu, onların hayatını üstüme alamayacağım, onları zorlayamayacağım vb. anlamına mı geliyor?

Cevap: Hiçbir şey yapamazsınız.

Soru: Eğer hepimiz benzersizsek, ne tür bir ilişki kurmalıyız? Benim hayatım ve onun hayatı eşsizse, bu ne anlama geliyor?

Cevap: Her an olağanüstü koşullarda olduğunuzu ve bunu mutlak etkileşim kurallarına, yani sizin ve çevrenizdeki dünyanın mutlak dengesine göre değerlendirmelisiniz.

Soru: Savaş sırasında sayısız kayıp olduğunda ne yapmalıyız?

Cevap: O zaman bu tür duygular daha da keskinleşir.

Soru: Yani öldüren kişi ve kendini savunan kişi bir şekilde bu koşula mı gelir?

Cevap: Herkes değil. Ama kişi gerçek, samimi olarak kendini gerçekleştirmeyi düşünürse, her hayatın taklit edilemez ve eşsiz olduğu sonucuna varır.

Yeni Bir Yer, Ev Olabilir Mi?

Soru: Eğer üst yönetimi, Yaradan’ı ele alırsak ve insan dünyasına, bu sekiz milyar insana Yaradan’ın yaptığı gibi bakarsak, kişinin olması gereken belirli bir yer var mıdır ve genel olarak onun yeri nedir? Yoksa kişiye özel olarak ait olan hiçbir şey yok mu?

Cevap: Bu saf psikolojidir. Bir insanı herhangi bir yere atmak mümkündür ve o, buna alışacak ve orayı evi olarak görecektir.

Soru: Bu, bir kişinin bu adımı atabileceği ve “Bu topraklar benim evimdir” diyebileceği anlamına mı geliyor? Bir yerden bir yere taşınıp bu şekilde yaşayabilir mi?

Cevap: Evet. İsrail’e taşınmam gerektiğini anladığım anda, hemen Belarus’tan Litvanya’ya taşındım. Kendimi farklı bir atmosferde buldum.

Soru: Ayrılmayı kolaylaştırmak için mi?

Cevap: Evet. İlk soru “Ne zaman gidiyorsun?” oldu. Belarus’ta bunu söylemekten korkuyorlardı. Hepsi bu. Her şey oldukça basitti.

Soru: Yani, kişi şu anda var olanı kabul etmeli ve onu kucaklamalı mı?

Cevap: Evet, geçmişini kesip atmalı.

Einstein Sözleri, Bölüm 2

Yorum: Lütfen Albert Einstein’ın bazı sözleri hakkında yorum yapın.

Yalnızca absürdü deneyenler imkânsızı başarabilir.

Cevabım: Evet, imkânsız olan absürttür. Tamamen absürt eylemlerle bir şeye ulaşmaya çalışan, onlarla hemfikir olan ve Kabala’da “mantık ötesi inanç” olarak adlandırılan, mantığının üzerine çıkan kişi gerçekten ilerleyebilir. Diğerleri ise bir yozlaşma halindedir.

İnanç aynı zamanda bilgidir, ancak her zaman benim üstümdedir.

Soru: Öyleyse dünyevi mantığı kabul etmiyor musunuz?

Cevap: Dünyevi mantık hayvansal mantıktır. Aklımla kavrayabildiğim şey, ne olursa olsun, hayvansal akıldır, hayvansal mantıktır.

Einstein müthişti çünkü bir Kabalist olmasa da bir Kabalist gibi düşünüyordu. Yani, ben doğayı mantığıma aykırı olarak kabul ediyorum: “Şu hız, şu kütle – bu değişebilir mi? Değişir.”

Kütle değişir. Nasıl değişebilir? Değişir işte.

Zaman geriye doğru akabilir. Neden? Nedenini bilmiyoruz ama akabileceğini kabul edelim. Duyularımızla algıladıklarımız, sorgusuz sualsiz, ebedi bir sabit olarak kabul edilmemelidir.

Çalışmasının sonuçlarını hemen görmek isteyen biri, ayakkabıcılık işine girmelidir.

Cevap: Evet, çok güzel söylenmiş. Bir şey yapıp sonucunu hemen görmek iyidir. Hatta para bile kazanırsınız. Gününü bitirirsin, bir çift bot yaparsın, birkaç ruble kazanırsın, içersin, yersin, yatağa gidersin ve huzur içinde horlarsın.

Yorum: Ama insanın istediği de budur: “Gün güzel geçti.” kutucuğunu işaretlemek.

Cevabım: İçimizdeki hayvanın istediği de budur. Her birimizin içindeki hayvan sadece bunu ister! Kuş tüyü bir yatağa uzanıp horlamak ve hepsi bu.

Soru: Yani bunun bir hayvansal koşul olduğunu mu söylüyorsunuz? İnsan koşulu böyle değil mi?

Cevap: Bir insan bununla yetinemez. Yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Siz, tatmin olamamanız için yaratıldınız!

Soru: Ama yine de hayatta huzur var mıdır?

Cevap: Hayır, hayatta huzur yoktur. Her şey kişinin doğasına bağlıdır. Bunu isteyebilirsiniz, ama hayır – ve aslında, bunu bile istemezsiniz! Nasıl isteyebilirsiniz ki?!

Herkes bir şeyin imkânsız olduğunu bilir. Sonra bunu bilmeyen bir aptal gelir ve o keşfi yapar.

Cevap: Ve en önemlisi, herkes ona nasıl yapılması gerektiğini söyler, ama o yapamaz, katılmaz. O şekilde yapmak istemez.

Soru: Ama ona bunu söyleyenler bunun imkânsız olduğunu biliyor mu?

Cevap: Evet, ama yine de kendi yöntemiyle yapar, farklı bir şekilde çarpıtır ve sonuç olarak yeni bir yol açar.

Soru: Öyleyse bilime, özünde aptallar mı girmeli sizce?

Cevap: Bilime, bilimi inkâr edebilen ve bunu yaparak her seferinde onu ilerletebilenler girmelidir.

Sonuçta, bilimin kendisi de prensipte, tıpkı Einstein veya Tesla gibi, bilginin ötesinde inançla ilerler; her ne kadar onlar hakkında çok az şey bilsek de. Kastettiğim devrimciler tam da bu türlerdir.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın hangi silahlarla yapılacağını bilmiyorum ama Dördüncü Dünya Savaşı taş ve sopalarla yapılacak.

Cevap: Kesinlikle doğru. Ona tamamen katılıyorum!

Bir sonraki dünya savaşı olursa, insanlığın kendini dizginleyebileceğini sanmıyorum. Bu sadece Yahudilerin tarihsel görevlerini yerine getirip getirmemesine bağlı. Eğer birleşirlerse, savaş olmayacak ve iyi bir yoldan birliğe ulaşacağız. Eğer birleşemezlerse, hem bizim hem de dünyanın çektiği büyük acılarla…

Soru: Bir sonraki savaş olursa, insanlığın kendini imha silahları kullanmaktan alıkoyamayacağını mı düşünüyorsunuz?

Cevap: Kendini dizginleyemeyecek – kesinlikle! Tek soru, ne ölçüde dizginleyemeyeceğidir.

Çünkü sınırlı nükleer savaşların mümkün olduğunu söyleyenler var, ancak kimsenin geri çekilebileceğini hayal edemiyorum.

Sonuçta, nükleer silahlar şu anda sessizce oturup bekleyen birçok ülkenin elinde.

Korkarım Einstein haklı. Bir dünya savaşı çıkarsa, insanlığı binlerce yıl geriye götürecektir.