Category Archives: Dünya

Büyümenize Yardımcı Olan Bir Fantezi

Yaradan, bizi, kendimizi içeriden hisseden tek kişinin biz olmadığımıza, çevremizde bizi algılayan ve değerlendiren başka insanlar da olduğuna inandırır. Bu bir yanılsamadır, bir aldatmacadır! Dışarıda hiçbir şey yoktur, her şey sadece benim içimdedir.

Bu ek izlenimlerle, O, bizim Kelim’imizi genişletir, yeni seviyemizi inşa eder ve bizi hayvansal seviyenin üzerine, O’na benzer olmamız için, “Adam” (“Yaradan’a benzer”) seviyesine yükseltir.

Bize öyle gelir ki, Yaradan dışarıdadır ve biz de dışarıdaki biriyle konuşuyor, etkileşime giriyor ve işbirliği yapıyoruz. Onu karşımda hayal ederim, sonra O’nu içeri alıp O’nunla birleşirim. O zaman önümde hiçbir şey kalmaz, O ve ben bir oluruz.

Ama şimdilik, O’nu kendimin dışında hayal ediyorum. Bu aldatıcı bir fantezidir, ama bu nedenle Kelim’imi “dışsal” olarak gördüğüm için, arzu ve egoizm (kendimi başkalarına göre veya başkalarını kendime göre hissettiğim bir arzu) konusunda ek Aviut kazanırım, bu da üst nitelikli elde etmeme ve Yaradan gibi olmama yardımcı olur.

Sadece bu görüntüyü dışarıdan içeriye getirmem gerekiyor ve sonra O’nunla birleşeceğim!

Gmar Tikkun denilen bu son ıslahın ardından ne olacak? Kabalistler, ıslahımızın sonunun sadece yeni bir koşulun başlangıcı olduğunu söylerler. Arzularımı ıslah ettikten sonra, yeni bir safha başlayacak. Bekleyip görelim.

Boş Beslenme Kabında

İnsanlığa ölüm için bir çare, ölümsüzlük iksiri olduğunu göstermeliyiz. Ama bunu, bir kişinin denemesine izin verecek şekilde değil; kişi dener o kadar; ona daha fazlasını vermeyeceğim.

Kişi Kabala’yı çalışmaya başladığında, birkaç ay boyunca, başka koşulların var olduğu ona biraz gösterilir ve sürekli olarak bu koşullardan geçer.

Kendisinde bir şeylerin değiştiğini görür: ruhu, psikolojisi, dünyaya, hayata ve kendine karşı tutumu; bilinci genişler; iki seviyede düşünmeye başlar – manevi ve dünyevi seviyede.

Tamamen yabancı birine, metot hakkında biraz bilgi vermek, mantıklı örnekler vermek yeterlidir. Baal HaSulam, Son Nesil adlı kitabında başka bir çıkış yolu olmadığını yazar.

Dünyamızdaki örneklerde, hem dünyayla hem de kendimizle ilgili bir şeyler yapılması gerektiğini göstermemize nasıl yardımcı olunduğunu her şekilde görüyoruz. Dünyamız iyi durumda olsaydı, bir insanı maddi beslenme kaynağından koparmak çok daha zor olurdu. Ama şu anki durumda, insan beslenme kaynağının çoktan boşaldığını ve yakında her şeyin biteceğini görüyor.

Gerçeklikten Kaçış

Soru: İnsanın gelişmesi ve değişmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Bazı insanlar dünyada neler olup bittiğini ve nedenini akıllıca açıklayabiliyor. Bazı dinler bunu şöyle açıklıyor: “İnsanlar Tanrı’ya inanmadığı için Tanrı onları cezalandırır.” Bu kadar çok zeki insan arasından nasıl öne çıkabiliyorsunuz?

Cevap: Öne çıkmayacağım.

Yorum: Ama insanların gerçeği bilmesini istiyorsunuz.

Cevabım: Söyleyeceklerimi söylerim, fakat başkalarını eleştirmek istemem. Sebep–sonuç olgularının ciddi biçimde analiz edilmesini ve sorgulanmasını arzulayan bir kişi, bende rasyonel bir tohum görecektir, diğer herkeste ise onların başarısızlıklarını görecektir.

Yorum: Birçok insan Budizm’e geçiyor. Budizm’de huzur bulacaklarını düşünebilirler.

Cevabım: Böyle düşünebilirler; birkaç yıl orada otururlar ve sonra akılları başlarına gelir, çünkü bir çözüm bulamayacaklardır. Onların çözümü bu dünyadan kopmak, nirvanaya ulaşmak ve her şeyden elini eteğini çekmektir.

Budistlerin mutlu olduğu bir örneği nerede görüyoruz? Hindistan’da (kast sistemi ve bölünmüşlükle, insanların sefalet içinde yaşadığı ve herkesin ekmek parası için savaştığı ve sokaklarda dolaşan kutsal ineklere taptığı bir ülkede) böyle yaşamamız gerektiğine dair bir örnek nerede görüyoruz? En azından bu hayattan bir kaçış yolu bulup illüzyonlara kapılmaları mı? Yoksa ruhları yakıp ardından Ganj Nehri’nde mumlarla aydınlatılmış tekneler salma inanışları mı?

Bunda hiçbir şey görmüyorum, ne devlet yapılarında ne de “sevgi” diye bağırırlarken birbirleriyle olan ilişkilerinde. Kast sistemlerinde başkasına elini bile uzatamayacağın, başka bir kasttan biriyle evlenmenin mümkün olmadığı; bu kadar yoksulluğun, sınıflar arasında böyle bir ayrımın olduğu bir yerde nasıl bir sevgiden söz edilebilir?

Hangi konularda örnek olabilirler? Gerçeklikten kaçış konusunda.

Dünyanın Temel Kanunu

Soru: Sürekli olarak sözlerimizle başkalarını öldürüyoruz. Ve daha akıllı olanlar hemen değil, yavaş yavaş öldürüyorlar. Düşman edinmemek için, başkaları arasında yayılan dedikodular başlatarak yavaş yavaş öldürüyorlar. Başkasını aşağılamak bizim doğamızda var.

Başka birini yavaş yavaş aşağılayıp, onu yolumdan çekmem ve öldürmem neden bana acı vermiyor?

Cevap: Diğer kişinin benim yaşamama izin vermediğine, onun yoluma çıkan ve beni yok etmesi gereken düşmanım olduğuna inanıyorum.

Soru: Neden bu şekilde yaşamak için, bize böyle bir doğa verildi?

Cevap: Hepsi aynı nedenden dolayı, egoizmimizi ıslah etmemiz için, “komşunu kendin gibi sev”in dünyanın temel kanunu olduğuna ikna olabilmemiz için.

Yorum: Öyleyse, bir noktada, böyle olduğum için kendimi kötü hissetmem gerekir.

Cevabım: Evet, elbette.

Soru: Şu anda tüm bu savaşları, tüm bu cinayetleri, doğrudan, dolaylı olarak vb. görüyorum. Peki, hangi noktada şunu düşünmeye başlarım: “Ben ne yapıyorum? Bunların hepsi benim içimde. Bundan nasıl kurtulabilirim?”

Cevap: İfşa anında.

Soru: Peki bu ne zaman olur? Bu hızlandırılabilir mi, yoksa bir şey yapılabilir mi? Anlıyorum ki bu gerçekten hayatımın en önemli anı. Her şey benim içimde, her şey benim yüzümden, hatta katil benim. Bir insana bu olur mu?

Cevap: Kötülükle dolu olduğuna ikna olduğunda, gerçek doğası ifşa olur ve artık buna tahammül edemez ve Yaradan’a döner.

Soru: Bu, kişi için beklenmedik bir şekilde mi olur? Yoksa sanki zaten bunu istiyormuş gibi mi olur?

Cevap: Hayır, bu ifşa, genellikle ciddi bir itilişle gelir.

Soru: Yani bundan önce bir şey var; sonuçta bir tür dürtü mü var?

Cevap: Evet.

Soru: Bu kişiye ifşa olduğunda, her şeyin sadece O’na bağlı olduğunu anladığı için Yaradan’a dua etmek doğal hale mi gelir?

Cevap: Evet, o zaman kişi Yaradan’a döner, kendini yargılar ve kendini ıslah ederek çevresindeki dünyayı ıslah eder.

Yükselen Nesle Bir Bakış, Bölüm 3

Bir Kırlangıçla Yaz Gelmez

Soru: Kızım hâlâ çok küçük, ama ergenlik çağına geldiğinde ona ne olacağı konusunda şimdiden çok endişeliyim. Onu nasıl yetiştirmemi tavsiye edersiniz?

Cevap: Belirli bir durum için tavsiyede bulunamam, çünkü herkes herkesle bağlantılıdır. Birini diğerlerinden ayırmak imkânsızdır. Kişi, çevre yapay bile olsa toplumun ve çevrenin bir ürünüdür. Asıl sorun, yeni nesli yetiştirmek için bir programımızın olmamasıdır.

Soru: Bu, çocuk sahibi olan herkes için acı verici bir soru. Ne yapabiliriz?

Cevap: Çocukları gerçekten kimsenin umursadığını sanmıyorum. Ebeveynler sorumluluktan kaçıyor ve gençlerin sorunlarını duymak istemiyorlar. Şu anda söylediklerimi de dinlemek istemeyecekler; çünkü bunlar rahatsız edici şeyler. Hiçbir şey düşünmemek daha kolaydır, dedikleri gibi: “Çoğunluğun acısı, tesellinin yarısıdır.”

Herkes şöyle düşünüyor: “Benim çocuklarım diğerlerinden daha kötü değil. Onları farklı yetiştirirsem, yarının acımasız dünyasında yaşayamazlar. En iyisi herkes gibi olmaları.” Gerçekten de tek bir aile hiçbir şeyi değiştiremez; deyimde söylendiği gibi, “Bir kırlangıçla yaz gelmez.” Burada söz konusu olan bütün bir ülkedir.

Gelecek nesille ne yapacağımıza küresel ölçekte karar vermemiz gerekiyor. Küresel bir uzlaşıya, ne yapılacağına dair ortak bir tartışmaya ihtiyaç var. İnternette onlara verdiğimiz onca şeye rağmen çocuklar hâlâ bizim elimizde. Bu bizim sorunumuz ve bir çözüm bulmak zorundayız, çünkü onlar bizim sorumluluğumuz altında.

Bu mesele yalnızca tek bir ülke düzeyinde değil, UNESCO ve Birleşmiş Milletler düzeyinde de ele alınmalıdır. Artık bütün bu anlamsız işlerle uğraşmayı bırakıp genç nesli kaybettiğimizi fark etsinler. Eğitim nerede? Kültür nerede? Bunlardan geriye hiçbir şey kalmadı. Bu devasa kurumlar, yapmaları gerekeni hiç yapmıyorlar.

Genel ve küresel bir eğitim programına ihtiyaç vardır. Sonuçta ne interneti ne de ülkeleri kapatabiliriz; bu yüzden uluslararası bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Bu konu en yüksek önceliğe sahip olmalıdır, çünkü genç nesli ilgilendirmektedir.

10, 15 ya da 20 yıl sonra onlar bizim yerimizi alacak ve hayatın sorumluluğunu bizden devralacaklar. O zaman ne olacağını bilmek istiyorsak, bugünün gençlerine, onları nasıl hazırladığımıza bakmalıyız. Ne yazık ki şimdilik iyi bir şey görünmüyor.

Yükselen Nesle Bir Bakış, Bölüm 2

Bilgisayar Ekranıyla Etkileşim

Gelecek nesli nasıl görmek istediğimize karar vermemiz ve ilkeler ve davranışlar listesi oluşturmamız, buna göre onları bu koşula getirecek bir program oluşturmamız gerekiyor. Doğru ilkeleri tanımlamak çok önemlidir, çünkü yanılıyor olabiliriz.

Yıllar önce psikologlarla, erken cinsel ilişki sorununu tartıştığımızı hatırlıyorum ve onlar gençlerin 13 yaşında cinsel ilişkiye başlamasının büyük bir sorun olmadığını söylemişlerdi. Bu bana tartışmalı bir konu gibi gelmişti, ama kimse beni dinlemek istememişti. Sonuç olarak, bugün bu yaş 9’a düşmüştür.

Soru hala geçerli: Bu kötü bir şey mi? Her şekilde bu konu kamuoyunun gündemine getirilmelidir.

Bu durumun kabul edilebilir olup olmadığına ve hangi çerçeve içinde olmasına karar vermeliyiz ki, gençlerin hayatlarını mahvetmesin veya geleceklerine zarar vermesin; yakın bir ilişkinin sadece cinsellikten ibaret olmadığını ve ailenin de birbirlerine karşı ağır sorumluluklardan ibaret olmadığını hissetsinler. Gençler aileyi sadece bir yük olarak algılarlarsa, hiç evlenmek istemeyeceklerdir.

Karşı karşıya olduğumuz neslin özelliğini anlamamız gerekiyor, çünkü her şeyin doğası değişmek zorunda. Teknoloji ve ilişkilerimizde radikal değişiklikler yaşıyoruz ve insandan-insana bağdan, insan-bilgisayar ekranı bağına geçtik. Bu ekranlar aracılığıyla sadece köyümüzden, şehrimizden veya küçük ülkemizden değil, dünyanın her yerinden etkileniyoruz.

Yorum: Psikologlar, genç neslin empati yoksunu olduğunu söylüyor. Çocukların empati kurma yeteneğini kaybetmesinin nedeni, bağların daha az “insanlaştırılmış” ve daha fazla bilgisayarlaşmış hale gelmesidir. O harika bir çocuk olabilir, ancak yakınlarına karşı empati kurma yeteneğinden yoksundur.

Cevabım: Bu, birbiriyle ilişkili ve birbirini etkileyen birkaç olgunun sonucudur. Birincisi, iklimde ve gezegenimizin insanları etkileme biçiminde bir değişiklik var. Sonuçta, insan doğanın ayrılmaz bir parçasıdır.

İkincisi, egomuz sürekli büyüyor ve son nesilde çok özel bir şekilde büyüdü. Birbirimizle doğrudan iletişim kurmayı bıraktık ve teknolojik araçlar aracılığıyla, insanlar arasında tamamen farklı bir iletişim türüne geçtik.

Artık insanlarla değil, makinelerle iletişim kuruyorum. Haberleri dinlerken, bir şeyler okurken veya biriyle konuşurken bile arabaya konuşuyorum. Aramızda, birbirimizi nasıl hissettiğimizi ve anladığımızı belirleyen bilgisayar sistemleri var. Gördüklerim veya görmediklerim, duyduklarım ve nasıl tepki verdiğim bu sistemlere bağlı.

Makineler dünyayla olan bağımı belirliyor. Yani, tamamen yapay bir sistemde var oluyoruz. Sonunda neye vardığımızı ve hala bir şeyi değiştirme şansımız olup olmadığını ya da sadece ellerimizi kaldırıp pes etmemizin gerekip gerekmediğini belirlemeliyiz.

Yükselen Nesle Bir Bakış, Bölüm 1

Çocuklarımız Daha Az Mı İnsancıl?

Soru: Geçen hafta, gençler hakkında yayınlanan birkaç makale ve TV programı büyük tepki yarattı. Bir programda, gençlerin seks için özel odaları olan villalarda çılgınca ev partileri düzenledikleri anlatılıyordu.

Başka bir makalede ise gençlerin dokuz yaşından itibaren pornografiye ilgi duydukları belirtiliyordu. Ünlü bir antropoloğun yazdığı bir makalede ise çocuklarımızın bizden daha az insancıl olduğu, ancak bizim bunun farkında olmadığımız iddia ediliyordu. Modern nesilde gerçekten özel bir şey var mı?

Cevap: Aynı şey iki bin yıl önce de yazılmıştı: gençlik artık eskisi gibi değil, çocuklar eskiden ebeveynlerine itaat ederdi ama bugün etmiyorlar.

Soru: Yaşlıların gençlere her zaman ters düştüğü bilinen bir gerçektir. Ancak bizler teknolojik devrim çağında yaşıyoruz ve eşi görülmemiş bir hızla gelişiyoruz. Gerçekten, bu son nesil diğerlerinden farklı mı?

Cevap: Bence “kötü nesil” ya da “iyi nesil” diye bir şey yoktur. Her şey yetiştirilme tarzına bağlıdır. Bugün birdenbire çocuklarımızda bir sorun olduğunu fark ediyorsak, kendimize şunu sormalıyız: “Daha önce neredeydik? Onların bu duruma gelmesine nasıl izin verdik?”

Çocuklar büyürken neden dikkat etmedik? Çünkü bizler de her türlü önemsiz uğraş ve arzularla meşguldük ve kendi hayatlarımızı olabildiğince keyifli hale getirmeye çalışıyorduk. Çocukları okula teslim ettik ve okulun onları yetiştirmesine izin verdik.

Ama okul da yetiştirme konusunda hiç düşünmedi. Okul müfredatı, çocuğu bilgiyle doldurmak için tasarlanmıştır. Okul, karakterin şekillendirildiği bir yer değildir; öğrencileri üniversiteye hazırlamak için dünya hakkında belirli bilgiler verir.

Gerçek bir eğitim yoktu, sadece bilgi aktarımı vardı. Bu yüzden çocukların bu hale gelmesine şaşırmamalıyız. Ve şimdi bile, sonuçları gördüğümüzde, hiçbir şeyi değiştirmek istemiyoruz. Bizler neredeyse pek de ebeveyn değiliz. Hayvanlar bile yavrularını bizden daha iyi yetiştiriyor.

Yorum: Bir makalede, ebeveynlerin çocuklarıyla kısa mesajla iletişim kurdukları yazıyor. Ebeveynler hiç evde bulunmuyor ve çocuklarına sadece “Yemek yedin mi? Ödevini yaptın mı?” gibi mesajlar gönderiyorlar. Ama gerçekte, ebeveynler çocuklarını görmüyor, onlarla konuşmuyor ve onların yetiştirilmesine dahil olmuyorlar.

Cevabım: Bu doğru. Sorun şu ki, eskiden insanlar bahçeli özel evlerde yaşıyordu ve çocuklar evin yakınında oynuyordu. Tüm dünyaya maruz kalmıyorlardı. Kedilerle ve köpeklerle oynadılar, top oynadılar ve bisiklete bindiler. Erkek çocuklar futbol oynadı, kız çocuklar bebeklerle oynadı. Her şey açık havada oldu ve ebeveynler çocuklarının ne yaptığını görebiliyordu. Bir tür pastoral manzaraydı.

Bugün tüm bunlar yok oldu. Çocuklar dışarı çıkmıyor, her biri bilgisayar ekranına yapışmış durumda.

Soru: Bir çocuk günde dokuz saatten fazla bir süre bilgisayar veya telefon ekranına bakıyor. Bu bir gerçek. Bunun çözümü ne olabilir?

Cevap: Bu, bizim ihmalkârlığımızın ve doğru yetiştirilmeyi önemsemememizin sonucudur. Hiçbir şey kendiliğinden ortaya çıkmaz; her olgunun bir nedeni vardır. Ve buradaki neden çok açıktır: insan davranışı. Doğayı ve çevreyi bozan insandır ve zarar görmüş bir insan toplumu yaratan da insandır.

Suçlayacak başka kimse yok. Doğada, dünyayı istediğimiz gibi şekillendirme özgürlüğü verilen tek canlılar bizleriz. Ve eğer çocuklarımızı veya onların nasıl insanlar olacaklarını umursamadığımıza karar verirsek, sonuç kaçınılmazdır.

İnsan doğası, doğuştan bencil ve zararlıdır ve kişi rehberlik ve eğitim almazsa, sonunda nereye varacağı bellidir. Şayet bizim neslimiz de çocukların bugün karşı karşıya olduğu koşullarda büyümüş olsaydı, aynı şey olurdu.

Açıkça Belirlenmiş Bir Hedef

Soru: Psikolojide, bir kişinin karakteri geleneksel olarak çeşitli alanlara ayrılır; bunlardan biri de motivasyonel alandır. Diyelim ki bana doğru ve iyi görünen bir hedef belirledim, örneğin araba kullanmayı öğrenmek. Ancak buna dair hiçbir motivasyonum yok, bundan içsel bir haz almıyorum. Buna rağmen çaba göstermeye devam ederken, bu hedef zamanla dönüşür ve içsel bir motivasyon haline gelir. Haz duymaya başlarım ve bu hedef benim bir parçam olur.

Bütünsel eğitim sistemi de buna mı dayanır? Bir noktada her şey tersine döner ve hedef, kişinin içsel dünyasının bir parçası hâline mi gelir?

Cevap: Aslında, başlangıçta kişiye önemli ya da gerekli görünmeyen hedeflere örnek veriyorsunuz.

Biz çalışmaya, hedefin zorunlu olduğunu açıklayarak başlarız. İstenmeyen olabilir, ancak gereklidir. Bununla ilgili yapılacak bir şey yoktur; tıpkı her gün işe gitmem, çocuk yetiştirmem vb. gibi, uygulanması gerekir. Bütün hayatım, sürekli birilerine bir şey borçlu olduğum için yapmak zorunda olduğum şeylerden oluşur.

Burada da aynı durum söz konusudur; doğa tarafından bana dayatılan zorunlu bir hedefim vardır. Gelişimimizde ilk kez, bir hedefi önceden görebildiğimiz bir noktaya ulaşıyoruz. Bu daha önce hiç olmamıştı.

Devrimler yaşadık, savaşlar, teknolojik, bilimsel ve toplumsal her türlü sarsıntıdan geçtik, tarih boyunca ne yaptıysak yaptık, ancak doğanın bizim için hangi hedefi koyduğunu hiçbir zaman bilmedik. Barikatlarda “İleri!” diye haykırdık, “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!” dedik. Ama genel olarak, bunun ardından ne geleceğini hayal etmiyorduk. Kimse bunun şu şekilde olacağını, başka türlü olmayacağını öngöremezdi.

İnsanlık önceden hiçbir şeyi bilemez; sadece doğanın zorlayan güçleri olan “motivasyon” (Yunancadan çevrilir, “motive, dürtü” hayvanları sürmek için kullanılan sivri bir sopadır) tarafından ileriye sürülür

İşte bu şekilde geliştik; önümüzde geleceğe dair somut bir tasavvur olmadan. Bir zamanlar hayal ettiğimiz parlak gelecek, köleci bir düzen, feodal bir düzen, kapitalist bir düzen ve sosyalist bir düzen oldu. Ve geleceğe dair bu imgelerin hepsinin birer yanılsama olduğu ortaya çıktı.

Şimdi, ilk kez, doğanın bize gösterdiği resmi tüm krizlerimizde net bir şekilde görüyoruz. Bu krizleri inceleyebilir, anlayabilir, sınıflandırabilir ve ayırt edebiliriz. Krizlerin eğitim ve öğretimde, ailede, hastalıklarda ve depresyonlarda, finans ve ekonomide, bilim ve kültürde — her yerde nasıl kendini gösterdiğini görüyoruz. Bunları net bir şekilde ortaya koyabiliriz.

Ama bunu yapmak istemiyoruz; bu insanlık için hoş olmayan bir şey. Çıkış yolunu göremediğimiz için göz yumuyoruz. Fakat her geçen gün, doğanın bize dayattığı gelecek daha da netleşiyor—tüm insanlığın tek bir bütün olarak küresel, bütüncül bir birleşimi. Bunun içinde doğaya benzerlik kazanıyoruz; doğanın genel yasası bizi buna yönlendiriyor, doğaya benzerlik yasası. Buna entropi, enerji ne derseniz deyin.

Bu nedenle, bütünsel eğitimde, ilk günden itibaren bunu yavaş yavaş netleştirmeye, her türlü bilimsel bulguya dayanarak kişiye göstermeye başlarız. Bilim insanlarını toplantılara davet etmemize gerek yok çünkü sunumlarının, videolarının vb. kayıtları zaten hazırlanmış ve mevcuttur.

İnsanlar öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, hiç kimse ilerlemeye ihtiyaç duymaz veya bunu istemez; bu istenmeyendir. Biz tembeliz (bu bizim doğamızdır) ve sadece haz aldığımız şeyleri yapmak dışında bir şey istemeyiz. Biri yaratmayı ve inşa etmeyi sever, diğeri güneşin tadını çıkarmayı. Ama hepsi bir araya gelerek tek bir bütün hâline mi gelmeli?

Bu, doğası gereği doğuştan böyle olan %10’luk özgecil insanlar için bile hoş değildir, çünkü burada insanların birbirleriyle tamamen farklı kombinasyonundan, egoizmimizle olan etkileşiminden bahsediyoruz.

Bu nedenle, tamamen istenmeyen bir şey yapıyoruz, ama bunu zorunlulukla yapmaya başlıyoruz. Bunu yapmazsak ne olacağını, doğayla çatışmamızın ne sonuçlara yol açacağını, çevrede ne tür felaketlere yol açacağını tartışıyoruz. Cansız doğada depremlere, volkanlara, tsunamilere, kasırgalara, genel iklim değişikliğine, güneş patlamalarına vb. neden olur. Bitkisel dünyada, dünyanın yüzeyinde olanları görürüz. Hayvanlar aleminde, tüm türler yok olur. Ve insanda…

Şu anda doğanın bizi mutlak açlıkla tehdit ettiği bir koşudayız. Bitkiler, hayvanlar, balıklar, kuşlar—bunların hepsi felaket derecesinde yok oluyor. Doğayla dengesizliğimiz yüzünden, yeryüzünü ve onun yüzeyini diğer tüm türlerin varlığı için elverişsiz hâle getiriyoruz; çünkü biz böyleyiz ve ancak biz her şeyi uyuma getirebiliriz. Her şey bize bağlıdır.

Zamanla, bütünsel resmin böyle ifşa olması, insanın kendini ve toplumu değiştirme ihtiyacını fark etmesine yol açar; sonrasında zaten böyle bir kişiyle çalışabilirsiniz.

Çocuklarımız İçin Daha İnsancıl Bir Dünya

Soru: Bütün ebeveynler çocuklarını iyi, başarılı, eğitimli bireyler olarak yetiştirmek ister. Ancak siz eski yetiştirme yönteminin artık işlemediğini ve yeni araçlara ihtiyaç duyduğumuzu söylüyorsunuz. Bu “yeni yetiştirme” nedir?

Cevap: Öncelikle bize “yeni” bir yetiştirme değil, sadece “yetiştirme” gerekir, çünkü eski yetiştirme yöntemi artık yok. Şu anda hiçbir yetiştirme yöntemine sahip değiliz; bir insan şekillendirmiyoruz. Bu nedenle bugün İsrail’de ve tüm dünyada var olan eğitimi, bir yetiştirme sistemi olarak adlandıramayız.

Çocuklarımızı okula göndererek onları yetiştirdiğimizi düşünerek kendimizi kandırıyoruz. Okul onları yetiştirmiyor. Okulda çocuklar zararlı örnekler edinir ve okul sadece notlarla ilgilenir; bir çocuğun nasıl davranacağı öğretmenlerin umurunda değildir.

Herkes kabul eder ki, en sorunlu aileler gibi nadir istisnalar dışında, evde çocuklar genellikle kötü örnekler almazlar. Peki gençler kötü alışkanlıkları nereden edinirler? Ya internet’ten ya da okuldan, yani dış etkilerden. Bu nedenle dış etkilerin olumsuz değil, olumlu olması için özen göstermemiz gerekir.

Okul, çocukların yetiştirilmesi ile hiçbir şekilde ilgilenmiyor. Okulu, yalnızca bilgi veren bir yer olmaktan çıkarıp, kişinin terbiye ve karakter gelişimi aldığı bir yere dönüştürmek için yeni yetiştirme araçlarına ihtiyacımız var. O zaman çocuklarımızın nasıl olumlu yönde değiştiğini, birbirleriyle bağ kurabildiğini ve daha iyi, daha insancıl bir dünya inşa edebildiğini göreceğiz.

Aile kurabilecekler ve internetteki her türlü bilgiye erişebilecekler. Onlara insan, insan bedeni, cinsiyetler hakkında daha fazla bilgi vermeliyiz ama doğru ve açık bir biçimde.

Aynı zamanda, çocuk dışarıdan bilgi alırken, açıklamalar da eklemek gerekir ki böylece neden bu tür arzulara ve düşüncelere sahip olduğunu anlayabilsin.

Onları utandırmamalıyız, konuları utanmadan, doğru ve açık bir şekilde, rahat bir dille konuşmalıyız ki çocuk kendi içine kapanmasın ve doğasını nasıl kontrol edeceğini bilemez hâle gelmesin. Burada ebeveynlerin, psikologların ve uzmanların ortak çalışması gereklidir.

Soru: Eğitim Bakanlığı’nın psikologları, öğretmenleri, ebeveyn desteği ve büyük bir bütçesi var. Öyleyse neden iyi sonuçlar yok?

Cevap: Bugün okullarda, günümüz nesilden iyi insanlar yetiştirebilecek uzmanlar görmüyorum. Okul eğitiminin sonuçlarını nerede görebiliriz?

Yorum: Kızım 11. sınıfta ve her gün onu saat 16.00’ya kadar, bazen 18.00’e kadar okulda tutuyorlar. Bu hükümete çok paraya mal oluyor.

Cevabım: Ancak bunların hiçbirine gerek yok. 11. sınıftaki kızımın, okulda geçirdiği zamanın yarısını, kendi içinde bir insanı nasıl inşa edeceğini, çevresini ve ailesini nasıl kuracağını, iyi bir dünyada iyi hisseden bir insan olmayı öğrenmeye ayırmasını isterim.

Okul bununla hiç ilgilenmez. Sadece matematik, fizik, biyoloji öğretir; yani çocuğu üniversiteye hazırlar, başka bir deyişle nasıl para kazanılacağını öğretir. Bu nedenle bu tür sonuçlar elde ederiz.

Kaçacak Yer Yoksa

Dünyada olumlu bir değişime hiç inanmıyorum. Sadece insanlığın kendisini öyle bir duruma getireceğine inanıyorum ki – umarım en son noktaya gelmeden –  değişmesi gerektiğini, hem de ciddi şekilde değişmesi gerektiğini anlayacak.

Soru: Yani insanlığın ancak dehşete kapıldığında mı değişeceğini söylüyorsunuz?

Cevap: Evet, kendi sonunu görmelidir.

Soru: Ama mutlaka bir umudunuz var mı? Ne de olsa bir şekilde bir şeyler aktarıyorsunuz. Sizi izleyen çok, çok insan var.

Cevap: İnsanların hızlı ve kaçınılmaz bir sona doğru gittiklerini görmelerini umuyorum. Ve belki o zaman bir çıkış yolu olması gerektiğini anlarlar. Ama bu çıkışı göremiyorlar.

Bugün insanlara: “Hadi birbirimize iyi davranalım.” deyin. Peki, ya sonra?

Yorum: Onlar için bu çocukça bir şey gibi geliyor. Ama sizin için çok yüce bir şey.

Yanıtım: Bu çok yüce bir yaklaşım ama ne yazık ki ulaşılamaz gibi geliyor. Yine de buna gülüp geçmiyorum ve aslında bunun gerçekleşmesi gerektiğini anlıyorum. Fakat insanlık “Yeter artık!” demeden önce daha ne kadar acı çekmeli?

Soru: Ama uçuruma bir adım kala, insanlığa veya bir insana aniden hangi düşünce gelir? Hangi düşünce? Uçuruma bir adım kala.

Cevap: Sanırım insanlar her şeylerini, örneğin çocuklarını kaybettiklerini anladıkları zaman.  Öyle korkunç bir şey ki artık kaçacak yer yok, geri dönecek hiçbir yer yok ve bir karar vermeleri gerekir.

Böyle bir durumda, belki bir şeyleri değiştirmeyi kabul ederler. Çünkü değişim yine yukarıdan gelecektir ama ancak buna hazır olduğumuzda. Ve hazırlık şöyle bir şeye benzer: çocuklar ve torunlar ölüm, kaybolma, yok edilme tehdidi altındayken, işte o zaman kendimizle ilgili bir şeyler yapabiliriz.

Yorum: Anlıyorum. Ama bu, yol boyunca duramayacağım, o noktaya kadar gitmek zorunda olduğum bir formül.

Yanıtım: Evet. Buna doğru ilerliyoruz ve duramayız.

Yorum: Yani ne aklım ne de mantığım işe yarayacak.

Yanıtım: Bir çıkmazın kaçınılmaz olduğuna dair bir his, en derin içsel bir his olmalı.

Ama bir yandan dağıtımımız sayesinde bir şeyler başaracağımızı umalım. Diğer yandan, insanlık kendi sonunu görmeli ve karar vermelidir.

Bir çıkış yolu olmalı. Aksi takdirde varoluşumuzun hiçbir anlamı yok. Fakat bunu nasıl hızlı, düzgün ve belki de bir şekilde kontrollü bir biçimde gerçekleştirebiliriz? İşte sorun bu.