Babil Kulesi—Bencilliğin Yükselişi

Soru: Bencilliğin büyümesini simgeleyen Babil kulesinin yapımında diller birbirine karışmıştı. Bu, insanların aynı dili konuşmalarına rağmen birbirlerini anlamadıkları anlamına gelir.

“Bir insanın içinde” ne anlama geliyor? İnsan kendini anlamayı mı bırakıyor?

Cevap: Aslında, insanlar sadece birbirlerini anlamamakla kalmaz, kendilerini de anlamazlar. İnsan neden, ne için, neyle bağlantılı olduğunun farkında olmadan yaşar.

Kişi egoistleştiği ölçüde doğadan yavaş yavaş uzaklaşır, ona karşı çıkar. Bu kaybın yerine koyacak hiçbir şeye sahip değildir. Genel olarak, hem bu hem de o taraftan kaybeder.

Soru: Babil kulesini kendi içinde inşa eden insanda ne olur? Bu durum nedir?

Cevap: Babil kulesinin inşası, Nemrut’un insanlara bencilliklerini yükseltmek için dayattığı şeydir. Bencillik, diğer tüm insan özelliklerinden üstün olduğu bir duruma ulaşmalıdır.

“İnsan, Gezegenimizi Kendilerinin De Doğanın Bir Parçası Olduğunu Söyleyecek Şekilde Görebilecek Kadar Algısal Olabilir Mi? ” (Quora)

Bizler, insanlığın, doğanın, dünyanın ve evrenin bir parçası olduğumuzu anlamaktan aciziz. Doğuştan gelen egomuz böyle bir resmi görmemizi engeller.

Bizi çevreleyen her şeyi saran doğayı hissetmek için, sadece bilgiyi emen beş duyumuzun yardımıyla her şeyi içimize kabul ettiğimiz içe dönük bir gerçeklik algısından kendimizden çıktığımız bir duruma geçmemiz gerekir.

Özgecil bir dünya algısı ile gerçeklik algımızdaki böyle bir değişimi etkileyebiliriz.

Bu nedenle, şimdilik dünyanın küresel olduğunu ve dünyanın ayrılmaz bir parçası olduğumuzu göremiyoruz. Ancak egomuz bizi ileriye doğru iter ve acı çekerek çıkış yolumuzun olmadığını ve içinde yaşadığımız dünyayı anlamamız gerektiğini hissetmeye başlarız. Aksi halde, sonunda kendimizi yok edene kadar acı çekmeye devam edeceğiz.

Acı çekmek, zihnimizi geliştirdiği için bizi daha algısal yapar. Başlangıçta acı, ondan kaçınmamız için zihnimizi geliştirir. Sonrasında ıstırap bizi ayrılmaz ve bütünsel gerçekliğin farkındalığına getirir. Yavaş yavaş keşfederiz ki sonuçta tüm evrenimiz ve içindeki bizler, bir yasaya, genel bir doğa yasasına -sevgi yasasına sahip tek bir bütünsel sistemin parçalarıyız.

Bu nedenle bizim de bu yasaya eşit hale gelmemiz gerekir. Doğa tek bir organizma olarak çalışır ve bu anlayışa özgürce ulaşmak ve kendimizi kişisel durumlarımızın her birinde ayrılmaz parçalar haline getirmek için sadece bize özgür irade verilmiştir. Yakın gelecekte olacağını umduğum böyle bir duruma ulaştığımızda – o zaman (hayvanlar gibi yaşadığımız, sadece kişisel ihtiyaçlarımızı karşılamayı amaçladığımız) hayvansal seviyenin üzerine, (kendimizden çıkıp başkalarını memnun etmeyi amaçladığımız) konuşan seviyeye kadar yükseldiğimizi göreceğiz.

O zaman kendimizi küresel, birbirine bağlı ve birbirine bağımlı bir doğa gibi hissedeceğiz: her şeyi kucaklayan, ebedi ve mükemmel.

Manevi Dünyaya Benzerlik İçinde

Yorum: 12. yüzyılın büyük Kabalisti, filozofu ve doktoru Rambam, tıbbi çalışmalarının çoğunu yemek ve gıda tüketimine ayırmıştır. Kişinin yemek sırasında beş duyusunu da kullanmasının en iyisi olduğunu söylemiş. Yani yemeğe koku, müzik, tütsü/buhur vb. eşlik etmelidir.

Cevabım: Kabalistler arasında solumak için tütünlü küçük enfiye kutuları çok popüler olmasına rağmen artık tütsü/buhur kullanmıyoruz.

Soru: Kişinin beş duyu organını da kullanması gerekmesinin nedeni nedir? Bu tam olarak bir tören.

Cevap: Evet, gerçekten öyle. Rabaş ile çalışan eski Kabalistler beni yemeklerine katılmaya davet ettiklerinde, bu benim için gerçek bir tören haline geldi. Büyük bir içsel heyecanla buna hazırlandığımı hatırlıyorum. Benim için anlamı büyüktü.

Yorum: Rambam ayrıca yiyecekleri dikkatli bir şekilde çiğnemek gerektiğini yoksa bize zarar vereceğini yazmış. Bunun için de dişlerimiz var.

Cevabım: 32 diş, yiyecekleri tasnif etmek, tüketime hazırlamak ve sonra yutmak için öğüten 32 değirmen taşı gibidir. Çiğneme aparatının mekaniğini, neden dudaklarımız, dilimiz, yanaklarımız olduğunu, ağzın nasıl düzenlendiğini ve tüm hareketlerimizin neye yol açtığını anlamamız gerekir.

Bizler manevi dünyaya göre düzenlenmişiz. Biyolojik bedenimiz, ruhsal güçlerin birbiriyle ilişkisinin bir sonucudur. Ve yukarıdan, ışığın arzularımıza böyle bir alımı olması gerektiğinden, bedenimiz yiyecekleri emmek ve manevi alıma doğru ilerlemek üzere tasarlanmıştır.

“Neden Bağımız Yangınları Durdurabilir?” (Linkedin)

Dünya yangınlar tarafından yanıp yok olurken, sel baskınlarına maruz kalırken ve küresel bir salgın tarafından sekteye uğramışken, bize sadece bir çare gerçekten yardımcı olabilir: birlik! Sadece bizim dayanışmamız, bizim karşılıklı sorumluluk duygumuz bizleri doğanın bize yüklediği bozuklukların üzerine çıkarabilir. Her krizi ayrı ayrı ele almamız gerektiğini düşünebiliriz ama yanılırız. Krizlerin hepsi kökünden birbirlerine bağlıdır, bu yüzden ortak kökü tedavi edersek krizleri çözeceğiz.

Doğanın bize fiziksel cezalandırmalarla vurması ve bizim onlara bağ kurma ve karşılıklı sorumluluk gibi duygusal çözümlerle karşılık vermemiz garip görünebilir. Mesela, sel ve sevgi arasındaki bağlantı nerede?

Doğadaki tüm sistemlerin birbirine bağlı olduğu bilimsel olarak zaten kanıtlanmıştır. Küresel ekosistemimizin yani Dünya gezegenimizin ve hatta güneş sistemimizin, uzayda yer aldığımız Samanyolu Galaksisi’nin ve nihayetinde tüm evrenin parçaları arasındaki bağları ve karşılıklı bağımlılıkları araştıran sayısız bilimsel disiplin ve disiplinlerarası çalışma var. Her şey birbirine bağlıdır ve her şey diğer her şeyi etkiler.

İklimin açıkça ters gittiği bu yılın yazında olduğu gibi, bir işlev bozukluğu ortaya çıktığında, yalnızca olağanüstü olayın meydana geldiği bölgesel bir hava durumunu değil, bununla ilgili her şeyi incelememiz gerekir. Sonuçda, şiddetli dolu fırtınaları gibi yerel olayların bile dünyada olup biten her şeyle bağlantılı olduğunu görüyoruz.

Sorunların nedenini bulmak için sistemdeki hangi öğenin veya öğelerin işlevsiz olduğunu bulmalıyız. Bunları bulup düzeltirsek tüm sistem yeniden dengesini bulur ve afetlerin oluşmasına neden olan kelebek etkisi olmaz.

Doğanın tümüne baktığımızda, eylemleri diğer her şeyle giderek uyumsuz hale gelen böyle tek bir unsur var: insan ya da daha belirgin olarak- insan davranışı.

Özellikle son yıllarda, egolarımızın çılgına dönmesine ve ne isterlerse talep etmelerine izin verdik. Kaygısız, dikkatsiz ve çoğunlukla düşüncesiz davranışları kutsallaştırdık ve sorumluluk düşüncesini kararlılıkla reddettik. Sonuç olarak, özgür olmak yerine gezegenimizi yok eden, milyonlarca insanı öldüren ve tüm türleri yok eden egolarımızın kölesi olduk. İronik bir şekilde, özgürlük adına, sayılamayacak kadar çok başkalarının özgürlüğünü reddettik ve bunu yaparken biz de özgür olmadık; egomuzun hizmetkarı olduk ve dünyamızı mahvettik.

Şimdi mahvolmuş dünyamız artık bizi daha fazla destekleyemeyeceği için parçalanıyor, çöküyor. Oturduğumuz dalı kesen bizler, artık onunla birlikte düşmek üzereyiz. Kendimizi yok olmaktan kurtarmanın tek bir yolu var: aşırı egoizmimizi dizginlemek. Birbirimize karşı düşünceli ve karşılıklı sorumluluk sahibi olursak, doğayı inkar ettiğimiz dengeyi yeniden kurarız ve doğanın yeniden kurulan dengesi fırtınaları dindirecektir. Biz doğayı bir kenara ittik; fırtınaları üzerimize saldık ve dengeyi yeniden kurabilir ve dünyayı sakinleştirebiliriz. Bunun için sadece kendimizi düşünmeyi bırakıp herkesi dikkate almaya başlamaya ihtiyacımız var.

Doğru Çevrenin Önemi

Soru: Kabala ilmini çalışan bir kişinin yaşaması için en iyi yer neresidir? Kişi hangi ülkede? Hangi çevrede olmalıdır?

Cevap: Çevre kesinlikle önemlidir. Yanınızda aynı şeyi okuyan 10, 20, 30 kişinin olması gerekiyor. Ancak bundan önce gelen şart, iyi bir İnternet bağlantısıdır.

Soru: İsrail topraklarında ki manevi coğrafya ve bu yerdeki özel kuvvetler vb. hakkında konuşan pek çok program ve video var. Yeni başlayanlar için bunda bir şey var mıdır? Kişi burayı ziyaret etmeye çalışmalı mıdır?

Cevap: Ne yeni başlayanlar ne de ileri düzeydekiler için burada hiçbir şey yok. Hiçbir şey! Önemli olan sadece onun yaptığının aynısını yapan doğru bir çevreye ve iyi bir bağa sahip olmaktır.

“Sorumluluk Sahibi Yetişkinler Olma Zamanı” (Medium)

Bununla yüzleşelim, biz egoistiz. Birbirimizden hoşlanmıyoruz ve daha da kötüsü, bunda yanlış bir şey olmadığını düşünüyoruz. Başkalarına karşı tutumumuzu sıfır noktasından ölçmeye başlıyoruz. Yani, başkalarına karşı kayıtsızlık hissetmek bizim başlangıç noktamız, sıfırımızdır ve oradan yargılamaya başlarız: eğer başka birisine karşı biraz sevgim varsa, bu iyi olarak kabul edilir. Eğer birisinden hoşlanmıyorsam, bu kötü olarak kabul edilir.

Bu tutum bizi şu an bulunduğumuz yere getirdi ve bununla devam ettiğimiz sürece düşüşümüzü daha da hızlandırıyoruz. Bu, sadece insan ilişkilerinin net bir şekilde ana faktör olduğu toplumsal düzey için geçerli değil, her alan için de geçerlidir. Birbirimize karşı olumsuz tutumumuz, savaşlardan yoksulluğa iklim değişikliğine kadar olan felaketlerimizin nedenidir. Başkalarına karşı egoist, narsist tavrımızla dünyayı aşağı doğru bir sarmalda yönlendirdiğimizi anlamanın zamanı geldi. Şimdi sorumluluk sahibi yetişkinler haline gelmeli ve kendimizi bu şekilde yönlendirmeliyiz.

Gelişimimizde yeni bir aşamaya girdik. Hepimizin oluşturduğu tekil sistem o kadar iç içe geçmiş ki artık tarafsız kalamayız. Yaptığımız her şey tüm insanlara ve her şeye fayda sağlamıyor, onlara ve dolayısıyla bize zarar veriyor.

Ek olarak, hatalarımız ve sonuçları arasındaki süre giderek kısalıyor. Hep birbirimize bağımlı olduk; olumlu ya da olumsuz düşünce ve eylemlerimizle her zaman birbirimizi etkiledik. Bu günlerde, bu karşılıklı bağımlılık belirgin hale geliyor. Bu kesin ve kaçacak hiçbir yer yok. Bu yüzden, her birimiz yaptığımız her şeyde hepimizi etkilediğinden, birbirimize karşı düşünceli, nazik ve şefkatli olmamız gerekli. Hoş olmayan bir haber olabilir, ancak gerçeği kabul etmeyi reddetmemizin sonuçları kadar tatsız değildir. Britanya Kolumbiyası’ndaki 121°F ve Batı Avrupa’daki seller sadece birer başlangıç. Biz harekete geçmezsek, gelecek çok daha kötü olacak.

Bunu insanları korkutmak için söylemiyorum. Bunu herkesin dikkatine sunmak için söylüyorum, çünkü felaketi önlemek için hala zamanımız var. Bunun hakkında ne kadar çok konuşur ve düşünürsek, gidişatı tersine çevirmemiz o kadar kolay olacaktır.

İklime ve dünya çapında meydana gelen doğal ve insan yapımı felaketlere baktığımızda, bunlar gerçekten de tedavi edilemez gibi görünebilirler. Ama unutmamalıyız ki, bizim dışımızda doğadaki her şey diğer her şeyle mükemmel bir uyum içindedir. Uyumun olduğu yerde denge vardır ve bu yaz gördüğümüz gibi felaketler olmaz. Uyumun ve dengenin olmadığı tek yer bizlerin arası, insan toplumudur. Başka bir deyişle, gördüğümüz altüst oluşlar, yalnızca aramızda gelişen ayaklanmayı yansıtıyor. Aramızdaki uyumu yeniden sağlarsak, dengede olmayan unsur dengeyi yeniden kazanacak ve fırtına dinecektir.

Bu nedenle, nezaketi beslemek ve birbirimize karşı şefkat göstermek için çok çalışmalıyız. Hepimiz egoist olduğumuz için, tarafsız bir duruşa sahip olmak, sonrasında varoluşun tüm seviyelerine yansıyan olumsuz güçlere üstünlük sağlar. Doğal olan olumsuz davranışlarımızı dengelemek için eşit derecede güçlü olumlu davranışlar yaratmalıyız. Bu ancak hepimiz bir araya gelip, şu anda nefretin, egoizmin ve hoşlanmamanın olduğu yere sevgiyi, nezaketi ve önemsemeyi yerleştirmeye karar verirsek yapabileceğimiz bir şeydir.

“Covid İle Başa Çıkmanın İki Yolu” (Linkedin)

İsrail Devleti ve Koronavirüs şu ana kadar çalkantılı bir ilişkiye sahipti (dünyanın geri kalanında da çok sakin değildi). İlk kapanmada beklentilerin ötesindeki başarımız ile dünyada zirvede geliyorduk. Birkaç hafta sonra, virüsü yendiğimizi sanarak kutlamalar için kendimizi dışarıya attık fakat virüs hararetli bir şekilde geri döndü. Haftalar içinde küçük ülkemizde milyonlarca insanın, Amerika Birleşik Devletleri’nin en kötü anlarından bile fazla virüsü kapmasıyla zirveden en alt noktaya düştük.

Aşağılanmış ve isteksiz bir şekilde, başka bir kapanmaya girdik ve bulaşma dalgası azalmaya başladı. Dışarı çıkmamızla virüs tekrar vurdu. Neyse ki, bu sefer aşılar çıktı ve İsrail milyonlarca aşı alma telaşına düştü. Bir süre işe yaradılar ve yeni vaka sayısı neredeyse sıfıra indi.

Sonra Delta varyantı çıktı ve başardığımızı düşündüğümüz her şey çöktü. Şimdi, yayılmayı bir kez daha engellemeyi umarak takviye edici (üçüncü) aşı uygulanmasının ortasındayız, ama artık virüsten gerçekten kurtulacağımızdan emin değiliz ve artık umutlu değiliz. Her şeyden çok, Covid bizim meydan okumamızı yenmiş görünüyor.  Birçoğumuz artık Covid öncesi günlere geri döneceğimize inanmıyor ve haklılar.

Doğa sakinleşmeyecek. Başarılı ilk kapanma günlerinde, en başından beri, bunun herhangi bir virüs olmadığını, doğa ile olan ilişkimizde yeni bir aşama olduğunu söyledim. Doğadan aldığımız krediyi çoktan tükettiğimizi ve şimdi aldığımızı geri ödememizi istediğini söyleyebiliriz. Ödemek istemiyorsak tamam, ama doğa artık vermeyecek.

Doğayla başa çıkmayı öğrenebileceğimiz iki yol var: biri uzun ve acı dolu bir yol, diğeri ise kısa ve keyifli. Şu anda, uzun ve acı verici olanı izliyoruz. Bu rotada, nerede olduğumuzu, bizi çevreleyen insanları ve bizi ayakta tutan tüm gezegeni dikkate almıyoruz. Hepsini kendi yolumuzda kullanıyor ve suistimal ediyoruz ve sadece kendimize odaklanıyoruz.

Narsist olan, bu yol yalnızca kendi ihtiyaçlarını görür. Bu nedenle eylemlerimizin sonuçlarını göremiyoruz, böyle olunca felaketler gerçekleştiğinde bizi şaşırtıyorlar. Gözümüz kapalı olarak işlek bir caddeye adım atarsak, diğer insanlarla çarpacağımızdan, yolumuzdaki engellere takılacağımızdan ve hatta göremediğimiz trafik tarafından çarpılacağımızdan eminiz.

Egoizmimiz nedeniyle sadece kendi ihtiyaçlarımızı düşünürken, kendi gözlerimizi bağlıyoruz, varoluştaki diğer tüm şeylerin farkındalığını inkar ediyoruz. Bir şeylere çarptığımıza şaşırmamalıyız.

Kişisel, toplumsal, ulusal ya da küresel olarak başımıza kötü şeyler geldiğinde, bunun nedeni talihsizlik olmaları ya da kötü insanların bunları bize yapmaları değildir. Onlar başından beri oradaydılar ve bizler onları görebilir, daha düşünceli olabilir ve herhangi bir sürtüşme veya rahatsızlıktan kaçınabilirdik. Yine de onları görmezden gelip dümdüz yürümeye devam ettik. Şu anda hissettiğimiz acı bize çarptıkları için değil, biz onlara çarptığımız içindir. “Özür dilerim” demesi ve nereye gittiğimize dikkat etmesi gereken biziz, onlar değil.

Bu bizi kısa yola getiriyor. Etrafımıza bakmak için gözlerimizi açarsak, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve diğer her şeyle senkronize hareket ettiğini görürüz. Doğada karşılıklı düşünce/saygı mevcuttur. Bizim içimizde bu yoktur. Ama ona gözlerimizi açarsak, onun üzerinde çalışmaya, onu aramızda inşa etmeye başlayabiliriz.

Doğayla uyum içinde, karşılıklı düşünceyi inşa ederek, kendimizi onunla senkronize edeceğiz. O zaman ne yapacağımızı, ne zaman yapacağımızı ve nasıl yapacağımızı bileceğiz böylece hayatlarımız yolunda sorunsuz ilerleyecek.

Kendimizi doğa ile senkronize edemediğimiz sürece aşılar ve kapanmalar gereklidir. Doğa kadar düşünceli ve uyumlu hale gelebilirsek, tıpkı doğanın hiçbir zaman kapanmaya gitmediği ve gelişmeyi asla durdurmadığı gibi, bizim de herhangi bir kapanmaya ihtiyacımız olmayacak.

Doğanın bize bastırdığı frenler, doğanın bizi durmaya ve sadece kendimizi değil başkalarını da gördüğümüz daha düşünceli bir yola yeniden yönlendirmeye zorlama yoludur. Düşünce yapımızı yabancılaşma ve kendine hak görmeden ziyade karşılıklı düşünmeye doğru değiştirmeye başlarsak, güvenli, sağlıklı ve mutlu bir şekilde gezegeni dolaşmakta özgür olacağız.

Sevgide Var Olmak

Soru: Fizikte bir nükleer patlamanın etkileriyle ilgili iyi bilinen bir olgu var. Süreci tam olarak bilmiyorum ama aynı yüke sahip iki proton bağlandığında birbirlerini itiyorlar. Ve eğer belirli bir kuvvet uygularsanız, kimi engelleri aşarsanız ve onları bağlarsanız, o zaman bir patlama meydana gelir ve enerji açığa çıkar.

Aynı şey insanlara da oluyor. Birbirleriyle birleşmeye çalışırken, önce aralarında bir reddetme olur ama bu engeli aşarlarsa birleşmeye başlarlar ve enerji açığa çıkar. Bu enerji nedir?

Cevap: Bu manevi enerjidir. İnsanlar bencilliği, karşılıklı reddetmeyi aşıp birbirlerine yakınlaşmaya çalışırlarsa, o zaman bu tamamen farklı bir koşuldur. Aralarında yenilenmeye, daha yüksek dünyayı, daha yüksek ilişkileri, ihsan etme niteliğini kıyafetlendirmeye başlarlar.

Bunlar fiziksel dünyamızda var olan çekim ve itme değil, ancak olumsuz, egoist özelliklerimiz üzerinde yaratmamız gereken çekim nitelikleridir. Her insanda bir nitelik vardır – egoizm olarak kabul edilen şeydir bu, yani kendini memnun etme arzusudur –  ki ya bir şeye yakınlaşma, ya bir şeyi reddetme vb ile tatmin edilebilir.

Kendimizde egoizmin nitelikleri üzerinde sevgi niteliği yaratmaya çalışırsak, o zaman sevgi niteliğinde var olmanın nasıl mümkün olduğunu hissetmeye başlarız. Bu varoluşa Yaradan’ın niteliği denir.

Uyanın-Yangın!

Dünyada olan her şeyde, bize sadece iyiliği getiren Yaradan’ın iyi ve iyiliksever yönetimini görmeliyiz. O, bu şekilde ruhları ıslah eder ve onları tek bir ortak ruhta birbirine bağlar.

Ancak, bizler her şeyi farklı bir şekilde görüyoruz ve soru, Yaradan’ı haklı çıkarmak ve O’na bağlı kalarak iyiliğinden dolayı O’na minnettar olmak için gerçeği keşfetmeyi ne kadar istediğimdir. Bu benim ıslahımdır.

Bozulmuş bir dünya görüyorsam, kusurlarımdan hüküm verdiğim içindir. Dışımızda hiçbir şey görmeyiz, sadece her birimizin ve beraberce hepimizin içinde neler olduğunu görürüz. Tüm seller, yangınlar ve pandemiler kendi hastalığımızın belirtileridir.

Her birimize ve hepimize birlikte teşhis koyabilecek bir doktora gitsek, hastalığımızın ne kadar ciddi olduğunu görünce dehşete düşerdi. Şöyle derdi: “Yangınları görüyor musunuz? Bu, yüksek ateşiniz olduğu içindir. Selleri görüyor musunuz? Bunlar da içinizdeki hastalıklardır. Bir noktada Gevura’nın güçlerinin sağ tarafta seller gibi göründüğünü ve başka bir zamanda solda bir ateş olarak göründüğünü hissediyorsunuz. Ortada, aralarında başka bir darbe daha var, pandemi. Sağda, solda ve ortadaki birçok darbeyi henüz ifşa edemediniz, çünkü bu tür darbeler dışında sizi ıslah ihtiyacına ikna etmenin başka bir yolu yok.”

Şimdi içinde bulunduğumuz zor durumda olmamızın suçlusunun biz olduğumuz ortaya çıktı çünkü çok yıllar geçti ve ıslahlar için hâlâ hiçbir şekilde uyanmadık.

Dünyamız En Karanlık Yerdir


Soru: İnsanın çalıştığı malzemeye göre zihin değişir mi? Örneğin, Kabala bilgeliğini çalışan kişinin zihni ile astronomi çalışan kişinin zihni farklı mıdır?

Cevap: Evet. Kabala bilgeliğini çalışan bir kişi, Yaradan’ın eylemleri hakkında çalışır. Farklı düşünür.

Biri diğerinin içinde olmak üzere beş dünya vardır. Üst ışık tüm dünyalardan merkeze kadar gider. Bu dünyalara Adam Kadmon (İlk İnsan), yani insanın prototipi, Atzilut, Beriya, Yetzira ve Asiya denir. Merkezdeki en küçük daire, içinde yaşadığımız dünyamız olarak adlandırılır.

En karanlık yerde yaşıyoruz, üst ışık ise Ein Sof dünyasından tüm dünyalar aracılığıyla bize ulaşır.

Soru: Etrafımızda çok fazla ışık var ama dünyamızın bölümü karanlıkta mı kalıyor?

Cevap: Kişinin bu ışığa ihtiyacı yoktur, çünkü ihsan etme ışığına dayanamayız. Bizim için ölümdür. Biz sadece egoistik ışığı algılayabiliriz ve onun içinde yaşarız.