Bizim Islahımız Nedir?

Baal HaSulam, “Dünyada Barış”: Nesiller boyunca, dünya yenilikçilerinin zayıflığını anlamanın anahtarı budur. Onlar; insanı düzgün işlemeyen ve tamire ihtiyacı olan bir makine gibi, yani bozuk parçalarını çıkarmak ve onları iyi parçalarla değiştirmek olarak gördüler.

Gerçek şu ki, insanda hiçbir kusur yoktur ve onda hiçbir şeyin değiştirilmesi gerekmez. Her şey ona doğa tarafından verildi, birbirinden çok farklı olumsuz nitelikler ve hatta öldürme, soygun yapma arzusu vb. hepsi ona Yaradan tarafından verildi.

Islah, kişiyi hapse atmak ya da asmak değil, içselliğini düzeltmesi gerektiğini anlayabileceği çerçevelere entegre etmektir, böylece başkalarıyla ilgili en olumsuz dürtülerinin ötesinde başkalarıyla bağ kurma dürtüsü hissedebilir.

Kişinin olumsuz niteliklerini yok etmeden bir sonraki seviyeye yükselmesi ve diğerleriyle ilgili olumsuz dürtüleri yerine olumlu dürtüleri edinmesi gerekir.

Negatif ve pozitif dürtülerini bu şekilde sergilediğinde, aynı alanın negatif ve pozitif kutupları arasında olduğu gibi, aralarındaki manevi durumu hissetmeye başlayacaktır. O zaman üst dünyayı hissetmeye başlayacaktır.

“Zengin Adam ve Oğlu” Alegorisi

Mektup 25, Baal HaSulam: Bir gün zengin adam uzun yıllar sürecek bir geziye gitmek zorunda kalmış. Fakat oğlunun o yokken servetini iyi yönetemeyeceğinden korktuğu için varlığını değerli taş, mücevher ve altınla değiştirip, tüm bunları saklamak için toprağa derin bir mahzen kazdırmış ve oğlunu da buraya koymuş.

Sadık hizmetkârlarını etrafına toplamış ve oğlunun yirminci yaş gününe kadar mahzenden çıkmasını engellemeleri emrini vermiş. Her gün ona yiyecek ve içecek götürecekler fakat asla ateş veya mum vermeyeceklermiş. Ayrıca güneş ışığının girmemesi için mahzenin duvarlarını sık sık kontrol etmelerini ve her bir çatlağı sıvayla kapatmalarını emretmiş.

Sağlığı için ise her gün onu bir saat dışarıya çıkartmalarını, şehirde yürütmelerini fakat kaçmaması için çok dikkatli olmalarını, yirminci doğum gününde ise ona mum verip, camı açmalarını ve dışarı çıkmasına izin vermelerini tembihlemiş.

Alegori bizim durumumuzdan bahsediyor. Büyük, bilge ve çok nazik baba (Yaradan), sahip olduklarımıza doğru şekilde davranabilmemiz için kasıtlı olarak bizi karanlık bir bodrumda tutar. Bizler daha akıllı hale gelene kadar etrafımızdaki hazineleri görmemeliyiz.

Öte yandan, Kabala çalışırken, dışarı çıkıp başkalarının nasıl eğlendiğine ve her türlü aptalca şeyi yaptığına bakma fırsatımız vardır. Bazen zamanlarını nasıl geçirdiklerini bile kıskanırız. Ve oturup henüz bir şey alamadığımız için üzülürüz.

Zaman geçtikçe, bu dünyada var olanlardan, üst dünya ve Yaradan hakkında sürekli düşünmek için feda ettiğimiz ve vazgeçtiğimiz şeylerden yavaş yavaş çeşitli izlenimler ediniriz, gerçi bu konuda henüz bir şey anlamayız. Bütün bu koşulları sindirirken, büyük ıstırap hissederiz.

Doğal olarak oğlanın ıstırabı dayanılmazdı, özellikle kendisi gün ışığından birkaç dakika yararlanıyorken, dışarı çıkıp diğer çocukların belli bir saate bağlı kalmadan ve yanlarında gardiyanları olmadan sokaklarda yediğini içtiğini gördüğü zaman.

Dışarıdaki yürüyüşler onu daha da kötü hissettirir çünkü durumunu başkalarına göre görür.

Ve kaçmaya kalkarsa acımasızca dövülecekti.

Görüyoruz ki, Kabala’dan ayrılırsak daha iyi durumda değiliz; kendimizi yiyoruz: “Bu dünyada ne yapıyoruz? Ne için? Neden?” İki taraftan da memnun değiliz: Hem bundan hem de ondan.

Fakat en çok da öz babasının emirlerinin bu ıstıraba neden olduğunu duyduğu zaman üzülmüş…

Sonuçta, bu yönetim bize Yaradan’dan geliyor. İyi ve Mutlak bunu bize neden yapıyor?!

…çünkü onlar, babasının emirlerini yerine getiren babasının hizmetkarlarıydı.

Yani tüm dünyamız ve içindeki her şey ve etrafımızdaki tüm insanlar Yaradan’ın emirlerini yerine getirirler.

Doğal olarak, babasını gelmiş geçmiş tüm zalimlerin en zalimi sayıyordu, çünkü böyle bir şeyi kim duyup görmüştü ki?

Bu, kendi durumunda farkına varmaya başladığı şeydir. Bu tıpkı bize benzer. Hâlâ Yaradan’ı haklı çıkaramasak da, ne kadar kötü hissettiğimizi anlarız. Bir yıl, iki, beş yıl ya da daha fazla, oturur, öğrenmeye çalışırız, bir şeyi anlamaya çalışırız ve tüm bilgileri kendi içimizde çözeriz; ve yine de hiçbir şey anlamıyoruz, kavrayamıyoruz ve giderek artan bir karanlık içindeyiz.

Yirminci doğum gününde babasının emrettiği gibi hizmetkârlar ona mum indirmiş. Oğlan mumu yakıp etrafına bakınmış. Aman tanrım bir de ne görsün? Çuvallar dolusu altın ve her türden değerli mücevher.

Bütün dünya onun önünde! İstediğini yapabilir, kesinlikle her şeyi kullanabilir! Her şeyi anlar, her şeyi bilir; her şey onun elinde: sonsuzluk, sınırsızlık, mükemmellik – her şey!

Ancak bundan sonra babasının gerçek merhametini, tüm bu zorluğun onun iyiliği için olduğunu ve hizmetkârların onu mahzenden çıkaracağını anlamış. Mahzenden çıktığında başında ne gardiyan ne de zalim hizmetkârlar varmış. Tersine, dünyadaki insanların en zengini soylu bir adam haline gelmiş.

Ne oldu? Baal HaSulam şöyle yazıyor:

Gerçekte burada yeni bir şey yok çünkü başlangıçta da bu kadar zengindi fakat algısında kendini tüm bu günler boyunca mahsene sıkışmış bir halde yoksul ve sefil olarak gördü. Şimdi ise tek bir anda muazzam zenginlikler elde etti ve çukurun dibinden çatının tepesine çıktı.

Açık havada yürüyen, akşamları kafelerde oturan, buluşan diğer gençleri kıskanır, mutsuz ve boş, soğuk bir bodrumda amaçsız bir hayat sürer.

Aslında, bunların hepsi sadece kendi hislerindeydi. “Yoksul ve sefil olduğunu, bütün günlerini çukurda ezildiğini, şimdi ise bir anda muazzam zenginlikler elde ettiğini” hissetti. Ona zengin olmuş gibi geliyor, ama aslında o her zaman zengindi. Bu, bir kişinin aniden banka hesabında miras olduğuna dair bankadan bir bildirim almasıyla aynıdır. Bu miras kendisine 10 yıl önce vasiyet edilmiş olmasına rağmen, banka bunu ancak şimdi fark etmiş ve kendisine haber vermiştir. Olur böyle şeyler.

Bu bana da bir defasında olmuştu. Bir zamanlar Petach Tikva’ya 30 kilometre uzaklıktaki küçük bir kasaba olan Rehovot’ta yaşadım. Orada bir banka hesabım vardı. Tabii ki, onu unuttum. Bankalar bunu müşterilerine hatırlatmaktan hoşlanmazlar. Onlara borçluysanız, bu başka bir konudur, ancak size borçlularsa parayı alırlar. Onları çalmıyorlar, sadece size haber vermek zorunda değiller.

Arkadaşım bu hesabı tesadüfen keşfetti. Kendi işi için bankaya gitmiş ve aynı zamanda “Laitman’ın hesabında ne var?” diye sormuş. Bankadaki çalışan, hesabımda 90.000 şekel olduğunu söylemiş. Uzun zaman önceydi ve o zaman büyük bir paraydı.

Bu nedenle birdenbire, gerçekten zengin ve asil olduğunu, her şeyi anladığını ve bildiğini ve her şeyi kontrol edebildiğini keşfeden bu genç adamı anlıyorum. O, ebedi, mükemmel, sonsuz ve sınırsız hale geldi. Aslında, Baal HaSulam’ın yazdığı gibi, yeni bir şey olmadı, çünkü bu sadece kişinin kendi algısında gerçekleşti.

Hepinizin karanlık bir bodrum katında oturduğunuzu hayal edin! Oradan çıkamazsınız! Orada belirli bir süre geçirmeniz gerekecek ve ardından size bir el feneri verilecektir. Ve bodrumdan çıkmanıza bile gerek olmadığını göreceksiniz; etrafınızda her şey vardır! Artık bunu doğru bir şekilde kullanabileceksiniz ve bu nedenle sizden bir şey saklamaya gerek yoktur.

Bu hikâyeyi kim anlar? “Günahın” bir kişinin dahi dışarıya çıkmaması için dikkatle gözlemlenen derin mahzen olduğunu anlayan kişi.

Bu çok basittir: Mahzen ve dikkatli gözlemin hepsi “imtiyazlar” ve babanın oğluna olan merhametidir. O olmadan babası kadar zengin olması, akıllı ve bilge bir hale gelmesi imkansız olurdu. Bu nedenle çocuğu mahzene atmak ve böylece onda farklı duyumlar hazırlamak için onu eğitmek gerekir.

Fakat hatalar değil, “günahlar” asıl günahtır. Yukarıdan zorlama yoktur. Daha ziyade zenginliği tekrar elde etmeden önce bu his kelimenin tam anlamıyla hüküm sürer. Fakat bir kez zenginliğini geri kazandığında, görür ki tüm bunlar babasının zalimliği değil, merhametidir.

Şunu anlamak zorundayız ki, baba ve biricik oğlu arasındaki tüm sevgi bağı, mahzene ve karanlığa ve dikkatli nöbete ilişkin babanın oğluna duyduğu şefkatin farkına varmasına bağlıdır, çünkü oğul, babanın bu merhametlerinde büyük bir çaba ve derin bir bilgelik görür çünkü büyümüştür ve bunu takdir edebilir.

Niyete Odaklanın

Soru: Derslerde hep “Niyete odaklanalım, arzularımızı birleştirelim ve tek bir niyette birlikte ilerleyelim” diyorsunuz. Bu ne hakkındadır?

Cevap: Dostlar birbirleriyle bağda Yaradan’ı ortaya çıkaracak öyle bir nitelik yaratabilirler ve bu nitelik yardımıyla egoizme karşı savaşırlar. Bahsettiğim şey bu.

Soru: Bu niyeti kendimizde uyandırabiliyor muyuz?

Cevap: Çabalamalıyız. Sıradan bir maddesel insanda doğru bir niyet yoktur ve olamaz. Bu nedenle görevimiz, ne istediğimizi bilmeden bile olsa Yaradan’dan o doğru niyeti bize vermesini istemektir.

“Hayvanlar İnsanlar Gibi Davransaydı” (Linkedin)

İnsanoğlu Dünya’daki piramidin tepesinde yer alır. Bununla birlikte, aşırı iklim olayları, önlenemez bir virüs, solmakta olan siyasi beceri ve artan sosyal bölünmeler karşısında hızla mutlak çaresizliğe doğru sürükleniyoruz. Sadece medeniyet değil, tüm dünya kontrolden çıkmış görünüyor.

Eğer suçlu arayacak olursak, bizden başka kimse bulunmayacaktır. Bizler suç işleyenleriz. Bizler sadece en kötüsü değiliz; gezegendeki tek olumsuz elementiz. Biz olmasaydık her şey gelişir ve huzur içinde olurdu.

Hayvanlar insanlar gibi davransaydı ne olurdu bir düşünün. Etoburlar, beslenecek canlı kalmayana dek avlarını eğlenmek ve böbürlenmek için öldürürlerdi. Alternatif olarak, otoburlar da açlıktan ölünceye ya da mideleri patlayana kadar tüm otları yerlerdi.

Hayvanlar insanlar gibi davransaydı, türler sadece güç ve kontrolü sağlamak için diğer türlerin otlanma veya avlanma bölgelerine erişimini engellerdi. Hayvanlar kendilerini beslemek için değil, diğer türleri aşağılamak ya da sadece spor amaçlı birbirleriyle savaşırlardı.

İktidara geldikten sonra, egemen türler kendi aralarında sadece otorite üzerinden değil, rakiplerinin yavrularının gelecekte tehdit oluşturmasını önlemek için birbirlerini öldürürlerdi. Üstünlük savaşında, kendilerini tüm zamanların en büyüğü olarak anmak için kendi yavrularını dahi öldürürlerdi.

Hayvanlar alemi hakkında uydurulan bu gaddarlıklar, günlük hayatımızın gerçeğidir. İşte bu yüzden dünyamızın çöküşü için kendimizden başka suçlayacak kimse yok.

Kendimizi ve gezegenimizi kurtarmak istiyorsak, enerji kaynaklarımızı değiştirmekten ve plastik kullanımını engellemekten çok daha derine inmemiz gerekiyor. Kendi doğamızı kazmamız ve her birimizin içinde yatan kötülüğü ıslah etmemiz gerekiyor. Bu, hayatta kalmak için tek şansımız.

Yapmamız gereken değişiklikler davranış değişiklikleri değil, egolarımız ve benliğimiz üzerinde yapılması gereken düzeltmelerdir. Şu anki doyumsuz zihniyetinde, doğamız hiçbir şey kalmayıncaya kadar her şeyi ve her şeyi yutmaya hazırdır. Geride bırakacağı harabe bizi ve neslimizi yok edecektir.

Biz en zeki varlıklar olduğumuzu düşünüyoruz oysa hayvanlar, sanki sonsuz bolluk varmış gibi biz onu sömürürken, kendilerini destekleyenin doğa olduğunu biliyorlar. Oturduğumuz dalı kesiyoruz yine de davranışımızı “ilerleme ” olarak tanımlıyoruz.

Aptallığımızı görebilsek bile rotamızı değiştirme kararlılığımız yok. Çok güçsüz olduğumuz için tek seçeneğimiz birbirimizden güç ve cesaret almak.

Değerlerimizi sömürücülükten düşünceli olmaya ve istismar edenden duyarlı olmaya değiştirmek için toplu bir çaba başlatırsak, zihniyetimizi değiştirecek olan sosyal çevremizi değiştirmiş oluruz. Birbirimize, hayvanlara, bitkilere, toprağa ve havaya olan yaklaşımlarımızı sadece ve sadece bu değiştirecektir. Bu nedenle, ilişkilerimizi, birbirimize yaklaşımımızı değiştirmek, gezegenimizi ve kendimizi kurtarmanın ve çocuklarımıza gelecek için umut vermenin tek yoludur.

Mutlak Sağlık Noktası

Bir insan için en önemli şey dünya ile birlik duygusunu keşfetmektir çünkü bunu yaparak mutlak dengeyi buluruz. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı, içimizde ve çevremizde hangi güçleri dengelememiz gerektiğini açıkça anlarsak, prensipte bu mutlak sağlık noktasıdır.

Kabala biliminin ilgilendiği şey budur. Kabala, yalnızca iki gücün hüküm sürdüğü bir dünyada var olduğumuzu belirtir: birçok farklı alt güçlere bölünmüş olan alma gücü ve ihsan etme gücü. Eğer dengeye gelmek istiyorsak, o zaman bizim görevimiz bu güçleri öyle bir şekilde dengelemektir ki almak, ihsan etmek ve aynı zamanda mutlak rahatlık içinde olmak mümkün olur.

Soru: Hayatta bir insana vereceğiniz en basit tavsiye nedir?

Cevap: İlk ve en basit tavsiye, bilinen kurallardır: “Nefret ettiğin şeyi, dostuna yapma” ve “Komşunu kendin gibi sev”.

Tek Adam Olarak Onlu

Soru: Farklı onluları birbirleri arasında bağ kurabilme amacına pratik olarak ulaştırmak için onları nasıl bir araya getirebiliriz?

Cevap: Ben şimdilik her onlunun kendi başına çalışmasına izin verirdim. Onlunuzu ayrı kişiliklerin olmadığı, ancak on kişinin birliği aracılığıyla tezahür eden, kendi kişiliğine sahip bir birim olarak hissetmelisiniz. O zaman içinizde ışık yani ortak ihsan etme niteliği, sevgi niteliği ifşa olmaya başlayacaktır. Bu Yaradan’dır!

Dünyamızın üstünde bir üst koşul hissinin nasıl olduğunu göreceksiniz,  yönetim güçleri sistemi tezahür etmeye başlayacak. Yani, bir sonraki seviyeye yükselmeye başlayacaksanız.

Daha sonra, daha da yüksek bir seviyeye yükselmek için yanınızda bir onluya daha ihtiyacınız olacak. Böylece yavaş yavaş piramidin tepesine tırmanacaksınız.

Aynı zamanda sizin ardınızda diğer onlulara bağlı başka onlular olsun diye, dağıtımla meşgul olmanız gerektiğini hissedeceksiniz. Ancak bu sadece aranızdaki bağa ulaştıktan sonra olur.

Twitter’da Düşüncelerim / 11 Eylül 2021

Tüm dünyada, koronavirüs hükümetleri ve toplumları istikrarsızlaştırıyor. Ama her şey tersine: İnsanları ve toplumları daha manevi hale getirmek için değiştirmek gerekiyor ve bunlar değişmediği için korona virüsü ortaya çıkıyor. İyi yolu, nasıl kötü bir yola çevirdiğimiz açık.

Yalnızca iklim değişikliğini durdurma girişimlerinden hayal kırıklığına uğradıktan sonra, sadece aramızdaki iyi bir bağ ile iklim değişikliğini durdurabileceğimizi ve doğanın dengesini yeniden kurabileceğimizi, kurtuluşumuzun ancak orada yattığını anlayacağız.

Ancak bu arada doğa tüm kaynaklarıyla başımıza bela olacak.

İlerleme İçin Tek Kriter

Soru: Zaman zaman onludan kopup, sonra tekrar dahil oluyoruz, ve bunu yapma sıklığımız, çalışmamızın kalitesinin bir göstergesidir. Bunu hangi kritere göre ölçebiliriz?

Cevap: Onluya ve onun içinde ki Yaradan’a verdiğimiz öneme göre.

Onlarla sürekli bağ içindeyim çünkü onlar benim ruhum ve bu şekilde hayatta ilerliyorum. Fiziksellikte çalışırım, aileme bakarım, her türlü maddesel olaylara katılım sağlarım ama içsel olarak sürekli olarak onluya ve onun içindeki Yaradan’a tutunduğumu hissederim. Tek kriterim bu.

Soru: Bugün belli bir onluya, yarın başka bir onluya sahip olursam ne olur?

Cevap: Fark etmez. Tüm onlular eninde sonunda birleşecek. Genel anlamda yaratılan her şey, doğa, cansız, bitkisel ve canlı seviyeler de dahil olmak üzere tek bir onlukta birleşecektir.

Doğanın Dilini Anlamak

Ya yabancı bir gezegene geldiysek, yerel yaratıkların dilini konuşmadığımız ya da hareketlerini, kültürlerini anlamadığımız bir yere? Yapacağımız utanç verici gaflar şöyle dursun; asıl sorun bizi ve başkalarını ciddi tehlikelere sokacak hatalar yapmamız olurdu.

Bu teorik bir soru değil, bizim günlük hayatımızdır. Bizler, evimiz olarak düşündüğümüz bu gezegende uzaylılarız. Onun dilini, hareketlerini, ya da kültürünü anlamıyoruz. Bu nedenle yaptığımız hatalar kendimiz, başkaları ve dünya sakinlerinin geri kalanı için ciddi derecede tehlikelidir.

Daha da kötüsü, uzaylı olduğumuzu bilmiyoruz. Son birkaç bin yıldır burada olmamıza rağmen gezegenin yerlileri olduğumuzu düşünüyoruz. Tarih öncesi çağlarda, hominidler (insanlar da dahil olmak üzere Hominidae (büyük maymunlar) ailesinin üyeleri) yaşadıkları doğal sistemlerin ayrılmaz bir parçasıydı. Esasen ekosistemin dokusundaki başka bir hayvan türüydüler.

Zaman içinde geliştikçe, arazi tarım teknolojisini, endüstriyi ve ekonomiyi geliştirdikçe, giderek daha baskın hale geldik. Sonunda en azından kendi gözümüzde dünyanın “hükümdarları” olduk. Şimdi sanki gezegenin sahibiymişiz gibi yaşıyoruz. Ormanları gelişigüzel yerle bir ediyoruz, hayvan türlerini ayrım gözetmeksizin tüketiyoruz, narsist zihnimizin uydurduğu ideolojilere dayalı hükümetler ve rejimler kurup bunların uygulamasında araç olarak soykırımlar yapıyoruz. Bizim gibi düşünmeyen herkesi hor görüyor, onlardan nefret ediyor, iftira atıp şeytanlaştırıyoruz, adalet ve özgürlük adına onları hapsediyor ve öldürüyoruz.

Bizler, Dünya’nın üzerinde ağırladığı en son misafirler, ev sahibimizin evini, izin istemeden, hiç düşünmeden ve hiç pişmanlık duymadan dev bir çöplüğe dönüştürdük. Aslında, ev sahibimizin onayını almak isteseydik bile, doğanın dilinde nasıl iletişim kuracağımızı öğrenmek için hiç uğraşmadığımızdan, bunu yapamazdık.

Yine de, Dünya kendini bizim zehirli varlığımızdan korumak için bize yangınlar, seller ve depremler gönderdiğinde şikayet edecek kadar küstahız. Gerçekten de, insanın küstahlığı sınırsız ve tükenmezdir. Bu yaz tanık olduğumuz doğal felaketler Dünya’nın hastalığının belirtileri değil; iyileşebilmesi için kendisini insan parazitinden arındırma çabalarıdır.

Doğanın kültürü dengedir. Her şeye ihtiyaç vardır ve her şeyin zıttı vardır. Kış ve yaz, med cezir, tropikaller ve çöller, hatta yaşam ve ölüm bile birbirini tamamlayan karşıtlardır. Birlikte, her şeyin doğru zamanda ve doğru hızda gelişmesini ve sona ermesini sağlayan Doğa’nın dinamik dengesini yaratırlar.

Doğanın dili karşılıklı sorumluluk dilidir. Tüm yaratılanlar birbirine ihtiyaç duyar, karşılıklı cömertlikleriyle var olurlar ve gerçekten ihtiyaç duyduklarından fazlasını almazlar. Bu şekilde, herkes herkesi desteklemeye yardımcı olur ve gezegendeki küresel ekosistem gelişir.

Doğa onaylamadığını gösterdiğinde, aşırı hava koşulları, depremler ve aşırı yoğunluktaki diğer doğal afetler gibi “haberciler” kullanır. Bu habercileri anlamadığımız zaman, daha güçlü olurlar. Eğer yine de fark etmezsek, şiddete dönüşür. Eğer hala dikkat etmiyorsak, zarar verenleri yok eder.

Bugünlerde Doğa, bu gezegende istenmediğimizi gösteriyor. Doğanın düşünce ve denge dilini bir an önce öğrenemezsek, her birimize verdiği hayatı elimizden alacaktır. Sonuçta, hepimiz doğanın yarattıklarıyız, tam tersi değil.

Yemek—Üst Bolluğu Almak

Soru: Yemeğin manevi kökü nedir?

Cevap: Yemek harika bir eylemdir. Hayvanların birlikte beslenmeleri bile birbirlerine yakınlaştıklarını ve birbirlerine güvendiklerini gösterir.

Çok daha kurnaz ve birbirinden uzak olan insanlar için bu daha da geçerlidir. Birlikte sofraya oturduklarında, biri diğerini davet ettiğinde ya da birlikte yemek yediğinde, en azından geçici olarak yakınlaşma niyetinde olduklarını gösterir.

Bu nedenle, tüm uluslar, tüm kültürler için bir yemek, kaç kişi olursa olsun, -iki, üç, hatta bine kadar-  insanlar arasında kesin bir bağdır. Öte yandan, Kabalistik kaynaklardan biliyoruz ki iş yakınlaşmaya, bağa, neşeli bir şeye, hatta pek neşeli olmayan ama özellikle ağırbaşlı ve anlamlı bir şeye gelince, her zaman bir yemek düzenlenir.

Kabala’da yemek, Yaradan’dan üst bolluğu almayı temsil eder. O, tüm canlıların kaynağı olduğu için, her yiyecek alımı, Yaradan’a yönelmekle ilişkilidir. Bu nedenle, yemekten önce, yemek sırasında ve yemekten sonra, özel bir yakarışla Yaradan’a dönmek adettendir, böylece insanların yemekte yer alan ve çevreleyen her şeyle olan bağlantısı iyi bir sonuca, başarıya sahip olacaktır.

Bu nedenle, mutlu olduğumuzda hatta çok mutlu olmadığımızda, yani özel bir durumu kutlamak istediğimizde, her zaman yemek düzenleriz. Bununla birlikte, genellikle yemek neşeli ve hoş bir şeyi sembolize eder. Örneğin: Doğan bir çocuğun onuruna verilen yemek, on üçüncü yaş günü, nişan, düğün vb.

Genel olarak, tüm iyi zamanlarda yemekler bize eşlik eder. Ancak biri öldüğünde bile akrabaları yemek düzenler. Tabii ki artık ağır başlı veya neşeli bir yemek değildir ama yine de ölen kişiye saygı göstermek gerekir.