Baal HaSulam – Devrimci Bir Bilim İnsanı

Yorum: Baal HaSulam, Kabala bilgeliğinde dramatik bir değişiklik gerçekleştiren bir devrimciydi. Bazıları tarafından şiddetle nefret edildi ve diğerleri tarafından şiddetle sevildi ve ona karşı ortalama bir tavır yoktu.

Cevabım: Evet, bu doğru. Onu anlayanlar onu seviyordu, anlamayanlar da doğal olarak ondan çok nefret ediyordu. Ölümünden sonra mezarına gelip,  üzerine basan insanlar bile vardı.

Soru: Baal HaSulam’ın devrimci olduğunu düşünüyor musunuz?

Cevap: Baal HaSulam’ın metinlerini ilk okumaya başladığımda onlar benim gözlerimi açtı. Bundan önce Ramhal, Ramak, Vilna’lı Gaon ve popüler olan diğer ciddi Kabalistlerin yazıları da dahil olmak üzere çok şey okudum. Gerçekten harika Kabalistlerdi, ama onlardan hiçbir şey aldığımı hissetmedim.

Onların akışına girmedim ve dillerini anlamadım. Bana hiçbir şey söylemediler, görünüşe göre dinleyip kitap okumama rağmen,  beni zenginleştirmesi gereken aynı ifade sistemi değildi.

Ancak Baal HaSulam’ı keşfettiğimde, metni ifade etme şeklinden, sisteminden, ifşasından ve okuyucuyu “Buraya bak, oraya bak, şimdi farkı görüyorsun, şu ya da bu şekilde” diye ona anlatarak nasıl yönlendirdiğinden çok etkilendim ancak her şeyi anladığımı söyleyemem. Bu, sizinle çalışan ve size rehberlik eden, sizinle oynayan ve sorularınızı cevaplayan bir öğretmenin hissiyatıydı.

Baal HaSulam’ın yazıları esas olarak sorular ve cevaplara dayanmaktadır. Yazılarında önce sorular sorar, sonra cevaplar. Bu, metodik olarak yapılacak doğru şeydir.

Soru: Mistik veya duygusal değil, aslında bilimsel bir sunum arıyordunuz.

Cevap: Evet, tabii ki sadece bilimsel. Diğer her şey yanlıştı ve benim için doğru değildi ve buna ihtiyacım olmadığını ve tamamen önemsiz olduğunu düşündüm.

Soru: Baal HaSulam’ın modern dili bilimsel olarak nasıl ifade edilir?

Cevap: En azından, söyleyeceği şeyler için “Bu yazıda bunları ve şu soruları irdelemek istiyorum” derdi ve ardından yaklaşık 20 soru sıralardı. Sonra bir soruyu adım adım açıklığa kavuşturur ve net ve doğru bir sonuca varırdı ve sonra her şeyi  “Özetlemek gerekirse, sahip olduğumuz şudur ve şudur.” Diye özetlerdi.

Bir üniversite mezunu ve yeni başlayan bir araştırmacı olarak, bu yaklaşım kesinlikle bana en yakın ve en iyi anlaşılan yaklaşımdı. Onun ciddi bir kişi olduğunu ve sadece bir şeye inanan ve kafamı karıştırarak görüşlerini bana empoze etmek isteyen dindar bir kişi olmadığını anladım. Bir metodolog olarak Baal HaSulam, tam olarak mantıksal bir zincir ve bilimsel bir yaklaşım inşa eder.

“İlişkilerde Saygı ve Saygısızlık” (Linkedin)

İlişkiler, saygı ve saygısızlık üzerinden başarılı veya başarısız olabilir. Saygısızlık gösterdiğimizde, etkilenen kişinin ölmek ya da öldürmek istemesine neden olabilir. Ama birine saygı duymak ne demektir? Saygı, bağlarımızı nasıl etkiler? Ayrıca saygı söz konusu olduğunda, çocuklarımıza nasıl davranmalıyız ve onlardan ne talep etmeliyiz?

Her birimizin çevremizdeki insanları ölçtüğümüz bir dizi değer skalası vardır. Onları yüksek veya düşük olarak derecelendiririz ve buna göre onlara saygılı, saygısız ve bu skalanın gösterdiği yere göre davranırız. Sağlam ve sağlıklı bir ilişki kurmak istediğimizde, karşılıklı saygı en önemli unsurlardan biridir.

Hepimizin, başkaları hakkında az ya da çok takdir ettiğimiz şeyleri vardır ve diğerleri de bana kendi değerler bütününden bakar. Doğru bir şekilde bağ kurmak için, bağımızdaki olumlu şeylerin değerini artırmalı ve bağımızı engelleyen şeylerin değerini azaltmalıyız. İyi bir bağ karşılıklı tavizler üzerine kurulur ve bu da bağın kendisine saygı duymamızı sağlar.

Tersine, aşağılama kişinin kendini siler. Kişiyi sanki yokmuş ya da var olmayı hak etmiyormuş gibi hissettirir. Bu yüzden hiç kimse saygısızlık edilmeye veya alay edilmeye dayanamaz.

Doğası gereği, her insan yalnızca kendisinin önemli olduğunu hisseder. Benden başkası liyakat sahibi olmakta ısrar ederse, sanki bu erdem benim sorumluluğumdadır. Bu nedenle, bir ilişki kurduğumuzda, diğer kişinin sınırlarını aşmamak veya diğer kişinin kişiliğini küçümsememek önemlidir. Başkalarıyla belirli konularda anlaşamayabiliriz, ancak saygısızlık etmemeliyiz çünkü bu onların bireyler olarak değerlerinin altını çizer. Sonunda ikimizin de egoist olduğumuzu ve ikimizin de bağ kurabileceğimiz ortak bir zemin bulmaya çalıştığını hatırlamalıyız.

Başkalarını incitmekten kaçınmanın en iyi yolu, başkalarına nasıl saygı duyabileceğimizi ve onları nasıl takdir edebileceğimizi düşünmektir. Genel olarak, olumsuzdan nasıl kaçınacağımızı değil, olumlu olanı nasıl artıracağımızı düşünmeliyiz. Bu nedenle, sürekli olarak saygı, takdir ve sevgi göstermeliyiz. Benden farklı olabilirsiniz ama sizinle olan bağa her şeyden çok değer verdiğim için onun üzerine sevgi köprüleri kuruyorum. Sizi mutlu etmek için büyük tavizler vermeye hazırım ve size bir örnek vermek ve aynı yaklaşımı sizden görmek istiyorum.

Ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişkilerde, karmaşık bir karşılıklı saygı meselesi de vardır. Bir yandan, bir ebeveyn çocuğa saygı duymazsa, çocuğun özgüvenini mahveder ve bu da yaşam için güvensizliğe neden olabilir. Öte yandan, ebeveynler koşulsuz sevgi göstermemelidir. Çocuklardan saygı talep etmeleri önemlidir, aksi takdirde çocuklar onlara bazen nefret noktasına kadar saygısızlık edebilirler.

Saygı, çocuğa güvendiğiniz, onun sorumluluk sahibi olduğunu düşündüğünüz ve çocuğa bağımsız olarak gelişmesi için yer açtığınız anlamına gelir. Çocuğun tek başına yapabileceğini çocuk için yapmayın; ve hatta bundan biraz daha fazlası, böylece çocuk kendi sınırlarını görecektir.

Çocuklardan saygı beklemek, onların hayatta daha başarılı olmalarını sağlayacak bir durumdur. Ebeveynlerin görüşüne saygı duyan çocuklar onlardan bir şeyler öğrenebilir, rehberlik alabilir ve değerleri, yönelimi ve sadece sevgi dolu ebeveynlerin çocuklarına aktarabileceği diğer güzel şeyleri özümseyebilirler. Çocuklarımın da beni sevmesini talep etmiyorum; sadece başarılarını, mutluluklarını ve sağlıklarını istiyorum. Bu beni mutlu edecek şeydir.

Bu nedenle, diğer insanlara gerçekten saygı duymaya, içimizde onlara yer açmaya, onları kendimizden daha fazla takdir etmeye çalışırsak, onlara karşı “sevgi” denilen zor bir duyguyu yavaş yavaş geliştireceğiz. Ardından, bunun yaratılışın temelinde yatan en yüce duygu olduğunu keşfedeceğiz.

“Bugün On Emrin Rolü Nedir? (Quora)


On Emir, birbirleriyle ve ortak kaynağımızla olumlu bir şekilde bağ kurma arzularını temsil eder.

Tora’nın Verilmesi, İsrail halkının Arvut’un (karşılıklı garanti) – “tek kalpte tek adam olarak birleşmek” koşulunu kabul etmesinden sonra Sina Dağı’nın eteklerinde gerçekleşir.

Sina Dağı, egoist benmerkezci niteliğimizden kaynaklanan muazzam miktarda nefreti (İbranice “nefret” [“Sinah”] kelimesinden kaynaklanan “Sinai”) temsil eder. Bizi birbirimizden ayıran ve tüm dünyanın sorunlarına neden olan uçsuz bucaksız ego ve nefretin üzerinde, sadece sevmeyi, ihsan etmeyi ve olumlu bir şekilde bağ kurmayı dileyen tek bir küçük arzuyu takip edersek yükselebiliriz. Bu küçük arzuya Kabala bilgeliğinde “kalpteki nokta” denir: Egoist arzularımızın bütünlüğünü temsil eden “kalbimizdeki” küçük bir maneviyat arzusudur. Kutsal Kitap’ta bu noktaya, İbranice’de “Moşe” olan “Musa” denir, çünkü bu nokta bizi bölücü egomuzdan sevgi, ihsan etme ve pozitif bağlantının uyumlu ruhsal niteliğine doğru “harekete geçirir” veya “çeker” (İbranice’de “Moshech”).

Sina Dağı, Babil Kulesi’ne benzer devasa miktarda bir ego ve nefrettir, ancak daha sonraki bir egoist büyüme derecesinde olduğu için daha büyüktür. Sina Dağı’nın dibinde duran İsrail halkı, birleşmek için bölücü egomuzun üzerine çıkmaya hazır olduğumuz anlamına gelir. Başka bir deyişle bireysel egolarımızın parçalarını tek bir büyük kitle halinde birleştirmeyi kabul ederiz ve bu büyük miktarda bir nefret olsa da ondan korkmayız çünkü artık odak noktamız, tamamen karşılıklı sevgi ile olumlu bağ kurmak ve bizi rahatsız eden egoist dürtülerimizin üzerinde başkalarına özen göstermek özlemidir, bu da bizim başka bir şey yapmadan sadece bu şekilde bağ kurmak istememize neden olur.

Böyle bir şekilde birleştiğimizde, birliğimizde manevi niteliklerin – sevgi ve ihsan etme – açığa çıkarılması için bir talep oluştururuz. Birlik olma eğilimi, Kabala bilgeliğinde maneviyat için “Kli” (“kap / araç / hazne”) denen, aramızda sevginin ve ihsan etmenin manevi niteliğini yaşamaya yönelik gerçek bir ihtiyaç oluşturur. Yani, kendimizi diğerleriyle bağ kurmak için ne kadar yönlendirirsek, bağ kurmaya direnen egomuzu o kadar çok keşfederiz ve Bu ikili hareket, sonunda, sevgi ve ihsan etmenin manevi niteliğine olan gerçek bir ihtiyaca götürür, çünkü giderek artan bir şekilde böyle bir güç olmadan egomuzun bizi birbirimizden uzak tuttuğunu fark ederiz. “Yaratılanların sevgisinden, Yaradan sevgisine geliriz.” diye yazılıdır. Böylece “Komşunu kendin gibi sev” koşulunu kabul ederiz ve bunu yaparak On Emrin tanımladığı manevi bağ yasalarını keşfederiz.

 

Nesil Değişiminin Amacı

Soru: Egoizmi ıslah çalışması açısından nesilsel değişimin amacı nedir?

Cevap: Nesil değişiminin amacı, bu büyük yükü birçok insan arasında küçük parçalara bölmektir. Bu Zohar Kitabı’nda yazılmıştır. Parasını bir yerden başka bir yere taşımaya karar veren büyük bir kral hakkında bir benzetme anlatır. Ancak kraliyet hazinesini nasıl nakledebilirdi ki? Saldırıya uğramaları durumunda bunu bir adama veya orduya bırakamazdı.

Sonra birçok vatandaşına bir madeni para vermeye karar verdi. Herkes ona bu parayı geri getirecekti çünkü kişinin kralın güvenini kötüye kullanması ve küçük bir bozuk para yüzünden kendisini lekelemesi buna değmezdi. Böylece, tebaası büyük hazineyi yeni bir yere taşıdı.

Bu,  Zohar’ın, her zaman nesilden nesile ilerleyen bir çizgi gibi, tüm çalışmayı milyarlarca insan arasında neden böldüğümüz hakkında metaforik olarak anlatım şeklidir. Bizler bu şekilde çalışıyoruz.

Bu durumda yapmamız gereken muazzam iş, o kadar da korkutucu değildir. Elbette her insan için zordur, ancak üstesinden gelinebilir. Bununla birlikte, Yaradan’ın yarattığı tüm egoizmin üstesinden gelebileceğimizi, onun üzerine çıkabileceğimizi ve üst güçle onun gerçek manevi düzeyinde bağ kurabileceğimizi hayal etsek, o zaman her birimiz bunu tek başına yapamazdık.

“Eleştiri – Ego’nun Bir Ürünü” (Linkedin)

Bir dereceye kadar hepimiz başkalarını eleştiriyoruz. Aslında, başkalarını eleştirmek, çok az kişinin yapmak istemeyeceği bir davranıştır. Maalesef, eleştiri aslında kendi egomuzun kendisine tapmasıdır. Kendini beğenme ve haklı öfke bize öyle bir üstünlük duygusu verir ki, pek çoğumuz buna karşı koyamayız.

Kendimizi daima başkalarıyla kıyaslarız. Farkında olsak da olmasak da, özgüvenimizi bu şekilde geliştiririz. Bu nedenle, başkalarına ne kadar düşük bakarsam, kendimi o kadar yüksek görürüm. Ve kendimi yükseltemezsem, yalnızca başkalarını düşürmekle meşgul olurum. Başkalarına büyüklük taslama ve onları küçümseme eğilimimizin nedeni budur. Tıpkı bir zamanlar insanların Dünya’nın evrenin merkezinde olduğuna inandıkları gibi, biz de kendimize itiraf etmesek bile, bu şekilde Yaratılışın merkezi olduğumuzu hissediyoruz.

Bununla birlikte, doğası gereği diğer tüm olumsuz özellikler gibi, eleştiriyi de birçok iyilik getiren yapıcı bir güce dönüştürebiliriz. Kıskançlık, güçlü ve eziyet verici bir duygudur. Başkalarının başarılı olduğunu gördüğümüzde, içimizde hem kıskançlık hem de konumumuz için bir korku uyanır. Doğal olarak onları tutkuyla eleştireceğiz. Ancak kıskançlık olmasaydı medeniyet yaratamazdık. Kıskançlık rekabet yaratır ve rekabet ilerleme yaratır. Bunu anlarsak, kendi gelişimimizin başkalarının gelişimine bağlı olduğunu anlayacağız. İşin püf noktası, kıskançlığı ve rekabeti dengede tutmak ve bugün olduğu gibi aşırıya kaçmamaktır.

Şu anda egolarımız, başkalarını yok etmek istedikleri bir noktaya geldi. Bu öncelikle uluslararası ilişkilerde belirgindir, ancak etnik gruplar, kültürler, dinler ve siyasi görüşler arasında yükselen sosyal gerilimleri düşünürseniz, bir çatışmaya doğru ilerlediğimiz açıktır. Bunu önlemenin tek yolu, birbirimize bağımlı olduğumuzu fark etmektir. Karşı görüşün varlığı olmadan, benim görüşüm hükümsüz hale gelecektir. Dahası, kendi görüşümüz zıt bir görüşe tepki olduğu için, şu anda düşündüğümüz yönde dahi düşünmezdik.

Örneğin Sosyalizmi ele alalım. Kapitalizm olmasaydı, bütün bu Sosyalizm fikri doğmazdı ve toplumla ilgili katkıda bulunduğu asil fikirler asla ortaya çıkmazdı.

Bu nedenle, egonun ürünü olan eleştirinin, tam olarak eleştirilen konu veya eleştirilen kişi sayesinde kendi fikirlerimizin ve eleştirimizin değerlendiğini fark etmedikçe, eleştirinin yıkıcı olduğunu görürüz. Bunu aklımızda tutarsak, eleştiri büyümeye ve refaha yol açacaktır. Aksi takdirde, kendi iyiliğimiz için bunu kendimize saklasak iyi olur.

Kabala Kişiye Ne Verir?

Soru: Kabala bir kişiye ne verir ve bugünkü karmaşık yaşamımıza nasıl uygulanır?

Cevap: Bizim zamanımızda, iş, okul, aile veya kariyer dışında hiçbir şey düşünmek istemeyen en sıradan kişi bile, Kabala tarafından ifşa edilen ve başka hiçbir yerde olmayan doğanın temel yasalarını bilmiyorsa, dünyayı kendisi için doğru ve güvenli hale getiremez.

Kabala’nın bize açıkladığı gerçek doğa yasalarını bilmeden, toplumu, doğru ya da varoluş için iyi bir ortam yapamaz. Bu nedenle, bu bilime hakim olmak onun için gereklidir.

Eskiden ilkokul eğitimi yeterli bilgi sağlardı ve hayatımızın geri kalanına hazırlanırdık. Günümüzde, Kabala biliminin bize neyi ifşa ettiğini bilmeden, neredeyse var olamaz ve doğru bir şekilde ilerleyemeyiz.

Neden Zohar Kitabı’nın Küçük Bir Parçası Ortaya Çıktı?

Yorum: Başlangıçta, Zohar Kitabı tüm Tora’nın, tüm Tanah’ın bir yorumuydu ve her şeyi içeriyordu.

Cevabım: Gerçekten, Zohar yorumu Tora, Peygamberler ve Kutsal Yazılar üzerine – Tanah olarak kısaltılan üç kitabın hepsi üzerine yazıldı. Ama bu kitabın sadece yüzde onu bize geldi.

Neden sadece Tora’nın tefsiri korunmuştur? Bu soruya hiçbir yerde cevap bulamadım. Bence bizim neslimiz için belki daha fazlası gerekli değildir.

Yine de Zohar Kitabı’nın yazarları, yazdıktan sonra onu hemen gizlemişse ve ancak şimdi küçük bir kısmı açığa çıkmışsa neden bu kadar çok çalıştı?

Sanırım bu kitabı birlikte yazdıkları için, ruhlar arasındaki bağı düzeltiyorlardı. Sonuçta, Zohar, bilgisayardaki bir program gibi, ruhları birbirine bağlayan bütün bir sistemdir. Yazdığınız zaman bu makineyi açarsınız ve bilgisayar, programına göre tamamen farklı bir şekilde çalışmaya başlar.

Bu programa göre,  Zohar Kitabı’nın yazarları, ruhlar arasında ortak bir bağlantı kurdular. Bugün, kendimizi bu programa, bu doğru topluluğa dahil etmek için onun sadece yüzde onuna ihtiyacımız var.

Öte yandan, kalan yüzde doksanın da aniden açığa çıkma ihtimalini göz ardı etmiyorum ve onları bir yerlerde, Kumran’ın bulduğu gibi bulacağız.

Neyi Seçeceksiniz: Yaşamı Mı Ölümü Mü?

Hepimiz ortak ruhun kırılmasının parçalarıyız. Bedenlere bakmayın; içimizdeki arzulara bakın. Her birimizin içinde, Adam HaRishon’un arzusunun, tek, eksiksiz kabın bir parçası vardır. Bu kabı eski haline getirmek için, arzularımızı birbirine bağlamamız gerekiyor: Benim, senin, onun, hepimizin, tüm insanlığın.

Bunu istiyor muyuz? Tabi ki hayır.  Ancak, bu olmadan sıkıntıdan kurtulamayacağımızı anlamak önemlidir. Salgın bitmeyecek, bizi terk etmeyecek, insanlık, aramızdaki bağı düzeltmemiz gerektiğini anlayana kadar çok büyük sorunlarla karşılaşacak.

Sorunlar öyle bir yönde ortaya çıkacak ki, sadece iyi bağımızın her şeyi düzeltebileceğini anlayacağız. Ama bu bağı istemeyeceğiz ve sonra Yecüc ile Mecüc savaşı, herhangi bir bağ istemeyen egoizmimiz arasında patlak verecek ve gerçek şu ki, bağ kurmak zorundayız, yoksa sadece hayatta kalmakta değil, iyi hiçbir şeyimiz olmayacak, hiçbir şeyde başarı olmayacak.

O zaman insanlar ne kadar egoizm uçurumu içinde olduklarını anlayacaklar, çünkü ben diğeriyle bağ kurmaktansa ölmeyi tercih edeceğim. Bu adamdan o kadar nefret ediyorum ki hayat kurtaran ilacı ondan alamıyorum. Bana ilaç veriyor ama o benim düşmanım. Ben de ilacı almadan ona sırtımı dönüyorum ve ölüyorum.

Yine de bir seçeneğim var: Nefretimi yenmek ve ona sevgiyle yaklaşmak ve bana yardım etmek istediğini kabul ederek ilacını alıp, iyileşmek. Bağ kurduğumuzda, onunla birlikte üçüncü bir kişiye, sonra dördüncü kişiye gidebilir ve böylece herkesi bu yaşam iksirini almaya ikna edebiliriz.

Ancak bunu yapmak son derece zor olacaktır. Her insanda yükselen gurur onu öldürür ve kişi bununla baş edemez. Ancak, Zohar Kitabı’nda,  Kabalist Hiya’nın yere düştükten sonra: “Toz, toz, ne kadar inatçısın” diye yalvardığı gibi ve kendini tamamen sıfıra indirdikten sonra, yavaş yavaş beladan kurtulabilirsin. Başka yolu yok. Islahlara ihtiyacımız var!

Bütün bunlar doğamızın tam tersidir ve bu nedenle, bunu tek başına yapmak imkansızdır ancak onluda çalışarak olur. O zaman her birimiz dostların etkisi altında oluruz ve bu, kişisel hesaplamaların üzerine çıkmamızı ve ortak bir tutum oluşturmamızı sağlar.

Buna sürekli geri gelirseniz ve haftada sadece bir kez hatırlamazsanız, bu seçimi yapmanız kolay olacaktır. Ne kadar iğrenç ve nefret dolu olursa olsun yapmam gerektiğini düşünmeye devam edersem, bu fikre, bu konuşmalara alışırım. Alışkanlık ikinci bir doğa haline gelir; her şey kendimizi doğru düşünceye nasıl geri getirmeye çalıştığımıza bağlıdır.

Bu düşünce benim için tatsız ve arzu edilmeyen olsa bile, tekrar tekrar denediğim başka bir seçenek yoktur. Sonra birden, duymak istemediğim duruma sürekli dönerek, onu tam tersi şekilde algılamaya başladığımı fark ederim. Bu nasıl olabilir? Ondan çok nefret ediyordum, onu tamamen reddettim ve şimdi etmiyorum.

Düşman hayatımın bir parçası haline gelir. Ondan nefret ettim, onu uzaklaştırdım, görmek ya da duymak istemedim, sadece beni çileden çıkardı. Ve aniden resmin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Hala bana karşı ama onsuz, resim eksik kalacaktır.

O zaman bu kısma gerçekten ihtiyacım olduğunu keşfederim. Hem nefretle hem de sevgiyle, zıt güçlerle çalışmayı bu şekilde öğreniriz ve her şeyin bir yeri olduğunu görürüz.

Bu, her ülkenin komşusunu yenmeye ve yok etmeye çalıştığı dünyamızın tam tersidir. Asla başarılı olamayacaklarını anlamıyorlar; çünkü gelişimimiz bu yönde değildir, daha ziyade herkesin bir yeri olmasını sağlamaktır.

Bir Kabalistin Dünya İçin Endişesi

Yorum: Dünyanın perspektifinin düzeltilmesi gerektiğini söylüyorsunuz, ama haberleri izlediğimde dünyada hiç hissetmediğim farklı şeyler olduğunu görüyorum.

Bu beni biraz endişelendiriyor çünkü her zaman haberleri dinleyen ve dünyada olup biten her şeye karşı çok duyarlı olan ve herkesi sanki kendi oğullarıymış gibi derinden önemseyen Rabaş’ı düşünüyorum. Bu, duygularımın Rabaş’ın duygularına hiç benzemediği anlamına geliyor.

Benim Yorumum: Henüz Rabaş’ın seviyesine ulaşmadığınız için bu o kadar da kötü bir şey değil. Umursamanız iyi bir şey, önemsemeye devam edin.

Rabaş, dünyanın tüm sorunlarını, onun içinde nasıl tezahür ettiklerini anladı ve tabi ki onun için çok acı vericiydi. Siz, insanlığın çocuklarınız gibi olduğunu hissetmiyorsunuz ve bu nedenle kayıtsızsınız. “Ne olmuş yani bir şey yanıyorsa, biri öldürüldüyse, bir şey olduysa? Dünya çapında her gün milyonlarca insan öldürülüyor.”

Rabaş ise bunu manevi olgu olarak hissetti, bu da tüm dünyanın onun önünde olduğu anlamına geliyordu. Aslında dünyada olup biten her şeyin kendisine nasıl ağır bir yük gibi yüklendiğini görebiliyordu.

Bize öyle geliyor ki, tamamen egoist bir bakış açısıyla bir Kabalist, bulutların üzerinde bir kuş gibi, tüm maddi sorunlardan arınmış, dünyamızı unutarak, hiçbir şeyi umursamadan yüzüyor. Hayır. Her şey onu ilgilendirir çünkü dünyanın genel ıslahını önemser.

“Farklı İnsanlar, Farklı Dünyalar” (Linkedin)

Birinin siyah gördüğü yerde, diğeri beyaz görür. Biri bir şeyin iyi olduğunu düşünür ve bir diğeri kötü olduğundan emindir. Farklı insanlar, farklı dünyalar. Dünyalar kadar ayrı olduğumuzda, kabuklarımızın içine kapalıyken ve tamamen farklı bakış açılarıyla nasıl işbirliği yapabiliriz? Ve neden en başta bu böyle yaratıldık?

Her insan kendine özgü bir dizi özellik ve nitelikle doğar. Her insan belli bir ailede, belli koşullar altında büyür, belli bir yetiştirme süreci alır ve farklı deneyimlerle yaşar. Her insan, basın kuruluşları ve sosyal medya ağlarından etkilenir ve tüm bu faktörler bizi biz yapar.

Tüm bu faktörler nedeniyle, dünyayı her birinin taktığı kendine özgü gözlüklerle, farklı filtrelerle görürüz. Bu yüzden diğer insanları anlamak bizim için çok zordur, hatta imkânsızdır. Sonuç olarak, kendimizi sürekli çatışmaların içinde buluruz. Bizim görüşümüzün doğru olduğunu kanıtlamaya çalışırken, her birimizin benzersiz olduğunu unuturuz ve sonunda hayal kırıklığı, umutsuzluk ve depresyondan başka hiçbir yere götürmeyen sonsuz ego-savaşlarının içinde yutuluruz.

Görüşümüz bizim için neden bu kadar önemli? Görüşümüz bizim kim olduğumuzu temsil eder; o, benliğimizin, egomuzun ifadesidir. Biri benimle aynı fikirde değilse, bu varlığımın temelini sarsar, kendimi değersiz ve önemsiz hissetmeme ve dolayısıyla güvensiz hissetmeme neden olur.

Birbirimizle rekabet etmemiz gerektiği öğretildiği sürece, birbirimize zarar vermeye devam edeceğiz ve birbirimizin benzersizliğini bir tehdit olarak göreceğiz. Bireyselliğimizi toplumsal olarak yapıcı bir faktöre dönüştürmek için eğitimimize bir katman daha eklemeliyiz.

Bu katman, doğanın birbirini tamamlayan zıtlıkları ile ilgilidir. Tüm yaşamın birbirini tamamlayan ve birbirimizin varlığını mümkün kılan zıtlıklardan oluştuğunu kendimize hatırlatmalıyız. Tıpkı ölüm ve çürüme olmadan doğum ya da büyüme olmayacağı gibi, düşüncelerde ve fikirlerde çelişen görüşler olmadan da büyüme olmazdı. Doğada karşıtlar birbirlerini yok etmezler; birbirlerini tamamlarlar, birbirlerini cesaretlendirirler ve birbirlerinin varlığını garanti ederler. Bu, doğanın bütünsel formülüdür ve bizler onun önemini anlayıp topluma uygulamazsak, birbirimizi güçlendirmek yerine birbirimizi yok edeceğiz.

Bir kişinin hedefine ulaşmak için uzun bir yolculuğa çıkması, tek ayak üzerinde zıplayarak gerçekleşmez. Hedefimize ulaşmak için sol ve sağ, her iki bacağı kullandığımızda olur. İnsan toplumu da aynı şekilde olmalıdır. Hedefimiz birliktir ve oraya ulaşmanın tek yolu aramızdaki bağı güçlendirmektir. Bununla birlikte, birbirimizden ayrıldığımızı ve birbirimizden nefret ettiğimizi hissetmedikçe ve nefretimizin üzerine çıkmak için birliğimizi güçlendirmemiz gerekmedikçe, bağ kurma dürtümüz olmayacaktır.

Bu nedenle, görüşlerini küçümsediğimiz biriyle karşılaştığımızda, bu görüşün bizim patronluk yapmamız için değil, daha güçlü bir bağ kurmanın temeli olduğunu unutmamalıyız. Hissettiğim bu uzaklık, yakınlığı inşa etmemdeki itici güçtür ve inşa etmemiz gereken şeyin tersi dışında hiçbir zaman başka bir itici güç olmayacaktır.

Başkalarıyla hiçbir çatışma hissetmeyen insanların, birleşmek için hiçbir nedenleri yoktur; onlar oldukça memnun, ilgisiz ve büyük ölçüde kayıtsızdırlar. Sadece farklı olan, birbirinden ayrı dünyalarda olan insanlar gerçek birliği, güçlü bir bağı ve nihayetinde gerçek sevgiyi inşa edebilirler.