Category Archives: Maneviyat

Doğru Dua

Doğru bir dua iki bölümden oluşmalıdır:

1-Şükran – bizi gruba getirdiği, bizi birleştirdiği, tek bir bütün haline getirdiği; ara sıra saçma, ara sıra da saçma olmayan istek ve kaprislerimize yanıt verdiği için Yaradan’ı övmek ve O’na şükretmek. Aksi takdirde, kime hitap ediyoruz?

2-Birbiriniz için acil bir talep, kendimiz için değil. Çünkü hepimiz doğru bir şekilde birleşirsek, bu birbirimiz için yapılan talep artık anlamını bile yitirir; zira anında Yaradan için bir talebe dönüşür yani O’na dönmeyi arzularız.

Zorunlu bir koşul, talebimize yalnızca Yaradan’ın cevap verebileceğinin idrak edilmesidir. Var olan tek O’dur; yaratılışın tüm sistemi içinde yanıt veren ve eylemde bulunan tek O’dur.

Ayrıca, büyük bir arzumuz olmasına rağmen henüz buna bir yanıt almamış olmamızdan dolayı acı çekmeliyiz. Ve sonra talebime bir yanıt aldığımda ise sevinç, haz ve doyum hissederim. Dua sırasında yaşanan acının büyüklüğü (hayvansal acı değil, kendim için değil; yaratılanların ve Yaradan’ın yararı için olan bir acı) ile yanıtı aldığımda hissettiğim haz arasındaki fark, beni yani grubu dolduran sevincin miktarını ve niteliğini oluşturur.

Bu nedenle, ışık için arzuyu doğru bir şekilde şekillendirmeye ne kadar çok çaba harcarsak, ona o kadar yaklaşır ve ışığın içine girerek karşılık vereceği doğru arzuyu oluşturma yolunu o kadar hızlı geçeriz. Böylece bize Yaradan’ın ifşası bahşedilir.

Ve bu arzunun ne kadar güzel biçimlendirildiği ya da yüce sözcüklerle kıyafetlenmesinin önemi yoktur. Önemli olan tek şey; dostlar, grup, dünya ve Yaradan için yapılan talepte kalbin samimiyetidir. O zaman arzum, gerçekten ihsan etmeye yönelik bir arzuya dönüşür ve form eşitliği yasasına göre ışık buna anında yanıt verir.

Lütfen Bunu Yaradan’a Atfedin

Hepimiz kuklalarız; özgür seçimden yoksunuz. İnsanlar bu dünyada, maddi ve “hayvansal” bir yaşam içinde dolaşırlar.

Bu arada, egoist arzuları giderek büyür ve sonunda, ruhun embriyosu, kalpteki noktanın ifşasına yönelten özel bir umutsuzluk hâline ulaşır.

Belki de kalpte bir nokta değil, sadece acı çekmek insanı arayışa yönlendirir ve sonra ruhun zaten “kırıldığı” kişilere katılır.

Ortak kazanın içinde arzu kaynamaya devam eder ve belirli bir aşamada insanlığın bir parçası özgür seçim olasılığını kazanır. Bu, insanların tabiri caizse Yaradan’dan bağımsız olarak hareket etmeleri anlamına gelir. Egoist arzularından özgürleşirler ve bu arzu bütünüyle ve tamamen O’nun ellerindedir.

Egoizmimden özgürlük kazanırım ve ondan, yani onu yöneten Yaradan’dan bağımsız hâle gelirim. Başkalarıyla birlikte, bağımsız hareket eden varlıklara dönüşürüz; olup biteni kendimiz anlamak ve idrak etmek, sürece bizzat kendimiz katılmak isteriz.

Yaradan’ın beni yönetmesini istemiyorum—ben de tam olarak O’nun yaptığı gibi hareket etmek istiyorum, ama kendi özgür irademle. Bu sayede O’nun işini, eylemlerini ve amaçlarını tanırım.  Benim “kazancım”, O’na benzemem, insan (Âdem) olmam ve O’nun benim üzerimde gerçekleştirdiği çalışmanın aynısını benim de yapmamdır.

Sonuçta buradaki tüm fayda, Yaradan’a haz vermemdir. Bunun dışında hiçbir şey yoktur.

Ancak bu tür bir ruha sahip olmayan insanlar da vardır. Onların ruhları, gelişime ancak belli bir dereceye kadar katılabilir. “Erdemlilerin ayakları altındaki toz” olarak adlandırılan hâle geldiklerinde, bu yolla aydınlanma ve maneviyat kazanırlar; sürecin önemini idrak ederler ve böylece onlar da ruhlarını edinirler.

Aynı şekilde, bizim dünyamızda da liderler, “önderlik edenler” ve “yönetilenler”, yani hayatlarını sorgulamadan basitçe yaşayan insanlar vardır. Bunlar, ekmeğini kazanan ve bundan öte bir eksiklik hissetmeyen nüfusun %99,9’unu oluşturur. Ancak herkesle birlik içinde, her birey ortak Malhut’taki kendi köküne ulaşacaktır.

Karşılıklı bağ sayesinde hepimiz kendimizi tek bir dünyada yaşıyor olarak hissederiz. Elbette büyük bilim insanları, filozoflar ve düşünürler bunu, yalnızca karpuz satmayı ve televizyonda futbol izlemeyi bilen bir sokak süpürücüsüne ya da pazarcıya kıyasla çok daha iyi anlar. Onu küçümsemeye hiç gerek yoktur; hiçbir şeyden suçlu değildir, arzusunun yapısı böyledir ve bu şekilde işler. Ancak başka bir kişi, dünyayı sonsuzluğun Malchut’unun yüksekliğinden elde etmelidir; aksi takdirde kendini gerçekleştirmemiş hisseder.

Aralarındaki tüm fark, Yaradan’ın yarattığı ve hayata uyandırdığı arzuda yatar. Her şey Yaradan’dan gelir. Bu nedenle düşünen insan, idrakinde tüccardan hiçbir şekilde daha üstün olmadığını anlamalıdır. Çünkü koşullar ona hiç bağlı değildir. Böylece bu açıdan bakıldığında, tamamen eşit oldukları ortaya çıkar; zira bütün hesaplar Yaradan tarafından imzalanmıştır.

Sonsuzluğu Göremiyor Musunuz? Gözlüklerinizi Takın!

Dünyamız, sonsuzluğun yalnızca en küçük duyusal seviyedeki bir kopyasıdır. Gerçekliği ancak önemsiz bir derecede algılayıp hissederiz; tam algıdan olabildiğince uzağız.

Bu, gözleri zayıf olan ve gözlüksüz neredeyse hiçbir şey göremeyen birine benzer. Etrafındakileri, tam yanında dursalar bile, zar zor ayırt eder.

Uykulu, bulanık hisler; sonsuzluğun çok küçük bir parçasına dair net bir farkındalık—işte dünyamız budur. Yine de her zaman tam bir resmi ifşa ederiz; tıpkı bir hologramın her parçasının tüm görüntüyü içermesi gibi.

En düşük derecede bile, gerçekliğin tüm spektrumunu öyle bir şekilde gözlemlerim ki, “gözlük” olmadan da görebilirim. Bu gözlükler ne kadar iyiyse, tablo o kadar netleşir.

Biz değişmeyen bir durum içinde var oluruz; onu yalnızca algımızın açıklığına göre hissederiz. En berrak, en berrak algı ise sonsuzluk dünyasıdır.

Buna yaklaşmak için, önce algı araçlarımızı (Kelim) ıslah etmemiz, içlerinde biraz daha fazla ışık ifşa etmemiz gerekir. Ve bunun gerçekleşebilmesi için, ışığa benzemeleri gerekir.

Kabalistlerin öğütleri bu ıslahta bize yardımcı olur ve ışık ifşa olduğunda bir ‘hazine’ veya daha doğrusu bir birikimi, başlangıçta hesabımıza ‘yatırılmış’ olan, gerçekliğin yeni bir katmanını keşfederiz.

Zıt-Dünyaya Doğru Atılım Yapmak

Dünyamız haz alma arzusuna göre işler; yani, yaratılışın her parçası, anlayışına, içsel yapısına, doğuştan gelen niteliklerine, yetiştirilme tarzına ve çevrenin etkisine göre, kendisi için en faydalı olanı belirlemek üzere içgüdüsel olarak içsel bir hesaplama yapar. Bizler başka türlü davranamayız.

Her birimizin her an ne kadar egoist bir hesaplamaya kilitlendiğinin farkında bile değiliz. Ve merhametli bir eylemde bulunduğumuzda bile, bunu sadece bir şeyler kazanmak için yaparız; aksi takdirde, bu şekilde davranmak için hiçbir motivasyonumuz olmaz. En küçük atom parçacığından en eğitimli ve gelişmiş insana kadar tüm doğa bu şekilde işler.

Ancak başka bir niyet daha vardır: kendi yararı için değil, başkasının yararı için ihsan etmek. Bu, zıt-dünya, zıt-madde, bu dünyada var olan her şeyin tam tersidir.

Orada kişinin kendisiyle ilgili bir düşünce bile olamaz; böyle bir düşünce kısıtlanmış (Tzimtzum) ve yok edilmiştir. Her şey, yalnızca başkasının iyiliği için duyulan kaygıyla yönetilir ve hareket eder.

Peki, böyle bir vizyona ve hesaplamalara nasıl yaklaşabiliriz? Doğal olarak, bu bizim gücümüz dahilinde değildir, çünkü bizim dünyamızda böyle bir güç yoktur. Onu, Mahsom adı verilen manevi dünyanın sınırlarının ötesinde var olan diğer, zıt gerçeklikten kendimize çekmeliyiz.

Peki, her şey form eşitliği yasasına göre işliyorsa ve benzerler birbirine bağlanıyorsa, bu gücün bize ulaşması nasıl mümkün olabilir? Yine de, “kaynağa dönen ışık”, “ıslah eden ışık” veya “saran ışık” olarak adlandırılan özel bir güç vardır ve bu güç, o zıt dünyada olma arzumuzun ölçüsünde bize ışık tutabilir.

Bu ışık, özlemimiz sahte olsa bile, o dünyayı anlamasak veya hissetmesek bile, onunla en azından bir bağımız, tek bir temas noktamız, “kalpteki nokta”, manevi dünyanın bir kıvılcımı olduğu sürece bize yardımcı olur.

Bu kıvılcım üzerinde çalışırsak, çabalarımızın ölçüsünde, manevi güç üzerimize parlar ve bu çabaları o nokta etrafında “manevi beden”e dönüştürür ve bu da büyümeye başlar. Ta ki, o zıt-dünyaya girmenizi sağlayan tam bir manevi kap haline gelene kadar ve o zaman kendinizi “karşıt gerçeklik”te bulursunuz.

Değişimleri getiren gücü – kaynağa geri dönen ışığı, niyetlerimizi egoist olmaktan başkasına ihsan etmeye doğru ıslah eden ışığı – talep etmek dua olarak adlandırılır. Ve özlemimizin, talebimizin, ısrarımızın ölçüsünde, bu mucizevi güç üzerimizde etki eder ve içimizde değişiklikler gerçekleştirir.

Şaka

Dışarıdaki Yaradan’dan beni ayıran kendi kabuğumun içinde kilitliyim. Ben bir köleyim; kendi başıma buradan çıkamam. Her an, beni otomatik olarak kendime, egoist merkeze geri döndüren bir güç üzerimde etki ediyor.

Dışarıda olanlara dikkatimi nasıl verebilirim ki, bunun da ben olduğumu ve dışarıda, Yaradan ile birlikte var olduğumu anlayabileyim? Bu benim gerçek gerçekliğimdir, orada hayvansal yanımın ötesindeyim ve ruhum orada, şu anda kendimi tanımladığım egoist “ben”in dışında.

Bunlar doğada etki eden iki güçtür. Ve ikinci, merkezkaç kuvvetinin, birinci, merkezcil kuvvet kadar doğal, içgüdüsel ve kaçınılmaz bir şekilde üzerimde etki etmesi için işleri düzenlemem gerekiyor.

Zihnimi ve kalbimi ele geçirsin ve onları zorla dışarı çeksin!

Beni başkalarını düşünmeye ve onlara değer vermeye zorlasın! Buna ihtiyacım var, çünkü bu olmadan ruhumu bulamam.

Ve burada Kabalistik grubun gücü bana yardımcı oluyor. Sadece o, kendi çevremden çıkıp “dışımda” olanlara dikkat etmem için beni ikna edebilir.

Ve yönelimimi “iç”ten “dış”a çevirdiğimde, bedenim için endişelenmeyi bırakıp ruhumla ilgilenmeye başlıyorum. Bana yabancı ve tamamen kayıtsız görünen dış gerçekliğin, gerçek beni içinde sakladığını anlıyorum!

Bu dış çevre, iç çevreden çok daha değerlidir benim için, çünkü orada sonsuz olan ruhum yatmaktadır. İç çevre ise, 70 yıl ömrü olan bir hayvandan başka bir şey değildir.

Ama gizlilik, tüm bunları görmemi engelliyor. Ve bunu anlamaya başladığımda, Yaradan’ın bana yaptığı şakaya hayret ediyorum.

Neden Bu Kadar Çok Dünyaya İhtiyaç Var?

Soru: Neden bu kadar çok dünyaya ihtiyaç var?

Cevap: Yaradan’ın seviyesine yükselmek için manevi dünyalara ihtiyaç vardır. Gerçek şu ki, Yaradan’ın ışığı, yarattığı arzuyu etkilemeye başladı ve bu arzu, bizim dünyamız olarak adlandırılan 125. dereceye ulaşana kadar sürekli olarak onun etkisi altında gelişti. O noktada, genel arzu parçalandı ve dağıldı.

Şimdi, onu yavaş yavaş toplayıp yeniden bir araya getirerek, dünyamızdan 125 derece boyunca tekrar Yaradan’ın seviyesine yükselmeliyiz.

Soru: Maddi dünyamızda her şey, petek gibi birçok küçük nesneye bölünmüştür. Dünyayı cansız, bitkisel, hayvansal ve insan doğası olarak bölünmüş görüyoruz. Ancak maneviyatta, tüm olaylar tek bir beden içinde gerçekleşir. Bunu nasıl anlamalıyız?

Cevap: Maneviyatta her şey tek bir ortak arzu içinde gerçekleşir. Orada, birçok zıt eğilim, yön ve nitelik tek bir ortak perdeyle birleşir. Tüm artıları ve eksileri tek bir torbaya toplar gibi toplayıp bağlarım ve bunu Yaradan’ı memnun etmek için kullanmak isterim. Sonuç olarak, O’na memnuniyet vererek kendim için de memnuniyet bulurum.

İnanç Nedir?

Soru: Kabala bir bilim ve edinim iken, inanç felsefi ve dini bir kavram olduğundan, neden sürekli inançtan bahsediyorsunuz?

Cevap: İnanç, ihsan etme niteliğidir. Bizim dünyamızda bu nitelik mevcut değildir, çünkü bir şey versem bile, bunu sonrasında almak amacıyla yaparım. Sadece vermek için veremem.

Ancak manevi dünyanın niteliği, verme niteliğidir. Buna inanç denir. Bunu, bizim dünyamızda inanç olarak anladığımız şeyle karıştırmayın.

Bizim dünyamızda, inanan bir kişi gözlerini kapatır ve tamamen düşüncesizce bir şey yapar. Bu tamamen gerçekçi olmayan, mantıksız ve temelsiz bir eylemdir.

Kabala’da inanç, üst ışıktan aldığımız ihsan etme gücüdür.

Sözler Ve Jestler Gereksiz Hale Geldiğinde

Soru: İlham ve bilgi aktarımının kısa, net ve özlü olması gerektiğini, kişinin konuştuğu ve herkesin sanki “Evet, dinlemeliyiz” dercesine sessiz kaldığı, beş ila on dakika süren uzun konuşmalardan kaçınılması gerektiğini söylediniz. Gerçekten ilham verici bir konuşma nasıl olmalı?

Cevap: Bu büyük bir sorun, çünkü bizim millet alıntılar yapmaya, resmi jargon kullanmaya ve her türlü açıklamayı getirmeye başlıyorlar. Burada, en az kelimeyle en fazla duyguyu iletmek için, kalpten kalbe, olabildiğince sade bir şekilde içsel ifadenizi dile getirmeniz yeterli, hepsi bu.

Bu nedenle, gereksiz entelleştirme olmadan her şeyin çok kısa olmasından yanayım. İnsan önceden hazırlanmalı ki, “düşünmeden” kalbinden fışkırsın. Ama bu kolay değildir; yavaş yavaş gerçekleşir.

Ayrıca, dinleyiciler henüz anlama konusunda yeterince donanımlı değiller. Henüz birbirimizle içsel olarak, duygular aracılığıyla iletişim kurmuyoruz. Tıpkı bir annenin bebeğini kelimeler olmadan hissetmesi ve bebeğin de annesini bilinçaltı duyumlarla hissetmesi gibi, biz de birbirimizi hissetmeliyiz. Hem de çok daha fazla!

O zaman dışsal iletişimimiz, kelimelerimiz, jestlerimiz, yüz ifadelerimiz gereksiz hale gelecek. Zamanla bunların hepsi sona erecek ve siz, fiziksel temastan tamamen bağımsız olarak, hatta o kişi artık bizim dünyamızda değil, başka bir boyutta olsa bile, hislerinizi başkalarına iletebilecek ve onlardan tamamen bağımsız olarak hisler alabileceksiniz.

Yani, onu artık bedeniyle ilişkilendirmeyeceksiniz. İster sizden birkaç bin kilometre uzakta, bedeniyle olsun, ister bedenin dışında, başka bir boyutta olsun, ne fark eder ki?

Istırabın Yolu Yerine Işığın Yolu

Soru: Dünyadaki her şey manevi gelişimle meşgul insanlara bağlıysa, bu, dünyadaki tüm acılardan bizlerin sorumlu olduğu anlamına mı gelir?

Cevap: Dünyadaki ıstıraplara biz neden olmuyoruz; aksine, ışığı çekerek, ıstırabı maddi seviyeden manevi ıstırap seviyesine taşıyoruz. Yani, savaşlardan, hastalıklardan ve diğer tüm sorunlardan acı çekmek yerine, maneviyat eksikliğinden acı çekiyoruz. Kabala ilminin insana verdiği şey budur.

Ona “ıstırap” getiriyor, ama buna ıstırap bile denemez; bu, sevginin ıstırabıdır, sanki birkaç saat sonra bir yemeğe davet edilmişim gibi, iştahımı açık tutmak için şimdi yemek yemiyorum. Buna sevginin ıstırabı denir; manevi bir Kelim hazırlamam gerektiğini fark ettiğim an budur.

Ve şimdi bile, boş Kelim’de, sevdiğim insanlarla yaklaşan buluşmanın ve yemeğin ışıltısını hissediyorum. İnsanlığın ulaşması gereken nokta budur: onlara bir çözümün olduğunu göstermek ve doğanın darbelerinin sonucu olarak değil, kendi başlarının çaresine bakarak gelişmek.

Artık binlerce insanın acı çekmesine ve ölümüne neden olabilecek ekolojik sorunlar dönemine giriyoruz. Çin’de, Avrupa’da, Rusya’da ve Amerika’da dünyanın her yerinde doğal afetler görüyoruz.

Bundan kurtulmanın tek yolu, dünyevi bir biçimde değil, manevi bir Kelim hazırlamaya geçmektir; ıstırapların geçmesini on yıllarca beklemek değil, sonunda bir nedenin, bir amacın ve bu amaca giden iki yolun olduğunu fark etmektir: ışığın yolu ve ıstırabın yolu.

Neden boş yere acı çekelim? Şimdi, bize onun koşulu ile bizim koşulumuz arasındaki farkı gösterecek ışığı çekelim; böylece şu an kötü hissetmekten ziyade, daha iyi bir koşula sahip olmayı istemekten dolayı acı çekelim.

Kabala bilimi insana sunduğu şey budur: ıstırabın yolu yerine ışığın yolu.

Mantık Ötesi İlerlemek

Arzularımdan başka hiçbir şeye sahip değilim, öyleyse bundan nasıl vazgeçebilirim? Tüm hayatım boyunca rasyonel mantığımı takip ettim; birdenbire aklımı ve mantığımı kaybetmiş gibi ona karşı mı çıkmalıyım?

Kabala bilimi, akıl ve mantık olmadan çalışmayı gerektirmez, ancak bize bunların üstüne çıkmayı öğretir. Bilgi ve mantık kalır, onları silmeyiz, aksine her zaman onların üstüne çıkar ve tam tersini yaparız.

Bu nedenle, bilginin ötesine geçen kişi, bilgisini daha da büyütmek için teşvik eder. Aklı ve bilgisi ne kadar gelişirse, kişi onların ötesinde hareket etmek için o kadar yükselir ve bu nedenle maddi dünyada giderek daha zeki hale gelir ve maneviyatta daha da ilerler.

İşte böylece sürekli olarak, bilgi içinde ve sonra bilginin ötesinde, tekrar bilgi içinde ve bilginin ötesinde gelişir.

Bu nedenle, dinlerde olduğu gibi bilgimizi asla yok saymayız veya onun altına inmeyiz, her zaman mantık ötesi inançla ilerleriz. Aklın ötesinde kazanılan inanç bilgiye dönüşür ve bizler tekrar onun ötesine geçmeliyiz. Manevi derecelerde bu şekilde yükseliriz.