Daily Archives: Mart 11, 2026

Manevi Özgürlük Nedir, Nasıl İşler Ve Neden Ona İhtiyacımız Var?

Çocukluğumuzdan itibaren bu dünyaya ince bir “iple” bağlıyız; hatta bu dünya, bizi en başından itibaren baskı altında tutar. Bu dünyanın alışkanlıklarıyla büyür, değerlerini benimser, korkularını içselleştiririz ve bunlardan kaçmayı aklımızdan bile geçirmeyiz. Fakat içimizde bir yerlerde özgürlük olduğunu, bu tanıdık çerçevenin ötesinde bir şey olduğunu hissederiz; ama ona doğru adım atmaya cesaret edemeyiz.

Neden korkarız? Çünkü zincirleri kırıp özgürleşmek, kendimizi aşmamızı gerektirir. Alışkanlıklarımızı, dünyaya bakışımızı, insanlarla kurduğumuz ilişkileri, kısacası bizi biz yapan her şeyi geride bırakmak zorunda kalırız. Hepsini iptal edip üzerine yükselmemiz gerekir. İşte bizi ürküten budur. Burada evimiz var, yemeğimiz var, belli bir düzenimiz var. Orası ise bilinmez… ve bilinmezlik insanı korkutur.

İnsanlara “zincirleri kırın” diyen ben değilim. Bunu Kabala’nın büyük bilgeleri söyler. Onlar, bu adımı bizzat atmış olan kişilerdir. Onlar, yerin çekimine, yani egoist çekimin üzerine yükselmemiz gerektiğini ve bunu başardığımızda başka bir dünya göreceğimizi söylerler. O zaman hem kendimizi hem de hayatı ve tüm evreni yepyeni bir şekilde göreceğimizi söylerler.

Peki onlarda çoğu insanda olmayan özel bir cesaret mi vardı? Hayır. Bu onlara doğa tarafından verildi. Kendi kahramanlıkları değildi. Bu onlara yukarıdan, yani içsel özlerinden gelen bir uyanıştı. Başkaları da onların tavsiyesini izleyebilir; içlerinde güç biriktirerek, çaba üstüne çaba koyarak, onları çeken kuvvetten bir gün kurtulabilecek noktaya gelebilirler.

Yıllarca süren çabalara rağmen hiçbir şey değişmiyormuş gibi görünüyorsa, bu da sürecin bir parçasıdır, birikimdir. Nasıl ki bir roket yer çekimini aşmadan önce yakıt toplar, insan da kırılma anına kadar içsel güç toplar.

Bunca zaman geçerken umutsuzluğa kapılmamak nasıl mümkün? Başka bir yol olmadığını anlayarak. Eğer kendini bir “kazığa” bağlanmış gibi hissediyorsan ve ondan kurtulmak istiyorsan, işte o zaman devam etmek zorundasın. Alternatif yoktur. Günün birinde yeterli gücü toplamış olursun ve seni kazığa bağlı tutan “ipi” koparır, açık bir alana salınmış küçük bir fil gibi özgürce koşmaya başlarsın. Biz buna “şans” deriz; ama aslında gerçekliğin tüm yasalarını bilmediğimiz için böyle deriz. Eğer başaramazsan bir sonraki fırsata kadar kazığa bağlı kalmaya devam edersin.

Bu güç nasıl artırılır? Başkalarıyla birlik içinde olarak ve üst dünyanın yasalarını öğrenerek. Tek başına başarman çok daha zor; birlikte ise çok daha mümkündür. Bu özgürlüğü edinmenin mümkün olduğunu, günümüz dâhil tüm dönemlerde yaşamış bütün Kabalistlerden biliyoruz. Bu özgürlük olmasaydı dünyevi yaşamın hiçbir dayanağı kalmazdı.

Dünyevi hayat, ancak onu bu adımı atmak, yani egoist çekimden kopmak için kullanırsak anlam kazanır. Hayatın amacı budur. Zincirleri kırıp özgürleştiğimizde, farklı yasalarla işleyen özgür bir alana gireriz ve bu alanda ihsan etme yasaları işler. Egoizmden, yani yalnızca kendi çıkarı için haz alma arzusundan özgürleşmek… işte gerçek özgürlük budur.

Bu dünyada tüm eylemlerimiz egoisttir. Bizi yöneten şey doğamızdır. Üst dünyada ise egoizmin üzerinde özgürce hareket ederiz. Fakat derinlerde, bu özgürlüğü gerçekten çok istediğimizi düşünmüyorum. Özgürlükten söz ederiz ama onu çocukça tasavvur ederiz… sanki ipi koparıp kaçmakmış gibi düşünürüz. Gerçek özgürlüğün ne olduğunu henüz kavramış değiliz.

Gerçek özgürlük, egoizmden özgürlüktür. Manevi özgürlük budur.

Ruhun Gücünü Belirleyen Korku


Soru: Yaradan’ın önünde korku duymak ne demek? Kişi bu hisse nasıl uyum sağlayabilir?

Cevap: Zohar Kitabı’nda, Yaradan’ın önünde korku duymanın üç bölümden oluştuğu söylenir. Eğer ciddi bir şekilde ilerlersek, egoizmimizi hissetmeye başlarız; onun bizi nasıl ileriye doğru götürdüğünü ve belirli kazanım ve başarılara doğru ittiğini fark ederiz. Egoizm bizi sürekli endişelenmeye zorlar: Bu hayat bizim için daha iyi olacak mı, daha akıllı, daha güçlü, daha bilgili, daha anlayışlı, daha gelişmiş olacak mıyız? Bu dünyada ya da gelecek dünyada bir şey elde edecek miyiz?

Yavaş yavaş, manevi dünyanın ölümün sınırlarının ötesinde olmadığını ve bedenimizin ölümünün hiçbir şeyi etkilemediğini fark etmeye başlarız. Manevi ölüm, sadece Reşimot’muzda kalmamız anlamına gelir. Ve başımıza gelen her şey, yalnızca Reşimot’umuzu ne ölçüde fark ettiğimize ve onlardan manevi bir Partzuf yani ruhumuzun ıslah olmuş bir parçasını yarattığımıza ve onu, ruhun tüm yaratılış unsurlarını: cansız, bitkisel, hayvansal ve insan kısımlarını— içine alacak tam bir seviyeye kadar geliştirmeye çalışmamıza bağlıdır.

Bu nedenle, korku duymak benim korktuğum şeyi anlatır. Bu, egoizmin doğal bir koruyucu işlevidir; sürekli titrer: Alabilecek miyim yoksa alamayacak mıyım, şimdi mi yoksa sonra mı, buna emin miyim yoksa değil mi, kazandığımı kaybettim mi, bugün dün olduğundan daha fazla kazandım mı, vb.? Korku koşulu egoizmde en temel şeydir: sürekli doyum eksikliği korkusuyla titrer. Bu, onun temel özelliğidir.

Bizim görevimiz, maddi korkuyu manevi korkuya dönüştürmektir: İhsan edebilecek miyim? Kendimi daha az düşündüğüm ve dışsal Kli (kap) hakkında daha çok düşüneceğim bir duruma gelecek miyim? Kendimi bu şekilde dahil ediyor muyum, ihsan etme niteliğine uyanır mıyım? Kendi benliğim içinde değil, ruhumun gerçekten bulunduğu yerde, dışarıda olduğum psikolojik sınırını aşabilir miyim? İçimde sadece egoizmim vardır, ruhum ise benden dışarıdadır. Egoizmim üzerine bir Tzimtzum (kısıtlama) yapmalı, yasak koymalı ve başkalarına karşı tutumumu geliştirmeliyim. Bunu yapabilir miyim?

Tam da burada yeni bir korku ortaya çıkar: İhsan edebilecek miyim, egoizmimden bağımsız olabilecek miyim, Partzuf’un Roş’unu (başını) yaratabilecek miyim?

Diyelim ki bir arzumuz var ve onun üzerinde bir perde (Masah) inşa ediyoruz ve üzerindeki ışıkla çalışıyoruz.

Yukarıda yarattığımız şey Roş (Baş) olarak adlandırılır, aşağısındaki ise Guf (Gövde).

Arzumuzda hissettiğimiz korkuyu, kendimiz için olan endişeyi azaltmaya çalışırız. İşte ilk kısıtlamayı, Tzimtzum Alef (TA)’i böyle yaparız; ardından bir perde inşa eder ve üzerinde çalışırız.

Bilindiği üzere, geliş açısı yansıma açısına eşittir; bu nedenle üst ışığı ne ölçüde doğru algılarsak, aynı ölçüde onunla çalışabiliriz.

Korkuyu “kendim için kaygı” dan, “başkaları için kaygı” olarak duyulan korkuya çevirerek, kendimi onların arzularına dahil ederim; buna “komşunu sev” denir. Böylece Partzuf’un Roş’unu (başını) inşa ederim ve bu, benimle başkaları arasındaki bağlantı hattı olur. Roş’ta, bedenin üzerinde, perdenin üzerinde inşa edilen ruhumu tanımlarım. Onun içinde tüm dünyayı ve Yaradan’ı dahil edebilirim. İşte böyle işliyor.

Bu nedenle, Zohar Kitabı’na Giriş’de öğrendiğimiz gibi, kaygı kişinin kendi içinde de olabilir, kendi dışında da olabilir.

Kişinin kendisi için duyduğu kaygı ise genellikle bu dünyada ve gelecek dünyada kendisine ne olacağına dair endişeye dönüşür. Oysa bu kaygı tamamen yanlıştır; çünkü ne “bu dünya” ne de “gelecek dünya” diye bir şey vardır — böyle bir kavram aslında hiç mevcut değildir.

Bugün bile girebileceğim bir dünya, manevi bir durum var. Buna Olam Haba denir, yani gelecek dünya, gelen dünya. Bir sonraki dakika, benim bir sonraki durumum “gelecek dünya” olarak adlandırılır.

Bu nedenle, perdenin üzerinde fark edilen Yaradan da dahil olmak üzere başkaları için kaygılanmalıyız. Ruhun gücünü belirleyen işte bu kaygıdır.

Yaradan Bize Dayanmaz

Dünya, sözün, Tanrı’nın sözünün üzerinde duruyor. Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrı’nındı; Tanrı ise sonsuzdu ve bu böyle devam eder.

Soru: Bunu açıklayabilir misiniz?

Cevap: Bu, dünyanın iyilik ve sevgi niteliği üzerinde durduğu anlamına gelir. Tüm bunlar yukarıdan geliyor, bizden değil.

Bizden gelseydi, bir saniye bile var olmazdı. Sonuçta, biz dünyada negatif bir enerjiyiz.

Yaradan bizi tutar ve dünyayı tutar. Eğer böyle olmasaydı, hiçbir şey var olamazdı. Ve bu arada, biz bu dünyada bir parazitiz.

Soru: Yaradan neye dayanır? Bizi tutarak ne ister?

Cevap: O hiçbir şeye dayanmaz. Bizi öyle bir şekilde yönetir ki, insan sonunda dünyanın nasıl yönetilmesi gerektiğini anlayacak şekilde gelişir ve Yaradan’ın yerini alır.

Akıl Ya Da Kalp

Yorum: Birçok insan, şarkı ve danslarla ifade ettiğimiz Kabala’nın dışsal biçimini kabul etmekte çok zorlanıyor. Neden buna bağlı kalıyoruz? Neden başka bir biçim denemiyoruz? Kabala’nın bir bilim olduğunu söylüyorsunuz, üniversitelerde olduğu gibi dersler verseydiniz, Kabala’nın dağıtımına ne kadar daha fazla yardımcı olabilirdi?

Cevabım: Bunun dağıtıma yardımcı olacağını sanmıyorum. Dünyadaki insanların yüzde doksan dokuzu bizim bilimimize hiç ihtiyaç duymuyor. Onların ihtiyacı, kendilerini iyi ve güvende hissetmek, bu da birbirleriyle hoş bir iletişim, hoş bir birliktelik içinde ifade edilir.

Doğam gereği, ben tamamen antisosyal bir insanım. Dahası, hayatım boyunca dört duvar arasında oturmaya hazırım ve bunu hiç de hapishane gibi hissetmem. Bilgisayarım, kitaplarım ve içimdeki şeyler var. Bu bana yeter! Dünya bana ne katabilir ki?

Ancak manevi olarak ilerlemek için bu dünyevi dünyaya ihtiyacımız var. Bu nedenle dış çevreye çıkıyorum, aksi takdirde öğretmezdim.

Kendimizi açık bir üniversite olarak konumlandırmanın, büyümüş çocukların daireler çizip şarkı söyledikleri bir anaokulu gibi bulanık bir imajdan çok daha saygıdeğer olacağını anlıyorum. Bunun neye benzediği hiç belli değil.

Ancak ortak yemekler, şarkılar ve danslar, Baal Şem Tov zamanından beri eski Kabalistler arasında kabul görmüştür. Bence hem Ari hem de Rabbi Şimon için durum böyleydi. Bu, insanların içsel duygularının, özlemlerinin ve birlikte olma arzularının doğal bir ifadesidir.

İnsanlar ateşin etrafında daire şeklinde oturup birlikte şarkı söylediklerinde, bunun onları birleştirdiğini biliyoruz. Bunda garip bir şey görmüyoruz. Bunlar Güney Amerika’daki yerli halklar, ateşin etrafında mızraklarıyla oturan Afrikalılar, masalarında oturan Avrupalılar, çömelmiş Japonlar veya Çinliler olabilir; kim ve nasıl olduğu önemli değildir. Bu, birleşme yöntemi, duyguların ifadesi olduğu için her yerde kabul görür.

Doğal olarak, Avrupa’da İsrail’deki gibi böyle bir dışsal ifade çok garip ve hatta itici olarak kabul edilir. Ancak öncelikle İsrail’i, sonra da dünyanın geri kalanını ıslah etmemiz gerektiğinden, bu şekilde davranmak zorundayız. Bunun dünyanın geri kalanında da kabul gördüğünü görüyorum. Ben kendim büyük çember danslarının hayranı değilim, ama insanlar kendiliğinden bu şekilde davranmaya başlıyorlar.

Ben ateşin başında oturup şarkı söylemeyi ve konuşmayı tercih ederim. Bu, insanların zıpladığı ve terli arkadaşlarını kucakladığı danslardan daha fazla heyecan veriyor bana.

Buna ilgi duyan insanlar var ama bazıları ise, edinmekten, anlamaktan gelen içsel bir duygudan daha fazla ilham alıyor.

Kalp ya da akıl yoluyla, bize ulaşan iki tamamen farklı ıslah yöntemi vardır. Biri Ari’den (akıl yoluyla), diğeri Baal Şem Tov’dan (kalp yoluyla) gelmiştir. Ve ikisi de eşittir.

Günümüzde, hangi yöne gittiğimizi söylemek hala zor. Ben ve Baal HaSulam, günümüzün Ari’nin zamanı olduğunu, akılla kanıtlamak, göstermek ve açıklamak zorunda olduğumuzu düşünsek de, insanları daha çok etkileyen şeyin tam olarak “içelim ve dans edelim” olduğunu görüyorum. Çünkü bu, ortak bir arzu aracılığıyla kalpten kalbe geçiyor.

Yani şarkılar ve danslar gerekli, ancak daha fazla içsel derinleşme gerektiriyorlar.

Soru: Rabaş bu konuya nasıl yaklaşıyordu? Sonuçta, kendisinin bazı ilkeleri vardı. Ortodoks bir ortamda yaşadığına göre, hem dışsal hem de içsel bir formu olmalıydı.

Cevap: Dışsal formu çok basitti; diğerlerine benziyordu. Ama içsel olarak, diğerlerinden tamamen farklıydı, ancak bunu göstermiyordu.

Yaşam Tarzına Karşı İsyan

Soru: Günümüzün çocukları yaşlıları dinlemek istemiyor. Öğrencileriniz de aynı olsaydı, itaatsiz olsaydı ve sizi dinlemek istemeseydi ne yapardınız?

Cevap: Ben de aileme karşı öyle değil miydim? Onlara gerçekten her konuda itaat ettim mi? Beni müzik okuluna kaydettiler, ben de bıraktım. Üstelik büyük bir skandalla ayrıldım. Beni tıp fakültesine yönlendirmek istediler ama oradan da kaçtım.

Her şeyi kendi bildiğim gibi yaptım. Bir üniversiteye gittim ama sevmedim. Başka bir üniversiteye gittim, dışardan öğrenci olarak mezun oldum, İsrail’e taşındım ve kendime bir meslek buldum: Kabala. Neden? Ne için? Karlı bir işi falan bıraktım.

Onların bakış açısına göre, onlara karşı mümkün olan her şeyi yapıyormuşum gibi görünüyordu: “Sonuçta, ailede iki doktor var ama oğulları tamamen farklı.” Bir yol seçti, seksen yaşında bir adama bağlandı ve hayatını ona adadı. Otuz yaşından itibaren kendini bu yaşlı adamın yanında olmaya ve ondan öğrenmeye adadı. Eğitim almamış seksen yaşındaki bir öğretmenden ne öğrenilebilir ki? Kabala, kötülük, mistisizm mi?

Bunun 80’lerin başında olduğunu düşünün. Bana çok garip bir insan, eğitimli, gelişme fırsatı olan harika bir işi olan biri olarak bakıyorlardı ve birdenbire hepsini bırakmıştım. Ne için? Kim bilir neyi öğrenmek için. O yıllarda bu tamamen anormal görünüyordu.

Onlara bizim dünyamızın düzeyinde rasyonel bir şekilde hiçbir şey açıklayamazdım. Para, sağlık, refah, çocuklarım için daha iyi eğitim, hayat açısından ne kazanıyordum? Kaybettiğim her şeydi.

Bu nedenle kimse beni desteklemedi. Ailem dindar insanlara “Oğlumuz Kabala ile uğraşıyor. Ne düşünüyorsunuz? Nedir bu?” diye sorduğunda, onlar “Sizin için üzülüyoruz” diye cevap veriyorlardı. Bu yüzden ailem ne yapacağını bilemiyordu. Onları anlıyordum ve onlara üzülüyordum.

Bu, benim de bugünün gençleri kadar asi olduğum anlamına geliyor. Benim isyanım, havalı bir ceket veya şapka giymek ya da kafamı özel bir şekilde tıraş etmek değildi. Bu, tüm yaşam tarzına karşı ciddi bir isyandı. Bu isyan, milyonlar kazanma, lüks içinde yaşama, dünyayı gezme vb. fırsatları terk etmektir.

Yorum: Babalar ve çocuklar arasındaki anlaşmazlıklar, nesiller arası ebedi mücadelenin iyi bilinen bir temasıdır.

Cevabım: Hayır, eskiden bu, genç neslin daha büyük egoizmi ile önceki neslin daha az egoizmi arasındaki bir mücadeleydi; önceki nesil, aynı hayvansal seviyede olan sonraki neslin yaptığı küçük değişikliklere katılmıyordu.

Ancak şimdi tamamen farklı bir şey yaşanıyor. Artık genç nesil, önceki neslin yaşam tarzını tamamen reddediyor. Şimdi değerlerin mutlak bir yeniden değerlendirilmesi var. Bu, arabaya ihtiyaç duymak yerine at arabasına, köye ihtiyaç duymak yerine şehre ihtiyaç duymak gibi değerler değil. Anlaşmazlık, senin gibi yaşamak zorunda kalırsam yaşamak istemememdir.

Alma Arzusunu İyilik İçin Nasıl Kullanabilirsiniz?

Soru: Kişi alma arzusunu nasıl kötü olarak algılayabilir?

Cevap: Diyelim ki bir şey çaldım ve yakalandım. O anda kendime şöyle azarlarım: “Neden çalıyorum? Buna bir son vermeliyim, çünkü bu tür özelliklere sahip olmaktan dolayı ızdırap çekiyorum.”

Bu, çalışmamız için de geçerlidir. Adam HaRişon’un bir hırsız olduğu söylenir. İhsan etme niyetiyle olmayan her türlü alma, hırsızlık olarak adlandırılır.

Bunu kötü olarak görseydim, kendimi ondan kurtarırdım. “Işığın faydası karanlığın içinden ifşa olur” denir. İhsan etme eylemleriyle iyiye ulaşacağımı bilseydim, alma eyleminin beni kötüye götürdüğünü anlardım.

Bunu nasıl görebilirim? İster alma arzusu içinde eylemlerde bulunup darbe aldığımda ızdırap çekerek. O zaman bu arzuyu istemem; onu kısıtlamak isterim.

“Daha az bilgelik, daha az ızdırap. Fazla talep etme, senin için daha iyi olur. Neden bir şeyin peşinden koşasın? Sessizce otur, her şey yoluna girecek.” Bütün dünya bunu böyle anlar.

Bu yol, ızdırabın yolu olarak adlandırılır. Ancak yine de bu yolda yaşayıp ilerleyemeyiz, çünkü alma arzumuz sürekli gelişiyor ve yanıyor. Ve onu kontrol etmesek de, yine de hakkını istiyor ve sonra, istesek de istemesek de onu kullanıyoruz. Ancak, onu kullanmak istememizden dolayı bile ızdırap çekiyoruz, ama istediğimizi alamıyoruz. Buna çeşitli biçimlerde ızdırabın yolu denir.

Ve bir de Tora’nın yolu vardır, çalışma ve çeşitli eylemler yoluyla, maneviyatta, ihsan etme niyetinde büyük bir çekicilik, çok önemli şeyler olduğunu ifşa etmeye başlarım: sonsuzluk, mükemmellik ve edinim, bunlar alma arzusunda hiç yoktur.

O zaman, alma arzusunun kötü olduğunu anlarım, bu arzuda ızdırap çekiyorum, çaldığımda yakalanıyorum, arzu ediyorum ama tatmin olamıyorum diye değil, maneviyatta var olan iyi şeylere ulaşmama izin vermediği için. Böylece, alma arzusunu maneviyatla karşılaştırmaya başlıyorum ve bu nedenle, bu arzuyu dünyamızdan, kendimden uzaklaştırmak istiyorum.

Buna Tora’nın yolu denir; bu, alma arzusunu kötü olarak görmeye başladığım ve beni biraz aydınlatan üst ışık aracılığıyla ihsan etme arzusuna geçmek istediğim zamandır. Bu durumda, alma arzusu bana engel olmaz. Ne kadar büyükse, o kadar iyidir. Onu yok etmem, gelişimine karşı çıkmam, çünkü bu bana zaten yardımcı olmaz. Aksine, onu bütün olarak kabul eder ve ışıktan onu iyiliğe döndürmesini talep etmeye başlarım.

Bu nedenle, kaynağa geri dönen ışığın işlediği gelişim yolu doğaldır. Bu, alma arzusunun gelişimi ve insanlığın gelişimi ile birlikte ilerler. Bu, insana tüm soruların cevabını verebilecek tek yoldur.

Kişi sorar: “Neden ızdırap çekiyorum?” O zaman ızdırap çekmeyin, içinizde gelişen alma arzusunu kullanın ama doğru şekilde kullanın. Bu nedenle, ihsan etme niyetiyle alma arzusunu kullanmak, tüm soruların mükemmel cevabıdır. Kendinizi kısıtlamanıza veya hazlardan yapay olarak kaçmanıza gerek yoktur. Aksine, alma arzusunu tüm gücünüzle kullanmaya başlarsınız.