Daily Archives: Nisan 4, 2021

Kabala ve Sufizm – Tek Öğretinin Dalları

Soru: Sufizm’in canlanmasına katkıda bulunan biriyle ilgilenir miydiniz? Aslında bu da Kabala ama İslami.  Aynı zamanda daha anlaşılır çünkü daha geniş bir insan kitlesine yöneliktir.

Sufizm bir şekilde yeniden doğarsa, bu iki akım bir çekişme yaratmadan aynı anda var olabilir mi?

Cevap: Birincisi, Sufizm ve Kabala asla birbiriyle ter düşmeyecektir. Aralarında herhangi bir çekişme olamaz.

İkincisi, hem Sufizm hem de Kabala dışlanmıştır çünkü her iki öğretiden de hem İslam’ın hem de Museviliğin dini liderleri nefret etmektedir.

Üçüncüsü, yeniden canlanmaya ihtiyaçları olduğu için Sufizm ile Kabala arasında henüz bir bağlantı olamaz. Her ikisine de hayat vermeliyiz. Sufizm sürgünde.

Sufilerle yurtdışında tanıştım: Hollanda’da, İngiltere’de, Amerika’da. İran ve Irak’tan kaçmak zorunda kalmışlar. Ama olgun ya da yaşlı insanlardı. Artık bizimle olduklarını sanmıyorum. Ve hemen hemen hiç öğrencileri yoktu.

Ama gerçekten umuyorum ki Kabala Musevilik’te yeniden doğuyorsa, Sufizm de İslam’da yeniden doğacak ve tüm dünyaya yayılacaktır. Sufizm ile ilgilenenler onu uygulamaya başlayacak. Kabala ile ilgilenenler bunu uygulayacaklar. Bu önemli değildir! Asıl mesele, bir insanın kendi üzerinde çalışması ve kendini geliştirmesidir.

Uygulama olarak hem Sufizm hem de Kabala aynı şeyi öğretir. Sufizm, Kabala gibi, İbrahim’den doğmuştur. Ancak Sufizm’i manevi bir öğreti olarak en büyük oğlu İsmail’e, Kabala’yı ikinci oğlu İshak’a geçirdi. Ama aslında, bunlar birbiriyle ilişkili yöntemlerdir.

Aralarında çelişki yoktur. Önemli olan onları geliştirmek ve yaymaktır.

Ancak, onları karıştırmanızı tavsiye etmem. Bırakın gelişsinler. Ve sonra düşünmeye ve harmanlanmasının uygun olup olmadığını ve nasıl olduğunu anlamaya başlayacaksınız.

“Kötü Huylu İlişkiler” (Linkedin)

Kanser binlerce yıldır insanlığı rahatsız ediyor. Bazı kanser raporları MÖ yedinci yüzyıla kadar uzanmakta ve Mısır’daki eski parşömenlerde göğüs kanserinden bahsedilmektedir. Çağlar boyunca sayısız tedaviler hazırlanmıştır, ancak kanser yine de yayılıyor. Bazı bilim adamları, her vaka ve her bir kişi benzersiz olduğu için, kanserle vaka bazında mücadele etmemiz gerektiğine inanıyor. Benim görüşüme göre, tüm kanser türlerinin tek bir nedeni vardır; nedeni ortadan kaldırırsanız kanseri ortadan kaldırmış olursunuz.

Kanser, bazı hücrelerin bencilce davranmaya başladığı, çevrelerini ve nihayetinde tüm organizmayı yok ettiği ve ölümüne neden olduğu hücreler arası ilişkilerde bir bozulmadır. Ancak vücudumuzdaki hücreler doğası gereği bencil değildir; işbirliği yapmaya ve hatta gerekirse bedenin iyiliği için kendilerini feda etmeye programlanmışlardır. Kanserli hücreler, içlerine kötü amaçlı bir yazılım yüklenmiş gibi yapılarını bozan ve komşularına kötü davranmalarına neden olan doğal programlarına aykırı davranmaya başlarlar. Bu kötü amaçlı yazılım, kanserin bedenlerine zarar verdiği insanlar, bizleriz. Birbirimize düşman olduğumuzda, kendi hücrelerimiz de dahil olmak üzere doğanın diğer tüm seviyelerine kötülüğü yayarız. Sonuç olarak onlar da ölene kadar birbirlerine düşman olurlar ve biz de onlarla birlikte ölürüz. Diğer bir deyişle, ruhumuz kötü davranışlarla boğuşursa, hücrelerimiz için de öyle olacaktır.

Birbirimize karşı kötü davrandığımızda, acı çekenlerin mutlaka zorbalar olması gerekmez. Aslında acı çekenler genellikle zorbalar değildir, ama sonunda herkes acı çeker. Suçlulara verilen ceza her zaman belirgin olmasa bile, kötü davranıştan dolayı kimse kazanmaz. Aynı şey kanser için de geçerlidir: Hastalananlar her zaman bencil hücreler değildir; genellikle önce başka bir organ etkilenir. Ancak sonunda, tüm vücut yok olurken, her biri eşit derecede acı çeker.

Adalet ilahi olsaydı, kanser sadece bencillere ızdırap verirdi. Ancak işler bu şekilde yürümemekte. Tıpkı tüm hücrelerin birbirine bağlı olması ve bir yerdeki zayıflığın başka bir yerde bir hastalığa yol açması gibi, bencil bir kişi de başka bir kişide hastalığı tetikleyebilir. Diğer kişi hiçbir şekilde bencil olmayabilir, ancak hepimiz bağlı olduğumuz için tüm sistem zarar görür ve insan zinciri boyunca bir yerlerde bir bağ kopar. Sonunda, vücutta olduğu gibi tüm zincir acı çeker, yani sonu beklersek adaletin yerine geldiğini görecek kimse kalmayacaktır.

Bu nedenle, kansere çözüm vakaya göre bir tedavi değil, herkes için aynı tedavidir: Vücudumuzdaki hücreler arasında, doğal olarak var olanlarla ilişkilerimizin düzeltilmesi. Birbirimize karşı kötü niyetimiz aracılığıyla kendi hücrelerimizi hasta etmek yerine, onlardan asıl sağlıklı bir vücut gibi çalışılacağını öğrenmeliyiz. Birbirimize saldırmak yerine birbirimizi savunduğumuzda, beden, zihin ve ruh olarak sağlıklı olacağız.

Büyüyen Ego Bize Nasıl Yardımcı Olur?

Soru: Eğer hepsi egodan kaynaklanıyorsa, insanın kararlarının değeri nedir?

Cevap: Onlar gerçeği egoizmden elde edemeyeceğinizi keşfetmek için gereklidirler. Ama yine de ego sayesinde ilerliyorsunuz. Bir yandan içimizde ego yardımıyla elde ettiğimiz pek çok duygu ve deneyim ortaya çıkar.

Öte yandan, hakikate bu şekilde ulaşamayacağımızın farkına varmaya başlarız. Egoizmin üzerine çıkmalıyız ve o zaman mantık ötesi inancın ne anlama geldiğini düşünmeye başlayacağız.

“Dünya Mutluluk Raporu – Algılanan Mutluluk, Mutluluk Değildir” (Linkedin)


 

En son Dünya Mutluluk Raporu’na (WHR) göre, Finliler dünyadaki en mutlu insanlar ve Afganistan halkı en mutsuz insanlar. Ayrıca, listedeki ilk dört ülke Kuzey Avrupa’dan, Hollanda beşinci sırada. Bu ilginç çünkü bu ülkeler gezegendeki en iyi yaşama sahipse, neden göçmenlerle dolu değiller? İnsanların fakir ülkelerden, en mutlu yaşamı sunabilecek ülkelere doğru, ilk adım olarak daha zengin ülkelere göç etmelerinden dolayı mı? Muhtemelen hayır, çünkü en mutlu ülkeler popülerlik ölçeğinde o kadar yüksek değil. Görünüşe göre, kişiyi mutlu eden şey, diğerini mutlu eden şey ile aynı değil. Mutluluk olarak algıladığımız şeyle mutluluğun gerçekte ne olduğu arasında büyük bir fark vardır.

WHR, hangi ülkenin daha fazla mutlu olduğunu belirlemek için birkaç faktörü araştırdı. Bunların arasında GSMH (bir ülkenin ekonomik göstergesi), gelir eşitsizliği, yaşam seçimlerini yapma özgürlüğü, güven ve başkalarına güvenebilme yeteneği, kamu kurumlarına güven, sağlıklı yaşam beklentisi, refah ve cömertlik vardır. Bu tür faktörlerin insanların mutluluğunu belirlemede büyük bir rol oynayacağı makul görünüyor, ancak gerçekte, tüm projenin anlamsız olduğu kilit bir faktörü gözden kaçırıyorlar: insanların beklentileri, yani anketleri yapanların mutluluk algılarının karşısında, insanların mutluluk olarak algıladıkları şey.

Örneğin, insanlar gelir eşitsizliğinden rahatsız olmazlarsa, diğerlerinden daha fazlasına sahip olmaları onları mutlu etmeyecek veya daha azına sahiplerse mutsuz olmalarına neden olmayacaktır. Aynı şey güven için de geçerli: Bir kişi aile üyelerine karşı güven duyabilmeyi oluşturabiliyorsa ve daha fazlasını beklemiyorsa, o zaman bu ülke dünyadaki en yozlaşmış ülkeler arasında yer alsa bile, bu, o ülkenin insanlarını daha sefil hale getirmeyecektir. Görünüşe göre araştırma Batılı zihinler tarafından tasarlandı ve ülkelerin mutluluğunu, Batılı zihinlerin mutluluk için önemli gördükleri şeylere göre sıraladı. Ancak Batılı zihinler, nesnel gerçeklik değildir.

Gerçek şu ki, nesnel bir gerçeklik yoktur; insanların mutluluğunu karşılaştıramazsınız – ne ülkeler arasında ne de çağlar arasında. Bununla birlikte, insanlar bireysel olarak mutlu olup olmadıklarını belirleyebilirler. Mutluluğumuzu ölçebilir, derecelendirebilir, hayatımızın önceki aşamalarıyla karşılaştırabilir ve kendimizi nasıl daha mutlu edeceğimizi planlayabiliriz çünkü içeride bizi neyin mutlu ettiğini biz biliyoruz: Basitçe ifade etmek gerekirse, istediğimizi aldığımız zaman mutlu oluruz. Arzularımız tatmin edildiğinde, mutlu hissederiz. Ya da belki yeniden ifade etmeliyim: Memnuniyet hissederiz.

Maalesef, biz asla memnun değiliz, olamayız da. Bilgelerimiz daha önce Midrash’ta (Kohelet Rabbah) şöyle demişti: “Kişi, dileklerinin yarısı kendi elindeyken dünyayı terk etmez; yüzü olan birisi iki yüz ister, iki yüzü olan biri dört yüz ister.” Başka bir deyişle, insan doğasının kendisi memnuniyetimizi reddeder. Sahip olduklarımızdan memnun olsaydık, medeniyetimiz olmazdı çünkü hayatlarımızı iyileştirme dürtüsü hissetmezdik. Sonuç olarak, teknolojiye sahip olmayacaktık ve insanları neyin mutlu ettiğine dair soylu sosyal ideallerimiz olmayacaktı. Yani WHR’nin kendi standartlarına göre, biz mutlu olamayız. Ama akabinde, ilk aşamada bizi mutlu ettiği söylenen şeyleri biz istemeseydik, bunlara sahip olmamak bizi neden mutsuz etsin?

Bizi neyin memnun ettiğini değil, bizi gerçekten mutlu eden şeyin ne olduğunu anlarsak, bu anlayış bariz şekilde çözülür. Daha önce bir anneyi yeni doğmuş bir bebeği ile gözlemlediyseniz, bunun ne olduğunu bilirsiniz: başkalarını memnun etmenin hazzı! Bebek battaniyesinin içinde, karnı tok ve derin bir uykudayken bile, annesi hala onu izler, battaniyesini gereksiz yere düzeltir ve gülümser. Hiç kimse bebeğinin ihtiyaçlarını karşılayan bir anneden daha mutlu değildir.

Başkalarının arzularını, annelerin bebeklerini memnun etme çabası gibi tatmin etmeye çabalarsak ve diğerleri de aynısını bizim için yapmaya çalışırsa, herkes mutlu olur. Memnun etmek için asla bitmeyen bir arzu havuzumuz olurdu, herkesin kişisel ihtiyaçları her zaman en üst düzeyde karşılanırdı ve herkes başkalarını her zaman mutlulukla memnun ederdi. Böyle bir ruh halinin neden olabileceği mutluluğun gerçekten sonu yoktur.

Burada mucize yok; bu psikolojik bir değişim. Kendi arzularımıza odaklanmak yerine, başkalarının arzularına odaklanmalıyız ve onlar da bizimkilere. Dünyayı değiştirmek ve hepimizi, dünyadaki her insanı gerçekten sonsuza dek mutlu kılmak için gereken tek şey bu. Bundan sonra, mutlu olup olmadığımızı bize söyleyecek raporlara ihtiyacımız olmayacak; biz kendimiz bilebiliriz.