Görünmeyen Hediyeler

Soru: Kurtuluş için neden ümit etmeye ihtiyacımız var ki umudumuz olmadan başarmamız imkânsızdır?

Cevap: Basitçe buna ne kadar ihtiyacımız olduğunu hissetmemiz gerekli. Bir şeylere bir eksikliğimiz olmadığı sürece Kap’ta yoktur; arzulanan doyumu almaya hazır değilizdir.

Yaradan biz arzuladığımız müddetçe bize hediyeler vermeye hazırdır. O tek bir şey talep eder; bu hediyeler için bir arzumuz olsun aksi halde hediyeleri hissetmeyiz. Eğer hediyeye ihtiyacı olmayan birine bir hediye verirsen bu kişi bu hediyenin içinde herhangi bir değer hissetmeyecektir.

Bu yüzden bir eksikliğimiz olsun ve o zaman zaten var olan hediyeyi keşfetmiş oluruz, hemen yanımızda, yanı başımızda. Etrafımızı saran tüm evren hediyelerle doludur; sadece siz görmüyorsunuz ve burada nelerin olduğunu hayal etmiyorsunuz. Her şey hazır sadece tek ihtiyacınız, bir eksiklik.

Bu sanki gözlüklerimi çıkarmışım ve önümde hiçbir şey görmüyorum gibidir. Böylesi bir durumda olan birine nasıl olurda hediye verilir? Üst Işık tamamen sükûnettedir fakat hediye senin Işık için olan doğru arzunun içerisindedir. Arzunu hazırla ve hediye ifşa olacak.

Yaradan’a ‘Bana ver, bana ver!’ diye talep etmene gerek yok. Kendi eksikliğimi hazırlamaya başladığım an keşfederim ki buna hazır değilim ve o zaman Yaradan’a talep ederim: ‘benim için hazırlamış olduğun hediye için arzumu şekillendirmeme yardım et’. Ve Yaradan yardım edecektir.

Ancak ben bu arzuyu şekillendirmediğim sürece hediyeyi hissetmeyeceğim. Arzu, hediye, Işık ile tam olarak uyuşmalıdır. Bütün bir arzum olmadığı sürece kurtuluş gelmeyecek yani sürgünün hiçbir hissinin olmadığı, dünyanın kralı, Yaradan için bir ihtiyaç. Yaradan’dan ayrılık benim için ölümdür! O benim dünyamda keşfedilmeli; aksi halde çok ihtiyacını duyduğum şeyi alamayacağım.

Eğer ben sürgünün bu hissine sahip değilsem nasıl olurda kurtuluş gelebilir? Eğer benim ihtiyacım yoksa hediye nasıl ifşa olabilir? İhsan etmeyi özlemlediğimi ve buna ulaşmak için hazır olmadığımı hissetmeliyim böylece Yaradan’ı beni kurtarması, Yüceliğini ifşa etmesi için zorlamalıyım.

O’nun ifşasına ihtiyacım yok öyle olsa O’ndan egoistik olarak haz almaya başlardım; daha ziyade O’nun yüceliğinin hissiyatına ihtiyacım var. Tüm talebim bu! Beni rahatlatacak tek şey bu, sürekli ihsan etmek hakkında düşünmeli ve bunu edinmek için Yaradan’ın yüceliğine ihtiyacım olduğunu anlamalıyım.

Arzumun Yaradan’ın ifşasına yerleşmiş bir formu almaya ihtiyacı vardır. Yaradan’a ihsan etmek istiyorum, O’na nasıl ihsan etmeyi arzumun içinde hissetmek için ve O benden razı olacaktır ve bu durum vasıtasıyla bana ihsan eder. Bu şekilde bu niyette O’nunla beraberiz, birbiriyle bağlanmış durumda, karşılıklı ihsan etmenin içinde.

Kimin aldığının kimin verdiğinin farkı yoktur. Yaradan verir ve ben veririm; O ihsan eder ve ben ihsan ederim, her ikimizde eşitiz. Eğer aramızda sevgi varsa, aksiyonlarımız tamamen eşittir ve kimin ilk kimin son olduğu önemli değildir. Öyle ki O Yaradandır ve ben yaratılan, tüm ifadeler kaybolur. Bebek anne için annenin kendisinden daha mı az önemlidir?

Soru: Yaradan’ın da alması mı bunu takip eder?

Cevap: Yaradan benden razı olur. Eğer O’nda alma arzusu yoksa O nerede haz alacaktır? O benim arzularımdan razı olur! Bebeğinden haz alan bir anne gibi çünkü bebek için her şey iyi gidiyor. Annenin hazzı bebekten geliyor.

Haz için olan arzumuzun ne kadar büyük olduğunu şimdi anlayabiliriz. Bunun içinde Üst’ün ihsan etme arzusu zaten vardır ve bu yüzden her şey bizim arzumuzla başlar ve biter.

29.04.2014 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 5. Bölümünden, Baal HaSulam’ın Yazılarından

Dünyamız – Yolda Bir İstasyon

Soru: Eğer kişiye Hz. İbrahim’in düşüncesini açıklarsam, düzelmesine yardımcı olur muyum?

Cevap: Üç bin beş yüz yıl once tüm insanlık Babil’de yaşıyordu. İnsanların bazıları yaşamış oldukları gibi yaşamaya devam etmelerinin mümkün olmadığını anladılar. Büyüyen kriz, onları neden ve hangi amaçla yaşadıklarını sorgulamaya zorladı.

Bütün hayatları mahvoldu ve tamamen şaşkına döndüler. O zamanların Babil’i üç milyon nüfusu ile büyük bir imparatorluktu. Bazıları, yaklaşık beş bin kişi, doğada bir çeşit işleyişin, maddenin gelişimine dair belirli bir formülün var olduğunu anladılar.

Maddenin içinde, kendisini iten ve gelişimin tüm seviyelerinden geçiren, sonuçta da bir sonraki varoluş seviyesine getiren gelişimsel bir güç bulunmaktadır.

Tüm dünyamız bir ara istasyondur. Buraya ulaştık, çalışmalarımızı yürütüyoruz ve devam ediyoruz. Babillilerin bazıları bunu keşfettiler ve anladılar ki, buradan insan varoluşunun başka bir seviyesine dönüşüm yapmak mümkün ve bu seviye ile doğanın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeleri beraberce Adem (İnsan) seviyesini oluşturmaktadır.

Arzulardan bahsediyoruz. Sadece arzuları görürüz ve onların kapsamında hareket ederiz. Yaradılışın bütün derdi alma arzusudur, cansız, bitkisel, hayvansal ve hatta Adem’in özü de dahil olmak üzere. Onlar, maddenin kendisini içinde bulunduğumuz doğayı yöneten daha yüksek güçlerin çizgisine getirerek, madde ile çalışma yöntemlerini değiştirmeleri gerektiğini anladılar.

Biz doğrudan doğa tarafından kontrol ediliyor olabiliriz ve bundan kaçınabiliriz ve doğanın kaynağı gibi olmayı isteyebiliriz. Bütün farklılık budur.

Belirsiz bir kaynak yani Yaradan tarafından egoistçe hareket ettirilebilirim. Bu formda var oluyorsam, o zaman varoluşun cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelerini hissederim ve Adem’in seviyesinden yoksun kalırım.

Adem seviyesi Yaradan’dan aldığım her şeyi sildiğimde ve O’nun gibi olduğumda gelir. Bu varoluşun tamamen farklı bir seviyesidir. Bu cansız, bitkisel ya da hayvansal değil, dördüncü seviyedir, Adem seviyesi.

En önemli ilke şudur ki; ben sürekli Yaradan tarafından etkinleştirilerek O’ndan alabilirim ve bu varoluşun ilk formudur. Ama varoluşun ikinci bir formu daha olabilir, egomu etkinleştiren Yaradan’ın komutlarına göre varolmak istemeyebilirim. Bu durumda O’nu Yaradan olarak adlandırmam, onun yerine “Firavun”, Yaradan’ın Ahoraym’ı (sırtı) olarak adlandırırım. Yaradan’a benzemek ve O’nun gibi olmak isterim. Bunun için O’nun kontrolünü keserim, O’nun etkinleştirmesine razı olmam. İnsanların zihinlerindeki gerçek devrim budur. Bazı Babilliler bu keşif ile ilgilendi ve bu yaklaşımı kabul etti. Gördüler ki, hayat onları buna doğru itiyordu. Yaradan yavaş yavaş onları zorlamıştı, onlara sorunlar, bir kriz ve kötü hisler göndermişti.

Bugün, bizler yine Babil’deki gibiyiz; hayat çok kötü. Ve sorun şu ki; bizler Yaradan’ı bilmeyen eski Babilliler gibiyiz. O zaman bile, sadece küçük bir grup doğanın bu eyleminin maksatlı olduğunu ve  kökeninin daha yüksek bir güçte olduğunu öğrendi. Bugün, bunu biz de anlamak için öğrenmeli ve tüm dünyaya öğretmeliyiz.

Yayım tarihi: 12 Nisan, 2014

Son Devrim İçsel Bir Devrim Olacak

Soru: Bana insanlarla konuşmak zor geliyorsa ne yapmalıyım ve konuştuğum bir insanla ilişki (bağlantı) metodunu nasıl kuracağımı bilmiyorum?

Cevap: Çünkü, bu krizden nasıl çıkılacağını anlatabilmemiz de herhangi bir zorluk olamaması gerekmektedir. Böyle sorunlar dünyada olması idi, onlara yaklaşabilmemizin imkanı olmazdı. Bununla birlikte, günden güne dünya çok daha büyük sorunların içine batıyor ve kaos müthiş bir hızla ilerliyor. Bugün veya yarın ne olacağını kimse bilmiyor.

Böyle bir durumda, basitçe dışarıdaki dünyaya gitmeli ve bunun neden olduğunu onlara söylemeliyiz. Bu doğa tarafından  bizim üzerimizde gerçekten kasten yapılmaktadır. Sürekli olarak baskı altında gelişmekteyiz ve şimdi bile  üzerimizde öyle bir  baskı uygulamaktadır ki gelişimize devamı edelim.

Ancak bu kez gelişimimiz savaşların her türü  sayesinde olmamalıdır. Hepimiz aynı sorunların içinde mevcutsak bugün  kime karşı savaşalım? Bir birimizle kavga etmeye başlarsak, ki işgal edilecek hiç bir şey yokken, bize hiç bir şey yardımcı olmayacaktır.  Millet halinde yaşamak istiyorsan git ve yap!

Bugün insanlığın yaşadığı problemler dünyasal yollarla çözülemez. Bu durumu düzeltmek için gerekli araçlara sahip değiliz. Bunun nedeni, bu dünyada mevcut olan bütün araçları zaten kullanmışız ve buna rağmen hala kendimizi kötü hissediyoruz. İnsanlığın kafası karıştı: birilerine karşı bir devrim başlatırsak o zaman kendimize zarar vermiş oluruz.

Devrimler yardımcı olamaz, Ukranya daki son olaylarda ve örnek olarak Arap baharı olarak bildiğimiz Arap dünyasını kasıp kavurarak geçen karmaşa rüzgarının sonuçlarında gördüğümüz gibi sadece ulusları yok eder. Bu durumdan yararlanmak için araçlarımız yok. Doğa kendimizi değiştirmek için bizi iç eylemlerden dış eylemlere taşıyarak bizi yükümlü tutmaktadır.

Bu tam olarak herkese neyi açıklamamız ve duyurmamız gerekliliğidir. Krizi bırakmak kişinin dış karışıklıklardan değil içindeki bir iç devrim yolu ile mümkündür. Bu insanlara erişen bir mesajımızdır. Bizim bir metodumuz var, bu da bir kişiyi değiştirebilmek için onu bu dünyada sadece huzurlu bir hayat doldurduğu için değil, ama şimdi yaşadığı hayata ek olarak tamamen yeni, sonsuz, tam boyutsal bir yolu keşfetmiş olmasındandır. Bu  ilave çok anlamlı olacaktır ki, tabiri caizse, bu maddi hayattan kopacak ve fiziksel bedenin yaşamı ve ölümünü hissetmeden manevi dünyada tamamen yaşayacaktır.

Bizim bu  duruma ulaşmamız ve tabii ki, bu da tüm sorunlarımızı çözecek tüm şüpheleri ortadan kaldıracak ve tüm sorularımıza  cevap bulabilme yoludur. Daha fazla gelişmeliyiz ki bu krizden ayrılmayı mümkün kılacak sadece bir yöntemdir. Umarım herkes bu yolun tek bir yol olduğunu mümkün olduğunca çabuk anlar.

Karanlık Odadaki Işıkları Açın

“O’ndan başkası yok”u sürekli bize hatırlatacak olan bir sistem kurmamız gerekiyor. Bu sistemin, aralarında özel bir ilişki olan en azından on kişiyi mutlaka içermesi gerekiyor.

Ve bu network, ağ bağlantısında, bu karşılıklı kuvvet alanında, Üst Işık ışımaya başlar ve üst güç bulunur, o bize sürekli olarak her anın, yaradılıştan, üst güçten geldiğini hatırlatır.

Fakat, şu anda aramızda olduğu gibi, eğer bir bağlantı ağı yoksa, o zaman hatırlayamayız. Durumlar değişecektir, fakat onları üst güç ile birleştiremeyiz, bu sistem şu anda aramızda çalışmamaktadır.

Sadece bizleri birbirine bağlayacak olan aramızdaki bağlayıcı alan ortaya çıktığı anda, tıpkı bir mıknatıs ya da elektrik gibi, sonrasında birbirimize bağlanmak için harcayacak olduğumuz çaba sayesinde, hissederiz ki, bu alan içerisinde bu koşulu sağlamlaştıran bir güç vardır.

Her zaman bu çalışmaya geri döneriz. Sistem bize her zaman O’ndan başkası olmadığını hatırlatır, bu koşulu kendimiz için koruyarak ve sabit hale getirerek, özellikle gizlenme koşulundayken ki bu durumda O’nun ifşasını ve bununla da O’na memnuniyet vermek ve formların eşitliğini isteriz, tıpkı misafir ve ev sahibi gibi.

Soru: Bu manevi dünyalardaki koşullar hakkında mı bahsetmektedir?

Cevap: Bizler manevi dünyadayız ancak gizlilik koşulundayız! Bu gizliliği, içinde bulunduğumuz koşuldan ortadan kaldırmamız gerekiyor, tıpkı bilmeden hep birlikte karanlık bir odadaymışız ve ışığı açmamız gerekiyormuş gibi. Odaya girerim, fakat karanlıktan dolayı orada kimsenin olduğunu ne görebilirim ne de hissedebilirim. Işığı açmam gerekiyordur ve sonrasında kendimin diğer herkes ile birlikte olduğunu göreceğim ve anlayacağım. Bizler manevi dünyalara uçmayız. Zaten onun içerisinde bulunuyoruz ancak bu gizlilik koşulundadır.

Soru: Fakat kişi gizlilik koşulunda olduğunu unutuyor!

Cevap: Unutmuyor, fakat bunu bilerek unutmasını ve kafasının karışmasını sağlayan Yaradan’ın kendisidir. Sadece unutmuyor, maneviyetla da hiç ilgilenmek dahi istemiyor çünkü tamamen diğer işlerle ilgileniyor. Tüm bunlar onun için kasıtlı olarak düzenlenmiş durumda ki bu sayede tüm bunlara rağmen tamamen, kişi farkındalığa gelecektir.

Soru: Fakar eğer arkadaşım bana bunu hatırlatmazsa, bunu hiç bir zaman hatırlayamayacağım!

Cevap: Evet, doğru. Hepimizin, Arvut (karşılıklı sorumluluk ve garanti)’ye ihtiyacı var. Arvut olmadan bizlere Işık’ın, metodun verilmesine ihtiyaç yoktur. Sadece, yeterli sayıda dostun katılımı ile, 600.000 ruhtan oluşan tam bir sayı ile, karşılıklı olarak birbirine bağlanabilen ve amacın tek bir kalpte tek bir insan olunması gerektiğini anlayabilen  ve eğer bunun ile devam etmeye hemfikir olarak Arvut sistemini yaratmaya hazır durumdaysak, o zaman bizlere bağlanmanın metodunun verilmesine değerdir.

Aslında bu bağlanmanın bir metodu değildir, ancak bir keşfin metodudur. Bu metot Işık’ı yaktığımız ve gizliliği ortadan kaldırıdığımız bir metottur.

26 Nisan 2014 tarihinde yayımlandı.

Günlük Kabala Dersine Hazırlık, 20 Nisan 2014

Zararsız Bir Bakteri Et-Yiyen Canavar Haline Geldiğinde

Haberlerden (The Conversation): Bakteriyal hastalıklar her yıl milyonlarca ölüme sebeb olmaktadır. Bu bakterilerin bir çoğu evrimsel geçmişlerinin bir döneminde iyi huylu idi ve hastalığa sebeb olacak patojenler haline dönüşümlerinin ne zaman olabileceklerini anlayamamaktaydık. Yeni bir çalışmada, araştırmacılar bir bakterinin et yiyen bakteri haline geçişinin ne zaman olduğunun izini sürdüler.

Musser’in söylediğine göre ‘Literatürde bir çok yerde Streptococcus salgınınlarına denk gelen tarih zamanında tarafımızdan azaltılmıştır. Buna bir örnek olarak, İngiltere’de Streptoccus infeksiyonları 1983 ve 1985 yılları arasında sayısı ve şiddetinde  artma göstermiştir.

İsveç, Norveç, Kanada ve Avusturalya ile diğer bir çok ülkede hastalığa kurban olma hikayesi artık kıtalar arası bir salgın olmaktadır. Belirtileri faranjitten et-yiyen hastalık olan necrotizing fasciitis arasında değişmektedir.

Benim Yorumum: Bir bakteri çevreye ölüm taşıyan bir canavara dönüşebilir, şöyle yazılmıştır, insanın düşmanları evini doldurmaktadır. Ama düşman haline dönüşme insanlarla düşmanlar olarak arasında ki ilişkiye bağlıdır.

Sonuçta, benciliğimiz gelişimizin en yüksek aşamasındadır ve bu yüzden  rasyonel ve bilinçli olarak davranışımız,  doğanın düşük seviyeleri (durgun, vejetatif, animasyon) ile aralamızda benzer bir  ilişkiyi kurmayı gerektirir.

Eğer ilişkilerimizi dostane bir şekilde düzeltebilirsek, manevi öğretilerdeki gerçeğin doğru olduğuna ikna olacağızdır, ki bu da gelecekte kurt kuzu ile yaşayacak ve bir çocuğun onlarla oynayacağını anlatmaktadır.

Yayım tarihi: 18 Nisan, 2014

Tora’nın Alegorilerinde Manevi Eylemler

Zohar Kitabı, “VaYikra,” madde 73: Tüm kurbanlar erkek ve dişidir, çünkü kurban kalbin üstündedir, onun hakkındaki düşünce ise kalbin üstündedir. Ve kalp ile ilgili olanın ne olduğu bilinecektir,  ki bu düşünce demektir.

Akıllıca düşünce bir erkek olarak addedilir ve kalp bir dişi olarak addedilir, Bina, kalp Hohma’dan aldığını anlar ve kurban yukarı doğru yükseldiğinden dolayı tamamen erkektir.

Tora’daki tüm alegorileri (kurban, ateş, duman, vs.) maddi kavramlara göre resmetmeye çalışmanın bir anlamı yoktur. Herşey düşüncenin üzerinde olmak zorundadır ve düşünce tamamamen soyuttur.

Bu sadece içsel duygusal düzeltmelerden söz eder, kişinin arzuları ve niyetleri üzerinde çalışmasıdır, bundan fazlası değil. Tora, fiziksel seviyede bu eylemleri gerçekleştirmeye bizi zorlamaz.

Biliyoruz ki, ikinci Tapınak’ın son günlerinde, insanlar büyük bir coşkuyla Tora’da yazılı herşeyi yaptılar, hatta zavallı hayvanları bile yaktılar, ama içsel düzeltme ile uğraşmadılar, böylece ikinci Tapınak yıkıldı. İlk Tapınak’ta da aynı şey olmuştu ve o daha da yüksek bir ruhsal seviyedeydi.

İnsanlığın bedensel seviyeye tamamen düşüşü yavaş yavaş böyle gerçekleşti ve içsel ıslah mekanik hareketlere boyun eğdi.

Tora’daki tüm talimatları kelimesi kelimesine anlamamalıyız, kurbanları yemeliyiz diye söylüyorsa, Hohma’nın Işığını, düzeltilmiş arzularda bilgelik ışığını almalıyız anlamına gelir, yani kelime anlamıyla et yemeliyiz demek değildir.

Tora’nın alegorileri, içindeki fiziksel dünya ile ilgili olandan tamamen farklı görüntüler ve duygular çağırmasına hazırlıklı olmayan bir kişi için, çok kafa karıştırıcıdır. Bu lisandan, Tora’nın sadece manevi eylemlerden bahseden gerçek anlamına geçiş, büyük bir sorundur.

Yayım tarihi: 11 Nisan 2014

KabTV’den “Ölümsüz Kitabın Sırları” 10/24/13

Merhamet Kuvvetinin Hakimiyeti Altında

VaYikra,”1:4: “O elini yakmalık sununun başına koymalı ki, sunu onun kefareti olarak, adına kabul edilebilsin.”

Hesed, (merhamet), sağ el, tüm düşüncelerimizin ve hislerimizin üzerinde olmalıdır çünkü ihsan etme, sevgi ve merhamet herşeyin üzerindedir. Genel olarak, Hesed, (merhamet), dünyamızda bir zayıflık olarak kabul edilir. Eğer bir kişi beni çok severse, o zaman bana karşı her zaman merhametli olur, ben de egoistik olarak bunu kendi faydama kullanmaya başlarım ve çok yakında da “başının üstüne oturmaya” başlarım.

Ancak maneviyatta bu tam tersidir. Hesed, (merhamet), en büyük, en yüce niteliktir. Tüm manevi dünya onun üzerine kurulmuştur.

Bu niteliği edinmiş olan kişi tüm arzularını ve niyetlerini getirir (“baş” niyettir) mantık ötesi seviyesine getirir. Mantık ötesi inanç içerisinde çalışmaya başlar ve niyetlerini sadece ihsan etmeye yönlendirir.

Bu  yüzden, Tora, bizlere Yaradan’ın, elini, yakmalık sununun başına koyar der, sanki O, niyeti ona verir gibi. Bu, tüm arzular ve düşüncelerin, akıl ve kalp, O’nun tarafından verilen yeni bir kuvvet tarafından, Merhamet Kuvveti tarafından, yönetilmesi  demektir.
22 Nisan 2014’de yayımlandı

KabTV, “Sonsuzluk Kitabının Sırları” 13 Kasım 2013

Aramızda “Manevi Partsuf”un İnşası

Soru: Aramızda manevi bir Partsuf  inşa etmek ne demektir?

Cevap: Aramızda manevi bir Partsuf  inşa etmek demek, aramızda tamamen ve saf bir şekilde ihsan ederek bağlanmayı istemek demektir.

Tüm arzularımızın, karşılıklı bağlanmaya hazır durumda olan bölümüne Partsuf’un  Toh  (gövde)’si adı verilir.

Partsuf’un içinde, Yaradan’ı keşfetmek ve ona memnuniyet vermek için, destek olarak ihsan etmeye yönlendirilmiş niyetler, Partduf’un, Roş (baş)’ı olarak  adlandırılır.

Ciddi ve doğru bir şekilde bağ kurmaya başladığınız zaman, Yaradan’a doğru eksik ihsan etmeyi hissedeceksiniz ve bunun için gerekli olan koşullar ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Günlük Kabala Derslerinin 3.Kısmı, 16 Nisan 2014, Rabaş’ın Yazıları

Yalnız Çalışmak Bizi Mısır’da Tutar

Soru: Kişiyi Mısır’dan çıkmaktan en çok ne durdurur?

Cevap: Kişi maneviyatı bağ kurmak suretiyle edineceğimizi unutuyor. Böylece bu durum Mısır’daki çalışma haline döner. Eğer yalnızsan sana Mısır’ın kölesi denir.

Kendimizi sürekli gruba yönelik kontrol etmemiz gerekir zira başka bir ölçü yok. Bizlere kaplar verildi bu kaplar hepimizin arasında kırık eksiklikler zira herkes herkese dahil.  Bu yüzden ne olduğunu anlamıyoruz. Kendimizi grubun içerisinde düzenleyerek başlamamız ve bunu bir manevi Partzuf’un formuna getirmeye ihtiyacımız var.

Öyle bir form olmalı ki üst güç, Yaradan ifşa olsun. Tüm çalışmamız bu: on Sefirot’u inşa etmek, dokuz da değil on bir de değil ne az ne fazla. Tüm yaratılış on Sefirot’tan yapılmıştır.

Partzuf’un içerisinde kendi yerimizi bulmalıyız, ihsan etmeye bağlanmak isteyenlerin içerisindeki yer. Bu GE (Galgalta Eynaim), İsrail safhası (kalpteki noktası olanlar) ile eşleşir ve geri kalan bizi bağlayan ve bize yardımcı olan AHP’tır. Nasıl büyüyeceğiz? AHP sayesinde, onun yardımıyla büyürüz. Daha büyük AHP bizim onun üzerine çıkabilecek daha büyük GE’nin parçasıdır. Böylelikle bizler GE’nin içerisinde de Aviut (bayağılık) inşa ederiz ve o zaman çalışma gerçek AHP ile başlar.

16.04.2014 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 4. Bölümünden, Rabaş’ın Yazıları

Diğerlerine Memnunluk Vermek, Yaradana’a Memnuniyet Verir

Soru: Diğerlerinin arzularını kendiminmiş gibi dilediğimde, sadece insanlar için iyilik yapmayı istemeyip, Yaradan’a memnuniyet vermeye mi niyetlenmem gereklidir?

Cevap: Siz onlara memnunluk verebilmenin olasılığını istersiniz, bu arzuların tıpkı sizin arzularınız gibi olmaları gerçeğine reğmen, siz bununla Yaradan’a memnunluk veriyorsunuzdur. Yaradan’a direkt olarak memnunluk veremezsiniz çünkü O’nun hiçbir şeye karşı bir eksikliği yoktur. Yani siz tüm dünyaya mutluluk verirsiniz ve Yaradan da bundan haz alır.

Sizin kalpteki noktanız dışındaki tüm dünyayı içeren bir bölge vardır. Tüm ruhu içeren geniş bir daire vardır ve siz kendi noktanız ile bu dairenin dışındasınızdır ve diğelerinden de istiyorsunuzdur. Yaradan’ı bu daireye getirerek, O, hepsine ihsan edebildiği için, mutlu olmaktadır. Bunu, Yaradan’ı ihsan etmeye getirmeniz izler ve bununla da O’na memnunluk getirmiş olursunuz.

Bunların insanlar için iyi olması için dua edersiniz ve bununla Yaradan’a memnunluk vermeye niyet edersiniz. Bunun nedeni Yaradan’ın mükemmel olması ve ihsan etme niteliğinin yanında hiçbir eksikliğinin olmamasıdır ve O’nun bunu gerçekleştirmesini siz mümkün kılmış olursunuz. Ancak Kli (kap) O’nun içinde bulunmaz; kap yaratılanlarının içindedir, tüm insanlık ile birlikte.

16 Nisan 2014 tarihinde yayımlandı

Günlük Kabala Dersinin 4.Bölümü, 6 Nian 2014, Rabaş’ın Yazıları