“İnsanlık Bir Sonraki Nükleer Felakete Hazır Mı?” (Linkedin)

On yıl önce, Japonya’da kaydedilen en güçlü deprem, Fukushima’nın nükleer santralini vuran bir tsunamiyi tetikledi, 18.000’den fazla insanı öldürdü ve radyasyon sızıntısı nedeniyle tüm kasabaları harap etti. Bugün dünya, gelecekteki felaketlerden kaçınmak için ondan hangi derslerin çıkarıldığını sorguluyor. Maalesef hiç. Potansiyel riskleri azaltmak yerine dünya, ileri görüşlü ve tehlikeli bir vizyonla savaşını artırıyor. Küresel çatışma yerine, barış ve güvenlik için en güçlü silah olarak acilen insani bağı inşa etmemiz gerekiyor.

Fukushima, Çernobil’den bu yana en kötü nükleer felaketti, ancak bu felaketin dünya bilincinde özel bir iz bırakmadığı görülüyor. Fakat, doğa güçlerine karşı ne yapılabilir diye sorabiliriz? Ve nihayetinde Japonlar, şiddetli yenilgilere maruz kalmalarına ve onları başarılı bir şekilde aşmalarına rağmen, zahmetli bir şekilde refah bir ülke inşa eden özel insanlardır. Bu darbeden de iyileşeceklerine hiç şüphe yoktu.

Öte yandan, dünyanın belirli yerlerinde ortaya çıkan olayları, bizi de etkileyebilecek bir şey olarak görmüyoruz. Ama sonunda, Dünya gezegeni yuvarlak olduğundan ve karmaşık bir bağımlılıklar, ilişkiler ve etkileşimler sistemi olarak işlediğinden, bu olacaktır. Aslında, birbirimize bağlı olduğumuzun farkında olsaydık, insanlığın çektiği zor olaylardan öğrenir ve karşılıklı destek için bencil tavırlarımızı ve eylemlerimizi değiştirmeye hazır olurduk.

Bununla birlikte, insanlık genel olarak geçmiş felaketleri veya çatışmaları öğrenme deneyimleri olarak görmez. Dünya çok sayıda nükleer kaza ve iki dünya savaşıyla mağlup oldu, ancak hiçbir şey değişmedi. Fukushima nükleer felaketinin üzerinden on yıl geçti ve hala 32 ülkede 414’ün üzerinde nükleer enerji reaktörü çalışıyor. Dünyanın elektriğinin onda birini sağlıyorlar, ancak ülkelerin tehlikeleri ve tehditleri önlemek ve hafifletmek için nükleer reaktörlerden kurtulmaya yönelik gerçek bir niyet olsaydı, zaten alternatif arayacaklardı.

Nükleer teknoloji tartışmalıdır ancak kötü olarak sınıflandırılamaz veya iyi olarak övülemez, çünkü asıl soru nasıl kullanıldığı, dozajı ve arkasındaki niyetle ilgilidir. Küresel bir tahmin bize açıklıyor ki, uzun vadede bizi etkileyen acil kar uğruna mevcut doğal kaynakların pervasızca sömürülmesine ihtiyacımız olmadığını ortaya çıkaracaktır. Bunun farkında olsaydık, üretim sistemlerimizi yalnızca varlığımız için gerekli olanla sınırlardık.

Karar vermeden, geleceğe yönelik geniş bir vizyon olmadan ve aldatıcı davranışlarımız konusunda farkındalık yaratacak uluslararası bir eğitim programı uygulamadan başarılı olamayacağız. Ve dünya her zamanki gibi işine devam ederken, bir sonraki darbe kaçınılmaz olarak gelecek ve insanlığı içsel bir gözlem yapmaya zorlayacak.

Birçok ülke tarafından önerilen “Yeşil Yeni Anlaşmalar” sosyal adaleti ve çevresel eşitliği teşvik etmektedir. Ancak bu önerilerin arkasında bazı olumlu önlemler olsa da bizi odak noktasından, asıl sorundan uzaklaştırıyorlar. İnsan, doğadaki en zararlı güçtür, hatta bir nükleer bombadan çok daha fazla, bu yüzden ıslah etmemiz gereken şey kesin olarak insan doğasıdır.

Karşılıklı nefret, toplumlar içinde, insanlar ve ülkeler arasında her düzeyde taşmaktadır. İnsanlık, dengeli ve uyumlu olan doğanın tersi yönünde hareket etmektedir. Bunun yerine, birbirimizden uzaklaşarak karşılıklı yıkım için sofistike araçlar geliştiriyoruz. İnsanlık içindeki bu bölünmenin üstel etkisi, savaşlara ve küresel krizlere neden olan şeydir.

Ben merkezli odağımızda bir değişiklik uygulayamazsak, uzun süreli bir ıstırap yolunda ilerlemeye devam edeceğiz. Bu nedenle, birbirimizle bozulmuş ilişki kurma şeklimizin farkına varmalı ve toplum içinde barış içinde bir arada yaşamanın yeni, olumlu ilişkilerini inşa etmeliyiz. Mevcut küresel senaryo, bizi daha medeni, hoş ve bilge bir yola, dünya üzerindeki en güçlü şekilde bunu tüm dünyayı yayacak karşılıklı destek ve ilgi için bir yol seçmeye çağırıyor.

Son Denizin Diğer Yakasında

Pesah, insanın tüm manevi gelişiminin altında yatan son derece önemli bir bayramdır. Pesah bir geçiş anlamına gelir, yani bir yerden ayrılır ve diğerine gireriz; kendi iyiliğimiz için alma arzusundan ihsan etmek için olan alma arzusuna geçiş yaparız.

Bu arzunun yönü değişir: kişinin komşusuna ihsan etmesi ve onun aracılığıyla Yaradan’a ihsan etmesine doğru.

Pesah’ın bizim için bu kadar önemli olmasının nedeni budur. Manevi bir kişinin tüm temelini oluşturur. Kişinin bu bayram hakkında daha fazla bilgi edinmeye çekilmesi gerçeğiyle, onun içinde güçlü bir manevi temel hissedebilirsiniz.

Yaradan gibi olma arzusu, O’ndan egoist arzumuzu düzeltmesi talebiyle ifade edilir: onun kısıtlanması için, arzuyu kendi iyiliğimiz için kullanmamıza izin vermeyen perde için ve onun yavaş yavaş ihsan etme arzusuna geçişi için.

Bütün bunlar Pesah Işığı denen ıslah eden ışığın yardımıyla olur. Bunlar bize gelen üst güçlerdir ve tıpkı bir yetişkinin bir çocuğun elinden tutup ona yol göstermesi gibi, ışık bizi egoist arzumuzdan ihsan etme arzusuna götürür. Bu geçişe Mısır’dan göç (çıkış) denir.

Manevi gelişimde Mısır’dan çıkmaktan daha önemli bir şey yoktur. Bu nedenle, sonraki tüm ihsan etme eylemleri Mısır’dan ayrılmanın anısına dayanmaktadır yani onlar egoizmden, ihsan etmeye bu geçişi yaptığımız için mümkün hale gelmişlerdir.

Bu eylem, bizi daha çok etkileyen ve içimizde ihsan etme arzusunu büyüten, ıslah eden ışığın, yani Yaradan’ın yukarıdan verdiği özel bir aydınlatmasından kaynaklanır. Egoist tatmin için her şeye sahip olduğumuzu görmemize rağmen, bu dünyada kendimizi önemsiz hissetmeye başlarız. Ama bundan da fazlasını isteriz.

Henüz neyi kaçırdığımızı bilmeden, ihsan etme arzusuna yaklaşırız. Bu şekilde, Yaradan bizi uzaktan, egoizmimizin içinden O’na yaklaştırır. O, ihsan etme arzusunun filizini, bir form diğer formun içinde olacak şekilde büyütür.

Sonra, ıslah eden ışığı çekmeyi öğreneceğiz ve eylemini kendimizde göreceğiz: Onun egoist arzuyu nasıl alt üst ettiğini, onu kısıtladığını ve sonra onu ihsan etmeye yönlendirdiğini. O şimdi özgecil bir şekilde doldurulmak istediğimiz, egoist tatmin aradığımız yerlerde, arzulardadır.

Bu büyüyen bir çocuk gibidir. Küçükken her şeyi kapıp kendine çeker. Ancak büyüdüğünde, başkalarıyla bağlantı kurarak kendini daha fazla tatmin edebileceğini ve sevdiği birine vererek kendini tatmin edebileceğini anlar. Bu dünyada bile ihsan etme eylemlerinden zevk almanın mümkün olduğunu görürüz. Böylece, kişi yavaş yavaş hayvan seviyesinden insan seviyesine doğru büyür.

Egoizmden ihsan etme arzusuna doğru, Mısır’dan çıkmak, insanın gerçek manevi gelişiminin başlangıcıdır. Dolayısıyla bu çok zor ve uzun bir süreçtir ve bir kişi, ruhunun köküne göre kendisine verilen tüm detaylarda onun üzerinden geçene kadar Mısır’dan ayrılmaya layık olmayacaktır.

Esasen, tüm insanlık bu gelişim aşamalarından geçer. Bizler bu yüzden bu dünyadayız. Ancak hayatın kökenini, manevi kökü bilmeye ihtiyaç duyan insanlar vardır. Bu nedenle, sadece, maneviyata olan bu çıkışı gerçekleştirmeliyiz: Mısır’daki tüm gelişme sürecini egoist arzumuzla bitirmek, ondan nefret etmek yani onun kötülüğünü idrak etmek ve Yaradan’a dua etmek için.

O zaman Yaradan özel bir ışıkla, bizi egoizmden çıkarıp ihsan etmeye getiren bir güçle üzerimize etki edecek. Ve tek bir ulus, tek bir grup olmak için birleşirsek, egoist niyetimizden çıkacağız ve ihsan etme gücüne yükseldiğimizi hissedeceğiz. Sonra Mısır’ın ötesinde, Son Deniz’in sularının ötesinde manevi dünyayı deneyimlemeye başlayacağız.

Doğanın Programına Uyum

Yorum: Gençler okuldan ayrılırlar, yeni bir dünyaya girerler ve kendilerine verilenleri istemezler, kendilerine başka bir şey de teklif edilmez.

Cevabım: Dünyamız egoizm dünyasıdır. İnsanlar birbirleri üzerinde bencil bir güce sahiptir ve bu güç, zorla çalışmayı tercih eder. Burada hiçbir şey yapamazsınız. Güç, iyi mi yoksa kötü mü diye sormaz, mümkün olup olmadığını sorar. Kazanabilirse, hemen farkına varır.

Elbette, gençlerin dünyayı başkaları için görme arzularındaki çok yönlü yönelmesini anlıyorum. Ancak, her şeyden önce bunun, kendilerini buna ne kadar hazırlayabileceklerine bağlı olduğunun farkına varmaları gerekir.

Nitekim, örneğin İran’daki yaşamı değiştirmek ya da Çinliler için iyi bir kitap yazmak veya dünyanın herhangi bir ülkesinde başka bir şey yapmak için, doğanın temel yasasının ne olduğunu ve biz ona karşı hareket edemeyeceğimiz için, doğanın bizi nereye götürdüğünü anlamalıdırlar.

İnsanoğlunun, sözde iyi ve doğru bir yol olduğuna inanarak, kendi icat ettiği yolu binlerce ve binlerce yıldır nasıl izlemeye çalıştığını görüyoruz. Aslında bu daima yanlıştı. Yeni bir yol seçmek yanlış olur, başka bir yeni yol, yine yanlış olur. Kocaman bir ormandaki bir grup küçük insan gibi. Bugüne kadar böyle şartlar içindeydik.

Ama şimdi, dünyanın gelişim yasalarını, programını ve gelişim amacını açıklayan Kabala bilgeliği bize ifşa ediyor. Bu nedenle, önce tüm bunları çalışmalıyız ve sonra bu programı daha fazla anlamak için kendimizi ona adapte etmeliyiz, o bize değil, biz ona! Çünkü bu doğanın programıdır, doğayı yenemeyiz. O gerekirse bizi yıkar.

Bu programa hâkim olduktan ve anladıktan sonra, bir şekilde ona uyum sağlamalıyız, böylece içinde yaşayabilir, buna bağlı olarak gelişebiliriz. O zaman doğaya yakınlaşacağız ve hangi yaşam tarzına yerleştirildiğimizi ve bizi nasıl değiştirmek istediğini gerçekten görecek ve hissedeceğiz.

Doğanın bizi etkilediği yönde hareket etmek, bizim en rahat ve doğru koşulumuz olacaktır. Bu öğretilmelidir.

“Koronavirüs Neden Tüm Dünyaya Geldi? Bu Virüs Neden Aktif? ” (Quora)


Salgından etkilendiğimiz kadar, onun bizler üzerindeki gerçek etkisinin hala farkında değiliz.

Pandemi bizi çok derinden etkiledi. O, yeni bir insanlık yaratmak, birbirimizle ve doğayla daha olumlu, düşünceli, şefkatli ve yapıcı bir şekilde ilişki kurabilmemiz için, tavırlarımızı iyileştirmek amacıyla ortaya çıktı.

Bir yıl önce kendimize bakarsak ve bundan bir yıl sonra kendimizi görebilseydik, tamamen farklı insanlar görürdük. Pandemiden önce olduğumuz türden insanlara geri dönemeyiz. Bir yandan, salgın bizi birbirimizden gitgide daha fazla izole etti, ayırdı ve uzaklaştırdı ama bunu yaparak bizlere, kim olduğumuzu, nerede olduğumuzu, neden burada olduğumuzu ve ayrıca birbirimize ve genel olarak dünyaya karşı ne tür tavırlarımız olduğunu düşünmemiz için alan verdi.

Doğa bizi, çok hızlı bir şekilde tamamen yeni, olumlu bir şekilde birbirine bağlanmış bir insan toplumuna geçiş yapabileceğimiz, yeni bir gelişim düzeyine yerleştirdi.

Sanki çok bulaşıcı bir viral hastalığa yakalanmış gibiyiz, ancak doğanın amacını ve planını anladığımızda, bu durumun tam olarak birbirimize karşı tutumumuzu iyileştirmek için bir araç olarak nasıl ortaya çıktığını anlarız: pandemiye yol açan egoist-tüketici değerlerimizden kopmak ve yaratılış amacını, gerçekte kim olduğumuzu ve ne olduğumuzu ve bu dünyada neden yaşadığımızı keşfetmeye doğru, daha rafine bir şekilde gelişmemize izin vermek için

“Ebeveynlerin Çocuklarına Vermeleri Gereken En Önemli Örnek Nedir?” (Quora)


Ebeveynlerin çocuklarına vermesi gereken en önemli örnek, topluma karşı doğru tutumdur yani başkalarıyla olumlu ilişki kurmak, başkalarının ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmak, insanlara nasıl fayda sağlayacağını düşünmek ve genel olarak, iyi bağlantılı bir toplumun yaratılmasına katılmak.

Bu amaçla, ebeveynlerin çocuklarını etkileyen her şeyi eleştirel bir şekilde incelemeleri gerekir. Özellikle bu, çocukların internette, televizyonda, kitaplarda ve her türlü medyada karşılaştıkları materyalleri titizlikle incelemek anlamına gelir.

Çocukların çeşitli medyaları izlemesini ve öğrenmesini kısıtlama arzumuz yok, ancak mutlu, kendine güvenen, başarılı, güvenli ve destekleyici insanlardan oluşan bir toplum yaratmayı teşvik etmemiz için, onların etkilerini eğitim perspektifinden incelemeliyiz. :

Karşılaştıkları materyal, onları birbirlerine ne ölçüde olumlu bir şekilde bağlarlar?

Ne kadar bağ kurma ilmini içerir ve insan toplumu için daha iyi ve daha uyumlu bir geleceğe giden yolu açar?

Çocukların kullandığı materyalden tüm şiddet, korku ve işkenceyi ortadan kaldırmak gerekir. Çocuklar taklit ve örneklerden öğrenirler ve bu tür materyaller onlara çok kötü örnekler verir ve çocuklara zihinsel ve duygusal gelişimlerinde ve ayrıca diğer insanlarla ilişkilerinde uzun süreli olumsuz etkileri olabilecek her türlü bozukluğu ekler.

Çocuk yetiştirmenin ve genel olarak eğitimin temel amacı, kelimenin tam anlamıyla insan yaratmak olmalıdır: tüm bölünme biçimlerinin üzerinde pozitif olarak bağ kurmayı amaçlayan ve diğer insanlarla ve doğayla yapıcı bir şekilde ilişki kuran bir toplum.

Bu nedenle, tek endişemiz, çocukları pozitif bir şekilde birbirine, destekleyici ve barışçıl bir toplum inşa etmeleri için yönlendirerek mutlu, kendine güvenen, başarılı ve güvenli insanlar olmaları için yetiştiren yeni bir tür eğitim sistemi oluşturmak olmalıdır.

“Eğer Düşüncelerimiz Yanlışsa Dünya Asla Düzelmeyecek” (Linkedin)

Tüm enerji üretimini yenilenebilir hale getirsek, plastikleri yok etsek, silah üretimini durdursak ve mevcut tüm silahları yok etsek bile, dünyamız daha sağlıklı, daha temiz, daha güvenli veya başka bir şekilde daha iyi olmayacaktır. Hayatlarımızı alt üst etmenin, tüm canlılara ve özellikle de kendimize acı çektirmenin başka yollarını bulacağız. Dünyada yanlış olan her şeyi düzeltsek bile, tüm ıstıraplarımızı;  birbirimizle ilgili kötü düşüncelerimizi, üreten fabrikayı kapatana kadar, yeni, daha kötü yanlışlar yaratacağız.

Neyi denemedik? Yenilenebilir enerji? Yapıldı! Elektrikli arabalar? Yapıldı! Vegan buluşması? Yapıldı! (Vegan buluşması bir tezat olsa da). Nükleer silahların yasaklanması mı? Yapıldı! Ama bunların hiçbiri dünyanın olumsuz yörüngesini değiştirmeye başlamadı bile. Daha fazla kirlilik yaratıyor, daha fazla hayvan öldürüyor ve insanlar için daha fazla orman kesiyoruz, daha fazla silah üretiyoruz ve nükleer tehdit hala kafamızın üzerinde dolaşıyor. Kısacası, tüm anlaşmalarımız ve ilerlemelerimiz ile herhangi bir şeyi çözmeye dahi başlamadık. Doğru sebep için yapmadığımız sürece de asla olmayacak: bencil kazançlar için değil, herkesin hayatını daha iyi hale getirmek için.

Her şeyi hâkimiyet ve kontrole ulaşmak için yaptığımızda, iyi sonuçlar bekleyemeyiz. Birbirimiz hakkındaki olumsuz düşüncelerimiz, yaptığımız her iyi şeyi, sahip olduğumuz her soylu fikri ve söylediğimiz her olumlu sözü, dünyanın onlarsız daha iyi olacağı zararlı faaliyetlere dönüştürür. Dünyadaki yanlışları düzeltmek için önce düşüncelerimizi düzeltmeliyiz, o zaman her şey yoluna girecektir.

Aslında, düşüncelerimizi ve kesinlikle birbirimize karşı olan kötü niyetimizi kontrol edemiyor olsak bile, onların bu dünyada kötü olanın kökü olduğunu bilmek, işleri iyileştirmeye başlamak için yeterlidir. Yol boyunca olumsuz düşüncelerimizi ve kötü niyetimizi nasıl değiştireceğimizi öğreneceğiz, ancak önce bunu uygulamaya başlamalıyız. Pratik yapmanın mükemmel hale getirdiğini biliyoruz, bu nedenle şu anda sonuçlar hakkında değil, iyi niyet uygulamak, kalplerimizde yakınlık yaratmak, yabancılara karşı veya en azından iyi dileklerde bulunmadığımız çevremizdeki insanlara karşı endişelenmemiz gerekiyor.

Başka hiçbir şey için endişelenmemize gerek yok. Kabala’da her şeyin düşüncede incelendiğine dair bir söz vardır. Bu, iyi düşünceleriniz varsa, yaptığınız her şeyin iyi olacağı anlamına gelir. Birbirimize yakın hissedersek, başkalarını sömürmeyiz, büyüklük taslamayız, küçümsemeyiz veya başka şekilde kötü davranmayız. Bu tek başına hayatlarımızı radikalleştirecek ve bizi başkalarıyla rahat, kendinden emin ve mutlu hissettirecektir.

Sonuç olarak, sadece kendimizi iyi hissetmek veya başkalarından üstün hissetmek için lüzumsuz şeyler tüketmemize gerek kalmayacak ve birbirimize yakın hissedeceğimiz için, kendimizi silahlandırmamıza veya korumamıza gerek kalmayacaktır. Yeni ilişkilerimizin bir sonucu olarak tüm toplum değişecektir ve bizler aşırı tüketimi durduracağız, kirlilik düşecek, silahlanma yarışları sona erecektir ve bugün sahip olduğumuz çözülemeyen sayısız sorun, çevremizdeki muhalif dünyanın duvarlarını yükseltmemize gerek kalmadığından, kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Bu nedenle, hayatın kolay ve keyifli olduğu iyi bir dünyada yaşamak istiyorsak, sadece birbirimiz hakkında düşünme şeklimizi olumsuzdan olumluya değiştirerek pratik yapmalıyız.

Kazanmak İçin Teslim Olmak

Kafamızı karıştıran kötü eğilimi yenebilseydik, kahramanlar gibi ona karşı çıkabilseydik ve ihsan edebilseydik, alma arzumuzu yakalayıp onu eğebilseydik, o zaman sadece egoizmimizi arttırırdık. Egomuz daha da şişerdi!

Bu nedenle, özel bir geçiş olmadan ihsan etmeye ulaşmanın bir yolu yoktur. Alma arzusunun hiçbir şeye layık olmadığını keşfederiz, ancak onun üstesinden de gelemeyiz.

Bu nedenle bizler, dışımızda olan üst güce bağımlıyız. Bu üst güce sarılırız ve sadece onun yardımıyla büyümek isteriz, sanki üst derecenin rahmine embriyo olarak giriyormuşuz ve orada kendimizi tamamen iptal ediyormuşuz gibi ve üst olanın bizi istediği şekle sokmasını dileriz.

Bu formda, Mahsom’un diğer tarafında, ihsan etme niteliğinde büyümeye başlarız.

Başka seçenek yoktur. Vazgeçip ellerimizi kaldırmalıyız, yazıldığı gibi: “Ve İsrailoğulları çalışma yüzünden iç çektiler ve haykırdılar ve haykırışları Tanrı’ya ulaştı… ve Tanrı onların inlemelerini duydu.” Ancak bu, sadece mümkün olan her şeyi yaptıktan ve tam bir çöküşe, bu şekilde devam edemeyeceğimiz noktaya ulaştıktan sonradır.

Yapabileceğimiz şey sadece Yaradan’a haykırmaktır. Ve bu mükemmel bir haykırış olacaktır çünkü sadece üst güce bağlı olduğumuzdan ve kendi güçlerimizle istediğimiz şeye ulaşma şansımızın olmadığından artık eminizdir.

Bu haykırış, aslında başarısız bir çalışmadan kaynaklanır yani en azından bir grup, bir onlu gerektirir ve ancak o zaman gerçek bir haykırışa ulaşabiliriz ve bizi kendimiz için alma niyetinden ihsan etmek için alma niyetine geçiren üst gücün, ıslah eden ışığın, yardımını alabiliriz. Böylece Mısır’dan kaçarız.

“Dünyanın Temiz Su Kıtlığı Sorununu Nasıl Çözebiliriz?” (Quora)


Suyun manevi kökü, Kabala’da “Bina’nın gücü” olarak adlandırılan, ihsan etme gücüdür.

Dolayısıyla bir yandan embriyo ve ceninken suda gelişiriz, suda doğarız, suya çekiliriz ve insan vücudu çoğunlukla sudan oluşur. Ancak öte yandan, bir nesilden diğerine duygusal olarak daha kuru hale geliriz. Başka bir deyişle, ne kadar çok gelişirsek, insan egosu o kadar büyür ve benzer şekilde, birbirimize karşı tutumlarımız o kadar kurur, duygudan ve içsel bir bağlantı duygusundan yoksun kalır.

Dünyada bol miktarda su var ve su kıtlığının tek nedeni, birbirimizle olumlu bağ eksikliğimizdir. Büyüyen egoist doğamız nedeniyle, kendimizi sayısız soruna saplanmış buluyoruz, dünyanın çeşitli yerlerinde su kıtlığı bunlardan biridir.

Kendimizi önemsediğimiz kadar başkalarını da önemsiyor olsaydık, çeşitli sorunlarımıza, onların arasında su kıtlığına da çözüm bulurduk. İnsanlar, istedikleri yerde ve istedikleri zaman bol miktarda suya erişebilirlerdi.

Sorunlarımızı çözmenin patenti çok basit ve herkese açıktır: Kendimizi birbirimize olumlu bir ihsan etme tavrıyla bağlarsak o zaman ihsan etme, suyun manevi kökü (Hasadim [merhamet]) olduğundan, biz de yukarıdan ve aşağıdan sel suyu değil, canlı su çekerdik.

İnsanlığa Karşı Adem

Yorum: Dünya ulusları, hala Adem’i günaha düşmekle suçluyor ve şimdi Dünya’da onun yaptıklarından dolayı sözüm ona işkence görüyoruz.

Benim Cevabım: Dünyamızdaki bir kişiden değil, Adam HaRishon’un manevi yapısından bahsediyoruz. Ruhu, birçok ruha parçalanmıştır ve bu parçalar her birimizin içinde var olduğu için, bizler onun sonucuyuz, parçalarıyız.

Yorum: Yani insanlık, tüm dertlerimizden onun sorumlu olduğu gerçeğinde yanılıyor. Aslında, olan her şey olmalıydı.

Benim Cevabım: Bunun hakkında kim konuşabilir ki?! Adam HaRishon’un (ilk insan) yapısı ve manevi seviyeden dünyamıza düşüşü hakkında insanlık ne anlıyor?

Bunların hepsi Atzilut dünyası seviyesine dayanır. Üst dünyaların yapısını, sistemlerini, işleyişini ve dengeyi korumanın yolunu incelemek gerekir. Bunlar, tüm kontrol sinyallerinin üzerimize indiği, bizden tepki alan ve bizi sürekli ileriye götürmek için buna göre yeniden düzenlenen devasa kendi kendini yöneten sistemlerdir.

Bu, tüm sistemin ilgi odağı olmasına rağmen Dünyamızın ve evrenimizin hesaba katılmadığı devasa bir sistemdir. Biz en küçüğüz.

Bu nedenle beynimizi, anlayışımızı kullanan birini suçlayabileceğimizi söylemek, aptalcadır. Bu sanki bir çocuğun anne babasını azarlayıp  “Annem kötü, bunu bana vermiyor!” demesi gibidir.

 

Labirentin İçinde

Yaradan, insanın tüm koşullarını öyle düzenler ki, hepsi onu yaşamın kaynağı olan üst gücü aramaya yönlendirir, O her şeyi, insan sürekli duvara çarpsın diye tasarlar.

Pek çok duvara çarpmadan sonra, bu labirent sonunda insanı doğru bir yakarışa getirir. Kişi, Yaradan’a nasıl ve hangi istekle dönüleceğini öğrenir ve karşılığında Yaradan ona kendi güçlerinden ihsan etme gücünü verir.

İşte o zaman kişi, O’ndan aldığı güce göre Yaradan’a benzer bir insan yani Adem olur. İşte bu şekilde egoizminden, yerden çıkan bir filiz gibi çıkmaya, anlayış ve farkındalıkla kendini doğru bir şekilde inşa etmeye başlar.

Ancak Yaradan, bu büyümeye karşı sürekli olarak kendisine yeni koşullar koyar ve kişi her seferinde onları uygun koşullara dönüştürmenin bir yolunu bulmalı ve hedefe ulaşana kadar ilerlemelidir.

En önemli şey, hem maneviyatta hem de maddesellikte, bireysel ve toplu olarak aldığımız tüm koşulların, bizi düzenlemek ve manevi dünyanın girişine götüren labirentten geçirmek için yukarıdan, Yaradan’dan geldiğini görmektir.

Her koşulda, egoist arzumuzun gücüyle hiçbir şeye ulaşamayacağımızı keşfetmek önemlidir. Ancak ondan manevi olarak ayrılarak ve Yaradan’a, doğada ikinci güç olan O’nun ihsan etme gücüne tamamen güvenerek ve manevi yaşamımızı onunla birleştirerek adım adım ilerleyebiliriz. Yaradan, her seferinde yeni koşullar vererek önümüze engeller koyacak ve bizler bu engellerin üzerinde tekrar tekrar O’na döneceğiz.

Tüm koşullar; doğru yakarışı oluşturmak için geçmemiz gereken aşamalar, dereceler ve buna eşlik eden dışsal koşullar olarak algılanmalıdır. Bizi doğru talebe yönlendirmek için her şey en uygun şekilde düzenlenmiştir. Yazıldığı gibi: “Ve İsrailoğulları çalışma yüzünden iç çekti,” kölelikten, egoizmin kontrolü altında olmaktan çıktı.

Bu, egoizmin kontrolünden çıktığımız yani Mısır sürgününden çıktığımız, üst dünyaya girdiğimiz ve Yaradan’ın yaratılmış varlıklara ifşasına ulaştığımız zamandır. Yaradan bize ihsan etme gücünü, alma gücünün üstündeki mantık ötesi inancın gücünü verir.

Asıl mesele, her şeyin sadece Yaradan’a bağlı olduğunu giderek daha açık bir şekilde idrak etmektir. Zorluklar, onların çözümleri ve doğru cevaplar, bize her şey Yaradan’dan gelir. Tek bir şey bize bağlıdır: eylemlerimizden vazgeçmek değil, zorlamak ve onlu vasıtasıyla Yaradan’a baskı yapmaktır,  O’na benzememiz için bize O’nun gücünü vermesini istemek ve talep etmek. O zaman biz de O’nun sahip olduğu gibi ihsan etme gücünü almış olarak “… Efendiniz Tanrı’nın oğulları” olacağız.