Yaradan’dan Üzerimize Parlamasını İsteyin

Soru: Onluda birleşmek için, aramızdaki çatışmaların ve farklılıkların üstüne çıktığımızı varsayalım. “Kabala Bilgeliğine Önsöz” ile doğrudan bağlantımız ve anlayışımız ne zaman gerçekleşecek?

Cevap:  Yaradan’ın üzerinizde parlamaya başlamasını istediğinizde. Sadece ondan sonra. Bu uzun zaman alır. Her şey ortak çabaya bağlıdır.

Ortak çaba sarf ederseniz, çok hızlı bir şekilde yükselebilirsiniz, tıpkı bir füze fırlatır gibi. Füzeyi yerden belirli bir yüksekliğe kaldıran marş fitili vardır ve ardından füzenin motoru devreye girer ve füze uçuşuna devam ediyor.

Bu fitili hızla ateşleyip egonuzun üstüne çıkmanız mümnkündür. Orada makine çalışır ve siz ilerlersiniz.

Soru: Diyelim ki kendi üzerime yükseldim, arkadaşlara bağlandım ve şimdi O’nun üzerimde parlamasını talep etmiyorum. Yaradan’a üzerimde parlaması için yalvarmak ne demektir?

Cevap: Zaten hiç kimsenin kendisini arkadaşlarından ayırmadığı bir koşul içinde misiniz? Şu anda sahip olduğunuz ego seviyesinin üstüne zaten yükseldiniz mi? Bir bütün olarak hissetmek için, içsel olarak bağlı mısınız? Daha önce hissetmediğiniz aynı genel içsel birlik seviyesini hissediyor musunuz? Bu sadece aranızdaki bağın bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Yani, her birinin kendini iptal ettiği ölçüde, tüm iptal edilen bireysel parçalar bir bütün olarak bağlanır ve sonuç ortak bir iptaldir. Buna kendinizin üzerinde yükselme denir. Yaradan’ın faaliyet gösterdiği bu ortak kısımdır. Yaradan’a bağlanabilirsiniz, Yaradan size bağlanır ve çalışmaya başlar.

Her birinizin, görünüşte kendinizden çıkardığınız ve başkalarıyla bağladığınız bu ortak parçayı aranızda hissettiniz mi? Bundan vazgeçerim, onun içinde var olmak isterim, “ben” imden kopmak, benden alınan o kısımda olmak ve içinde başkalarına bağlanmak isterim. Bu durumu hissediyor musunuz?

Bu parçaların tek bir ortak parçaya nasıl bağlandığını ve herkesten çıkarılan o ortak bölümde Yaradan’ı nasıl hissetmek istediğinizi hissediyor musunuz? Yaradan’a ihsan etmek ve O’nu hissetmek için birbirinize ihsan etmek, bağlanmak mı istiyorsunuz? Tüm bu deneyimleri geliştirmeli ve sürekli tartışmalı, üzerinde çalışmalı ve hissetmelisiniz. Sonunda, bunu yaşayacaksınız.

“Aşıya Gelindiğinde – Avrupa Birliği’nde Birlik Yok” (Linkedin)

Avrupa Birliği’nin Covid-19 aşıları fiyaskosunu, James McAuley’nin The Washington Post’taki en son köşesinde yazdığından daha iyi tarif etmek zor: “Bir yüzyıldaki en büyük halk sağlığı krizinin ortasında olduğunuzu hayal edin,” diye yazıyor “ve nihayet, bilimin yaratıcılığı sayesinde, bu krizi sona erdirecek araçlara sahip olursunuz- ama hiçbir yerde, onları kullanmayacağınıza karar verirsiniz. Üçüncü bir covid-19 vakaları dalgası kıtayı tehdit ederken ve yeni değişkenler ortaya çıkarken, siyasi liderlerin bürokratik yetersizlik ve siyasi küstahlık konaklarında yaşadığı Avrupa Birliği’ne hoş geldiniz.” McAuley yazısının ilerleyen kısımlarında, “AB’den, önce ne olacağını soruyor, vatandaşlarını sanki hayatları tehlikedeymiş gibi aşılar mı?”

McAuley böyle bir fiyaskoyla sonuçlanabilecek birçok neden sunuyor, ancak bence gerçeği açık ve basit: Bu, kendi prestijlerinden başka hiçbir şeyi önemsemeyen büyük egoların önderlik ettiği bir mücadeledir. Avrupa Birliği’nde ne zaman birlik olundu? Asla! En başından beri güç mücadeleleri, sömürü ve muhtaç üye devletlerin terk edilmesinden başka bir şey olmadı. (2008 Mali Krizi’nde Yunanistan’ı veya salgının ilk dalgasında İtalya’yı hatırlıyor musunuz?) Bunlar, AB Bilim Merkezi’nden alıntı yapacak olursak, “Adil ve iyi işleyen bir toplum inşa etmek Avrupa Birliği için siyasi bir önceliktir” şeklindeki yüce ifadelerle veya Covid-19 kriziyle yüzleşmede Avrupa’da dayanışma örneğini belgelemek için AB’nin “Avrupa dayanışması eylemde” başlığını taşıyan yazı yan yana getirildiğinde, insan AB liderlerinin samimiyetine karşı derin bir güvensizlik hissetmekten kendini alamaz.

Bunu daha önce defalarca söylemiştim: Egoizm üzerine kurulu bir organizasyon uzun süre dayanamaz ve ne kadar uzun sürerse, etkisi altındaki insanlar onu parçalayana kadar o kadar çok acı çeker. AB bürokratlarının yapmayı başardıkları ve bunda üstün oldukları tek şey, zengin ve güçlü insanları zirveye, daha da zengin ve daha güçlü hale getirmektir.

Hoşea Peygamber (8: 7) “Rüzgar ekecekler ve fırtına biçecekler” dedi. Nitekim, AB’yi başlangıcından itibaren saran yabancılaşma ve sömürü ruhu, her türlü dayanışma şansını öldürdü ve şimdi tüm gelişmiş ülkeler salgından çıkarken, her gün binlerce Avrupalının hayatına mal oluyor. Dayanışmayı beslemediğinizde, ihtiyaç anında ona sahip olmayı bekleyemezsiniz.

Covid-19 sadece ilk ve en hafif darbedir; çok daha fazlası yolda. İlk darbe milyonlarca can aldı. Yaklaşan darbeler daha fazlasını alacak. Egoizmi kralımız yaptığımız sürece, hayat bizi cezalandıracak ve ego iyileşmemize izin vermeyecektir. Darbe üstüne darbe, insanlık, hepimiz gerçek düşmanımızın, Covid gibi darbeler veren doğa değil, onları kolay ve hızlı bir şekilde yenmemize izin vermeyen kendi egolarımız olduğunu anlayana kadar acılar altında çökecektir.

Aslında, her darbe için birliğimizi güçlendirirsek, insan toplumunda öyle bir birliğe ulaşırdık ki, gezegendeki her insan için iyi bir yaşam garanti ederdik. Zaten buna muktediriz, ama kimse övgüyü almadığından ve ego için bir ödül olmadığından, onun için çaba gösterecek bir motivasyonumuz yok. Aynı zamanda, başka birinin insanlığa yardım etmesini engellemek için güçlü bir motivasyon var, böylece kimse övgü almasın.

Gerçek dayanışmayı oluşturmayı öğrenene kadar, bu gezegende iyi bir yaşamımız olmayacak. İster dördüncü bir Covid dalgası ister eşi benzeri görülmemiş yoğunlukta aşırı hava durumu, ya da doğanın harekete geçirebileceği başka bir girişim olsun, egolarımızı teslim edip, tahttan indirene kadar gittikçe daha büyük bir rahatsızlık ve acıya zorlanacağız.

Onludaki Çalışma İçin Önemli Olan Nedir?

Soru: Şimdi onluda manevi çalışmayı uygulamaya çalışıyoruz. Bu çalışmanın usule uygun kısmı ne kadar önemli? Ben sanal bir onluya aidim ve onluda kimin olduğunu tam olarak bilmiyorum. Bunu bilmek önemli mi?

Cevap: Duygu içinde bağ kurmaya çalışmalısınız. Sanal veya fiziksel onlu olması fark etmez. Önemli olan, kalbin çabalarıyla ne kadar bağ kurmaya çalıştığınızdır.

Tam olarak onluda kimin olduğunu, medeni durumlarını, sosyal durumlarını vb.ni bilmenize gerek yok. Sizin için önemli olan tek şey, onlara katıldığınız ve onlarla birlikte ilerlediğiniz, onların Yaradan’a olan manevi özlemleridir. Bütün bunlar manevi alanda gerçekleşir ve içinde hiçbir fiziksel parametre yoktur.

Tehlikeli Bir Çizgi

Soru: En sevdiğim karakter Don Kişot, tek bir mızrak darbesiyle bir sorunu çözmeye çalışarak egoizme karşı savaşır.İnsanlara iyiliği zorlamamak için bu sınırı nasıl koruyabiliriz?Bundan nasıl kaçınabilirim?

Cevap: Sadece eğitim yoluyla. Başka bir şey yok. Sadece egoist doğanın bize kasıtlı olarak verildiğini açıklayarak, böylece onu tersine çevirebiliriz. Aksi takdirde, aşağı yukarı normal bir gelecek için umudumuz yok.

Günümüzde, en son teknolojimizle, kendimizi tehlikeli bir çizgiye getiriyoruz. Dünyadaki tüm bilgisayarların bir anlığına kapandığını hayal edin, bunu yapmak o kadar da zor değil, ve işte bu kadar, dünya durma noktasına gelir.

Bugün atom bombasına bile ihtiyacımız yok. Bu eski, barbarca bir yoldur. Tek yapmanız gereken bilgisayarları kapatmak; enerji santrallerini, su kaynağını ve diğer her şeyi kontrol ediyorlar, bundan sonra da ne yapacağımızı bilemeyeceğiz.

Kişi Nereye Gitmeli?

Yorum: 2020, üretimi durdurdu bu da depresyonla sonuçlandı, yoksulluğa yol açtı, tüm endüstrileri yok etti, aileleri parçaladı ve hükümetleri mahvetti. BM, “Hepimiz başarısız olduk” diyor.

Öte yandan, 2021 için tahminler çok daha kötü olacağını söylüyor. Virüs daha korkunç olacak. Her yıl veya altı ayda bir aşı olacağız, vb. pek çok korkunç tahmin var. Ve burada insan bu sorunlar arasında duruyor ve ne yapacağını bilmiyor. Felçli biri gibi.

Ayrıca şöyle diyorlar: “2020’ye bakın ve size bir peri masalı gibi görünecek.”

Sıradan bir insan bu yangınlar arasında nasıl davranmalı?

Cevabım: Kişi yine de kendine şunu sormalı: “Bu neden dünyada oluyor? Bununla ilgili bir şey yapabilir miyim? ”

Şimdi buna bir şekilde cevap verebiliriz. Hala olup bitenlerle hayatımızı ilişkilendirmemiz gerekiyor, neden bu tür virüsler aniden ortaya çıktı? Nükleer bir savaşta öldürülmüş olsaydık, bu başka bir mesele olurdu, herkes anlardı. Ve neden aniden garip bir virüs ortaya çıktı? Yarın başka bir tane, sonra üçüncü bir tane vb. gelebilir. Oradan nereye gidebiliriz?

Yorum: Nükleer savaş anlaşılabilir: İşte düşman ve o size bomba atıyor veya siz ona atıyorsunuz. Ve sonra görünmez biri …

Cevabım: Doğa.

Soru: Peki doğayla nasıl konuşabiliriz? Kişi nasıl onunla diyaloga girer: “Bana dokunma” veya “Bana neden dokunuyorsun?” der?

Cevap: Doğaya yakınlaşmıyoruz, ona yakınlaşmıyoruz. Doğaya sürekli karşıyız. Tüm doğa bütünseldir, küreseldir, her şey onun içinde birbirine bağlıdır ve insanlık, tam tersine, her şeyde doğaya zıt bir sistem kurar!

Doğa, içinde yaşayan bir organizma gibi var olduğumuz, canlı bir organizmadır. Ve bu iki canlı organizma birbirine karşı çıkmaya başlar çünkü kendimizi doğanın bir parçası olarak kabul etmek istemiyoruz.

Büyük miktarda doğal olmayan eylemler yapıyoruz. Başkalarından nefret ediyoruz, toprağı kazıyoruz ve havayı, ağaçları ne varsa yok ediyoruz. Her gün neler olduğuna bakın! Bununla ilgili konuşuyoruz ama kendimizi zapt edemiyoruz.

Doğayı, her şeye ve herkese boyun eğdiriyoruz. Doğanın bütünlüğüne her şekilde karşıyız ve bu bütünlüğü her seviyede ve mümkün olan her biçimde sürekli olarak ihlal ediyoruz. İşte bu yüzden doğa bu şekilde tepki veriyor! Bu, doğadaki bir tür kötü niyet değildir.

Yorum: Ama şimdi bize saldırıyor.

Cevabım: Saldırmak değil, sadece kendisini ana zararlısından – insandan koruyor.

Burada herhangi bir intikam söz konusu değil. Sadece doğanın normal bir tepkisi. Her hangi bir kötü niyet değil. Doğada böyle bir şey yoktur. Ve sadece net bir tepki var. Doğanın bizi yok etmesi gereken noktaya geldik. Doğadaki tek ve en büyük kötülük biziz.

Soru: Peki sırada ne var? Sıradan bir kişi hangi eylemleri yapmalıdır?

Cevap: Doğaya zıt olmayı bırakın. Üstelik fiziksel, genetik, biyolojik, bitkisel, hayvansal seviyelerde, her ne olursa olsun, ona karşı gelmenin ne anlama geldiğini anlamanız için bunu yapın. Ve en önemlisi, bir insan olarak. Düşüncelerimizle doğaya çok büyük zararlar veriyoruz. Tüm doğanın ayrılmaz özü olmak istemiyoruz. Bununla birlikte, genel olarak, tasarım açısından en iyisiyiz.

Soru: Ben normal hayatımı yaşayan sıradan bir insanım. Dünyanın birbirine bağlı olduğunu anlamaya başlamam yeterli mi?

Cevap: Anlamalıyım! Aksi takdirde bu salgınlar bitmeyecek. Doğa size ne öğretir? Büyük bir kapalı sistem içinde olduğunuzu. Bu sistemde her türlü olumsuz kuvveti, özelliği, tepkiyi uyandırırsınız.

Soru: Yani bunu defalarca tekrar etmekten yorulmayacak mısınız?

Cevap: Söyleyecek başka bir şeyim yok. Farklı bir bakış açısıyla konuşuyorum. İnsanlığa başka ne söyleyebilirim? Sonuçta, durumumuzun sürekli olarak kötüleşmesinin, her düzeyde bozulmasının başka bir nedeni yok. Başka bir neden yoktur.

Kendi kendini yiyen, sözde toplum denen, birbirimize bağlılığımızdan bir sistem yarattık.

Soru: BM değil, dünya hükümeti değil, sıradan bir insan hangi kararı vermelidir? Onu neye çağırıyorsun?

Cevap: Burada hiçbir şeyin hükümete bağlı olmadığını düşünüyorum. Bu, insanın çevresindeki dünyaya – doğanın cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerine – karşı tutumuna  bağlıdır. Bütün seviyelere.

Bu dünyayı korumalıyız. En korkunç ve tehditkâr parçası olarak, bu dünyayı tam olarak doğru tavrımızla dengeye getirmeliyiz. Biz hariç tüm doğa, tüm evren denge içindedir. Ve düşüncelerimiz ve eylemlerimizle bizler bu dengeyi bozuyoruz.

Soru: Yani en azından düşüncemi buna yöneltmem yeterli mi?

Cevap: Ve diğer her şey düşünceye bağlıdır. Kişi tamamen düşüncesizce hiçbir şey yapmaz. Birbirimize zarar vermeyi düşünmeyi bırakırsak, dünya bu düşünceden hemen sakinleşmeye başlayacaktır.

En önemlisi, düşüncelerimizde sakinleşelim.

“(İçsel) Mesafenin Silinmesi” (Linkedin)

Dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler, eski İsrailoğulları’nın Mısır’daki kölelikten çıkışının kutlandığı Pesah için hazırlanırken, sanki tüm dünya bir şekilde “küresel bir Mısır” yaşıyor gibi görünüyor.  Covid bizi tam olarak köleleştirmese de bizi kesinlikle kısıtladı.  Ama daha da önemlisi, Covid’den kaçmanın yolu, İbranilerin Mısır’dan kaçmasıyla aynı yol.

Hem İbranilerin lideri hem de Firavun’un genel valisi olan Yusuf,  Mısır’da öldükten sonra, Yahudilerin durumu sürekli olarak kötüleşti.  Dağılmış ve parçalanmış hale geldiler ve Mısırlılar arasında kaynaşmak istediler.  “Mısırlılar gibi olalım” dediler (Midraş Rabbah, Shemot).  O zamana kadar İbranilere çok düşkün olan Mısırlılar da onlara karşı giderek düşmanlaştılar.  Midraş metinleri bize bundan bahsetmeye devam ediyor: “[Dağılmaları] yüzünden, Rab sevgiyi, Mısırlıların onlara olan sevgisini nefrete dönüştürdü.”

Sonunda İsrailoğulları kendilerini ayrılmış, nefret edilmiş ve daha önceden dost olan ev sahipleri tarafından istismar edilmiş halde buldular.  Hem İbrani hem de Mısır’ın prensi olan ve Firavun’un evlatlık torunu olarak büyüyen Musa, İbrani köklerine dönüp halkı için savaşmaya başlayana kadar bu şekilde kaldılar.  Mücadelesi zordu.  Sadece Firavun’a karşı değil, liderliği altında birleşmek istemeyen kendi halkına karşı da savaşmak zorunda kaldı.

Ancak birlikleri üzerinde çalışmaya başladıklarında Mısır’dan kurtuldular, çöle kaçtılar ve sonunda bağlarını o kadar sağlamlaştırdılar ki, eşi görülmemiş bir birlik seviyesine ulaştılar, bu da onları,  Raşhinin 11. yüzyıldaki büyük yorumunda dediği gibi  “tek kalp tek adam” haline getirdi.

Bugün insanlık da benzer bir durumda.  Mısır hikâyesi bizim için bir alegori görevi görmeli.  İnsanlık, eski İbranilerin yaptığı aynı aracı yani birliği seçerse, bizler de Covid’in zincirlerinden ve aslında son yüzyılda üzerimize düşen ve birliği seçmezsek üzerimize inecek olan tüm olumsuzluklardan kurtarılacağız.

Dünyamız gittikçe birbirine bağlı hale gelirken, kalplerimiz giderek birbirlerinden kopmuştur.  Yabancılaşma ve narsisizm bizi ayırıyor ve ilişkilerimizi, fosil yakıtların gezegeni kirletmesinden çok daha fazla kirletiyor.  Sadece kendimizle ilgilenmemiz, o kadar zararlı ve o kadar anti-sosyal hale geldi ki, bizi birbirimizden tamamen ayırmak gerekli hale geldi.  Bu, Covid dünyamıza girdiğinde, tüm insanlığı küresel olarak kapatmaya zorladı, ancak esas olarak dünyanın en gelişmiş, en bencil bölgeleri olan ABD, Batı Avrupa ve Çin’i kapadı.

İsrailoğulları’nın kendi toplumsal parçalanmalarının bir sonucu olarak acı çektiklerinde, Mısır’da yaptıklarına benzer şekilde, aşırı tüketim, sömürü ve karşılıklı istismardan arta kalan süreyi kalplerimizi yakınlaştırmak için kullanmalıydık.  Bunu yapmadık.  Bunun yerine, aşıların geliştirilmesini bekledik ve toksik yaşamımıza devam edebileceğimiz anları özledik.  Şimdi aşılarımız var ama Covid öncesi günlerimize devam edemeyeceğiz.  Kalplerimizi yakınlaştırmak için çalışmadığımızdan dolayı kalplerimiz sadece daha da uzaklaştı.  Eski yaşam tarzımıza devam etmeye çalıştığımızda, artık bundan zevk almadığımızı keşfedeceğiz.

Hayatta zevklerin yokluğunda, insanların depresyonu şiddetlenecek ve aşırılık pek çok şekilde gelişecektir. İnsanlık, “Yeter!” diyene ve herkes arasındaki içsel mesafeyi silmeye ve birleşik bir insanlık inşa edene kadar, insan doğasının en kötüsünü ifşa edecektir.

Tıpkı eski İsrailoğulları’nın birliği üzerinde çalışma rızası, onları Mısır’dan kurtarmak için yeterliyse, insanlığın tüm insanlar arasında birlik üzerinde çalışma rızası, bizi Covid’den ve şu anda bizi etkileyen herhangi bir sıkıntıdan kurtarmaya yetiyor.  Birlik yolunda kaldığımız ve onu geliştirmeye devam ettiğimiz sürece, büyük bir başarıya imza atacağız.  Yabancılaşmaya dönersek, felaketler geri dönecektir.

Tarihte ilk kez, net bir çalışma planımız var, tüm insanlık için sefaletten bir çıkış yolu: Bağ kurmaya çalışın ve başaracaksınız.  Bağınızı keserseniz, acı çekeceksiniz.  Kalbimizdeki mesafeyi silmek için çalışmaya başlarsak, keşfedeceğimiz şey budur.

Uzun Zamandır Beklenen Yolculuk

Soru: Dünyanın dört bir yanında konaklama rezervasyonu yapan bir şirket olan Airbnb, 2021 seyahat pazarı için tahminler içeren bir rapor yayınladı. İş seyahatlerinin geri dönmeyeceğine inanıyorlar. İnsanlar sık sık araba ile seyahat edecekler ve evlerinden çok uzak olmayacaklar. Yüzde elli ikisi telefonlarını evde bırakmayı tercih ediyor. Kimse onlarla bağlantı kurmasın diye turistler, fotoğraflara zaman harcamak ve onları sosyal ağlarda yayınlamak istemiyorlar, bununla ilgilenmiyorlar.

Aynı zamanda, turistlerin çoğu tekrardan yeni gezilere hazır ve % 54’ü ya çoktan bilet rezervasyonu yaptı ya da bugün bir tur planlıyor.

İlk soru şudur: Bulaş tehdidi altında olsanız bile seyahat etme arzunuz nasıl açıklanabilir? Koronavirüs’ün derslerini almadık mı?

Cevap: Gerçek şu ki, sadece güneş altında yatan ve güneşlenen kediler gibi var olduğumuz için yaşamıyoruz. Hala tatmin olmak ile yaşıyoruz.

Ve sonra bir yere, belki uzak olmayan bir yere ama yurtdışında, yeni, değişik bir yere bilet alıyorum, ve farklı hissediyorum, ve seyahat ediyorum.

Soru: Ve hiçbir Koronavirüs bunu durduramaz mı? O bir insanın içinde mi yaşıyor?

Cevap: Kişinin içinde yaşıyor. Bence insanlar her şeye rağmen seyahat etmeye başlayacak. Belli ülkelere ve belki de hepsine seyahat etmek mümkün olacak. Ve bu durumdan çıkacaklar.

Seyahat etmeden, yenilenmenin bir yolu yoktur. Bilmediğiniz bir ortama girdiğinizde çocuk gibi olursunuz. Ve bu umursamazlık, sürpriz ve keşif hali, bir insan için çok önemlidir. Üstelik eğer zaten yaşlıysa (küçük bir çocuk gibi yetişkin), o zaman bu onun için çok önemli, yenileniyor.

Soru: Seyahat ederken çocuk gibi misiniz?

Cevap: Elbette. Bugün oraya gideceğiz, sonra buraya gideceğiz ve başka bir şey yapacağız! İçimizde uyanan bu çocukluk, bir tür kaygısız duygu, tam da bizi çeken şeydir.

Soru:  Peki eğer iç dünyamıza seyahat edebilirsek, orada parlak bir dünya görecek miyiz?

Cevap: Bunun içinde her şeyi göreceğiz! En önemli şeyi göreceğiz: Olan her şeyin nedenini ve sonucunu. Ben oldukça iyimserim. Bu olacak ve çok çabuk olacak ve bunu tüm insanlıkla birlikte göreceğim.

Doğanın tüm derinliğini gerçek haliyle keşfetmeye geleceğiz. Tüm nedenleri ve sonuçları, olan her şeyi, doğada ürettiğimiz her şeyi, hangi tepkileri neden uyandırdığımızı göreceğiz. Genel olarak, her şeyi önümüzde göreceğiz, tüm dünyalar – kocaman, çok büyük ve bunların hepsi bizim edinimimizde olacak.

Bu tam olarak kişinin içsel tatminidir, bunun üzerinde hiçbir şey yoktur, bundan daha eksiksiz bir şey yoktur ve bu, insanı o kadar içine alır ki artık hiçbir şeye ihtiyacı kalmaz. Bu bir kısıtlama ya da yolda bir durak değil, bu gerçekten bir insanın yaratıldığı her şeydir.

“Mısır’dan Çıkış Ve Pandemiden Çıkış” (Linkedin)

Pesah gecesi, geleneksel olarak herkes sevdikleriyle birlikte şenlikli bir masada oturur ve özgürlük, kölelik ve belaların acıları ve kurtuluş arzusu hakkında bir şeyler okur. ABD’de ve dünyadaki çoğu toplulukta art arda ikinci bir yıl boyunca pek çok kişi, salgın henüz geride kalmadığı için sanal olarak kutlama yapacak. Öyleyse kendimize “Ma nishtana?” (Ne değişti?) diye sorduğumuzda; bu geceyi diğerlerinden farklı kılan şeyin içsel bir yansıması olarak, neden hala acı verici durumlara katlandığımızı ve onlardan bir kez ve sonsuza kadar nasıl kurtulabileceğimizi incelememiz gerekebilir.

Geçmek, İbranice “Pesah” kelimesinden pasaj, geçiş anlamına gelir. Pozitif sosyal bağlantı için yeni bir arzu ortaya çıktığında, Firavun’un egemenliğinden, egoizmimizden, başkalarının kendi iyiliğimiz için sömürülmesinden, sevgi ve ihsan etme durumuna geçişi sembolize eder. Bu arzuya “moşe” (çeken) kelimesinden gelen “Musa” denir, çünkü İsrail’i sürgünden yani onu kontrol eden egodan çeken odur. Aslında Pesah bayramı, bölünmenin yoğunlaştığı dönemin sonunda, başkaları için tamamen farklı bir düşünme yaklaşımına yol açana kadar, birbirleriyle etkileşime giren çelişkili güçlerin içsel bir sürecini anlatır.

COVID-19 salgını, böylesine eleştirel bir şekilde düşündürücü bir dönem başlattı. Kendimize bakmamız ve birbirimize ne kadar bağımlı olduğumuzu ve arzu edilen karşılıklı önemseme durumuna ne kadar zıt olduğumuzu keşfetmemiz için bir ayna gibi belirdi. Bu, gidecek hiçbir yerimizin olmadığını gösterir, bu yüzden oturup bize yakın olanlarla – fiziksel bir yakınlıkta olmasalar bile – ve toplum içinde ilişkilerimizi geliştirmekten başka bir şey yapmamamız daha iyi olur.

Bu neden bu kadar önemli? Bu çok önemlidir çünkü her sorunun temel nedeni, başkalarını tamamen göz ardı ederek, yalnızca kendimiz için haz alan egoist arzumuzdur. Ve başkalarını önemsiyorsam, sadece benimle ilgili olduğu ölçüde onlara bağlıyımdır. Bu yaklaşımın bir sonucu olarak, bu kadar uzun bir sürenin ardından, pandemiden kurtulmak için gerekli koşulları oluşturamadık.

Geleneksel Seder sofrasında okuduğumuz Haggadah, Firavun’un “kölesiydik” ve tek başımıza kaçamadık, ifadesini içerir. Bugün, aramızdaki anlaşmazlıkları ateşleyen ve doğanın her seviyesinde denge eksikliği yaratan, hastalıklara, umutsuzluğa ve ıstıraplara neden olan kötü eğilimimizin köleleştirilmiş haliyiz. Böyle bir durumdan kurtuluş, Mısır’dan gerçek çıkış, egoist arzularımızın kontrolünden çıkıştır.

Ne zaman özgür kalacağız? Nefretten kurtulduğumuzda ve sağlığımızın ve iyi geleceğimizin aramızdaki olumlu ilişkilere bağlı olduğunu hissetmeye başladığımızda. Başkalarının iyiliğini düşünmeye, onları kucaklamaya ve onlara fayda sağlamayı arzulamaya başladığımızda. Üst güçten, Yaradan’dan, bizi güçlü ama şefkatli bir el ile Mısır’dan çekmesini, modern toplumdaki bölücülük, umursamazlık ve soğukluk durumundan sevgi, sıcaklık ve işbirliği durumuna geçmemizi istersek, bu hedefe ulaşmak mümkündür.

Hepinize mutlu bir Pesah diliyorum!

İyi İle Kötü Arasında

Atom altı seviyeden en gelişmiş insan toplumlarına kadar her şey iki temel, ancak zıt unsurdan oluşur. Birini pozitif, diğerini negatif olarak tanımlıyoruz. Örneğin, bir protondaki elektrik yükünü pozitif, elektrondaki elektrik yükünü negatif olarak tanımlarız. Işığı pozitif, karanlığı negatif, büyümeyi pozitif ve zayıflamayı/yaşlanmayı negatif, doğumu pozitif ve ölümü negatif olarak tanımlıyoruz ve sevgiyi pozitif, nefreti negatif olarak tanımlıyoruz. Tanımlarımıza da değer atfediyoruz: Pozitif olanı iyi, negatif olanı kötü olarak değerlendiriyoruz.

Ama hayat durağan durumlardan değil, döngülerden oluşur. Oluşum ve bozunum iç içe geçmiştir ve biri olmadan diğerine sahip olamazdık. Bu nedenle ikisi de ne iyidir ne de kötü. Nefrete sahip olmasaydık sevgiye sahip olmazdık, öyleyse hangisi iyi, hangisi kötü? Bir döngüde, tıpkı bir çarkta olduğu gibi, her şey olası tüm konumlardan geçer; hiçbir şeyin mutlak, değişmeyen bir değeri yoktur; hepsi döngüdeki konumuna bağlıdır.

Şimdi, bir çift karşıt öğeden, bir öğeyi çıkarırsak ne olacağını hayal edin. Gece olmasaydı gündüze ne olurdu? Ölüm olmasaydı hayata ne olurdu? Ancak her ikisine de sahip olduğumuzda eksiksiz ve işleyen bir sisteme sahibiz. Dengeli sayıda proton ve elektronumuz varsa, tam bir atomumuz olur. Bir bölgede dengeli sayıda hayvanımız varsa, istikrarlı ve sağlıklı bir ekosisteme sahibizdir.

İşler geliştikçe, bir yöne doğru eğilir ve yönelir ve her seferinde, zıt unsurun lehine vazgeçene kadar farklı bir yön idareyi ele alır. Az çok istikrarlı bir dengeye ulaştıklarında, bu, sistemin yapımını tamamladığının ve bunun üzerine yeni bir sistemin gelişmeye başladığının bir işaretidir. Evrimin basitten karmaşığa gitmesinin ve insan toplumunun daha küçük ve basit toplumlardan daha büyük ve daha karmaşık olanlara doğru evrimleşmesinin nedeni budur.

Aynı model tüm yaratılışın içine nüfuz eder; pozitiften negatife olan eğilim, gerçekliğin motorudur. Asla durmaz; istikrara ulaştığında, yeni seviye bir kez daha uyum ve istikrara ulaşana kadar, ancak sadece başka bir seviyeyi, daha da yükseğe çıkarmak için eğilim sürecinin baştan başladığı yeni bir seviyeyi ortaya çıkarır.

İnsan toplumları, gerçekliğin geri kalanıyla aynı süreçten geçer. Geçen yüzyıl, insanlığın ulaşabileceği aşırılıkları gösterdi. Bu konuda 1950’lerin başlarında yazan, öğretmenimin babası Baal HaSulam, “İnsanlık kendisini zaten Almanya’da olduğu gibi aşırı sağa ya da Rusya’da olduğu gibi aşırı sola attı, ancak kendileri için durumu kolaylaştırmadılar, hastalığı ve ıstırabı daha da kötüleştirdiler.” diye zaten belirtmişti. Tüm realite gibi, insan toplumu da aşırılıklardan geçmek zorundaydı, ama aynı zamanda, aşırılıkların karşılıklı destek içinde var olduğu ve bir sonraki gelişim seviyesine geçildiği yerde, o dengesini bulmak zorundadır.

Bu bizim zaman içinde mevcut meselemizdir. En fanatik aşırılıkları yapmak için elimizden gelenin en iyisini denedik, ama hepsi (olması gerektiği gibi) karşıtlarına boyun eğdiler ve bunlar da çöktü. Şimdi, eşzamanlı olarak var olan tüm uç noktalara sahibiz ve atomlar, mevsimler ve tüm hayvanlar gibi birbirlerini tamamlama zamanı.

Bununla birlikte, insanoğlunun benzersizliği burada devreye girer: Tüm doğada, eğilim ve sonrasında gelen uyum, doğanın içsel güçleri aracılığıyla kendi başlarına gerçekleşir. İnsanlık farklıdır. Zaten eşzamanlı olarak var olmaktayız, ancak bu fikre direniyoruz ve hala birbirimizi etkisiz hale getirmeye çalışıyoruz. Gelişimin bir sonraki aşamasını ortaya çıkarabilecek sağlıklı dengeyi yaratmak için, sürecin farkında olmalı, karşıtımızla bir arada yaşamayı kabul etmeli, karşılıklı bağımlılığımızı ve diğer taraf olmadan gelişemeyeceğimizi kabul etmeliyiz.

Üstelik bunu her düzeyde kabul etmeliyiz. Cinsiyet, ırk, kültür, görüşler ve insan varoluşuyla ilgili her şeyde bu farkındalık sürecinden geçmeliyiz. Örneğin, toplumda hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin olduğunu kabul etmezsek, asla siyasi uçurumun üzerine çıkamayız. Her iki görüşü de içeren daha yüksek ve daha gelişmiş bir gerçeklik üretmek yerine, kan dökülene kadar pislik çukuruna batacağız.

Daha da kötüsü, ne kadar kan akıttığımız önemli değil, tıpkı bizi yarattığı gibi, doğa onu da yarattığı için karşı tarafı ortadan kaldıramayacağız. Şans eseri bir taraf diğerini yok ederse, “kazanan” taraf da ortadan kalkacaktır, çünkü karşı tarafı artık olmayacaktır. İlerlemeyi bırakacağız, doğa bu durumu yeniden yaratacak ve nihayetinde her iki tarafın da var olması ve birbirini tamamlaması gerektiğini kabul etmek zorunda kalacağız.

Ancak o zaman daha yüksek seviye ortaya çıkacaktır. Her iki karşıtın da zorunlu olduğunu kabul ettiğimizde, bir sonraki gelişim seviyesine yükseleceğiz. Bu evrimin sırrıdır.

Kabalistin Koşulları

Soru: Dostlarımızda bu tür değişiklikler görürken, öğretmenin dışsal davranışında neden yükseliş ve düşüş durumlarında herhangi bir değişiklik görmüyoruz? Başkaları yükseliş ve düşüş durumundayken, her zaman bu kadar enerji dolu olmayı nasıl başarıyorsunuz?

Cevap:  İçinde bulunduğunuz koşullardan ben zaten geçtim. Uzun zaman önce, bu durumların geçici olduğunu ve karanlığı izleyen gecenin geldiğini, geceden sonra sabah ve ardından gündüzün geldiğini ve onların hepsinin yardımcı durumlar olduğunu kabul ettim.

Başımı eğip beklemem gerektiğini ve hatta şafağın zamanını, manevi ışığı hızlandırabileceğimi anladım. Her zaman, bir şeyler yaparak kendimi meşgul edebileceğim bir durumda olmamın nedeni budur.

Düşünmeme yardımcı olan politik veya sosyal bir TV programını izlemem gereken durumlar var, böylece gerekli kelime dağarcığını ve terminolojiyi oluşturabilir ve dünyada neler olup bittiğini vb.daha iyi anlayabilirim.

Bunun dışında Twitter’da yazılar yazıyorum, haftada birkaç kez basına yazı yazan yazarlarla toplantılar yapıyorum. Kabala Bilgeliği, psikoloji vb. ile ilgili çeşitli konularda programların çekim seanslarına katılıyorum ve Zohar Kitabı hakkında akşam dersleri veriyorum . Yani, her zaman çalıştığımı görebilirsiniz.

Sizinle bir sır paylaşmak istiyorum: İçinde bulunduğum duruma göre, Kabala Bilgeliğinin farklı kısımlarıyla meşgul olurum. Örneğin, “Kabala Bilgeliğinin Önsöz” veya On Sefirot’un Çalışması’nı incelemek için özel hassasiyete gerek yoktur. Bu yüzden duygularım uyuştuğunda ve bir kütük gibi olduğumda, bu kısımlara dönüyorum. Öte yandan duygularım canlandığında, Şamati’deki  makaleleri veya Rabaş’ın makalelerini inceliyorum.

Her gün ertesi günün dersine hazırlanmam gerekiyor. Ders saat üçte başlarsa, dersten iki saat önce uyanır, sıcak bir duş alır, kendimi ısıtır ve uyumayacağımdan emin olurum. Kırk yılı aşkın süredir bu programa göre yaşıyorum ve bu nedenle bu alışkanlığı geliştirdim.

İşimi çok ciddiye alıyorum. Materyali bilmeme rağmen, konuya girmek, öğrencilerle bağ kurabileceğim duruma girmek ve onlarla temasa hazır olmak, onları hissetmek böylece onlar da beni hissedebilsinler diye, dersten önce üzerinden geçiyorum.

Her dersin başında on-on beş dakika konuyu onlara tanıtıyorum ve onlara yeni bir şekilde sunmaya çalışıyorum. Bu, sürekli zihinsel çaba gerektiren son derece yaratıcı bir çalışma olduğu anlamına gelir, bu yüzden uyurken bile bu düşünceler beni terk etmiyor ve hepsini içimde yaşıyorum.

Öğrenciler benim sahip olduğum en önemli şey. Onlarla büyük bir huşu içinde ilişki kuruyorum. Hayatımın temeli onlar.

Bence derse fiziksel olarak gelenler ya da onları izleyenler bunu hissediyorlar ve bir günden diğerine ilerliyorlar.

Onlar her gün manevi bilginin bir kısmını, duygularını ve yeni bir bakış açısını, vb. alırlar. Dahası, bu sadece bir olay ya da olgu değil, gerçek içsel yenilenme, gerçek bir çalışmadır.