Kabala’da Şansa Yer Yoktur

Soru: Fizikte, bir kişinin bir yönde her türlü çabayı gösterdiği ve tamamen farklı bir şey ortaya çıkardığı bir olgu vardır. Kabala’da da böyle bir şey var mı?

Cevap: Hayır. Kabala’da bu tür bir “kaza” yoktur. Kişi ne yapması gerektiğini bilir. O her zaman ilerler, bu giderek daha çok kendi içinde ihsan etme ve sevgi niteliklerinin gelişmesine neden olur ve onun kendisinden çıkmasına ve yükselmesine neden olur. Bu onun hareketi, onun yönüdür.

Soru: Ancak Yaradan’ın ihsan etme niteliğini edinmek istediğini söylese de aslında bunu istemez değil mi?

Cevap: Aslında, istemez. Ancak, çalışma sırasında, ona çevreleyen ışık denilen belirli bir üst enerji gelir ve bu onun farklı olmasına yardımcı olur.

Burada şansa yer yoktur. Işığın tarafından, zorunlu olarak bir dış etki ortaya çıkar ve esasen bizler bunu amaçlarız. Bilimde kendini bize aniden gösteren bir şeyi amaçlamıyorsak, burada tam olarak istediğimiz şey budur.

 

“İnsanlığın İhtiyaç Duyduğu Gelişimsel Sıçrama” (Linkedin)

İnsanlık, son on yılda şimdiye kadarki en hızlı temposunda gelişti. Bir zamanlar sadece yürümekle mutluyduk; ne zaman ki bu yeterince hızlı olmadı, arabayla seyahat etmeye başladık. Şimdi bu yetersiz ve uzaya seyahat etmek istiyoruz. Önümüzdeki bu yarışlardan herhangi biri gerçekten hayatımızı daha iyi hale getirdi mi? Muhtemelen getirmedi. Tecrübe gösteriyor ki, teknolojik gelişmeler yatırımcılar tarafından her zaman insan aleyhine kullanılmıştır. Akıllı varlıklar olarak insan evriminin bir sonraki aşamasında, gerçekten tatmin edici bir gelişmenin, insanlar arasındaki iletişim kodunda bir değişiklik gerektireceğini anlamak zorundayız.

Doğada sürpriz yoktur, hiçbir şey tesadüfen olmaz; her şey mutlak yasalara tabidir. İnsan ırkının gelişiminde bile, biz onları tanısak da tanımasak da, evrim yasaları ve güçleri iş başındadır. Bu evrimin bir sonucu olarak, duygusal ve zihinsel algılarımız zaman içinde değişir.

20. yüzyılda uzun bir yol kat ettik. Bilim ve teknolojide devrimler, savaşlar ve atılımlar yaşadık. Ardından internet devrimi geldi ve sosyal ağlar büyük bir sesle yayıldı. İnsanlık muazzam şekilde değişti. Fakat birkaç yıl içinde, kurduğumuz yeni sosyal ilişkilerin bize büyük zarar verme potansiyeli olduğu ortaya çıktı.

Sahte haber olgusu günlük hayatımızı işgal etti ve artık kişi dünyanın herhangi bir yerindeki insanlarla anında kavga edilebilir. Herkes her yerde sorun çıkarabilir, öfkeyi kamçılayabilir ve başkalarını gezegeni yakmaya teşvik edebilir.

Geçmişte, ülkelerin nükleer kapasiteleri var ise statükoyu ve sükuneti korumanın herkesin çıkarına olduğu açıktı. Bugün, yanlış bilgilerin yayılması gibi faktörler bir nükleer savaşa yol açabilir ve dünyayı bir anda yok edebilir. Ayrıca, tüm dünya bir ağ, çevrimiçi bağlantılı, bağlı olduğu için yalnızca belirli sınırlı ülkeleri etkileyecek kararlar almak artık mümkün değil.

Bu birbirine bağlı olma, kişisel düzeyde de mevcut. İftira, zorbalık, reddetme, yok etme ve utandırma insanları perişan eder ve insanları uç noktalara iter. Dedelerimiz, altında yaşadığımız strese tanık olup değerlendirebilselerdi, ne yazık ki şimdiki hayatımızın, daha az gelişmiş olduğumuz zamandan daha kötü olduğunu söylerlerdi.

Önümüzde, insani egoist gelişimimizin maksimuma ulaştığının farkına varma görevimiz var ve var olmaya devam etmek için bizi ileriye götürecek yeni bir itici güç geliştirmemiz gerekiyor. İçinde bulunduğumuz durumu ve insanlar arasında uygun bir bağ kurma ihtiyacını hesaba katacak bir genel-toplumsal eğitim sürecine birlikte girmek zorundayız.

Daha sonra insanlığın, toplumun ve doğanın gelişimini tanımlayan yeni bir paradigma belirleyeceğiz. İçimizde yepyeni bir arzuyu, başkalarına iyilik yapma arzusunu uyandıran bir gücü keşfetmek için dar egoizmin (başkalarının zararına bencil yaklaşımın) üzerine nasıl çıkılacağı konusunda yeni rehberlik alacağız.

Gelişim sürecimizdeki bir sonraki durak, tüm sorunlarımızın kökünün, bugün gelişiminin zirvesine ulaşmış olan egoist doğamızda yattığını anlamak olacaktır. Başkalarıyla iyi geçinmemize izin vermeyen, bir anda patlamamıza ve dokunduğumuz her şeyi yok etmemize neden olan, egoizmimizdir.

Ancak egoizmi aşmayı öğrendiğimizde, tüm insan ırkına tek bir beden gibi davranmaya başlayacağız. Ancak o zaman, teknolojik gelişmelerimizin ve yeniliklerimizin avantajlarından yararlanırken, herkes için nasıl iyi bir yaşam kuracağımızı anlamaya başlayabiliriz. Sonunda, insani gelişimin bir sonraki seviyesi, her birimiz arasındaki tamamlayıcı bağların gelişimine ve beslenmesine dayanmalıdır.

Tapınakta Yemekler

Yorum: Tapınakta sadece hayvanları kurban etmediklerini, aynı zamanda orada büyük yemekler düzenlediklerini tarihten biliyoruz.

Cevabım: Gerçek şu ki, Tapınak aynı zamanda bir çalışma yeriydi – ülkenin her yerinden insanların toplandığı bir yer. Bir kişi Tapınağa geldiğinde yanında kurbanlar getirmesi gerekiyordu ve bunlardan bazıları yemek hazırlamak için kullanılıyordu.

Bu yemekler ortak sofralara konur ve herkes gelip yemeğe katılabilirdi.

Kabalistik bir yemeğe genellikle onun yardımıyla manevi olarak yükselmek isteyenler katılır. Ne için bir araya geldiklerini anlarlar; bu büyük bir iç çalışma, büyük bir çabadır.

Doğaya Neden Yaradan Denir?

Soru: Kabala’nın Temel Kavramları kitabınız, kişiyi Yaradan’a yaklaştıran metodolojiyi çok detaylı bir şekilde anlatıyor.

Ancak birçok modern yönetici ve danışmanlar, Yaradan kavramından ve O’nun realitemiz üzerindeki etkisinden oldukça uzaktır. Burada temelden farklı bir yaklaşım olabilir mi?

Cevap: Bütün bunlara Yaradan değil, doğa diyelim. Aynı şeydir. Yaradan bizim üst yönetim dediğimiz şeydir çünkü kendi amacına veya kendi planına sahip olması anlamında bilinçten yoksun değildir. Bu yüzden, “Bu üst güçtür, Yaradan’dır” diyoruz. Ne de olsa O’nun bir planı, açıkça uygulanan bir programı var. Diğer her açıdan ona basitçe “doğa” diyebilirsiniz, her bir parçasını kontrol eden ve onları mükemmelliğe ulaşmaya iten uçsuz bucaksız, mükemmel bir doğa.

Bu nedenle “Yaradan” ve “Kabala” terimlerini ortadan kaldırabilir ve tamamen açık, teknik, bilimsel terimlerle yazabiliriz.

Bundan çok mutlu olurum çünkü kendimi dindar bir insan olarak görmüyorum; çünkü Kabala’nın dinle ya da Yahudilikle ilgisi yok, o, doğadan bahseder. Birçok Kabalist dünyanın çeşitli uluslarındandı.

Bilimde var olan doğaya yönelik tutumun aksine, burada doğaya yönelik tutum, bir planı, bir amacı ve bu planın uygulanmasının güçlerini içerir. Bu yüzden doğaya Yaradan diyoruz.

Ortak Bir Bütünün Parçası Olmak

Kabala’da bireysel gelişim yoktur. Kişi kolektifin organize bir parçası haline gelirse, Kabala yardımcı olur.

Gerçek şu ki, egoizmimiz çalışmayı bırakır. Öyle hallerden geçer ki bizi kendi dışına iter.

Bizler bireysel egoist yolu çoktan tamamladık ve insanlığın ne kadar ileri gideceğini bilmediğini görüyoruz. Ancak Kabala, bir sonraki gelişim seviyesinin bireysel memnuniyet, elde etme veya kendiniz için bir tür uygun yer bulma seviyesi olmadığını, kolektif düşünce ve arzulara ulaştığınız durum olduğunu söylüyor.

Tüm kararlar sadece grupta, onluda verilir. On kişi, Yaradan olarak adlandırılan doğanın ortak bütünsel gücünü aniden keşfettikleri özel bir düşünce arzusu ve özlemiyle birbirlerine bağlanırlar. Bu, herkes kendi egoizminin üzerine çıktığında ve diğerleriyle sanki onun bir parçasıymışlar gibi bağ kurduğunda, onların doğru bağı vasıtasıyla ifşa olur.

Bireyselliğin üzerinde yükselerek ve kendi aralarında tek bir ortak bütün inşa ederek, onun içinde, yeni bir algılayıcıda, yeni bir duyguda, doğanın bu ortak gücünü, form eşitliği yasasına göre hissetmeye başlarlar.

“İnsan Gelişiminin Eşsizliği” (Linkedin)

Fiziksel olarak insanlar diğer maymun türlerine çok benzer. Aslında diğer türlerden çok daha az yetenekliyiz: Çok daha zayıfız, daha yavaş hareket ediyoruz, hastalıklara karşı daha duyarlıyız ve ağaçlara tırmanamıyoruz. Peki nasıl oldu da “Dünyanın efendileri” haline geldik? Cevap yeteneklerimizde değil, sadece insanların sahip olduğu eşsiz bir arzuda yatıyor: bu dünyanın ötesine geçme arzusu, maneviyata duyulan arzu!

Maneviyata duyulan bu arzu, bizi, durumlarını veya koşullarını sorgulamayan diğer tüm türlerden daha akıllı yapan ve beynimizi geliştiren sorular sormamıza neden olur. Ancak sadece hayatı nasıl daha rahat veya kolay hale getireceğimizi sormuyoruz; en önemlisi hayatın ne için olduğunu soruyoruz. Sanattan teknolojiye, sanayiden bilime, dine ve felsefeye kadar geliştirdiğimiz her şey, bizi insan yapan her şey, hayatın amacını aramakla ilgilidir. Bu arayış bizi Dünyanın efendisi olduğumuz noktaya kadar geliştirdi.

Yine de, hayatın amacını arayış, bizi diğer tüm hayvanların çok ötesinde geliştirirken, aynı zamanda bizi yoğun bir şekilde hüsrana uğrattı. Dünyanın bu günlerde içinden geçtiği anlaşılmaz çılgınlık, hayatın anlamı hakkındaki ıztırap verici sorunun cevabını bulma arzusundan kaynaklanıyor. Genellikle bilinçsiz bir dürtü olan bu çılgınca arayışımızda, her yöne doğru koşuyoruz ve yolumuzdaki her şeyi yok ediyoruz.

Ama amacımızı kendi içimizde değil, aramızda bulabileceğimizi yavaş yavaş anlayacağız. Hayatın amacı, bizi her şeyin nasıl ve neden çalıştığını anladığımız yani yaratılışın arkasındaki düşünceyi anladığımız bir düzeye yükseltmektir. Bunu başarmak için, her bir parçayı özel olarak değil, tüm parçaların gerçekliği yaratmak için birlikte nasıl çalıştığını incelememiz gerekir. Başka bir deyişle, aramızdaki bağları anlarsak, gerçeği anlayacağız ve kendimizi anlayacağız. Ancak o zaman dünyanın çılgınlığı sakinleyecek.

Birbirimize olan bağları anlamak için doğanın yarattığı ağı yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Bu yüzden birbirimize sahibiz. Gerçekliğin geri kalanında var olan aynı türden bağları aramızda kurarsak, gerçekliğin geri kalanını anlayacağız. Gerçeği anladığımızda, bunun denge ve uyum üzerine kurulu olduğunu fark edeceğiz. Her parça yalnızca ihtiyaç duyduğu kadarını alırken, geri kalan işlemleri sistemin korunmasına yardımcı olur. İnsan toplumunda, bu ancak insanlar arasında karşılıklı bir sevgi gelişirse yapılabilir. Bu durumda, sadece ihtiyaçları kadarını kendilerine alacaklar, daha da önemlisi toplum yararına canı gönülden çalışacaklar.

Tıpkı aile üyelerinin birbirlerine karşı anlayışlı olmaları ve birbirlerini sevdikleri için birbirlerine yardım etmeleri gibi, gerçekliğin tüm parçaları içgüdüsel olarak saygılı olduğundan ve birbirinin devamlılığına yardımcı olduğundan, tüm insanlık bilinçli olarak bu tür bağları geliştirebilir ve böylece tüm varoluşu anlayabilir. Tüm yaratılmışlara içgüdüsel olarak gelenler, bize zahmetle ve çok geç geldiğinden, içgüdülerle hareket eden otomatik varlıklar değil, hayattaki amaçlarını ve bunu nasıl gerçekleştirebileceklerini bilen bilinçli insanlar olacağız.

Çevre Alışkanlıktan Daha Güçlüdür

Soru: Bir alışkanlık ile çevrenin insan üzerindeki etkisi arasında bir bağlantı var mı?

Cevap: Çevrenin insan üzerinde büyük etkisi vardır.

Soru: Hangisi daha iyi çalışır: çevre mi yoksa alışkanlık mı?

Cevap: Çevre daha güçlüdür. Alışkanlıklarımızı değiştirebilir çünkü bir insanda değiştirebileceğiniz pek çok nitelik vardır: nefret, sevgi, onur, ün ve özellikle utanç. Dolayısıyla çevrenin dış etkisi insanı değiştiren bir araçtır.

Çevrenin etkisi altında, kişi her şeyi hızlı ve doğru bir şekilde yapabilir.

Herkes Kabala Çalışabilir

Soru: Neden kadınlara Kabala öğretilmemesi gerektiğine dair bir görüş var?

Cevap: Kabala genel olarak kimseye öğretilmedi. Gelişiminin bin yılı boyunca, yaklaşık 3.500 yıl önce sadece küçük bir süre için kullanıldı. O zamandan beri, insanlar tarafından uygulanmayı bıraktı.

İlk Tapınağın yıkılmasıyla, Kabala yaygın kullanımdan düştü. Mısır’dan İsrail topraklarına giderken, çölde göçebeyken sadece birkaç on yıl boyunca var oldu.

İlk Tapınağın yıkılmasıyla, zaten insanlardan ayrılmaya başladı ve İkinci Tapınağın yıkılmasından sonra, ne olduğunun anlaşılması neredeyse tamamen son buldu ve sadece bireysel Kabalistler için bir kader olarak kaldı.

Ancak, çalıştıklarımızdan açıkça görülüyor ki, bir yandan, kişi (erkek veya kadın) bireysel olarak başkalarıyla ortak bir grup oluşturdukları bu tür temaslara girdiğinde, bu bireysel gelişimin yoludur.

Onun içinde, belirli bir metoda göre, kesinlikle eksiksiz bir içsel manevi bağa ulaşırlar, “ben”lerinin üzerine çıkarlar ve “ben” yerine “biz” gibi hissetmeye başlarlar. Yani, “biz” onların ortak, kolektif “ben”idir. Ve bu kolektif “ben”de, aralarındaki bu çok yönlü bağda, yeni bir güç, yeni bir nitelik görürler – karşılıklı ihsan etme ve sevgi niteliği.

Kabalistik İfşalar Tesadüfî Midir?

Soru: Bilimde birçok keşif tesadüfen yapılır. Yani, onlar bir şeyi keşfetmeyi beklerler ve bunun yerine tamamen farklı bir şey keşfederler. Örneğin Kolomb Asya’yı keşfetmek istedi ve Amerika’yı keşfetti. Penisilin, karanlık madde vb. de tesadüfen keşfedildi.

Kabala’daki ifşaların da tesadüfi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Cevap: Bir yandan, Kabala çalışan bir kişi sürekli olarak yeni, beklenmedik ve tahmin edilemez bir şey ifşa eder. Diğer taraftan, bunun ifşa edildiği gerçek yöntem bilinmektedir.  Onun içinde tek bir koşul vardır – kişinin kendi egoizminin üzerine çıkması.

Dahası, sadece bu yükselişi gerçekleştiren kişi ifşa yapar. Onun edindiği her şey, diğer kişi de aynısını yapmadıkça başkası tarafından görülemez ve anlaşılamaz.

“Yaşamak İstediğimiz Yeri Seçme Hakkımız Var Mı?” (Quora)

Doğanın bizi geliştirme şekline göre, insan toplumunun maksimum yararı için ve maksimum etkinlikle kendimizi gerçekleştirdiğimiz bir duruma ulaşmamız gerekir. Hal böyle olunca da seçeneklerimizi iyice araştırırsak ve belirli bir yerde kendimizi insanlık için daha faydalı bir şekilde gerçekleştirebileceğimizi görürsek, o zaman elbette insanlığa daha faydalı olabileceğimiz bir yere taşınma hakkımız olmalı.

Ancak, böyle bir hareketin ancak hedef konumda insanlığa gerçekten daha fazla fayda sağlayabileceğimizi gördükten sonra gerçekleşmesi gerektiğini vurguluyorum. Bu, sırf öyle hissettiğimiz için ya da belli bir anda “doğru göründüğü” için taşınmaktan kaçındığımız anlamına gelir. Bunun yerine, genel doğa yasasına ve doğanın bizi nasıl geliştirdiğine dair farkındalığımıza göre taşınmaya karar veririz. Ayrıca, Kabalist Yehuda Aşlag’ın (Baal HaSulam) açıkladığı gibi, kendimizi en iyi nerede gerçekleştirebileceğimizi anlayan insanlardan özel izin almamız gerekebilir. O zaman taşınmak istediğimiz yerin, olmamız ve hareket etmemiz gereken yer olduğundan emin olabiliriz.

Sırf bir yerde sıkıldığımız için ve başka bir yerde daha fazla egoist tatmin elde edebileceğimizi düşündüğümüz için taşınırsak yani taşınma amacı sadece başkalarının diğer yerde hazırladıklarını bencilce sömürmek içinse, o zaman böyle yaparak elbette topluma faydalı olmayız ve ben de böyle bir hareketi haklı bulmuyorum.