Ters Dünya Sevginin Dünyasıdır

Soru: “Ters bir dünya gördüm” ne anlama geliyor?

Cevap: Ters dünya, bir sevgi dünyasıdır ki bu dünyamızın zıttı olan niteliklerle yani ihsan etme, sevgi, sempati ve kişinin egoizmi üzerinde çalışma niteliklerinde yaşamaktır.

Dünyamız sadece egoizmle, onu doldurmayla çalışır. Bu nedenle üst dünyaya bizim dünyamızın zıttı denir.

Kabala’da, egoist niteliklerimden çaba sarf ettiğimde ve sanki zıt dünyayı edindiğimde, Lo Lişma’dan (kendim için) Lişma’ya (başkaları için) bir geçiş olur.

Bu çabaları uygulayarak, hala egoist enerji alırım, hala Yaradan’ı kendim için, kendi iyiliğim için ifşa etmeye çalışırım. Daha sonra, bir noktada, Yaradan bana bunu kendimle hiçbir bağım olmadan tamamen özgecil olarak yapma gücü verir. Bu benim ödülümdür.

 

Özgürlük Yaradan’ın Seviyesine Ulaşmaktır

Soru: Özgürlük hayatımdaki en önemli şey olmuştu. Özgürlüğüm için çok şey feda ettim ama geçen yıl özgürlüğün kölesi olduğumu anladım. Özgürlük ile özgürlüğün kölesi olmak arasındaki sınır nerededir?

Cevap: Özgürlük kavramını doğru tanımlamıyorsunuz. Özgürlük, bizden bağımsız ve doğa tarafından önceden belirlenmiş doğru yaşam amacının seçimidir. Yaradan’ın seviyesine ulaşmaktır.

İnsan, bu amaca ulaşmak için elindeki tüm imkanları kullandığında kendini özgür bir insan olarak görebilir.

Yılanın İnsanın İçindeki Niteliği

Adem ve Havva’nın kutsal kitaplara ait hikayesini manevi bir bakış açısıyla ele alırsak, önce Adem’in niteliği kişinin içinde ortaya çıkar: kendini iyi, huzurlu hisseder, kimseye zarar vermez. Sonra Havva’nın egoist niteliği ve ardından yılanın niteliği ortaya çıkar.

Adem ve Havva egoizmlerini hissetmeye başladıktan sonra utanç duygusunu ifşa ettiler. Çıplaklıklarını gizlemek için giyinmeleri yani ihsan etmenin bazı niteliklerini edinmeleri gerekiyordu.

Kişi kendi içsel niteliklerini hissettiğinde, içindeki egoizmi hissettiğinde, ihsan etme niteliğiyle birlikte, birini diğerine karşı değerlendirir, kendini kötü hissetmeye başlar ve sanki bunu kendi içinde, kıyafetlerinin altına gizler.

“Dünyanın Sonu (Bildiğimiz Gibi)” (Linkedin)

Parmağınızı dünya haritasının herhangi bir yerine koyarsanız, eşi benzeri görülmemiş doğal afetlerin yaşandığını göreceksiniz. Doğa gezegende hasara yol açıyor ve insanlar “Dünyanın sonu mu?” diye sormaya başlıyorlar. Memnuniyetle, evet öyle. Bu, bildiğimiz dünyanın sonu ve yeni ve çok daha iyi bir dünyanın başlangıcıdır. Yaşadığımız karışıklıklar doğum sancılarıdır ve yaratılışın zirvesi olan bizler, doğumu hızlandırabilir ve kolaylaştırabilir veya zor ve acı verici hale getirebiliriz.

Ortaya çıkan dünya dengeli, sakin ve içindeki tüm yaratılanlar birbirini destekliyor. “En güçlünün hayatta kalması”nın slogan olduğu ve zayıfların acımasızca sömürüldüğü şu anda yaşadığımız dünyanın tam tersi.  Mevcut dünya öyle değil çünkü doğası gereği kayıtsız. Doğa ise doğası gereği dengelidir. Öte yandan, bizler doğamız gereği ve son derece benciliz ve piramidin tepesinde olduğumuz için her şeyin nasıl çalıştığını biz belirleriz. Özüne kadar bencil olduğumuz için dünyanın geri kalanının da aynı şekilde işlemesine neden oluyoruz ve bunun sonuçları açıkça korkunç oluyor.

İçimizdeki olumsuz taraf ezici bir şekilde baskın olduğu için hiçbir şeyi, hatta kendi çocuklarımızın geleceğini bile düşünmeden hareket ediyoruz. Biz doyumsuzuz ve hiçbir mantıklı açıklama bizi elimizden gelen her şeyi yemeyi bırakmaya ikna edemez ve bu süreçte başkalarını ne kadar aşağılarsak kendimiz hakkında o kadar iyi hissederiz. Bu tıpkı Tora’da yazdığı gibidir (Yaratılış 6:5), “İnsanın kötülüğü büyüktür… ve gün boyu kalbinin düşüncelerinin tüm yarattıkları, yalnızca kötüdür.”

Daha da kötüsü, Tora’nın 17. yüzyıldaki kapsamlı bir yorumu olan Kli Yakar, bu ayet hakkında şöyle yazar: “’Yüreğinin düşüncelerinin tüm yarattıkları, gün boyu yalnızca kötüdür’ bu, gün boyunca [insanın] arzusunun doyumsuz olduğu anlamına gelir. Gün içinde memnun olduğu gün bir saat yoktur. Aksine, her saat arzusuna daha çok şey katar.” Artık kim olduğumuzu gördüğümüze göre, etrafımızdaki dünyanın altüst olmamasını bekleyebilir miyiz?

Yüzyılı aşkın bir süredir kaynakların, hayvanların ve insanların çılgınca sömürülmesinden sonra, bildiğimiz dünyanın sonuna geldik.

Bundan sonra, antropolog Brian Hare ve araştırma bilimcisi Vanessa Woods’un en son kitaplarına verdikleri başlık gibi, sloganı “en uygun olanın hayatta kalması” değil, “en dostça olanın hayatta kalması” olan bir toplum, dengeli ve tüm sakinlerini önemseyen yeni bir dünya inşa etmeye mecbur kalacağız.

Sonunda doğanın geri kalanı gibi, dengeli ve şefkatli olmamız gerektiğinin farkına vardığımızda, işlerin başından beri böyle olduğunu anlayacağız. Örneğin Hare ve Woods, kitaplarında Darwin’in en uygun olanın hayatta kalmasına açıkça vurgu yapmasının, bulgularının yanlış yorumlanması olduğunu belirtmişlerdir. Darwin’in İnsanın Türeyişi’nden bir alıntıda, Darwin’in yazısına yeni bir bakış açısı getiriyorlar: “En cana yakın/duygudaş üyelerin en fazla olduğu topluluklar, en iyi şekilde gelişecek ve en fazla sayıda çocuğu yetiştirecektir.”

İşlerin gerçekten nasıl yürüdüğünü görme konusundaki isteksizliğimizi, tek yönetici olmaya çalışan egomuza atfedebiliriz, ama bugün, bu özlem almaya gücümüzün yetmediği bir ayrıcalıktır. Kötü niyetli davranışlarımızı daha fazla uzatırsak, doğa kırılacak ve bedelini hepimiz ödeyeceğiz. Sadece doğal afetler bize zarar vermekle kalmayacak, aynı zamanda kendimizi ülkelerin nükleer silahları birbirlerine karşı kullandığı bir üçüncü dünya savaşının içinde bulana kadar hayatımızın her alanında saldırganlık ve düşmanlık artacaktır.

Tabii ki, bu olursa, birbirimize karşı davranışlarımızı değiştirmekten başka seçeneğimiz olmadığını öğrenmemiz gerekecek. Ama bunu gerçekten yanmadan önce öğrenemez miyiz?

Üst Güçle Temas Etme Yolları

Soru: Üst güçle doğrudan temas kurmak neden imkansız?

Cevap: Çünkü her birimiz bir egoistiz. Egoizmin zıttı olan ihsan etme niteliğini kendimizde yaratmak için bir araya gelmeli ve bu niteliğe benzerlik yaratacak,  Yaradan ile benzerlik yaratacak şekilde birbirimizi etkilemeye çalışmalıyız.  Biz, adeta, Yaradan’ın imajını, kendi üzerimizdeki egoist niteliklerimizden zorla yaratırız. Bu ölçüde, O’nu kendimizde hissetmeye başlarız.

Soru: İhsan etme niteliğini geliştirerek, O’nunla doğrudan iletişim kurabilecek miyim?

Cevap: Sadece bir grup aracılığıyla. Kendinize ait böyle bir niteliğiniz, özel bir niteliğiniz yok. Bir egoist olarak kalırsın.

Birkaç kişiyle uygun bir şekilde bağ kurduysanız – en azından bir kişiyle, çok zor olsa da, on kişilik bir grupla daha iyidir – onlara ihsan etmede, sevgide, bağda ve destekte Yaradan gibi davranın, O’nun niteliklerini birlikte inceleyin ve bunları kendi aranızda birlikte oluşturmaya çalışın, o zaman sadece bir detektör değil, bir jeneratör de olursunuz.

Soru: Yaratıcı kolektif bir imaj mıdır?

Cevap: Hayır, bu şekilde yapıyorsunuz.

Soru: O, her birimizi ayrı ayrı görmüyor mu?

Cevap: O’nun hakkında konuşamayız. Sadece aramızda oluşturduğumuz modele göre bir şeyler söyleyebiliriz.

Düşüncelerinizi ve Arzularınızı Nasıl Çözümlersiniz?

Soru: Arzularımı ve düşüncelerimi nasıl doğru bir şekilde çözümlerim? Bu çözümlemenin kriterleri nelerdir?

Cevap: Bunu kendi aranızda tartışmalısınız, ama kafanız karışmasın diye, sadece biraz. Elbette bunun hakkında okuyabilir ve derslerimizi dinleyebilirsiniz; büyük miktarda materyalimiz var.

Makaleleri okuyun, sistemli bir şekilde işleyin ve zamanla, sadece aranızdaki konuşmalarla ve kaynakları okuyarak sağlıklı ve mantıklı bir tutumun sizde yavaş yavaş oluşmaya başladığını göreceksiniz.

Soru: Bu, onları kendi başıma çözümleyemeyeceğim anlamına mı geliyor?

Cevap: Hayır, bunu kendi başınıza yapamazsınız, ancak grup kısmen yapabilir. Biri bir şey söyler, diğeri başka bir şey söyler ve üçüncüsü daha fazlasını ekler. Aranızda anlaşmaya varma girişimlerinizde, Yaradan size görünmeyen bir şekilde rehberlik edecektir. Aniden, biri aracılığıyla, ikinci veya üçüncü biri aracılığıyla, bir tür daha yüksek mantıksal düşüncenin açığa çıktığını görmeye başlayacaksınız. Yaradan bunu böyle yönetir. Bunu hissedeceksiniz.

İyi Niyetler Neden Herhangi Bir İyiliğe Yol Açmaz?

Yorum: Bir Kabalistin düşünce ve arzularıyla dünya için ıslahlar yapabileceği ve genel evren üzerinde olumlu bir etkisi olabileceği söylenmiştir. Ve bunu anlamayan diğer insanlar, yaptıkları iyilik ve hayır işleriyle her şeyi sadece mahvederler.

Cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğunu duymak, insan için yeterince tuhaftır.

Cevabım: Tüm bu iyi niyet ve dürtülerin herhangi bir iyiliğe yol açmadığını gerçekten görmüyor muyuz?

Esasen, ıslah olmamışken yaptığımız her eylem, ne kadar güzel, asil, anlayışla, sevgiyle, başkalarına vererek yapılmış olursa olsun; hâlâ bencilce, hâlâ kendimiz için bir tür fayda içerir görünmektedir.

Dışarıdan her şey çok olumlu görünür: İnsanlar hastanelere gidiyor, hastalara yardım ediyor; emeklilere, hayır kurumlarına çok para bağışlıyor; temizlik için, çevre için savaşıyor; hatta vatanları için canlarını veriyorlar. Buna rağmen bu tür eylemler daha iyi bir dünyaya götürmez.

Soru şu: Biz onu bu şekilde düzeltmeye ve iyileştirmeye çalışırken dünyamız daha mı hızlı bozuluyor, yoksa eylemlerimizin kendisi herhangi bir iyiliğe yol açmıyor mu?

Diyelim ki Afrika’ya yardım ediyoruz ve böylece, istatistiklere göre orada açlık ve işsizlik artıyor ve  artık hiçbir şey düşünmeyen, oturup hiçbir şey yapmayan, refah içinde yaşayan insan sayısı artıyor.

Birincisi, insan azla yetinir ve gelişmek istemez. İkincisi, bu görünüşte iyi işler, aslında bizi bozar. Çünkü bizler benciliz! Bu tür kamu yardımı sistemlerini geliştirerek, aslında insanlarda gelişme arzusunu, harekete geçme arzusunu öldürüyoruz.

Egoizm Salgını ile Çoğalan Viral Bir Pandemi

Yukarıdan bize yalnızca iyi güçler gelir, ancak onları almaya hazır değilsek, onları darbeler olarak hissederiz. Koronavirüste durum böyledir. Sonunda bir pandemi şeklinde bize gelen bu gücü kabul etmeye hazır olsaydık, tehlike karşısında içsel olarak birbirimize daha da yakınlaşmak için birleşseydik, bu kendini göstermezdi.

Hayvanların ortak bir felakete karşı nasıl birleştiğine bakın. Bir selden veya orman yangınından kaçarak birlikte koştuklarında artık birbirlerine saldırmazlar. Hayatlarını kurtarmaları gerektiğini hissederler ve yırtıcı içgüdüleri, kendini koruma içgüdüsü tarafından bastırılır.

Bizler de şimdi aynı durumdayız. Doğadan veya üst güç olan Yaradan’dan aldığımız darbeler, bizi onlardan nasıl kurtulacağımız konusunda doğru sonuçlara götürmeye itmelidir.

Hayvanların nasıl davrandığını, tehlikeden kaçarken birbirlerine saldırmadıklarını görmemiz gerekiyor. Avcının içgüdüsü kaybolur ve sadece yaşam mücadelesi içgüdüsü kalır. Hayvansal seviyeden örnek alsaydık, pandemiyi yenmiş ve bu durumdan doğru ve başarılı bir şekilde çıkmış olurduk.

Ama sorun şu ki hayvan seviyesinde değiliz. Biz şımarık hayvanlarız çünkü her şeyi zehirleyen insan egoizmine sahibiz.

Dolayısıyla pandemiden kaçmak için bağ, birlik, yakınlık yönünde bile düşünemiyoruz. Küresel bir salgın bağlamında bile, hükümetler ve bireyler kar elde etmeye ve birbirlerinden kazanç sağlamaya çalışıyorlar çünkü bunun kendilerine zenginlik ve başarı getireceğine inanıyorlar.

Böylelikle onlar sorunu iki kat daha kötü hale getirirler, sorunları iki katına çıkarırlar. Başkalarıyla birlikte olmak ve böylece Gevura’nın gücünü yumuşatmak yerine, kötülüğün gücünü çoğaltırlar. Bu nedenle, acı çekerek öğrenmek zorunda kalacağız.

Salgın insanları hasta etmek veya öldürmek için değil, birbirimize nasıl davranacağımızı öğretmek için geldi. Ama şimdilik, öğrenmediğimizi görüyoruz, tam tersi yöne yani acı çekme yoluna gidiyoruz. Her ülke, diğer ülkeler ve milletler pahasına başarılı olabileceğini ve kazanabileceğini düşünüyor. Ve bu da hatadır.

Ancak yavaş yavaş, bu darbeler altında, hayvan seviyesinde olduğu gibi basit bir şekilde hayatta kalmaya düşeceğiz ve o zaman ortak bir felaketten birlikte kaçarken, birbirimize yardım etmenin ve başkalarına zarar vermemenin değerli olduğunu görmeye başlayacağız.

“İnsanlığın Bir Sonraki Gelişim Seviyesi” (Linkedin)

Güçlü bir hızlandırılmış insani gelişim patlaması, belirli bir süre boyunca tüm dünyada titreşir. Böyle bir darbe, Orta Çağ’da meydana geldi ve Sanayi Devrimi döneminde, bilim ve teknolojide, kültür ve eğitimde, toplumda ve felsefede tüm alanlarda atılımlara yol açtı. Manevi gelişimde olağandışı sıçramalar da aynı şekilde meydana gelir.

Hızlandırılmış gelişim, toplumun ve tüm yaratılışın altında yatan bir gücün sonucudur: arzunun gücü. İnsan arzusu sürekli genişler ve bunun bir sonucu olarak, yoğunlaşan özlemimizi yerine getirmenin yeni yolları için sonsuz bir arayış vardır. Arzunun gücü, bireylerde ve genel olarak toplumda ben-merkezcilik biçiminde yani başkalarının iyiliği pahasına elde edilenler de dahil olmak üzere kendi zevkimiz için bencil, egoist bir niyetle hareket eder.

Ancak dünyadaki tüm gelişimler tek bir yöne işaret ediyor: insanlığı, hem insanlar arasında hem de doğanın tüm unsurları ile yüce güç arasında mükemmel bir karşılıklılığın manevi bağlantısına hazırlamak. Dolayısıyla görünüşte bencil insan sistemleri geliştirdiğimizde bile, istemeden gelecekteki güzel ve düzeltilmiş bağlar için altyapıyı hazırlarız.

Örnek olarak internetin gelişimini ele alalım. Sosyal medya, iyi bir bağ yaratmanın tam tersine insanlar arasında nefret söyleminin sık sık açık bir şekilde sergilendiği bir yuva haline geldi. Oysa mevcut düzen, sosyal medyanın uyumlu insan bağlarının olumlu mesajlarını taşıması için mükemmel bir hazırlık olarak hizmet edebilirdi.

Günümüzde dünyanın tüm sakinleri arasında daha fazla iletişime doğru itici güç iki can alıcı nokta aracılığıyla aşikârdır: Covid-19 ve göçmenlik. Covid salgını, dünyadaki açık ve ayrılmaz küresel bağlar aracılığıyla bizi birbirimize daha da yakınlaştırıyor. Hastalık tek bir yerde ortaya çıkıyor ve hemen her yere inanılmaz bir hızla yayılıyor.

Kitlesel göç, artık durdurulamayacak başka bir olgudur. Durum kontrolden çıktığı için başbakanlar dirense de, insanlık önceden belirlenmiş siyasi sınırların ötesine çoktan geçmiş durumda. Göçmenler, fırsatlarının daha müsamahakar ve hoşgörülü ortamlarda geliştirildiğini keşfettiler ve bu, kitlesel göç hareketlerini teşvik etti. Her ülkede farklı halklardan temsilciler görene kadar olay yoğunlaşacak, dünya çapındaki toplumlar, aynı zamanda giderek daha çeşitli ve karmaşık hale gelecektir.

Aslında, az önce anlattığımız gibi topluma insan müdahalelerinin, kafa kafaya çarpışma gibi bizi etkilediğini görüyoruz: ülkeler yok oluyor, kültürler çöküyor, şiddet artıyor. Böylece, kafa karıştırıcı soru ortaya çıkıyor: Zor ve karmaşık süreçler nasıl ideal bağlara yol açabilir?

Süreçlerin kendisi ne güzel ne de hoştur, ama onların güzelliği hakikate, gözlerin açılmasına, tam olarak neyin bozulduğunun ve düzeltilmesi gerektiğinin farkına varmalarına yol açmalarıdır. Bu, bir yandan karşılıklı bağımlılığımızın ortaya çıkması anlamına gelirken, diğer yandan bu karşılıklı bağımlılığın açığa çıkması ancak olumsuz olaylar aracılığıyla gerçekleştiği anlamına gelmektedir. Böylece, tek gerçek yavaş yavaş bizim için netleşecek: karşılıklı bağımlılığımız kaçınılmazdır ve aramızdaki olumsuz bağlar dünyadaki tüm sorunların tek kaynağıdır, düzeltmemiz gereken tek şey onlardır.

Ya sonrasında? İnsanlık, maddesel alanı aşıp, doğa düşüncesinin ve onun arkasındaki iyi ve yardımsever gücün ifşa olması aracılığıyla içsel bir birliğe geçene kadar, aramızdaki bağları güçlendirmek için tüm kaynaklarını kullanmak, arzunun gücünün tüm potansiyelini gerçekleştirmek zorunda kalacaktır.

“Şiddet, Öfke ve Nefretle Nasıl Mücadele Edersiniz?” (Quora)

Her ülkede, her ülkenin kültürüne uygun, bağları zenginleştiren eğitimlerle hareket etmeliyiz. Böyle bir eğitim, doğanın ve gerçekliğin yapısını, dünyayı saran genel doğa yasasını ve bu yasaya uymak için geliştirmemiz gereken ilişki türlerini öğretir. Böyle bir eğitimin yaygın olarak uygulanmasıyla, doğa ile dengede, uyumlu bir duruma ulaşacağız.

Çağımız giderek artan bir şekilde insan bilincinde bir yükseltme çağrısı yapıyor: İnsanlığa dışarıdan etki eden bir yasanın olduğunun farkına varılması ve bu yasaya göre insan toplumunun karşılıklı bağımlılığını ve birbirine bağlılığını olumlu bir şekilde gerçekleştirmesi ve bunu yaparak sağlıklı çalışan bir organizmaya benzer hale gelmesi gerekiyor. Bizler, insanlık genelinde böyle bir formu gerçekleştirene kadar, doğanın özgecil gücüne zıt kalacağız, bu nedenle doğaya karşı zıt kaldığımız sürece, sorun ve krizlerin sayısının artmasını da bekleyebiliriz.

Yaşadığımız sorunlar ve krizler doğayla olan dengesizliğimizi yansıtmaktadır. Bağları zenginleştiren eğitim insanlara ulaşana kadar, bu eğitim biçimini geliştirmedikçe ve insan bilincini yükseltmedikçe, kendimizi dünyaya giderek daha fazla acı getirirken bulacağız.  Aksine, bağları zenginleştiren eğitimi başarılı bir şekilde uygularsak, dünyayı daha iyiye doğru değiştirebileceğiz. Özünde, ancak dünyayı doğru bir şekilde eğiterek şiddet ve nefretin gücüne karşı koyabiliriz.