Category Archives: Toplum

Yükselen Nesle Bir Bakış, Bölüm 4

Çocuklarımız Eski Dünyanın Kıyafetleriyle Kısıtlanıyor

Genç nesil neden bu kadar sorunlu?

Çünkü insan gelişiminin bir sonraki seviyesine yükselmemiz gerekiyor.

Ve doğrusu şu ki, bütün ebeveynler, hükümet, BM ve UNESCO bir eğitim programı başlatsa bile, bundan hiçbir sonuç çıkmaz. Bunu size bir Kabalist olarak söylüyorum.

Şunu anlamalıyız: Bir sonraki nesil, gelişimin farklı bir düzeyinde olmak zorundadır. Bu da daha eğitimli, daha bilgili ya da daha başarılı olmak anlamına gelmez. Bu, algının yeni araçlarının geliştirilmesi anlamına gelir.

Bugün insanlar arasında var olan iletişim biçimi bizi yok ediyor. Çocuklar birbirleriyle bilgisayarlar aracılığıyla bağ kuruyor; hiçbir şeyi gerçekten bilmelerine gerek yok, her türlü bilgiyi oradan serbestçe çekebiliyorlar. İnsanlık, tüm bunların üzerine yükselmek ve yeni bir dünyayı ifşa etmek zorundadır.

Ve her zamanki gibi, bir dereceden diğerine geçerken, her nesil ulaştığı her şeyden, artık onu tatmin etmeyen şeylerden hayal kırıklığına uğrar ve onların üzerine yükselmek ister. Ve sonra sahip olduğumuz her şeyi ezer ve bir sonraki seviyeye doğru ilerleriz.

Şimdi de çok önemli ve özel bir dereceye, yeni bir dünyanın ifşasına yükselmek zorundayız. Bu nedenle öncelikle, bu dünyada sahip olduğumuz her şeyden hayal kırıklığına uğramaya zorlanıyoruz. Bizim için en değerli olan şeylerin – çocuklarımız, torunlarımız, gelecek neslin – ne kadar boş olduklarını ve onlara verecek hiçbir şeyimizin olmadığını anlıyoruz.

Onlar için ölümü hazırladık. Gelecek nesil için 10, 20, 30 yıl önce inşa ettiğimiz her şey, dünyayı yaşanamaz bir yer hâline getirdi. İşte çocuklarımızın böyle olmalarının nedeni budur.

Bu düşüş, insanlık gerçekliği algılamanın başka bir düzeyine ve varoluşun başka bir seviyesine yükselmekten başka bir seçenek olmadığını anlayana kadar daha da devam edecektir. Ve sonra eski dünyanın tamamını yok edecekler; artık ona katlanamayacak ya da içinde yaşayamayacaklar.

Bunların hiçbirinin onları tatmin edemeyeceğini hissettiklerinde, tüm bilgisayarları, ekranları ve cep telefonlarını bir kenara atacaklar. Şimdilik hâlâ bu onları dolduruyor gibi görünüyor, ama zamanla kendilerine dayatılan bu oyunlardan yorulmaya başlıyorlar. Bu acı, ıstırap ve hayal kırıklığı; mevcut durumun umutsuzluğu, bir sınıra kadar birikmelidir ve o zaman bu nesil, tüm eski değerleri yıkacak ve yeni bir dünyayı ifşa etmeyi arzulayacaktır.

Ve yeni dünyanın ifşası, Kabala bilgeliğinin tam olarak anlattığı şeydir. Bunun yakın zamanda olmasını ve hayatımda buna tanık olmayı çok ümit ediyorum. Tüm ebeveynlere sesleniyorum: Bunu düşünmeliyiz ve genç neslin bir sonraki dereceye yükselmesini kolaylaştıracak bu dünyayı, bu temeli hazırlamalıyız!

İnsanlığı Yaradan’a Daha Da Yaklaştırırlar

Soru: Örneğin, korkunç sakatlıklar ve hastalıklardan sonra yeniden ayağa kalkıp kaderlerini aşan, Brumel ya da Yuri Vlasov gibi birçok sporcu vardı. Yaradan insanı gücüyle sınadığında bunun amacı nedir?

Cevap: Bütün bunlar, tüm insanlığın kolektif ruhunun ortak hazinesine eklenir. Bu tür insanlar, kendi kaderleri aracılığıyla insanlığa çok büyük katkı sağlarlar.

Soru: İnsanlığın neyi anlamasına yardımcı olurlar?

Cevap: İnsanlığı Yaradan’a daha da yaklaştırırlar.

Soru: Kendileri de bir bakıma…

Cevap: Onların bunu kişisel olarak nasıl algıladıkları önemli değil. Onların birer aziz olduğunu söylemiyorum. Sadece insan olmanın ölçüsünü, Yaradan’a doğru daha yukarı taşırlar.

Ama ben acı çekmeyi savunmuyorum. İnsanların acıyı seçtiği ve bunun sayesinde yükseldiklerini düşündükleri birçok benzer örnek var. Bu doğru değildir.

Soru: O zaman bu tür durumlarda ve diğerlerinde doğal soru şudur: “Acı çekmemek ne demektir?”

Cevap: Eğer net olarak anlıyor ve acınızın bir başkasının ıslahını ya da ilerlemesini kolaylaştırdığı doğru koşullara sahipseniz, o zaman evet. Ama bu sadece sizin hayalinizdeyse…

Yorum: Şimdi çıtayı yükselttiniz. “Benim acım bir başkasının hayatını, kaderini ve ruhunu hafifletiyorsa” dediniz. “Benim” değil, “başkasının” dediniz.

Cevabım: Elbette başkasını.

Soru: “Elbette!” Bu çok yüksek bir seviye! Yani benim acı çekmem, birine örnek oluyorsa ve ben bunu örnek olsun diye yapıyorsam; bunun mümkün olduğunu göstermek, onları denemeye teşvik etmek için mi?

Cevap: Evet.

Soru: Bu çok yüce bir şey!

Siz sık sık kader karşısında, Yaradan’ın verdiği kararlar karşısında kendini iptal etmekten söz ediyorsunuz. Bunu söylediğinizde tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Cevap: Karşıma çıkan şeyle makul bir şekilde hemfikir olmamı kastediyorum.

Soru: Hastalıklarım ve benzeri şeylerle bile mi?

Cevap: Elbette.

Soru: Şöyle mi demeliyim: “Bu Senden ve benim için gereklidir.” Bu şekilde mi?

Cevap: Evet.

Soru: O zaman acım, ızdırabım ne oluyor?

Cevap: Bununla hemfikir olmak, insanın içinde bir sükûnet oluşturur. Kişi kaderiyle hemfikir olur, Yaradan’la hemfikir olur ve kaderine göre kendisine takdir edilen her şeyi kabul etmeye razı olur.

Soru: Bir analjezik gibi mi?

Cevap: Evet.

Soru: Buna “iptal” mi deniyor?

Cevap: Evet.

Soru: Ve buna ulaşmak mı gerekiyor?

Cevap: Öyle olduğuna inanıyorum.

Yükselen Nesle Bir Bakış, Bölüm 3

Bir Kırlangıçla Yaz Gelmez

Soru: Kızım hâlâ çok küçük, ama ergenlik çağına geldiğinde ona ne olacağı konusunda şimdiden çok endişeliyim. Onu nasıl yetiştirmemi tavsiye edersiniz?

Cevap: Belirli bir durum için tavsiyede bulunamam, çünkü herkes herkesle bağlantılıdır. Birini diğerlerinden ayırmak imkânsızdır. Kişi, çevre yapay bile olsa toplumun ve çevrenin bir ürünüdür. Asıl sorun, yeni nesli yetiştirmek için bir programımızın olmamasıdır.

Soru: Bu, çocuk sahibi olan herkes için acı verici bir soru. Ne yapabiliriz?

Cevap: Çocukları gerçekten kimsenin umursadığını sanmıyorum. Ebeveynler sorumluluktan kaçıyor ve gençlerin sorunlarını duymak istemiyorlar. Şu anda söylediklerimi de dinlemek istemeyecekler; çünkü bunlar rahatsız edici şeyler. Hiçbir şey düşünmemek daha kolaydır, dedikleri gibi: “Çoğunluğun acısı, tesellinin yarısıdır.”

Herkes şöyle düşünüyor: “Benim çocuklarım diğerlerinden daha kötü değil. Onları farklı yetiştirirsem, yarının acımasız dünyasında yaşayamazlar. En iyisi herkes gibi olmaları.” Gerçekten de tek bir aile hiçbir şeyi değiştiremez; deyimde söylendiği gibi, “Bir kırlangıçla yaz gelmez.” Burada söz konusu olan bütün bir ülkedir.

Gelecek nesille ne yapacağımıza küresel ölçekte karar vermemiz gerekiyor. Küresel bir uzlaşıya, ne yapılacağına dair ortak bir tartışmaya ihtiyaç var. İnternette onlara verdiğimiz onca şeye rağmen çocuklar hâlâ bizim elimizde. Bu bizim sorunumuz ve bir çözüm bulmak zorundayız, çünkü onlar bizim sorumluluğumuz altında.

Bu mesele yalnızca tek bir ülke düzeyinde değil, UNESCO ve Birleşmiş Milletler düzeyinde de ele alınmalıdır. Artık bütün bu anlamsız işlerle uğraşmayı bırakıp genç nesli kaybettiğimizi fark etsinler. Eğitim nerede? Kültür nerede? Bunlardan geriye hiçbir şey kalmadı. Bu devasa kurumlar, yapmaları gerekeni hiç yapmıyorlar.

Genel ve küresel bir eğitim programına ihtiyaç vardır. Sonuçta ne interneti ne de ülkeleri kapatabiliriz; bu yüzden uluslararası bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Bu konu en yüksek önceliğe sahip olmalıdır, çünkü genç nesli ilgilendirmektedir.

10, 15 ya da 20 yıl sonra onlar bizim yerimizi alacak ve hayatın sorumluluğunu bizden devralacaklar. O zaman ne olacağını bilmek istiyorsak, bugünün gençlerine, onları nasıl hazırladığımıza bakmalıyız. Ne yazık ki şimdilik iyi bir şey görünmüyor.

Yükselen Nesle Bir Bakış, Bölüm 2

Bilgisayar Ekranıyla Etkileşim

Gelecek nesli nasıl görmek istediğimize karar vermemiz ve ilkeler ve davranışlar listesi oluşturmamız, buna göre onları bu koşula getirecek bir program oluşturmamız gerekiyor. Doğru ilkeleri tanımlamak çok önemlidir, çünkü yanılıyor olabiliriz.

Yıllar önce psikologlarla, erken cinsel ilişki sorununu tartıştığımızı hatırlıyorum ve onlar gençlerin 13 yaşında cinsel ilişkiye başlamasının büyük bir sorun olmadığını söylemişlerdi. Bu bana tartışmalı bir konu gibi gelmişti, ama kimse beni dinlemek istememişti. Sonuç olarak, bugün bu yaş 9’a düşmüştür.

Soru hala geçerli: Bu kötü bir şey mi? Her şekilde bu konu kamuoyunun gündemine getirilmelidir.

Bu durumun kabul edilebilir olup olmadığına ve hangi çerçeve içinde olmasına karar vermeliyiz ki, gençlerin hayatlarını mahvetmesin veya geleceklerine zarar vermesin; yakın bir ilişkinin sadece cinsellikten ibaret olmadığını ve ailenin de birbirlerine karşı ağır sorumluluklardan ibaret olmadığını hissetsinler. Gençler aileyi sadece bir yük olarak algılarlarsa, hiç evlenmek istemeyeceklerdir.

Karşı karşıya olduğumuz neslin özelliğini anlamamız gerekiyor, çünkü her şeyin doğası değişmek zorunda. Teknoloji ve ilişkilerimizde radikal değişiklikler yaşıyoruz ve insandan-insana bağdan, insan-bilgisayar ekranı bağına geçtik. Bu ekranlar aracılığıyla sadece köyümüzden, şehrimizden veya küçük ülkemizden değil, dünyanın her yerinden etkileniyoruz.

Yorum: Psikologlar, genç neslin empati yoksunu olduğunu söylüyor. Çocukların empati kurma yeteneğini kaybetmesinin nedeni, bağların daha az “insanlaştırılmış” ve daha fazla bilgisayarlaşmış hale gelmesidir. O harika bir çocuk olabilir, ancak yakınlarına karşı empati kurma yeteneğinden yoksundur.

Cevabım: Bu, birbiriyle ilişkili ve birbirini etkileyen birkaç olgunun sonucudur. Birincisi, iklimde ve gezegenimizin insanları etkileme biçiminde bir değişiklik var. Sonuçta, insan doğanın ayrılmaz bir parçasıdır.

İkincisi, egomuz sürekli büyüyor ve son nesilde çok özel bir şekilde büyüdü. Birbirimizle doğrudan iletişim kurmayı bıraktık ve teknolojik araçlar aracılığıyla, insanlar arasında tamamen farklı bir iletişim türüne geçtik.

Artık insanlarla değil, makinelerle iletişim kuruyorum. Haberleri dinlerken, bir şeyler okurken veya biriyle konuşurken bile arabaya konuşuyorum. Aramızda, birbirimizi nasıl hissettiğimizi ve anladığımızı belirleyen bilgisayar sistemleri var. Gördüklerim veya görmediklerim, duyduklarım ve nasıl tepki verdiğim bu sistemlere bağlı.

Makineler dünyayla olan bağımı belirliyor. Yani, tamamen yapay bir sistemde var oluyoruz. Sonunda neye vardığımızı ve hala bir şeyi değiştirme şansımız olup olmadığını ya da sadece ellerimizi kaldırıp pes etmemizin gerekip gerekmediğini belirlemeliyiz.

Açıkça Belirlenmiş Bir Hedef

Soru: Psikolojide, bir kişinin karakteri geleneksel olarak çeşitli alanlara ayrılır; bunlardan biri de motivasyonel alandır. Diyelim ki bana doğru ve iyi görünen bir hedef belirledim, örneğin araba kullanmayı öğrenmek. Ancak buna dair hiçbir motivasyonum yok, bundan içsel bir haz almıyorum. Buna rağmen çaba göstermeye devam ederken, bu hedef zamanla dönüşür ve içsel bir motivasyon haline gelir. Haz duymaya başlarım ve bu hedef benim bir parçam olur.

Bütünsel eğitim sistemi de buna mı dayanır? Bir noktada her şey tersine döner ve hedef, kişinin içsel dünyasının bir parçası hâline mi gelir?

Cevap: Aslında, başlangıçta kişiye önemli ya da gerekli görünmeyen hedeflere örnek veriyorsunuz.

Biz çalışmaya, hedefin zorunlu olduğunu açıklayarak başlarız. İstenmeyen olabilir, ancak gereklidir. Bununla ilgili yapılacak bir şey yoktur; tıpkı her gün işe gitmem, çocuk yetiştirmem vb. gibi, uygulanması gerekir. Bütün hayatım, sürekli birilerine bir şey borçlu olduğum için yapmak zorunda olduğum şeylerden oluşur.

Burada da aynı durum söz konusudur; doğa tarafından bana dayatılan zorunlu bir hedefim vardır. Gelişimimizde ilk kez, bir hedefi önceden görebildiğimiz bir noktaya ulaşıyoruz. Bu daha önce hiç olmamıştı.

Devrimler yaşadık, savaşlar, teknolojik, bilimsel ve toplumsal her türlü sarsıntıdan geçtik, tarih boyunca ne yaptıysak yaptık, ancak doğanın bizim için hangi hedefi koyduğunu hiçbir zaman bilmedik. Barikatlarda “İleri!” diye haykırdık, “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!” dedik. Ama genel olarak, bunun ardından ne geleceğini hayal etmiyorduk. Kimse bunun şu şekilde olacağını, başka türlü olmayacağını öngöremezdi.

İnsanlık önceden hiçbir şeyi bilemez; sadece doğanın zorlayan güçleri olan “motivasyon” (Yunancadan çevrilir, “motive, dürtü” hayvanları sürmek için kullanılan sivri bir sopadır) tarafından ileriye sürülür

İşte bu şekilde geliştik; önümüzde geleceğe dair somut bir tasavvur olmadan. Bir zamanlar hayal ettiğimiz parlak gelecek, köleci bir düzen, feodal bir düzen, kapitalist bir düzen ve sosyalist bir düzen oldu. Ve geleceğe dair bu imgelerin hepsinin birer yanılsama olduğu ortaya çıktı.

Şimdi, ilk kez, doğanın bize gösterdiği resmi tüm krizlerimizde net bir şekilde görüyoruz. Bu krizleri inceleyebilir, anlayabilir, sınıflandırabilir ve ayırt edebiliriz. Krizlerin eğitim ve öğretimde, ailede, hastalıklarda ve depresyonlarda, finans ve ekonomide, bilim ve kültürde — her yerde nasıl kendini gösterdiğini görüyoruz. Bunları net bir şekilde ortaya koyabiliriz.

Ama bunu yapmak istemiyoruz; bu insanlık için hoş olmayan bir şey. Çıkış yolunu göremediğimiz için göz yumuyoruz. Fakat her geçen gün, doğanın bize dayattığı gelecek daha da netleşiyor—tüm insanlığın tek bir bütün olarak küresel, bütüncül bir birleşimi. Bunun içinde doğaya benzerlik kazanıyoruz; doğanın genel yasası bizi buna yönlendiriyor, doğaya benzerlik yasası. Buna entropi, enerji ne derseniz deyin.

Bu nedenle, bütünsel eğitimde, ilk günden itibaren bunu yavaş yavaş netleştirmeye, her türlü bilimsel bulguya dayanarak kişiye göstermeye başlarız. Bilim insanlarını toplantılara davet etmemize gerek yok çünkü sunumlarının, videolarının vb. kayıtları zaten hazırlanmış ve mevcuttur.

İnsanlar öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, hiç kimse ilerlemeye ihtiyaç duymaz veya bunu istemez; bu istenmeyendir. Biz tembeliz (bu bizim doğamızdır) ve sadece haz aldığımız şeyleri yapmak dışında bir şey istemeyiz. Biri yaratmayı ve inşa etmeyi sever, diğeri güneşin tadını çıkarmayı. Ama hepsi bir araya gelerek tek bir bütün hâline mi gelmeli?

Bu, doğası gereği doğuştan böyle olan %10’luk özgecil insanlar için bile hoş değildir, çünkü burada insanların birbirleriyle tamamen farklı kombinasyonundan, egoizmimizle olan etkileşiminden bahsediyoruz.

Bu nedenle, tamamen istenmeyen bir şey yapıyoruz, ama bunu zorunlulukla yapmaya başlıyoruz. Bunu yapmazsak ne olacağını, doğayla çatışmamızın ne sonuçlara yol açacağını, çevrede ne tür felaketlere yol açacağını tartışıyoruz. Cansız doğada depremlere, volkanlara, tsunamilere, kasırgalara, genel iklim değişikliğine, güneş patlamalarına vb. neden olur. Bitkisel dünyada, dünyanın yüzeyinde olanları görürüz. Hayvanlar aleminde, tüm türler yok olur. Ve insanda…

Şu anda doğanın bizi mutlak açlıkla tehdit ettiği bir koşudayız. Bitkiler, hayvanlar, balıklar, kuşlar—bunların hepsi felaket derecesinde yok oluyor. Doğayla dengesizliğimiz yüzünden, yeryüzünü ve onun yüzeyini diğer tüm türlerin varlığı için elverişsiz hâle getiriyoruz; çünkü biz böyleyiz ve ancak biz her şeyi uyuma getirebiliriz. Her şey bize bağlıdır.

Zamanla, bütünsel resmin böyle ifşa olması, insanın kendini ve toplumu değiştirme ihtiyacını fark etmesine yol açar; sonrasında zaten böyle bir kişiyle çalışabilirsiniz.

Birlikte Yaşamak Yalnız Yaşamaktan Daha Kolaydır

Soru: İstatistiksel çalışmalar, daha fazla dostu olan birinin daha mutlu olma şansının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bu neden böyle?

Cevap: Dostların, bana mutluluktan çok daha fazla sorun getirmesi gerekirmiş gibi gelir.  Ne de olsa ruh hâllerini bana yansıtırlar ve başlarına gelen her şey için – iyi ya da kötü – endişelenirim. Bu yüzden aslında onlar yüzünden daha çok üzülmem gerekir; çünkü genellikle bir insanın hayatında sevinçlerden çok sorunlar vardır.

Ama mesele şu ki, insanlar sorunlarını gizlemeye ve başarılarından bahsetmeye meyillidirler. Bu nedenle, bana, çevremdekiler normal ve refah içinde yaşıyorlarmış gibi gelir. Ve başkaları pek mutlu olmasa bile, paylaşılan talihsizlik o kadar korkutucu değildir. Başkalarının da benimle aynı sorunları olduğunu görürüm ve artık durumumu mutluluk idealine göre ölçmem.

Başkalarından daha kötü durumda olmadığımı ve bunun hayatın ta kendisi olduğunu anlarım. Bunu verilen şekilde kabul eder ve beklentilerimi toplumda genel olarak kabul edilen seviyeye indiririm.

Ayrıca, ticari ve endüstriyel sistemlerin herkesin hayatını kolaylaştıracak şekilde inşa edildiğini görüyorum. Bu yüzden birleşip, şehirler ve fabrikalar yaratıyoruz. Birlikte bu dünyada hayatta kalmak daha kolay ve her birimizin tek başına yaşamaktan daha fazla hayatın tadını çıkarma fırsatımız var. Ormanda münzevi olarak yaşayan biri, hayatta kalırsa çok zor bir hayatla karşı karşıyadır.

Açıkçası, aramızdaki bağ bize fayda sağlıyor. Sorunlar ortaya çıktığında, bunlar paylaşılır ve herkes arasında bölünür. Toplum içinde yaşayarak, birbirimizden öğrenir ve başkalarından örnek alırız. Bu nedenle, topluma ne kadar çok dahil olursam, ondan o kadar fazla destek ve istikrar hissi alabilirim.

Hayatta olan her kötü ve iyi şey sonunda dengelenir. Sonunda toplum bana faydadan çok sorun getirse bile, bunlar herkesin sahip olduğu sorunlar olacaktır; bu yüzden onlarla hemfikir olurum.

Eğer Mutluluk Herkes Tarafından Paylaşılırsa

Toplumun kişi üzerindeki etkisinde özel bir olgu vardır. Eğer büyük bir toplumla birlikte bir sorunla karşı karşıya kalırsam, bu sorun herkes arasında bölünür ve bu sorunla tek başıma kaldığımı hissetmem. Nadir görülen ve ağır bir hastalığa yakalanırsam, çok endişelenirim. Ancak bu bir salgınsa ve çevremdeki herkes hastaysa, o zaman bu o kadar korkutucu olmaz.

Sorun, benim sadece bir parçası olduğum tüm toplumla anında paylaşılır. Bu nedenle, korkum artık sorunun kendisinden kaynaklanan tam bir korku değildir, herkes arasında bölünür ve milyonda bire indirgenir. Bu, benim isteğimden bağımsız olarak gerçekleşir, çünkü ben diğerleriyle tek bir sistem içinde bağlıyım. Dolayısıyla, ortak sorunda benim payım sadece milyonda birdir.

Bu, sorunun bana olmayacağı anlamına gelmez, olacaktır. Ancak korku ve tehdit duygusu, insanların algısında herkes arasında bölünür. Diğerleriyle bağlı olduğum ölçüde, zorluklar hakkında daha az endişelenirim.

Ancak mutluluk olduğunda, bu herkesle paylaşıldığında azalmaz. Çünkü mutluluk herkesle birlikte hissedilir. Dert kişinin kendi içinde hissedilir, ancak mutluluk dışarıda, aramızda hissedilir. Tüm dünyayı yaratan iyiliksever güç herkese etki eder ve bölünmez. Mutluluk olduğunda, herkes tam anlamıyla sevinir.

Dahası, paylaşılan mutluluk, her birimizin mutluluğunu artırır. Örneğin, bir savaşta zafer kazanıldığı haberi gelir. Bu mutluluk, bir milyona bölünerek bana mutluluğun milyonda birini bırakmaz. Aksine, bir milyonla çarpılır ve ben bir milyon kat daha fazla mutluluk hissederim! Sokağa çıkarım, herkesin kutladığını görürüm ve evde yalnız olsaydım hissedeceğimden tamamen farklı bir mutlulukla dolarım.

Birliğin gücü, eşsiz ve mucizevi bir niteliğe sahiptir. Acıyı herkes arasında bölüştürürken, sevinci ve mutluluğu herkes arasında katlar. Bu, yaratılışın kaynağından, Büyük Patlama noktasından, tek bir güçten ortaya çıktığımız gerçeğine dayanır.

Bu nedenle, bugün tüm doğanın tek bir sistem olduğunu ifşa ediyoruz. Bu güce ne kadar yaklaşırsak, doğanın birleşik sistemine o kadar benzeriz, o kadar çok kazanırız ve çok da büyük bir kazanç sağlarız; milyonda bir yerine, birin bir milyonla çarpımını elde ederiz!

Bütünsel eğitim yoluyla bunu doğru bir şekilde kullanmayı öğrenirsek, mutluluğun zirvesine ulaşırız.

Kaçacak Yer Yoksa

Dünyada olumlu bir değişime hiç inanmıyorum. Sadece insanlığın kendisini öyle bir duruma getireceğine inanıyorum ki – umarım en son noktaya gelmeden –  değişmesi gerektiğini, hem de ciddi şekilde değişmesi gerektiğini anlayacak.

Soru: Yani insanlığın ancak dehşete kapıldığında mı değişeceğini söylüyorsunuz?

Cevap: Evet, kendi sonunu görmelidir.

Soru: Ama mutlaka bir umudunuz var mı? Ne de olsa bir şekilde bir şeyler aktarıyorsunuz. Sizi izleyen çok, çok insan var.

Cevap: İnsanların hızlı ve kaçınılmaz bir sona doğru gittiklerini görmelerini umuyorum. Ve belki o zaman bir çıkış yolu olması gerektiğini anlarlar. Ama bu çıkışı göremiyorlar.

Bugün insanlara: “Hadi birbirimize iyi davranalım.” deyin. Peki, ya sonra?

Yorum: Onlar için bu çocukça bir şey gibi geliyor. Ama sizin için çok yüce bir şey.

Yanıtım: Bu çok yüce bir yaklaşım ama ne yazık ki ulaşılamaz gibi geliyor. Yine de buna gülüp geçmiyorum ve aslında bunun gerçekleşmesi gerektiğini anlıyorum. Fakat insanlık “Yeter artık!” demeden önce daha ne kadar acı çekmeli?

Soru: Ama uçuruma bir adım kala, insanlığa veya bir insana aniden hangi düşünce gelir? Hangi düşünce? Uçuruma bir adım kala.

Cevap: Sanırım insanlar her şeylerini, örneğin çocuklarını kaybettiklerini anladıkları zaman.  Öyle korkunç bir şey ki artık kaçacak yer yok, geri dönecek hiçbir yer yok ve bir karar vermeleri gerekir.

Böyle bir durumda, belki bir şeyleri değiştirmeyi kabul ederler. Çünkü değişim yine yukarıdan gelecektir ama ancak buna hazır olduğumuzda. Ve hazırlık şöyle bir şeye benzer: çocuklar ve torunlar ölüm, kaybolma, yok edilme tehdidi altındayken, işte o zaman kendimizle ilgili bir şeyler yapabiliriz.

Yorum: Anlıyorum. Ama bu, yol boyunca duramayacağım, o noktaya kadar gitmek zorunda olduğum bir formül.

Yanıtım: Evet. Buna doğru ilerliyoruz ve duramayız.

Yorum: Yani ne aklım ne de mantığım işe yarayacak.

Yanıtım: Bir çıkmazın kaçınılmaz olduğuna dair bir his, en derin içsel bir his olmalı.

Ama bir yandan dağıtımımız sayesinde bir şeyler başaracağımızı umalım. Diğer yandan, insanlık kendi sonunu görmeli ve karar vermelidir.

Bir çıkış yolu olmalı. Aksi takdirde varoluşumuzun hiçbir anlamı yok. Fakat bunu nasıl hızlı, düzgün ve belki de bir şekilde kontrollü bir biçimde gerçekleştirebiliriz? İşte sorun bu.

Şempanzeler Ve Biz

Soru: Siyaset bilimci Profesör James Tilley, insan siyasetinin, şempanze gruplarındaki güç mücadelelerinden ve sosyal dinamiklerinden öğrenebileceği beş ders belirledi.

Dostlarınızı yakın tutun, düşmanlarınızı ise daha da yakın.

Cevap: Dostlar dosttur. Ama düşmanlarınıza dikkat etmelisiniz. Ve onları uzaklaştırırsanız gözünün üzerinde olmasını sağlayamazsınız. Onları tam yanınızda, “bir kafeste” tutmak en iyisidir.

İttifaklarınızı kurarken güçlü birini değil, zayıf birini seçin.

Cevabım: Böylece onlara hükmedebilirsiniz.

Soru: Peki insanlar için de tamamen aynı mı olmalıdır?

Cevap: İttifaklar böyle kurulur. Biz de onları bu şekilde kurmak isteriz ama her zaman işe yaramaz.

Korkulan biri olmak iyidir ama sevilen biri olmak daha iyidir.

Cevabım: Elbette, sevildiğinde her şey daha huzurludur. Bundan daha iyisi yoktur, en açık korumadır. Ama en azından, sizden korksunlar.

Sevilmek iyidir ama iyilik dağıtabilmek daha da iyidir.

Cevabım: Tabii ki, çünkü o zaman başkaları size bağımlı hale gelir.

Dışsal tehditler destek sağlayabilir (gerçeklerse…).

Cevabım: Dışsal bir tehdit destek sağlayabilir çünkü tüm içsel yeteneklerinizi fark etmeye zorlar ve sonra ortaklar ararsınız.

Dışsal bir tehdit, harekete geçirir ve yardımcı olur; o olmadan ilerleyemezsiniz.

Soru: Bunlar beş şempanze ilkesidir. Birkaç insan ilkesi söyleyebilir misiniz?

Cevap: İnsanın bir ilkesi yoktur; o ilkesizdir. Tüm “ilkeleri” sadece bir an sürer.

Soru: Neden şempanzelerin ilkeleri varken insanların yok?

Cevap: Şempanzeler doğaya göre hareket ederler. Onların akılları, sahip oldukları her neyse, doğadan gelir; bu, çeşitli sonuçların birikimidir.

Ama insanlarda bu yoktur çünkü onlarda her şey sürekli gelişir. Egoizm gelişir ve bu yüzden bir insan, dün karar verdiği bir şeyi bugün aynı yöntemle çözemez. Çünkü koşullar tamamen farklıdır, ego farklıdır, dünya görüşü farklıdır, çevre farklıdır.

Soru: O zaman “insanlık” nedir? İnsanlar hep “İnsan ol, nazik ol” falan der.

Cevap: Bence bu, zayıflığın dikte ettiği bir duruştur. Başka türlüsü olamaz, çünkü doğamız egoizmdir. Ne tür bir “insanlık” olabilir? Ancak iyi görünmek istersem ya da başkalarının bana iyi davranmasını istersem olur.

Soru: Yani hepsi sadece maske mi?

Cevap: Sadece maske. Bir şempanzenin egoizmi doğaldır ve herkes bunun sayesinde birbirini anlar. Ama insan öyle çok forma bürünür ki onu anlamak çok zordur. Üstüne bir de iyiliği, aklı ve diğer her şeyi başkalarını yönetmek, kontrol etmek ve kendini herkesin üstüne çıkarmak için kullanır. Bu açıdan bakıldığında, herhangi bir maymundan çok daha kötüdür.

Soru: Peki insan ne yapmalı? Nasıl ışığa, iyiliğe gelebilir?

Cevap: Bir ıslah metodu vardır, ancak bunun için insan ıslah olması gerektiğini anlamalıdır.

Soru: Yani böyle olduğunu hissetmesi mi gerekiyor?

Cevap: Evet.

Yorum: Ve eğer bir insan tamamen egoist olduğunu, doğasının bu olduğunu fark ederse…

Cevabım: O zaman Kabala ’ya gelmelidir. Doğasını incelemeli ve oradan ilerlemelidir. Başka yolu yoktur; her şey buna çıkar ve ne kadar erken olursa o kadar iyi.

Benim için “insan” olmak, Yaradan’a benzemek demektir. Bu, kişi başkalarıyla bağ kurmanın kendi kişisel, temel ihtiyacı olduğunu, tüm diğer ihtiyaçların üstünde olduğunu fark etmeye başladığında gerçekleşir.

Kişi ancak kendi içinde bu tamamen egoizm karşıtı, yani doğaya aykırı niteliği geliştirerek hayatta kalabilir hatta yıldızlara yükselebilir. Yalnızca bu şekilde. Doğru metodu bulmadığınız sürece bu son derece zordur, imkânsızdır.

İnsan Yetiştiren Okul Nerede?

Soru: Günümüzde çocuklara okulda paylaşmayı ve vermeyi de öğretiyorlar, ancak dışarı çıktıklarında farklı değerlerin etkisi altına giriyorlar. Sadece bir uzman değil, bir insan yetiştirmek için mevcut eğitim sistemine neler eklemeliyiz?

Cevap: Tipik bir çağdaş okul, bir insan yetiştiremez veya başkalarına karşı doğru tutumu aşılayamaz; çünkü bu, ancak öğrencilerin etrafında öncelikle yaratılması gereken uygun bir çevre (toplum) ile mümkündür.

Dünyada hiçbir okul bunu bir hedef olarak belirlemez. Her yerde, öğrencilere sınavlarda resmi başarı elde etmeleri, yarışmaları kazanmaları ve diğerlerini geçmeleri öğretilir. Hayattaki temel amaç başarılı olmak ve mümkün olan en yüksek geliri getirecek bir meslek edinmektir.

Rekabetçi bir toplumda, bu doğru bir yaklaşımdı. Ancak bugün, “En güçlü olan her şeyi fetheden değildir, başkalarıyla birleşen kazanır (herkesle birlikte)” kuralının geçerli olduğu bütünsel bir topluma girdik. Bu nedenle, herkesin düşmanı değil, dostu olan yeni bir insan türü yetiştirme ihtiyacı doğmuştur.

Bu tür bir insanı yetiştirmek egoist doğamıza aykırıdır. Bu nedenle, özel bir metoda (Kabala bilgeliği) ve bir araca (ıslahın gücüne) ihtiyaç vardır. Aksi takdirde, insanlar birlik fikrini bir kez daha “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” şeklinde çarpıtacak ve yine sosyalizm veya kibbutzları inşa etmeye çalışacaklardır. İçsel egoizmimizle hareket ettiğimiz sürece, aklımıza başka hiçbir şey gelmeyecektir.

Bu nedenle, eğitim toplumun temel sorunudur. Bu sorunu çözmeden, toplum asla doğanın gerektirdiği şekilde kendini yeniden inşa edemez. Ve böyle bir yeniden inşa ancak Kabalistik ilkelerin uygulanmasıyla mümkündür.