Category Archives: Toplum

Einstein Sözleri, Bölüm 2

Yorum: Lütfen Albert Einstein’ın bazı sözleri hakkında yorum yapın.

Yalnızca absürdü deneyenler imkânsızı başarabilir.

Cevabım: Evet, imkânsız olan absürttür. Tamamen absürt eylemlerle bir şeye ulaşmaya çalışan, onlarla hemfikir olan ve Kabala’da “mantık ötesi inanç” olarak adlandırılan, mantığının üzerine çıkan kişi gerçekten ilerleyebilir. Diğerleri ise bir yozlaşma halindedir.

İnanç aynı zamanda bilgidir, ancak her zaman benim üstümdedir.

Soru: Öyleyse dünyevi mantığı kabul etmiyor musunuz?

Cevap: Dünyevi mantık hayvansal mantıktır. Aklımla kavrayabildiğim şey, ne olursa olsun, hayvansal akıldır, hayvansal mantıktır.

Einstein müthişti çünkü bir Kabalist olmasa da bir Kabalist gibi düşünüyordu. Yani, ben doğayı mantığıma aykırı olarak kabul ediyorum: “Şu hız, şu kütle – bu değişebilir mi? Değişir.”

Kütle değişir. Nasıl değişebilir? Değişir işte.

Zaman geriye doğru akabilir. Neden? Nedenini bilmiyoruz ama akabileceğini kabul edelim. Duyularımızla algıladıklarımız, sorgusuz sualsiz, ebedi bir sabit olarak kabul edilmemelidir.

Çalışmasının sonuçlarını hemen görmek isteyen biri, ayakkabıcılık işine girmelidir.

Cevap: Evet, çok güzel söylenmiş. Bir şey yapıp sonucunu hemen görmek iyidir. Hatta para bile kazanırsınız. Gününü bitirirsin, bir çift bot yaparsın, birkaç ruble kazanırsın, içersin, yersin, yatağa gidersin ve huzur içinde horlarsın.

Yorum: Ama insanın istediği de budur: “Gün güzel geçti.” kutucuğunu işaretlemek.

Cevabım: İçimizdeki hayvanın istediği de budur. Her birimizin içindeki hayvan sadece bunu ister! Kuş tüyü bir yatağa uzanıp horlamak ve hepsi bu.

Soru: Yani bunun bir hayvansal koşul olduğunu mu söylüyorsunuz? İnsan koşulu böyle değil mi?

Cevap: Bir insan bununla yetinemez. Yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Siz, tatmin olamamanız için yaratıldınız!

Soru: Ama yine de hayatta huzur var mıdır?

Cevap: Hayır, hayatta huzur yoktur. Her şey kişinin doğasına bağlıdır. Bunu isteyebilirsiniz, ama hayır – ve aslında, bunu bile istemezsiniz! Nasıl isteyebilirsiniz ki?!

Herkes bir şeyin imkânsız olduğunu bilir. Sonra bunu bilmeyen bir aptal gelir ve o keşfi yapar.

Cevap: Ve en önemlisi, herkes ona nasıl yapılması gerektiğini söyler, ama o yapamaz, katılmaz. O şekilde yapmak istemez.

Soru: Ama ona bunu söyleyenler bunun imkânsız olduğunu biliyor mu?

Cevap: Evet, ama yine de kendi yöntemiyle yapar, farklı bir şekilde çarpıtır ve sonuç olarak yeni bir yol açar.

Soru: Öyleyse bilime, özünde aptallar mı girmeli sizce?

Cevap: Bilime, bilimi inkâr edebilen ve bunu yaparak her seferinde onu ilerletebilenler girmelidir.

Sonuçta, bilimin kendisi de prensipte, tıpkı Einstein veya Tesla gibi, bilginin ötesinde inançla ilerler; her ne kadar onlar hakkında çok az şey bilsek de. Kastettiğim devrimciler tam da bu türlerdir.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın hangi silahlarla yapılacağını bilmiyorum ama Dördüncü Dünya Savaşı taş ve sopalarla yapılacak.

Cevap: Kesinlikle doğru. Ona tamamen katılıyorum!

Bir sonraki dünya savaşı olursa, insanlığın kendini dizginleyebileceğini sanmıyorum. Bu sadece Yahudilerin tarihsel görevlerini yerine getirip getirmemesine bağlı. Eğer birleşirlerse, savaş olmayacak ve iyi bir yoldan birliğe ulaşacağız. Eğer birleşemezlerse, hem bizim hem de dünyanın çektiği büyük acılarla…

Soru: Bir sonraki savaş olursa, insanlığın kendini imha silahları kullanmaktan alıkoyamayacağını mı düşünüyorsunuz?

Cevap: Kendini dizginleyemeyecek – kesinlikle! Tek soru, ne ölçüde dizginleyemeyeceğidir.

Çünkü sınırlı nükleer savaşların mümkün olduğunu söyleyenler var, ancak kimsenin geri çekilebileceğini hayal edemiyorum.

Sonuçta, nükleer silahlar şu anda sessizce oturup bekleyen birçok ülkenin elinde.

Korkarım Einstein haklı. Bir dünya savaşı çıkarsa, insanlığı binlerce yıl geriye götürecektir.

Sanat Sineması, Dostoyevski, Elmaslar…

Soru: Sinemanın farklı kategorileri var. Sanat sineması, deneysel sinemadır. Daha ciddi filmler var, Hollywood var ve hepsi kendini önemli bir şey olarak konumlandırıyor. Eskiden sanat sinemasına hayrandım. Ama şimdi bu filmleri bile izleyemiyorum çünkü özünde, Dostoyevski hakkında söylediğin gibi, bir adamın yaşlı bir kadını öldürüp bunun hakkında yazması gibi, düz deneyimlerdir. Aslında bunun hiçbir faydası yok. Bu, insana gerçekten ne kazandırır ki?

Cevap: Sorun şu ki, insanın kendini ölçebileceği net bir ölçüt yok.

Örneğin, Dostoyevski’nin bir yandan aşk, diğer yandan nefret hakkında harika ifadeleri var. O, kendini nasıl konumlandıracağını bilmiyor.

Yani, insanların mutlak bir referans noktası, bir standardı yok. Bu da işi çok zorlaştırıyor.

Ve bahsettiğiniz sanat, çeşitli deneysel filmler ve diğer her şey, insan doğasında net bir temel olmadığı, kendimizi ölçebileceğimiz hiçbir şey olmadığı için sonu gelmez bir gevezelik.

Sonuç olarak, tüm bunlar hayvansal varoluş seviyesinin üzerine çıkmaya başlayan insan tarafından ihmal edilmeye mahkûmdur. Bunlar zeki, arayış içinde olan insanlardır, ancak kafaları karışıktır. Her şey yolundadır, tek bir şey hariç: Kendilerini ölçebilecekleri hiçbir şey, mutlak bir nokta yoktur.

Bu nedenle, yazılanlara rağmen, sonsuza dek kalacak hiçbir imge yaratamazlar. Sonuçta, eğer bu, Yaradan’a göre doğru ölçütlere sahip olmayan bir kişinin iç dünyasının tasviriyse, bu hiçbir şey vermez. Dolayısıyla her şey aynı kalır:  yaşlı bir kadını öldürdü, başka bir şey değil.

Sanat bu yüzden ölüyor, bu yüzden insanlar, insanlığın binlerce yıldır yarattığı tüm büyük eserleri ihmal etmeye başlıyor. Buna değer veren sadece birkaç naif entelektüel kalıyor.

Her şey yok olacak, belki müzik hariç, zira bir müzik eserinde her insan bir şekilde kendini ifade edebilir. Ama edebiyat, resim veya başka bir şey…

Resmin hâlâ bir geleceği var çünkü değeri hakkında yanlış bir uzlaşım var, zira sermayeyi koyacak başka bir yer yok. Diyelim ki Rembrandt bir milyon dolar değerinde, Rubens beş yüz bin dolar, bir diğeri şu kadar vs. Onların resimleri, para birimi olarak kalacak. Resim de böyle değerlendirilecek, başka bir şey değil.

Peki, elmaslar neden değerli? Gerçek şu ki, dünyada çıkarılması yasaklanmış birçok elmas yatağı var, aksi takdirde fiyatları düşer ve insanlar hiçbir şeysiz kalırdı. Ama diyelim ki kasamda 30 veya 100 milyon değerinde küçük bir taşım var. Ama aniden piyasaya birkaç kilo elmas atarsanız, taşımın fiyatı otomatik olarak on kat düşer. Bunu yapmanıza izin vermeyeceğim! Yani tüm bunların değeri görecelidir.

Ama klasik müzik kalacak çünkü tüm insani duyguları yansıtır ve onun içinde insan kesinlikle her şeyi ifade edebilir. Ahengi, ruhun yapısına uygundur. Resim kalacak çünkü menkul kıymet gibidir. Edebiyat ise hiç kalmayacak.

Soru: Öyleyse edebiyatın ne faydası var? Klasiklerin Tolstoy’un, Puşkin’in?

Cevap: Onları kim okuyacak?! Eminim ki şimdi bile artık okunmuyordur. Genç nesil bu kitapları okuyor mu?! Hayır.

Belki de klasiklerin, Tolstoy’un tüm eserlerinin elli sayfada sunulduğu kısaltılmış versiyonları vardır. Peki, bugün kim oturup Savaş ve Barış’ı okur? Kimin buna vakti var? Genç bir insan için sunduğu tüm olanaklarla günümüz internetinin yerini alabilir mi? Bu bambaşka bir dünya! Ve bunun için gençleri suçlayamayız.

Hiçbir Şey İstemiyorsanız Ne Yapmalısınız?

İnsanlar hayatın anlamını evlilikte bulamayacaklarını anlıyorlar. Hayatın anlamını işte de bulamıyorlar.

Yorum: Ve görünen o ki, arkadaşlıkta da bulamıyorlar.

Cevabım: Ve tabii ki arkadaşlıkta da. Anlamı – hiçbir yerde bulamıyorlar. Öyleyse ne anlamı var? Yatakta yatıyorum, neden kalkayım? Hiçbir sebep yok, hareket etmek, düşünmek, konuşmak, herhangi bir şey yapmak için basitçe hiçbir sebep yok. İşte bir tür dünya-donması böyle gerçekleşir.

Yorum: Ve bugün, giderek daha da fazla gerçekleşiyor.

Cevabım: Evet, elbette.

Öyleyse ne anlamı var? Ancak bu, hayatın anlamını, yani bu durumun üstündeki anlamı ifşa edersek mümkündür. Ve en azından bir şekilde bunun hakkında konuşabilir, gösterebilir ve insanları sarsabilir, harekete geçirebiliriz. Aksi takdirde, elbette, sonunda birileri sizi sonsuza dek uyutan haplar satmaya başlayacak.

Ve insanlar onları satın alacak. Evet, alacaklar! Onları memnuniyetle ağızlarına atacaklar, bir bardak suyla mideye indirecekler, huzur içinde uzanacaklar ve hepsi bu. Peki, sonrasında başlarına ne gelir, ne fark eder?

Yorum: Ama bu mantıksız geliyor. Bir insan kendini gerçekten kötü hissediyorsa, teoride nasıl… diye düşünmeli.

Cevabım: Ama bir çıkış yolu göremiyorsa ne yapabilir? Yaşamak için ne var ki?!

Yorum: En azından başka biriyle bir şekilde, herhangi bir şekilde bağ içinde olmak yok mu?

Cevabım: Var. Bu yüzden bazı kulüplerde toplanıyorlar. Ama genel olarak, bunun bile bir sonu geliyor.

Soru: Bu bir çözüm değil mi, emin misin?

Cevap: Hayır, elbette hayır.

Soru: Yani insan hayatın anlamını keşfedene kadar değil. Böyle bir atılım gerçekleşiyor mu ve bu eğilimin nedeni bu mu?

Cevap: Evet, insan böyle bir engeli yani her şeye karşı mutlak isteksizliği aşmak zorundadır. Ve ancak bundan sonra insan bambaşka bir hayatı keşfeder. Bir bakıma bu ölümdür. Bu sınırı geçtikten sonra, insan hayatın var olduğunu keşfeder, ancak bu farklıdır ve artık içinde var olmaya başlayabilir.

Soru: Yani bir insanın yaşamaya başlamak için gerçekten ölümden geçmesi gerektiğini mi söylüyorsunuz?

Cevap: Kişi bu hayattan, egoist hayattan, bir şeylerin peşinden koşmaktan, bir şekilde vazgeçmeyi anlamalı, kabul etmeli ve istemelidir. Kişi bunu bir şekilde kabul ettiğinde, bu farklı formlarda yapılabilir, o zaman bir sonraki hayata hazır olur.

Soru: Ruhu umutsuzlukla sızlayacak kadar yalnız bir insana tavsiyeniz nedir?

Cevap: Tavsiyem, web sitemize gidip okumanızdır. Başka bir şey değil. Gerçekten bunu söylemek istemiyorum ama önerebileceğim başka bir şey yok.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 130

Toplumu Geliştirme Konusunda Nasıl Endişelenebiliriz?

Ne kadar bu bize bağlı olsa da, elimizden geldiğince kendimizi hazırlamalı ve harekete geçmeliyiz. Dostlarımız arasında olup bitenlere karşı duyarlı olmalıyız. Belki de eksik oldukları her şey zaten onların arasında var, ama onlar bunu görmüyor veya hissetmiyorlar, tıpkı insanların bacakları arasında dolaşan ve etrafındaki değişen koşulların farkında olmayan bir kedi gibi. Bu nedenle, her şeyden önce, toplumumuzda olan biten her şeye karşı duyarlılığımızı uyandırmalı, dostlarımızdan etkilenmeli ve onları göz ardı etmemeliyiz.

Duyusal reseptörlerimizin, toplum için hayranlık uyandırabilecek şeylere karşı son derece duyarlı olmasını sağlamalıyız. Bunu başarmak için şunları yapmalıyız:

1) Kabalistik metinleri okuyarak, Kabalistik müzik dinleyerek vb. kendimizi uyandırmalıyız.

2) Hassasiyetimize rağmen, toplumdan, dostlarımızın bizim için “performans sergilemelerini”, yani duyularımızı harekete geçirecek şekilde davranmalarını, böylece onların eylemlerini duyularımızla algılayabilmemizi, onları görebilmemizi ve duyabilmemizi ve dostlarımızın gizli erdemli kişiler gibi kalmamalarını, talep etmeliyiz. Onların eylemlerini görünür kılarak, onlardan etkilenebiliriz.

Aslında bu davranış bir nevi yalandır, ancak bu yalan sayesinde amaca ulaşırız. Bu nedenle, insanların birbirlerinin önünde rol yapmaları önemli değildir. Yahudilikte ve Hasidizm’de, herkesin dostlarına nasıl dua ettiklerini ve nasıl davrandıklarını göstermeleri gelenekseldir, çünkü birbirlerinden bu şekilde öğrenirler. Ancak Kabala’da bu, içsel bir koşula ulaşmak için yapılır.

Yaradan’a Doğru Üç Adım


Bizler, “bu dünya” denilen bir koşulun içindeyiz. Bu dünyada olmamızın sebebi, kendi çabalarımızla Yaradan’a benzerlik seviyesine yükselmek, O’nun seviyesine ulaşmaktır, şöyle dendiği gibi: “Yaşamın boyunca kendi dünyanı göreceksin.”

Kabala bilimi, Yaradan’ı bu dünyadaki yaratılışa ifşa etmenin bir metodudur. O’nu nasıl ifşa ederiz? O’na benzer hale gelerek. Sadece ışık gibi bir arzuyu, manevi kabımı edinirsem, içindeki ışığı, Yaradan’ı ifşa edebilirim.

Kendimi, ışığı ifşa edip beni dolduracak bir kap haline nasıl getirebilirim? Bunun için bize iki araç verilmiştir. Birincisi, dışarıdaki arzuları, yani başkalarının arzularını içine alacak kadar genişlettiğim maddi arzumdur.

İçimde sadece, ne olduğunu bilmediğim halde, maneviyata doğru ilerlemek isteyen bir nokta vardır. Sadece bir şeyin eksik olduğunu hissederim. Bu sadece bir arzu noktasıdır. Bu noktada, ne bir hacim ne de üst, alt, sağ ya da sol yönler vardır.

Orada bastırılamaz bir arzu dışında hiçbir şey hissedemiyorum – bir şey istiyorum ama tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Maneviyatı hayal etmeye çalışabilirim ama ne bulursam bulayım, hepsi bu dünyanın aleminden gelen bir fantezidir, gerçek realite değil.

Bu noktaya nasıl hacim ekleyebilirim? Özel, bütün, mükemmel bir organizmayla, Yaradan tarafından yaratılan büyük bir arzuyla: sonsuzluğun Malhut’uyla bağ kurmalıyım. Benim için bu bir gruptur ama aslında tüm insanlıktır. Ama tüm insanlığın ne olduğunu bilmediğim için bir grup benim için yeterlidir. Bu ilk bileşendir.

Eğer bir grupla bağ kurmaya çalışır ve onun bir parçasıyla bağ kurabilirsem, sanki ondan belli bir bölgeyi kesip alır gibi, o parça bana ait olur. Böylece aslında bir hacim kazandığım ortaya çıkar ve bu hacim benim arzumdur. Artık bir nokta değil de bu kadar büyük bir arzuya sahipsem, onun içinde bir şeyleri hissetmeye başlayabilirim. Peki, o zaman neyi kaçırıyorum? Işık gibi olma arzusundan yoksunum. Yani, birinci aşama arzunun edinilmesi, ikinci aşama arzunun ıslahı ve üçüncü aşama ise arzunun doldurulmasıdır. Hepsi bu!

Arzuyu edinmek için, kendimi grubun önünde, onların birliği önünde iptal etmeliyim; onlara, rahim duvarına tutunmuş bir damla meni gibi bağlı olmalıyım. Bu, birinci aşamadır.

İkinci aşama dostlarımla birlikte olmaktır, gruba girmemi, onlarla olan bağımı, verme uğruna gerçekleştirmeye çalışmalıyım ki, şu anda kazandığım arzu ışığa benzesin.

Bunu, saran ışık (O”M) olarak adlandırılan, kaynağa geri dönen ışığı kullanarak başarırım; bu, “Tora’nın Işığı” olarak da adlandırılır.

Bundan sonra arzu, Hohma ışığıyla dolar.

Bu nedenle, büyük bir güce sahip olan Zohar Kitabı gibi bir kaynağı okurken, kendimizi ortak bir arzu içinde hissetmeli ve ortak arzumuzun ıslah edilmesini, ışık gibi verici olmasını istemeliyiz.

Böyle bir ıslahı meydana getirmek için, Zohar Kitabı’nı okurken bunu beklemeliyiz ki arzularımız, birliğimiz ihsan etme uğruna olsun, böylece tek bir bütün gibi hissedelim ve gerçekten bir Şehina, üst ışığın, Yaradan’ın ifşa olduğu bir “yer” olalım. Bu “yeri” en azından bir dereceye kadar vermek uğruna ıslah edersek, bu ölçüde Yaradan onun içinde ifşa olacaktır.

Yani, kaynağa geri dönen ve hepimize ortak ve bütünsel bir bağ hissi veren ışığın yardımıyla, grupla bir bütün olarak, karşılıklı verme, karşılıklı garanti ve birlik içinde bağ kurarım. O zaman, aramızdaki birlik ölçüsünde, içimizde hüküm süren Yaradan’ın ışığı olan ihsan etme niteliğini ifşa ederiz.

Bu nedenle, bu görevi unutmamaya çalışalım ve kendim için böyle bir resmi inşa etme çabasında sürekli kalmanın, şu anda Zohar Kitabı’nı okurken yapacağımız içsel çalışmamız olduğunu fark edelim. Sonuçta, Zohar okuması sırasında, büyük bir ışık ortaya çıkar. Işık için, ıslah etsin ve doldursun diye doğru arzuyu hazırlıyor muyuz?

 

Bilinmeyen Bir Adam Elektrik Faturasını Ödedi

Yorum: Sosyal ağlar, dokunaklı hikâyeleri sever. Son zamanlarda, annesi elektrik faturalarını ödeyemeyen bir kadın askerin hikâyesi büyük yankı uyandırdı.

Trenle seyahat ederken kız, elektrik şirketi çalışanlarına telefonda annesinin engelli olduğunu, küçük bir emekli maaşı aldığını ve emekli maaşı banka hesabına yatırılana kadar elektrik faturasını ödeyemeyeceğini anlatıyordu. Ağlayarak, annesinin elektriğinin kesilmemesini istedi.

Aniden bir adam ona yaklaştı, neler olduğunu öğrendi, elektrik şirketini aradı, askerin annesinin borcunu ödemek için hesabından 2.000 şekel çekilebilmesi için kredi kartı numarasını verdi ve sonra ortadan kayboldu. Ancak biri onun fotoğrafını çekmeyi başardı. Adamın eski bir asker olduğu ortaya çıktı.

Cevabım: Bu tür olağanüstü davranışlar çok dokunaklı. Herkesi nazik davranışlara teşvik etmek için bu tür aydınlatıcı örneklere daha çok ihtiyacımız var.

Öte yandan, elektrik şirketinin politikası ticarete dayalıdır ve bu konuda yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Aynı zamanda, emekliler gibi farklı muamele görmesi gereken özel tüketiciler olduğunu ve bu yükün diğerleri arasında yeniden dağıtılması gerektiğini de dikkate almak gerekir.

Soru: Bu tür hikâyeleri sever misiniz?

Cevap: Hayır, bu hikâyelerin yönetimin göz yaşartıcı istisnaları olmasını istemiyorum. Bunların, tüm vatandaşlarını bilinçli ve sistematik bir şekilde önemseyen doğru bir toplum tarafından gerçek hayatta tutarlı bir şekilde uygulanmasını istiyorum, böylece film için iyi olan ama hayat için iyi olmayan bu tür vakalar yaşanmasın.

Hala çok sayıda bu tür vakalar var, ancak biz bunları duymuyoruz.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 100

Toplumdan İlham Almak, İçsel Çalışmayla Çelişmez Mi?

Hayır, gruptan ilham almakla içsel çalışma arasında bir çelişki yoktur çünkü gruptan ilham aldığımızda, istesek de istemesek de, dostlarımızın büyüklüğünü fark ederiz ve bu bizim için bir tür güç kaynağı olur. Bunu asla göz ardı etmemeliyiz. Birisi açıkça saygısızlık gösterirse, derhal gruptan çıkartılmalıdır ve bu, grup içindeki çeşitli sabit düzenlemelere, düzenli olarak katılmayanlar için de geçerlidir. Bu tür davranışlara müsamaha gösterilmemelidir çünkü kolektifi büyük ölçüde zayıflatır. Bu tür davranışlar, grubu hedeften anında koparır.

Hakaretlere Karşılık Vermeli Miyiz?

Soru: Hakaretlerle nasıl çalışmalıyız? Çocuklar ebeveynlerine yardım etmiyor; onları pratikte terk etmiş durumdalar. Birisi bir başkasını gerçekten ihanet etmiş, birisi bir arkadaşını satmış, vb. Bu tür suçlarla nasıl çalışmalıyız?

Cevap: Bence, çevremizdeki tüm insanların Yaradan tarafından kontrol edilen kuklalar olduğunu anlayacak bir gelişim düzeyine ulaşmamız gerekiyor ki, bu insanlara karşı kendimizi düzgün bir şekilde ıslah edebilmemiz, onları haklı çıkarabilmemiz ve onlara iyilik dilememiz mümkün olsun.

Soru: Bu mümkün mü?

Cevap: Genel olarak evet. Her zaman ve hemen değil, ama yine de…

Soru: Bu uzun bir süreç, ama gitmemiz gereken yön bu mu?

Cevap: Evet! Aksi takdirde, Yaradan’a iftira atmış olursunuz. Ve bu tamamen farklı bir konudur. Burada hesap tamamen farklıdır — bu, evreni nasıl algıladığınızla ilgilidir: evren kendi başına mı var olur, yoksa siz mi onu yönetirsiniz? Her şey yukarıdan geliyorsa, o zaman kendimizi tamamen itaatkâr, uyumlu ve bu üst güce benzemek için değişebilecek hale getirmekten başka seçeneğimiz yoktur.

Yorum: Bu çok güzel. Tüm dünyamızın günahkârların dünyası olduğunu ihtiyatla söylemek isterim. Hepimiz nefret ve sürekli saldırganlık hali içinde yaşıyoruz.

Cevabım: Kum havuzundaki küçük çocuklar gibi.

Yorum: Ve biz de karşılık veriyoruz ve karşılık veriyoruz; karşılık vermeye devam ediyoruz. Tüm diplomatik heyetlere bakın, nasıl çatışıyorlar: “Diplomatlarımı sınır dışı ettiniz…”

Cevabım: Dalga geçmeyi bırakın! Kesin şunu. Bunların hepsi…

Soru: O zaman neden bizimle böyle dalga geçiliyor?

Cevap: Sonunda tamamen hayal kırıklığına uğramamız için. Yaradan’ın bizi bu şekilde yaratmış olmasına değil, O’nun bizi bu şekilde yaratmış olmasının nedenini anlamadığımız için ne kadar aptal olduğumuza. Cevap insanın gözünün önünde ama o görmek istemiyor. Ama tüm bunlar birikip, kırılıp, içine sığmayıp, patlaması içindir.

Soru: İnsanlar bu yönde yavaş yavaş ilerlemeye başlarsa, dünyamız ne hale gelir?

Cevap: Dünyamız bugünkü akıl hastanesinden, insanların kendini araştırma, kendini iyileştirme ve kendini geliştirme ile meşgul olduğu bir dünyaya dönüşür.

Soru: Ve bu sayede, Yaradan’ı bu dünyaya mı getirirler?

Cevap: Evet, bu gerçekleştiği ölçüde, Yaradan onların içinde ifşa olur.

Soru: Peki, “Yaradan’ın onların içinde ifşa olması” ne anlama geliyor? Bu ne demek?

Cevap: Bizi dünyayı algılama konusunda tamamen farklı bir düzeye yükselten, ihsan etme ve sevgi niteliği.

Soru: Tek bir yol olduğunu ve başka yol olmadığını kesin olarak biliyor musunuz?

Cevap: Hayır, başka bir yol olamaz.

Metodu Herkes İçin Basitleştirin

Soru: Geçmişteki Kabalistler metodu herkese indirgemeye çalıştılar mı?

Cevap: Hayır! Bu asla olmadı! Eşiği düşürmek için, sadece bizim zamanımızda, son 100 yılda çok çabaladılar.

Yorum: Ama metodun, egoizmin neredeyse sonuna değecek kadar alçaltılması gerektiğini söylediniz.

Cevabım: Böylece herkes, kesinlikle herkes tarafından anlaşılabilir hale gelir.

En basit egoist seviyede yaşayan bir kişi, Kabala bilgeliğinin dünyanın sırlarını açığa çıkardığını, kaderini anlamasını ve hatta değiştirmesini sağladığını açıkça anlamalıdır.

Gerçekten de, üst ışığı çekerek kaderimizi değiştiririz! Geleceğimizi şekillendiren şey bu değilse ne olabilir?

Bu yüzden, bunun ciddi bir içsel çalışma, doğamızdaki yanlışları ıslah etme çalışmasını içerdiğini yavaş yavaş ortaya koyarken, her insana basit ve doğrudan bir şekilde açıklanması gerekir.

İnsan Genomunun Düzenlenmesi

Yorum: Bazen insanlar kusurlu genetiğe sahip olurlar. Ancak bilim insanları, hatalı kalıtsal bilgiyi kesip çıkarabilen moleküler makaslar geliştirmiştir, böylece bu bilgi sonraki nesilleri etkilemeyecektir. Kusurlu bir gen kesilip çıkarılabilir ve kişi farklılaşır: hastalanmaz, karakteri bile değişir.

Cevabım: Tüm bunların eleştirel bir şekilde kontrol edilmesi gerektiğine inanıyorum. Doğal olarak, burada birçok sorunla karşılaşacağız çünkü tüm hastalıklar aslında sağlık getirir. Ölen kişiyi iyileştirmese bile, en azından insanlık bundan kurtulur.

Diğer hayvanları yiyen kurtlar ormanın “hizmetlileri” olduğu gibi, bize yöneltilen hastalıklar da öyle. Bu tür sorunlar olmasaydı, ne yaparsak yapalım, kim bilir kaç milyar insan olurdu. Sadece daha fazla hastane ve yaşlı bakım evi inşa ederdik.

Doğanın bunu zaten kendi yöntemiyle yapacağını anlamalıyız, ancak biz bunu kendi kaynaklarımızla yapmaya çalışıyoruz ve yüce yönetim olan doğa da bunu kendi yöntemleriyle yapıyor.

Ve bilim insanlarının tüm bu icatları bize aynı doğal programdan veriliyor. Fakat genel olarak, bunun ne kadar rasyonel olacağını hâlâ kontrol etmemiz gerekiyor.

Gerçek şu ki, doğanın kanunlarını, bize ne ölçüde verildiğini ve kendimizde tam olarak neyi ıslah etmemiz gerektiğini ve doğanın bizi buna göre ne ölçüde ıslah edeceğini ve bunun yerine başka sorunlar, başka hastalıklar ortaya çıkacağını anlamıyoruz. Aralarındaki bağlantıyı göremiyoruz.

Diyelim ki bir soğuk hava dalgası, bir küresel ısınma ya da başka sorunlar, belki bir savaş ve birkaç milyar insan daha bundan ölecek. Bunun nedeni, genlerimizi değiştirip kendimizi sağlıklı kılmaya çalışmamız olabilir.

Kısacası sistem hala kapalı bir resim; işte bu yüzden yapmak istediğinizi yapamazsınız: bir yeri iyileştirirsiniz ama başka bir yeri sakat bırakırsınız.

Soru: Eğer bunlar, doğanın yasalarını, evreni yöneten güçleri ve aramızdaki bağlantıları hisseden bir Kabalist tarafından yapılsaydı, bunu nasıl yapardı?

Yanıt: Bunu yapmazdı. İnsanlara hayatlarının, sorunlarının kökenini nasıl etkileyeceklerini öğretirdi ki, bunu orada düzeltsinler, böylesine önemsiz bir antik seviyede moleküler makasların yardımıyla değil. Neden birkaç kromozomu kesip her türlü geni yeniden düzenleyeyim ki?! Buna neden ihtiyacım olsun ki?

Tüm bu manipülasyonların zaten başka bir şekilde sonuçlanacağını öncesinden biliyorum. Doğayla uğraşamazsınız; işe yaramaz! Kesinlikle başka bir şey yapacaktır. Yine de, daha yüksek bir gücün yardımıyla, daha yüksek bir yönetime ve Tanrı’nın örneğine uygun olarak kendinizi yeni bir şekilde inşa etmeniz gerekecek.

Soru: O halde bir Kabalist doktor ne yapardı?

Yanıt: Bu, kişinin içsel gelişiminin en üst safhasına ulaşması ve içsel gelişimden, geri kalan tüm dış etkenlerin ve dolayısıyla insan sağlığının da bundan etkilenmesi olurdu.