Category Archives: Tabiat

Sarılmak, Enfeksiyonlarla Mücadele Edebilir

thumbs_Laitman_201_02Haberlerden (Psikoloji Bilimi Derneği): “Eğer soğukalgınlığına yakalanma konusunda endişeliyseniz, size virüslere karşı koruyacak çok kolay bir hareket var ve anında kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlamaya yardımcı olacak bir şey: birine sarılın, onu kucaklayın.

“Psikoloji Bilimi isimli yayında paylaşılmış olunan son bir çalışmaya göre, sarılmak, grip virüsünden sizi korumaya ya da zaten hastalanmış olan kişilerdeki semptomların zayıflamasına yardımcı olabilir”

Sheldon Cohen, Carnegie Mellon Universitesi’nde Psikoloji Profesörü ve çalışmanın başyazarı,  “Grip ve nezle sezonlarında, bizlere söylenen, terli, mikroplu ellerle el sıkışmalarından uzak durmamızdı ancak yakın bir arkadaşınızın ya da sevdiğinizin sıcak bir sarılması aslında bağışıklık sisteminizin güçlenmesini sağlayabilir”, demektedir.

“Araştırmalar göstermiştir ki, stres, vücudun virüslere ve diğer bakterilere karşı olan savunmasını düşürmektedir”

“Stresli insanlar, ancak arkadaşlarına sarılanların virüsten etkilenmelerinin olasılığı daha çok düşmektedir. Stresli olmayan insanlarda kucaklaşmalar, sarılmalar enfeksiyonun gelişimi anlamında herhangi bir fark yaratmamıştır.”

“Enfeksiyon gelişen kişiler eğer bundan önceki iki haftalık dönemde sarılma ve kucaklaşma davranışında bulunmuşlarsa, kendilerini hasta hissetme olasılıkları daha az olarak gözlemlenmiştir. Bir kişi (stres içinde bulunan kişilerde) ne kadar çok gün sarılma hareketinde bulunmuşsa o kadar düşük riskte enfeksiyona kapılıyor. Benzer olarak, kişi ne kadar çok sarılmışsa, virüse yakalandığında da, gribin semptomları o kadar daha zayıf kendini gösteriyor.”

Yorumum: Doğanın Kanunları,  her seviyede gerçektir. Bu yüzden, yakınlaşma her zaman iyiliğimizedir ve bu insanlığın tüm hastalıklarını tedavi edebilir!

Işığa Doğru İlerlemek

Soru: Zohar Kitabı’nda Çadırdan Tapınağın (Tabernacle) kuruluşu sırasında dünyaya armağan olarak sevgi, adalet, huzur ve birlik verilmişti denir.

Cevap: Çadırdan Tapınak (Tabernacle), birbirlerini tamamlayan iki karşıt güç arasındaki ilişkiye ait İlahi bir imtiyazdır.

Dünyamızda sadece nefret, çekişme, ihtilaf ve anlaşmazlık vardır. Bunlar birikip arttıkça, bir savaşa dönüşürler ve her şey bir süre için sessizleşir. Ama huzur ve sükûnet, sadece nefret ve rekabetin sonraki seviyesine geçiş dönemidir.

Maalesef, tarihimiz boyunca insanların diplomasi, etik, yasalar vb. için kendi aralarında farklı çerçeveler kurmak için o kadar uğraşmalarına rağmen, birbirinden nefretini gördüğümüz için, İlahi imtiyaz insan için bilinir değildir.

Geçmişte, bugün olmayan belirli normlar ve davranış kodları vardı. Hiç kimse hiçbir şeyden utanmazdı, hiç kimse diğerlerinden utanmazdı ve rekabet doğal bir şeydi.

Geçmişte, insan ilk sıradaydı, para değil. Esas değerler kişinin kültürel ihtiyaçları ve algısı idi. Kişi bu şekilde yetiştirilirdi.

Ancak bugün, herşey para ile ölçülüyor. Genç insanlar meslek seçerken kendi yatkınlıklarına değil, ne kadar kazandırdığına bakıyorlar.

Biz basit bir şekilde iki karşıt güç arasındaki zıtlığın sonraki basamağına çıkıyoruz ve şimdi çok önemli ve özel bir duruma ilerlemek zorundayız; bu durumda iken nefret, haset, rekabet, ihtilaf, çatışma ve anlaşmazlık içinde yaşayamıyor olacağız.

Bugün herkes direncin herkes arasında hissedildiğine hemfikirdir ve herkes direnci belirli bireyler arasında hissediyor, ama bu kimseyi telaşlandırmıyor, “Ne olmuş? Ben böyleyim ve diğerleri ile bu şekilde bağ kurarım.” Bu çok iyi bir durumdur çünkü gerçeğin ortaya çıktığı yer burasıdır.

Bu nasıl yaşadığımızdır ve bu bizim doğamızdır. İnsanlığın bir kısmı açlıktan ölürken, diğer kısmının yiyeceğini çöpe attığını gördüğümüzde kriz her yerdedir, ama insanlar, “İnsanların açlıktan ölüyorsa ne olmuş, umrumuzda değil” diyerek bunu soğukkanlılıkla görmezden gelir. Merhamet hissetmeyiz bunun yerine herkese karşı rekabet ve nefret hissederiz.

Bu yüzden rekabetin katlanılmaz olduğu bir duruma erişmek zorundayız çünkü aksi durumda iki karşıt güç birbirine o kadar çok yaklaşacak ki, aralarında çıkacak kıvılcımlar bizi yakacak ve bizi varoluşumuzun sonuna taşıyacak.

Bu tehditi doğrudan hissetmek zorundayız, tüm insanlıkla ilgili olarak değil, ama kendimizle ilgili olarak, çünkü biz hiç kimseyi önemsemeyiz, sadece kendimizi önemseriz.

Bu duygu iç “Benimize” ulaştığında, insanlar şu gerçeği anlayacak ve kabul edecek: buradan bir çıkış yolu olması gerekir çünkü doğada bu durumdan çıkmak için bize izin veren bir bölünme noktası bulunmaktadır. Sonra, bizim büyük egoist arzumuz sayesinde, karşıt hal için yolu aramaya ve içimizden talep etmeye başlayacağız. Ve onu bulacağız çünkü kendi aramızda böyle bir direnç yaratmak için bir yöntemimiz varsa, karşılıklı nefret için yaptıklarımızı, sevgiye, adalete, karşılıklı anlayışa ve eşitliğe değiştirebiliriz.

Bütün işimiz budur. Bize bir kafa ve bilgi verilmesinin nedeni budur, böylece karanlıkta bir köstebek gibi ilerlemeyeceğiz, Işık’ın yolu boyunca önümüzdeki hedefi görerek ilerleyeceğiz.

Yayım tarihi: 19 Mayıs

Doğanın Bütünselliği İle Birlikte Ahenk İçinde Olan İnsan

Soru:  Bütünsellik çalıştayları esnasında insanlar, özellikle aydınlatıcı ve analiz eden süreçlere alışık olanlar, yeni hissiyatlar ediniyorlar. Onlar bunun nereden geldiğine dair, bu olayın ne olduğuna dair vs. sormaya başlarlar. Bu hissettiklerini onlara nasıl anlatabiliriz ?

Cevap:  Bunlar bir ortak, gerçekten var olan bütünsel doğanın hissiyatlarıdır. Bizler bunun içinde varız fakat şu anda yalnızca kendi kendini yiyen kanserli bölümüz. Bizler egomuzun üzerine yükseldikçe, bütünselliği, birleşmeyi ve karşılıklı bağımlılığı hissetmeye başlarız. Bunun ne kadar verimli ve iyi olduğunu hisseder ve bunun ne kadar sağlığı, duygularımızı ve ailedeki, işyerindeki ve her yerdeki karşılıklı ilişkilerimizi etkilediğini görürüz.

Bizler, insanlar, doğadaki eşsiz yaratılmış haline geldik. Buna karşı, doğanın geri kalanı-durağan (cansız), bitkisel ve hayvansal olanlar-bütünselleşmiş bir plan ile bağıntılıdır ve doğal, içgüdüsel, istemeyerek şekilde katılım sağlarlar; bizlere özgür seçim verilmiştir.

Bizler diğerleri gibi olamayız. Bizler bir ego ile gelişiriz, bunu dönüştürmek, üzerine yükselmek  için ve bağımsızca onun ile işbirliği yaparak, hatta onu kontrol etmek için bile bütünsel anlayış ve hissiyata giriş yaparız.

Aynı zamanda, bizler doğamız sebebiyle bir zıtlaşmaya girmeyiz. Bir yandan, bizler insanın doğanın yarattığı taç olduğunu söyleriz ve bu nedenle bizler itaat etmeliyizdir. Diğer yandan ise, insan kendi doğasının üzerine yükselebilir. Kişi doğanın sahibi olabilir ve kendisini doğanın hükümdarı olarak hissedebilir.

Bu demektir ki, insanlığın yüzleştiği ve cevaplaması gereken tüm sorular, bizlerin tüm doğa ile dengede iken bulunan bütünsel bağ seviyesine yükseldiğimiz için gelmiştir. İçimizde hissetmeye başladığımız bu dengeyi, bizler huzur, gevşeme, bilincin ve hissiyatın genişlemesi  olarak algılamaya başlarız.

2.4.2013 tarihli Bütünsel Eğitim sohbetinden

Avrupa ve İklim Değişikliği

New Scientist’taki Haberlerden: “Kasırgalar genellikle Atlantik’in tropik batı kısmında oluşmakta ve kuzeybatıya doğru Amerika’ya yönelmektedirler. Sonraysa yükseklerde yer alan hızlı rüzgarlar ile Avrupa’ya taşınmaktadırlar.

“Gelecek olan kasırgaları simule etmek için,  Hollanda Meteoroloji Enstitüsü’nden Reindert Haarsma ve meslektaşları, sera gazı emisyonlarının küçük bir artış göstereceklerini varsayarak detaylı bir iklim modelini  2094 ile 2098 yılları aralığı için çalıştırdılar.

“Gelecek kasırgaların, tropikal Atlantik’in  yeteri kadar ısınması ile birlikte, kasırgalara yeterli  ısı ve nem sağlaması ile onları güçlendirerek, daha doğusunda oluştuğunu buldular. Sonuç olarak, kasırgaların birçoğu Amerika’yı değil yerine Doğu Avrupa’yı vurdular. Kasırgalar, tropik alanı terkedince zayıfladılar ancak soğuk ve rüzgarlı bölgelere girince tekrar güçlendiler ve Sandy gibi, kış fırtınaları ile kasırgalar arasında melez kasırgalar haline geldiler.”

Yorumum: Feci klima değişiklikleri bu yüzyılın sonunda değil, yakın gelecek yıllarda ortaya çıkabilirler. Doğa ile olan dengeyi bozmak büyük kayıplara yol açacak. Burada problem çevrede değil, doğanın, duran, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerinin hepsinden dolayı insanoğlundadır. Sadece insanoğlu, sosyal davranışları ile teknolojinin etkisinden daha çok, sistemin dengesini etkilemeye muktedirdir. Daha iyisi ya da daha kötüsü için.

Barış için Umut

Dünya Erdemlik Konseyi’ne hazırlık için yazılmış bir makale, İsviçre, Ocak 2006.

Kötüliğin nedenini arıyoruz. O sadece bizim içimizde.
Jean-Jacques Rousseau

Yaratılışın alma arzusu ihsan etme yönünde değiştirilmediği sürece dünya varolmaya devam edemeyecektir. Dünyadaki tek yıkıcı güç bizim egomuzdur. İnsan egosu dışında dünyada olan tüm güçler kendi içlerinde mükemmel uyumda olan doğanın güçleridir.  Bunların arasında, ‘Pozitif veya ’negatif’ diye kendi anlayışımıza göre değerlendirdiğimiz güçler bulunuyor. Fakat bütün hepsi doğanın tek kuralı ile başlayıp, sürekliliğini korur.  Cansız, bitkisel, hayvansal ve madde seviyelerinde bütünsel bir uyum içinde varolurlar.

Geçmişte böyle bir uyumun varolmadığını düşünüyorduk. Doğanın ‘zararlı’ gibi görünen inandığımız kısımlarını yıkmak için istekliydik. Doğaya müdahale etmemiz ile yaşadığımız acı tecrübe bize gösterdi ki doğadaki herşey birbirine bağlıdır, herssey özdenge durumununda varolur veya arzu eder- diğer bir deyişle maddenin tüm halleri ve biçimlerindeki etkileşimin bütün aşamalarında uyum olmasıdır. (daha&helliip;)

Acı Olan Her Şey Kötü Demek Değildir

Acı Olan Her Şey Kötü Demek Değildir

Tarihimize bakacak olursak, sürekli olarak geliştiğimizi görürüz. Bitkisel ve hayvansal seviyeler yüzyıllardır zorlukla değişirken, biz birbiri ardına gelen nesiller vasıtasıyla, hatta tek bir nesil süresince geliştik.

Örneğin ben yaşamıma geçen yüzyılın ilk yarısında başladım ve şimdi 21.yüzyılda dünyanın nasıl değiştiğini görüyorum. Eskiden insanlar köylerine, kendi topluluklarına ve küçük kasabalara bağlıydılar, bugün ise her şey dinamik ve düşünce biçimi, hayata yaklaşım gibi konularda çok daha farklı.

Dolayısıyla şöyle bir soru akla gelebilir: Doğmuş olmamız ve yaşamamız yeterli değil mi? Neden değişmek zorundayız? Şu gerçektir ki, yeni doğmuş bir bebek anlamlı bir yetişkin hayatı yaşamaya başlamak, bir aile kurmak, çocuk sahibi olmak ve edindiği tecrübeleri onlara geçirmek için büyümek zorundadır. Neden insanlar hayvanların nesil zincirinden ayrı olarak, ek bir gelişime gereksinim duyarlar? Bu mücadele nerden kaynaklanmaktadır? İnsan gelişiminin amacı nedir? Bu bizim fark edemediğimiz bir şeydir.  (daha&helliip;)

İdeolojik Bir Soru

Soru: Bizler bencilliğin gelişiminin sonu hakkında konuşuyoruz; bu arada, insanlığın hala bencilliğin doruğuna, son noktasına ulaşmışlık ve bunun farkındalığından uzak olduğu  hissindeyim…

Cevap: Seçimim olmaksızın, daha da kötü bir hale gelmez ise, değişmeyen sabit bir halde kalabilirim. Istıraplar ve problemlerin baskısı altında, kendimi sıradan günlük yaşamın içine yerleşmek şeklinde razı edebilirim: İşe gitmek, eve gelmek, televizyon seyretmek ve daha fazlasını talep etmemek gibi. Bir hayvan gibi yaşamaya hazırımdır ve ölene kadar da bilgiç, zor sorular sormam…

Bu doğru; bu içgüdüsel, kendini koruyan bir reaksiyondur. Burada insan yoktur fakat insanların % 99.99’un arkasını takip ettiği bir hayvansal varlık vardır.

Fakat farklı bir soru ortadadır: Ben ne kadar ıstırap çekerim? Diyorsunuz ki, dünya ıslaha henüz hazır değildir. Islaha hiçbir zaman hazır olmayacaktır fakat ızdırapları ortadan yok mu edecektir? İşte bu aslında bizim konuştuklarımız hakkındadır. Eğer insanların yapacak birşeyleri, dayanacak birşeyleri olmaz ise, eğer sokaklara çıkıp camları indirirlerse, hükümetler bu kargaşaya karşılık vererek kalanı korumak ve elinde tutabilmek için, problmeleri daha aşağı bir seviyeye çekmek ve insanları meşgul etmek için savaşı başlatacaklardır. Savaş tabii ki, herkesi belli yerine koymak için bir yöntemdir. Böyle bir gelecek senaryosunun ihtimali vardır.

Fakat burada da yeni bir eksiklik yeşerir: İnsanlar ”hayvan” sorusundan çok uzak şekildeymiş gibi görünen ”ideolojik” soruyu gittikçe daha fazla sorarlar. ”Ben ne için yaşıyorum?” sorusunu. Bu insanlık için daha da net bir şekilde açığa çıkar. Liderler toplulukları, kalabalıkları ”dünyasal” seviyede daha çok uzun bir şekilde tutacaklarına inansalar da, bu böyle değildir.

Bütünüyle dünyaya baktığınızda, milyarlarca insanı durağan (hareketsiz) doğa seviyesinde görürsünüz. Dünya bu şekilde, durağan doğa seviyesinde kalacaktır fakat daha yüksek, bitkisel, hayvansal ve konuşan (insan) değişen seviyeler de vardır. Temel kısım, yani en çok ilerleme sağlamış olan konuşan (insan) kısımdır. Bu temel kısmın öncelikle değişmesi gerekir ki, böylece arkasından tüm diğer seviyeleri de  değişime sürüklesin.

Yani daha alçak seviyeler bakmayınız ve onların birşey yapmasını beklemeyiniz. Onlar birşey yapmayacaklar ve kolayca çobanı takip edeceklerdir, işte o kadar. Bir kişinin birisini takip edebilmesi için ince bir birleştiren kabloya ihtiyacı vardır.

Ben onlara kesinlikle saygısızca davranmıyorum veya onları hafife almıyorum, nitekim onlar daha sonra bir bütünde toplanacaklardır ve farklılıklar ortadan kalkacaktır. Bugün kendi vücudumuzu bir örnek olarak alabiliriz; değişik hücreler farklı şekilde vücudumuzu oluşturur. Yalnızca bir kibrit boyutundaki baş onları idare eder. İşte bu bölümde tüm duygularımız, idrakımız, planlarımız ve hatıralarımız açığa çıkar. Herşey bu dokuda yoğunlaşmıştır.

Panim Meirot uMasbirot kitabının girişi, Günlük Kabala Dersinin 4. bölümünden, 19.9.2012”

Var Olan Her Şey Tam Etkileşimle Bağdadır

Haberlerden (The Epoch Times): “Japonya’daki Tohoku Teknoloji Enstitüsü ve Kyoto Üniversitesi’ndeki bilim adamlarının ortak çabaları sayesinde, araştırmacılar insanların aslında bir amaca yönelik biyoluminesans organizmalar olduğu keşfettiler.

“Doğal olarak, insanların yaydığı ışık çok parlak değil. Hatta, gözlerimizin görebileceğinden 1000 kat az. Bununla birlikte, bilim adamları bu sönük ışığın aşırı duyarlı donanımlar olan kriyojenik CCD Kameralar tarafından çekilebileceğini keşfettiler.”

“Dr Fritz-Albert Popp. Biyofotonu keşfeden Alman Fizikçi, Neuss-Almanya’daki Uluslararası Biyofizik Enstitüsü’nün Kurucusu.

“Biyofotonlar, ya da biyolojik sistemlerin aşırı zayıf foton ışımaları, tayfın görüş mesafesindeki zayıf elektromanyetik dalgalardır – başka bir deyişle: Işık. Bitkilerin, hayvanların ve insanların bütün yaşayan hücreleri; gözle görülemeyen ancak Alman araştırmacılar tarafından geliştirilmiş özel donanımlar ile ölçülebilen biyofotonlar yayar.

“Bu keşiflere dayanan biyofoton teorisine göre, biyofoton ışığı organizmanın hücrelerinde – daha doğrusu, çekirdeklerindeki DNA moleküllerinde –  depo edilir. Dinamik ışık ağı sürekli açığa çıkar ve DNA yoluyla emilerek hücre organellerini, hücreleri, dokuları ve organları beden ile birlikte bağlar, organizmanın başlıca iletişim ağında görev yapar ve bütün hayat işleyişinde ana düzenleyicidir.”

Kaynak: http://transpersonal.de/mbischof/englisch/webbookeng.htm

Benim Yorumum: İşte hücrelerin biyofoton ışınımı vasıtasıyla var olan her şeyin eksiksiz bağlantısının bir başka ispatı. Bu iletişim yollarından biridir.

 

Doğa Doğru Birleşmenin Tarafındadır

Soru: İntegral eğitim sürecinde, bizler örneğin tatil zamanlarında kadınlar ve erkekler için katılım aktiviteleri organize edebilir miyiz?

Cevap: Ben bütünleşmeye doğru arzu duyan bir toplumun cinsiyetler arasında büyük bir ayrılık keşfedeceğini düşünüyorum. Görüyoruz ki, doğa herhangi bir karışımı kabul etmiyor.

Doğada kesin bir bağlılık, hiyerarşi, işlevlerine göre bir ayrım vardır bu yolla kadınlar ve erkekler kendilerini keşfederler. Tam olarak, bu iki zıt olanın doğru birleşmesi ile yeni, uyumlu bir toplum doğacak ve oluşacaktır.

4/3/12 Tarihli İntegral Eğitim Üzerine Bir Konuşmadan Alıntı

Egoistik Entegrasyonun Sınırları

İnsan sosyal bir varlıktır yani o herkese bağlıdır ve herkes de ona bağlıdır; ancak bu durum aşama aşama ifşa olur.

İnsanoğlunun tüm tarihi, adamın sosyal ifşasının özüdür. İnsan ağaçtan aşağı indiği zamanda da sosyal bir ailenin veya kabilenin içinde yaşadı ve daha sonra insanın sosyal sınırları genişledi. Bir taraftan onu diğerlerinden ayıran ego onun içinde gelişti ve öyle ki bir nitelik sahibi oldu -kendi evi, kendi arazisi, kendi develeri, atları koyunları, uşakları. Diğer taraftan ise insan diğerlerine daha bağımlı hale geldi -biri demirci oldu, diğeri ayakkabıcı, bir diğeri terzi, öteki çiftçi- ve hepsi mal ve hizmet anlamında insan seviyesinde birbirine bağımlı hale geldi. Bunun yanı sıra işin gerçeği kişi hiçbir şey vermek istemez hep almak ister hale geldi.

Böylece küresel mekanizmanın tekerleği dönmeye başladı zira başka şansları yoktu. Bununla birlikte hiç biri diğerleri ile koordineli çalışmak istemiyordu. Toplum, tarih boyunca iki çizgi etrafında gelişti: Büyüyen karşılıklı bir bağımlılık ve büyüyen egoistik bir itilme. İnsanlar kendilerini şehir duvarlarıyla ve politik sınırlarla kapadılar ta ki bu değiştirilemez süreç bir ölü noktaya erişene dek. Öyle ki artık büyük bir egomuz var ve hepimiz birbirimize bağlıyız. Bugün bize ifşa olan şey, geçmişte başlamış olan ve insanoğlunu şekillendiren bu iki trendin sonuna gelmiş olduğumuzdur.

Bugün hiçbir şansımız yok: Tamamen birbirimize bağımlıyız ve kesinlikle birbirimizden nefret ediyoruz ki daha henüz bu tam anlamıyla ifşa olmamıştır ve yine de bunu keşfetmeliyiz. Bütünde bu Islah Eden Üst Işık tarafından ifşa edilir ve bizler bağ kurmaya başlarsak bunun üzerine çıkabileceğiz.

Dünya çapında bağ kurmak istiyoruz, böyle bir aksiyondan çıkarımımız ne? Bağ kurmamanın başlangıçtaki avantajlarını görmekle beraber aynı zamanda birbirimizden çok uzak olduğumuzu da kötülüğün içinde özümseyerek göreceğiz. Bunun sebebi iyi ve kötü birbirine oranla ölçülür. Böylece zaman geçtikçe birlik için iyiliğe özlem duyarak tekrar yeni bir kötülük keşfedeceğiz ki buna da ‘‘Gog ve Magog savaşı’’ – Armageddon savaşı denir.

Bütünde, bizler, şimdi genel kolektif mekanizmalarımızın farklı bir arınma seviyesinden bakarsak, onun gereğinden fazla işlediğini görürüz. Tekerlekler dönmekte ve parçalar çalışmaktadır. Buradaki soru ise bunlar sana ifşa olurken bu mekanizmanın aksiyonuyla hemfikir olup olmadığındır. Durumu bu şekilde analiz etmeliyiz; daha olgun bir seviyeden.

10.09.2012 Tarihli Günlük Kabala Dersinin 4. Bölümünden, ‘‘Dünyada Barış’’