Category Archives: Kabala

ARİ’nin Yüce Ruhu, Bölüm 2

Soru: ARİ gibi yüce bir ruhun ortaya çıktığı dönemin özelliği nedir? O dönemde dünyada neler oluyordu?

Cevap: İsrail halkı, tarih boyunca, arzunun tam gelişiminin dört safhasına (HaVaYaH) karşılık gelen dört sürgün ve dört kurtuluştan geçmiştir.

Bu safhalar, yaratılışın genel kabının yaratılması için üst ışığın yayılmasının dört safhasında, ilk HaVaYaH’da zaten yerleştirilmiştir. Ve buna bağlı olarak, tüm yaratılış, her bir parçasıyla birlikte, HaVaYaH’nın dört safhasına göre var olur ve gelişir. Her dünya, her manevi nesne ya da eylem, en küçük parçacıktan tüm yaratılış ölçeğine kadar, her zaman HaVaYaH’yı içerir.

Dolayısıyla, manevi kökün bir sonucu olan bu maddi dünyadaki insanlık da HaVaYaH’nın basamaklarına göre gelişmiştir. Bu nedenle dört sürgün ve üç kurtuluş yaşandı ve şimdi nihai kurtuluşun eşiğindeyiz.

ARİ, son dördüncü sürgünün sonunu ve kurtuluşun başlangıcını temsil eder. Bu yüzden, onun ruhu ifşa olduğunda, bütün sistemi kavrayabilmiş ve bu dünyadaki açıklamaları sayesinde pek çok insana idrake ulaşma, ruhları aracılığıyla ışığı çekme imkânı vermiştir. Bu süreç Baal Şem Tov ile başladı ve ondan sonra tüm Kabalistler tarafından, Baal HaSulam ve Rabaş’a kadar devam etti.

ARİ herkese Kabala bilgeliğinin metodunu, dördüncü ve son seviyede vermiştir. ARİ’den sonra Baal HaSulam bu metodu bizim neslimize uyarlamıştır; ancak özünde, bu ARİ’nin metodur.

ARİ, dördüncü sürgünün sonu ile nihai kurtuluşun başlangıcı arasındaki sınırda yaşamıştır. Bu, 16. yüzyılda meydana gelen çok özel bir dönemdir. Ancak manevi süreçler, maddi dünyada anında ortaya çıkmaz; ışıkların ve arzuların gelişim düzenine göre yavaş yavaş ortaya çıkar ki bu da zaman alır. Dolayısıyla, bunların ifşa olması yıllarca sürebilir.

Sonuçta, arzular bilgiye, hissiyata ve idrake doğru, özgür iradeleriyle yavaş yavaş gelişmeli ve Işık’ı çekmelidir. Bu süreç, atlanamayacak birçok aşamayı içerir.

Kişi, gelişmiş duygular ve akıl, doğasına karşı çalışma, egoizmine her zaman karşı olan başkalarıyla bağ kurma ve tüm içsel parçalanmalarını netleştirme becerisi edinmelidir. Ve bu kolay değildir; bu yüzden de gördüğümüz gibi, ARİ’den Baal HaSulam’a kadar zaman gerekmiştir.

Rav Chaim Vital (ARİ’nin metodunu anlayan ilk ve hatta tek öğrenci) bile, Sefer HaHakdamot’un girişinde, Mesih’in henüz gelmemiş olmasından dolayı nasıl umutsuzluk ve keder içinde oturduğunu yazar. Bu, 16. yüzyılda bile böyledir. Büyük bir Kabalist olmasına rağmen o da beklemiş ve umut etmiştir.

Açıkçası, bu çok uzun bir süreçtir, ancak her nesil ARİ’nin başlattığı aynı çalışmaya katkıda bulunur.

Bizler, ARİ ve Baal HaSulam’ın metodunu daha da ileriye yaymak, onların kitaplarını dağıtmakla ödüllendirildik. Kim bilir, belki bu çalışmanın tamamlanması için bir nesil daha gerekebilir. Ama umalım ki biz, tüm dünyanın ıslahını tamamlamayı başaralım.

ARİ’nin Yüce Ruhu, Bölüm 1

Bugünlerde, eşsiz bir insan, büyük bir Kabalist olan ARİ’nin (İzak Luria Aşkenazi) anma gününü idrak ediyoruz. Gerçek şu ki, içinde var olduğumuz gerçeklik olan üst güç, dünyamızda yavaş yavaş ifşa olur. Bu, ilk kez, Âdem adlı kişiye ifşa olmuştur; bu yüzden o, “ilk insan” olarak kabul edilir.

Ondan itibaren bu ifşa, Kabalistler zinciri boyunca İbrahim’e, ardından İshak, Yakup, Musa, Harun, Yusuf, Davut ve diğerlerine aktarıldı. Tüm Tora aşama aşama ifşa edilir çünkü bizim gelişimimiz egoisttir. Nesilden nesile egoizm büyür, insanlık evrimleşir ve bununla birlikte Kabala ve Kabalistler de gelişir.

İbrahim’den önce yalnızca küçük Kabalist grupları vardı. Fakat İbrahim, gelişip kendilerine “İsrail halkı” yani Yaşar-El (doğrudan Yaradan’a) adını veren büyük bir grup topladı. Bu grup, manevi yolda pek çok yükseliş ve düşüşlerden, parçalanmalardan geçti ve sonunda son sürgüne yani son manevi düşüşe girdi.

ARİ’nin ruhu, bu son sürgünden çıkışı ve kurtuluşun başlangıcını simgeler; yani manevi dünyanın, üst gücün, tüm insanlığa ifşasının başlangıcını simgeler. Artık bu dünyadan, sonsuzluk dünyasını ifşa etmeye, yaratılışın iki zıt kutbunu birbirine bağlamaya ve bu geçici, fanî hayattan ebedî ve mükemmel olana geçmeye başlayabiliriz.

ARİ, Kabala bilgeliğini bize eksiksiz haliyle ifşa etmesi bakımından benzersizdir. Onun zamanında, son sürgün dönemi sona ermişti; bu nedenle, o, devasa egoist arzunun ifşasının zirvesinde duruyordu. Onu ıslah ederek, tüm yaratılışı edinebildi ve bu bilgeliği bütünüyle açıklayabildi.

O, yaratılışın bütün parçalarının nasıl birbirlerine bağlı olduğunu, hangi formda, hangi yasa ve formüllerle geliştiğini ve biz insanların, insan ruhlarının, son ıslahımız olan tam ifşaya doğru ilerlerken, tüm bunları nasıl yavaş yavaş ifşa ettiğimizi anlamıştı.

ARİ bütün bunları, çağdaş insanın algısına,  bizim neslimizin ruhlarına uygun bir biçimde ortaya koydu ve tanımladı. Bu yüzden ARİ’nin kim olduğunu bilen Kabalistler, ona en yüksek saygıyı gösterir. Gerçekten de o, eşsiz bir ruhtur.

Baal HaSulam, ARİ’nin olağanüstü ruhunun yüceliğini ve Kabala’nın gelişimine katkısını ifade edecek kelimeler bulamadığını yazar. ARİ bize, manevi dünyanın ediniminin tüm anahtarlarını bıraktı. Bizler bugün henüz buna muktedir değiliz, fakat umuyoruz ki bir gün onun yüceliğini anlayacağız.

Baal HaSulam, kendisine, ARİ’nin ruhuyla (İbur Neşama) birleşme bahşedildiğini ve bu sayede Zohar Kitabı üzerine Sulam (Merdiven) tefsirini ve Hayat Ağacı (Etz Chaim) üzerine On Sefirot’un Çalışması adlı tefsirini yazabildiğini belirtir. Bütün bunlar, büyük Kabalist tarafından ıslah edilmiş olan o özel ruhun, o benzersiz arzunun, ARİ’nin ruhunun onun içinde yer alması sayesinde mümkün olmuştur.

Doğal olarak, bizler de bu yüce ruha en azından biraz bağlanmaya çalışmalıyız. Onunla bağ kurabildiğimiz, bağlanabildiğimiz ve onun önünde kendimizi iptal edebildiğimiz ölçüde, bizler de onun ışığından faydalanabilir ve belki de ifşalarından bir şeyler edinebiliriz.

ARİ’nin dili baştan sona benzersizdir: akıcı, güzel, yumuşak ve bize yakındır. Anlatmayı seçtiği her ayrıntıyı son derece hassas bir şekilde betimler. Ve tüm açıklamaları, öncelikle bu çalışma aracılığıyla manevi algıya ulaşabilmemiz için saran ışığın çekilmesini amaçlamaktadır.

ARİ’nin Etz Chaim (Hayat Ağacı) kitabı şöyle başlar:

Görün ki, bütün oluşacaklar oluşmadan ve yaratılanlar yaratılmadan önce,

Üst Saf Işık tüm var oluşu doldurmuştu.

Ve boş bir hava, oyuk gibi hiçbir bir boşluk yoktu,

Ancak hepsi o Saf ve Sınırsız Işıkla doldurulmuştu.

Ve baş ya da son gibi bir kısım yoktu,

Ancak her şey, Bir’di, Saf Işıktı, eşit ve dengeliydi,

Ve ona “Ein Sof (Sonsuzluk) Işığı” dendi.

Ve O’nun saf iradesine, dünyayı yaratma ve oluşanların oluşması,

 O’nun eylemlerinin, isimlerinin, unvanlarının mükemmelliğini

Gün ışığına çıkarma arzusuna geldiğinde,

Ki bu dünyaların yaratılışının sebebiydi,

O zaman Ein Sof Kendini, Onun tam ortasında, tam merkezde sınırladı,

 Ve O, Işığı sınırladı ve Işık, o orta noktanın etrafından en uzak kenarlara çekildi.

Ve orada boş bir alan, boş bir hava, boşluk kaldı,

Tam da orta noktadan.

Ve bu kısıtlama, o boş, orta noktanın etrafında eşit olarak duruyordu,

Böylece o alan etrafında eşit şekilde daire çiziliyordu.

Ve kısıtlamadan sonra, boş alan boş kaldığında…

ARİ’nin Yazılarının Önemi

Soru: ARİ 500 yıl önce yaşadı. O dönemde belli bir uyanış vardı. Bugün de birçok insan Kabala çalışmaya başladığı için bir uyanış yaşanıyor. 500 yıl sonra, bizim zamanımızın özelliği nedir?

Cevap: ARİ’nin zamanında, onun kitapları işlevlerini yerine getirmiş ve birçok insanın ilgisini çekmişti. Sonrasında Baal HaSulam, ARİ’nin kitapları üzerine yazdığı yorumlarla, insanları buluşturmaya can attı.

Bugün de aynı şey geçerlidir. İnsanlara gidip, ARİ’nin kitaplarının artık onların günlük kullanımının bir parçası haline geldiğini, bu kitapları çalıştıklarını hissedebiliyoruz.

Özünde burada yeni bir şey yok. Tek istediğimiz şey, ARİ’nin Kabala bilgeliği, Yaradan’ı edinme, manevi merdivenin basamaklarında yükselme konusundaki yaklaşımının bizler tarafından da hayata geçirilmesidir.

İşte bu yüzden, Yaradan’a yaklaşmamız için, yerine getirmemiz gereken koşulları çalışıyoruz.

ARİ (Rav Isaac Luria), Tanrı’nın Adamı

Bilgelerimiz zaten söylemişlerdi, “İbrahim, İsak ve Yakup benzerlerinin olmadığı bir nesliniz yok”. Gerçekten de, o Tanrısal adam Rav (öğretmen, yüce insan) Isaac Luria (ARİ) uğraştı ve bize en üst mertebeyi sağladı.

Muhteşem bir şekilde kendisinden önce gelenlerden çok daha fazlasını yaptı, eğer övgü dolu bir dilim olsaydı, İsrail’e Tora’nın verildiği gün gibi, onun bilgeliğinin ortaya çıktığı o günü överdim. (Baal HaSulam, “Panim Meirot uMasbirot Kitabına Giriş”).

Gerçekten de tüm ıslah metodu bize ARİ’den gelmiştir. O, önceki tüm Kabalistler tarafından ortaya konan her şeyi gerçekleştirmiştir.

ARİ’nin ruhu, genel ruhlar sisteminde öyle bir yerde bulunur ki, ondan itibaren ışık tüm ruhlara etki etmeye başlar ve onları nihai ıslaha (Gmar Tikkun) götürür.

ARİ’den önce, tüm gelişim 0, 1, 2, 3. safhalarda gerçekleşiyordu ve yalnızca ARİ, ruhlar sistemindeki ıslahlarıyla 4. safhaya girdi ve gerçek Malhut’u nihai formunda inşa etmeye başladı.

O, Sefira Yesod’dur (Malhut’tan önceki sonuncusu)  ve bu nedenle ona Mesiha ben Yosef (Yosef, sefira Yesod’u ifade eder) denir ve bundan sonra Malhut kendisini ıslah etmeye başlar.

Önceki tüm ruhlar, ıslaha hazırlık döneminin ruhlarıydı. Ve sadece ARİ’den itibaren bütün ruhların genel uyanışı başladı.

Elbette bu süreç yüzlerce yıl sürmektedir, ancak ARİ, önceki üç safhadan, sonuncusu olan dördüncü safhaya kadar ışığa giden yolu açtı ve ıslah başladı!

Mesiha, ruhların genel sistemindeki ışığın ifşasıdır. Bu ışık, Yesod aracılığıyla Malhut’a girer. ARİ, ışığa kapıları açar ve bu nedenle Mesiha ben Yosef olarak adlandırılır.

Mesih, ıslahın gücüdür. ARİ, bu gücü kendi ruhu aracılığıyla tasvir eder. Genel sistemin içinde yer alarak, kendi ruhunda ıslahlar yapar ve şimdi ışık, onun aracılığıyla Malhut’a akar ve ruhları etkiler.

Ama artık, ruhlarımızı Malhut’tan Bina’ya yükselişe hazırlamak bize düşmektedir. Bu süreç zaten Malhut’un ıslahıyla yani Mesiha ben David’le ilişkilidir.

ARİ’nin Metodunu Uygulamanın Eşsizliği

Soru: ARİ’nin metodunu uygulamamızda özel olan nedir?

Cevap: Özel olan; aramızdaki bağın içinde, ARİ denilen gücü yani bizi birbirimize bağlayan ve tek, birleşik bir bütün hâline getiren gücü ifşa etmeye çabalamamızdır.

Bunu yaparken, Yaradan’dan alabileceğimiz şeyi alırız: yeni, ıslah olmuş bir koşul, yeni bir arzu.

Çektiğimiz ışık, ruhlarımızı Yaradan’a doğru tek bir hareket içinde açığa çıkarır ve biz de Yaradan’ı üzerimizde tek parlak bir bütün olarak hissederiz.

Girişler Uğruna Çıkışlar

Çabanın ölçüsü, giriş ve çıkışların (yükseliş ve düşüşlerin) sayısına göre belirlenir. Şöyle yazıldığı gibi: “Çünkü Siyon’dan, Tora çıkacaktır” (yani düşüşlerden – Yetsiot’tan). Yaradan, insanı yoldan atar; yine de o, inatla çalışmasına geri döner ve devam eder. İlerlemesi tam da bu düşüşlerden, bu çıkışlardan inşa edilir.

Bir düşüş, Yaradan’ın insana haz alma arzusunu eklemesi ve onu yoldan çıkarması demektir. Buna rağmen, insan bu yeni egoist arzuyla birlikte çaresiz kalarak ve gözlerini kapatarak tekrar yola döner: “Boyunduruğa koşulmuş bir öküz gibi, yüke koşulmuş bir eşek gibi.” Böylece sonunda, çalışmalarda ve grupla bağ kurmada yeterli arzu ve çaba ölçüsünü biriktirir ki, artık nerede olduğunu, kiminle uğraştığını ve bu sürece nasıl dahil olabileceğini hissetmeye başlar.

İnsana nasıl egoizm eklendiğini ve onu yoldan çıkardığını ama her şeye rağmen nasıl çalışmalara ve gruba tutunduğunu fark etmeye başlar. Bu tam bir uyuşukluk ve anlayışsızlık halleri kolay olmasa da, kişi yavaş yavaş bilincine döner ve yenilenmiş bir ilham yaşar. Ve sonra, bir kez daha kalbin katılaşması gelir.

İşte bu çıkışların hepsinden Tora ortaya çıkar. İnsan, sürecin tam da böyle olması gerektiğini, asıl önemli olanın Yaradan’a yapışmak olduğunu, bunun için de gruba yapışması gerektiğini anlamaya başlar.

Bütün bu süreç, Pesah Bayramı hikâyesinde, Mısır sürgününde ayrıntılı şekilde anlatılır. Tora tarih veya coğrafyadan bahsetmez; yalnızca insanın manevi gelişiminin temel aşamalarından geçen yolculuğunu anlatır: alma arzusunun, yani başlangıçtaki egoist doğasının hâkimiyetinden, farklı bir doğaya – ihsan etme arzusuna geçişini. Bu, yeni bir niteliğe, manevi dünyaya gerçek bir doğuşu işaret eder.

Bundan sonra yol, artık bu kadar kritik dönüm noktaları içermez. En büyük dönüşüm, egoist niyetten çıkıp ihsan etme niyetine girmektir.

Kabala’nın Bakış Açısından Mutluluk

Soru: Kabala’nın bakış açısından mutluluk nedir?

Cevap: Kabala’nın bakış açısından mutluluk, Yaradan’ı mutlu etmektir.

Yaradan’ı mutlu etmek demek, O’na haz verdiğinizi hissetmek, O’nu mutlu ettiğinizi hissetmek demektir çünkü O size baktığında sevinir. Siz de O’nun sizden sevinç duyduğunu hissedersiniz; bu, mümkün olan en yüce koşuldur! Bunu nasıl ifade edebileceğimi bile bilmiyorum.

Belki bu, anne babaların çocukları için sevinmeleriyle kıyaslanabilir. Bunu ben kendim de çocuklarım ve torunlarım aracılığıyla hissettim, yaşadım; şunu söyleyebilirim ki, anne babanızın sizin için mutlu olması büyük bir sevinçtir.

Ama Yaradan’la olan bambaşka bir seviyededir!

Kabalada çift yönlü, karşılıklı bir bağ vardır: Yaradan, bizim O’nu mutlu etmemizden dolayı sevinir; biz de O’nun sevincinden dolayı mutlu oluruz.

O’nunla birleşiriz ve bu nedenle duygular iki kat olur; tek bir duyguda birleşirler. Öyle ki, hem ben hem de O birlikte aynı şeyi hissederiz. O’nun mutluluğu ve benim mutluluğum ayrılmaz hale gelir.

Soru: Kişi Yaradan’ı nasıl mutlu edebilir?

Cevap: Yaradan, hepimizin tam anlamıyla bir arada, uyum içinde, birleşme, içsel duygusal ve bilinçli bağ içinde olmasıdır. Tüm kalplerimiz ve zihinlerimizle birleşmiş olan bizler Yaradan’ız. Her şey tek bir bütün halinde bir araya geldiğinde, onu Yaradan olarak algılarız. Dolayısıyla, Yaradan ancak bu şekilde, birbirimizle olan bağımız aracılığıyla edinilir.

Soru: Yaradan’ın kim veya ne olduğuna dair hiçbir fikri olmayan biri nasıl mutlu olabilir? O’na doğru nasıl çabalayabilir?

Cevap: Yaradan mutlaka ifşa edilmelidir! Anlayış eksikliği ve belirsizlik bize özellikle O’nu ifşa edelim diye verilmiştir. Eğer bu zaten bilinseydi, insan manevi-hayvansal bir koşulun içinde var olurdu; tıpkı bu dünyada hayvansal koşul içinde yaşadığımız gibi. Yani bu yeni koşula kendimiz ulaşmalı, bize verilen araçları kullanarak onu kendi içimizde yaratmalıyız! Ama insan, aslında kendini yontar ve biçimlendirir.

Anlaşılan o ki, kişi sanki bir maddeyi alır ve onunla çalışmaya başlar. Ve yavaş yavaş, içindeki cansız maddeden canlı bir madde oluşmaya başlar: önce bitkisel, sonra hayvansal, sonra insan. Çeşitli varyasyonlar ve dönüşümler ortaya çıkar.

Sonuçta insan, bu tüm yapıyı, bağı, sonsuz kombinasyonları kendi içinde inşa eder! Tüm bunlar Sefirot, Sefirot, Sefirot… Sonunda DNA’ya, proteinlere, sarmallara, biyolojide gözlemlediğimiz şeylere dönüşür.

Ama tüm bunlar daha yüksek bir seviyededir: insanın sadece doğa yasalarına göre şekil verip inşa etmekle kalmayıp, aynı zamanda bu yasaları bizzat ifşa ettiği ve bizzat uyguladığı amaç seviyesinde! Özünde, bu muazzam bir yaratıcı çalışmadır. İşte bu yüzden insan bu çalışmaya katılır ve buna Yaradan çalışması denir.

Kişinin bütün bunları kendi içinde yaratmasından daha büyük bir haz yoktur! Ve bu, her birimizi bekleyen şeydir!

Soru: Yaradan’dan almakla, O’na vermek arasındaki mutluluk farkı nedir?

Cevap: Hiçbir fark yoktur. Hatta Yaradan’dan almak bile, eğer birlik ve O’na benzerlik içinde birleşme uğrunaysa, O’na vermekten daha değerlidir.

Eşeğinizi Omuzlarınızdan Atın

Bizim yolumuz, haz alma arzusunun gelişimine bağlıdır. Hepimiz tek, birleşik bir arzunun içinde var oluyoruz. Işığın dört safhası, dünyalar, Partzufim ve manevi dereceler onun içine yerleştirilmiştir. Her şey onun içindedir.

Başka bir deyişle, bu arzu bir bileşiktir. Nasıl ki insan bedeni çeşitli organ ve parçalardan oluşuyorsa, bu arzu da birçok bileşenden oluşur.

Arzunun parçaları arasında daha gelişmiş olanlar vardır, daha az gelişmiş olanlar vardır. Ayrıca Aviut dediğimiz bayağılıkları bakımından da farklılık gösterirler. Bunun dışında, bazı parçalar doğaları gereği almaya daha yakındır, bazıları ise ihsan etmeye daha yakındır. Bu tür pek çok derecelendirme vardır. Dolayısıyla, bu büyük arzuyu parçalarına ayırırsak, her biri kendi ayrıntıları ve bileşenleri bakımından benzersiz olduğunu ortaya koyacaktır.

Bu parçalar arasında daha saf, daha az egoist olanlar bulunur ve bunlar ışığa daha yakın oldukları için önce bunlar uyanırlar. Bunlar dünyanın dört bir yanındaki dostlarımızdır. Onlar ihsan etmeye, ışığa, varoluşlarının nedenini keşfetmeye özlem duyarlar.

Onlar özgürlük ararlar. Ve bu dünyadaki yaşamdan özgürlük, ilk olarak şu soruda kendini gösterir: “Ne için yaşıyorum? Bu yaşam bana ne veriyor? Faydası nedir?”

Bu soru, sorunlardan ve acılardan doğar. Ama daha sonra, sebeplerini anlamaya çalışırken, kişi hayatın özünü araştırmaya başlar. Acı ikinci planda kalır; sonuçta, bu konuda ne yapılabilir ki? Artık en önemli şey, varoluşun sırrını açığa çıkarmaktır.

Bu, benim uyandığım ve günlük rutinden ve egoist tatminin peşinden boşuna koşmaktan kurtulmak istediğim anlamına gelir. Artık bir köle gibi haz alma arzuma hizmet etmeye devam edemem. Bu bana ölüm gibi gelir. Her gün, “eşeğimi” sürükleyip, beslemek, sulamak zorundayım, ta ki ölene kadar. O öldüğünde, ben de onun sadık hizmetkârı olarak onunla birlikte öleceğim.

Ama bunun yaşam değil ölüm olduğunu anlamaya başlayanlar, işte onlar ilerlerler. Eşek yemek istiyorsa, onu besleyin. Ama bırakın o sizi taşısın, siz onu taşımayın. Bu yaşam süresince, eşeğinizi beslediğiniz sürece, onu daha yüce bir amaca doğru götürme fırsatınız vardır. Eğer onu omuzlarınızda taşımıyor, üzerine biniyorsanız, işte o zaman insansınız demektir.

Bu, ölüm meleğinden, yalnızca bedensel varoluşla ilgili bitmek bilmez kaygılardan kurtuluşun ilk aşamasıdır. Eğer ona bakman, bir çözüm bulmak içinse, o başka bir meseledir; bu zaten hayatın kendisidir. Zira özünde siz, yaşamın kaynağına doğru bir yol çiziyorsunuz.

Bağ İçin Talep Etmek

Bu nedenle, eğer kendi iyiliğimiz için değil, sadece Yaradan’ın iyiliği için çalışmak istiyorsak, bu zor bir çalışmadır çünkü Yaradan’ın yarattığı Kli’ye karşı savaşmalıyız.

Işıkların ayrılması, kapların kırılması, Keduşa, Tuma’a, Sitra Ahra [diğer taraf] ve Klipot gibi öğrendiğimiz tüm eksiklikler, bu çalışmadan gelir. (Rabaş, 26. Makale, “Çalışmada ‘Kendini Kirletene Yukarıdan Kirletilir’ Ne Demektir?”).

Soru: Kişinin kendi yararı için olmayan çalışmanın zor olduğu, çünkü Yaradan’ın yarattığı Kli’ye karşı savaşmamız gerektiği söyleniyor.

Öyleyse, özellikle şimdi “en dar zamanlar” (bein ha-metzarim) döneminde, parçalanmanın dışsalda değil de, aramızda içsel çalışmamızda gerçekleşmesi için ne tür bir çalışma yapmalıyız?

Cevap: Sadece bunda ısrarcı olmalı ve Kelim’imizin içinden tekrar tekrar bağ, yapışma (devekut) vb. için talep etmekten korkmamalıyız. Zaten yaptığımız şey budur, yalnızca daha etkin olmamız gerekir.

Yaradan’a Olan Arzunun Merkezinde

Soru: Şöyle bir söz vardır: “Dostu için dua edenin duası, önce cevaplanır.”

Eğer dostu için dua eden bir kişi, dostunun aldığını fakat kendisinin almadığını görürse, bu bir kusura mı işaret eder, yoksa normal midir?

Cevap: Eğer kişi, dostunun çok fazla enerji harcadığını, grubun yaptığı tüm eylemlere katıldığını görürse, o zaman bunun dostun çalışması olduğunu anlar. Ve bunun tersi de doğrudur.

Biz, gerçekten nerede olmamız gerektiğini hissetmeliyiz.

Her birimiz ve hepimiz birlikte, arzularımızın tamamı toplanıp birleşerek Yaradan’a yöneldiğinde, Yaradan’a olan arzunun merkezinde olmalıyız. En önemli şey budur.