Category Archives: Egoizm

Mutlak Sevgiye Yükselmek

Egoist arzunun (Aviut) bayağılığının, onluda aramızda nasıl ortaya çıktığını hissediyoruz. Bu, aramızda gerçekten var olan reddetmenin, nefretin ve uzaklığın sadece küçük bir kısmı.

Bize bu nefretin sadece küçük bir kısmı, üstesinden gelebileceğimiz bir kısım ifşa olur. Doğal olarak birbirimize karşı ne kadar uzak hissedersek ve buna rağmen birbirimize yakınlaşıp,  tek bir kalpte birleşirsek, manevi Kli’miz o kadar büyük olacaktır.

Mesafemiz, Partzuf’un temeli olan Yesod’umuzdur. Ve bazı arzularda, dirence rağmen bağ kurmak, Yaradan’la ilgili olarak ihsan etme uğruna alma konusunda birlikte çalışabileceğimiz yer olan Partzuf’un iç kısmıdır. Manevi Partzuf’un başını ve bedenini böyle inşa ederiz.

Her şey, bizi bölen büyük bir haz alma arzusu, büyük bir nefret olduğu gerçeği üzerine inşa edilir, nefretin her geçen gün daha da alevlendiği Kabalist Şimon’un öğrencilerinde olduğu gibi. Ama onlar, bunun üstesinden geldiler, bu nefretin üzerinde birleştiler ve böylece Partzuf’un bedenini inşa ettiler ve Yaradan’a yani başa yakardılar.

Bu formda,  onlar manevi Partzuf’larını inşa ederek ve merdiven basamaklarını tırmanarak, Yaradan’ın niteliklerini uygulamalı olarak ifşa etmeye başladılar.

Her basamakta, mesafe ve nefret, birlik ve sevgi ve bunun yanı sıra sevginin ortak gücü olan Yaradan’a benzerlik büyür. Kendimizi mükemmel, mutlak sevgiye doğru ıslah edene kadar bu şekilde yükseliriz.

“Doğru Yarış” (Linkedin)

Esav ve Yakup arasındaki ilk yarışmadan beri, insanların birbirleriyle yarıştığını gördük. Rekabetin hayata bir amaç verebileceğini biliyoruz ve kazananları kim sevmez? Ancak rekabetin, kaybedenler ve bazen kazananlar için de yıkıcı olabileceğini biliyoruz.

Hatta büyük sporcular bile sıklıkla, hatta bazen klinik olarak depresyondadır. Michael Phelps, Serena Williams ve Aly Raisman, sporlarında tarih yazmalarına rağmen depresyonla mücadele eden sayısız sporcunun en ünlü isimlerinden sadece birkaçıdır. Aslında, sporcularla yapılan bir NCAA araştırması, yüzde 30’unun bir yıl boyunca depresyonda hissettiğini bildirdi. Peki rekabet iyi mi kötü mü?

Her şey gibi, düzgün yaparsanız iyi olur. Rekabet, gelişme ve büyüme için olumlu bir itici güç olabilir veya rekabetin amacına bağlı olarak ilerlememizi kısıtlayabilir ve engelleyebilir. Kendimizi yüceltmek için rekabet ettiğimizde, bu egoist bir rekabettir. Bu tür bir yarışmada, yalnızca son zaferiniz kadar iyisinizdir. Böyle bir rekabet iyi bir olaya yol açamaz çünkü hepimiz bazen kaybediyoruz ve hepimiz yaşlanıyoruz ya da yoruluyoruz ya da birileri bizi zekice alt ediyor.

Ancak, en çok verenin kazanan olduğu, tamamen farklı bir yarışmaya katılabiliriz. Böyle bir yarışmada, ne kadar “şiddetli” rekabet edersek, birbirimize o kadar yaklaşırız. Büyük ödül elbette komşusunu kendisi gibi seven kişiye gider.

Antik çağda, İsrail halkı tam da bu tür bir rekabet gücüne dayalı olarak kendi milliyetini geliştirdi. Daha başarılı olduklarında, daha da yakınlaştılar ve güçlendiler. Başarılı olamadıklarında ve vermeye karşı doğal kızgınlıklarının üstesinden gelemediklerinde, nefreti büyüttüler ve bu nedenle bir ulus olarak zayıfladılar ve genellikle dış bir düşmana yenildiler. Bilgelerimize göre, iki tapınağın da yıkılışı bu şekilde oldu.

Şu anda bir verme rekabeti bize ihtimal dışı gelebilir, ancak bunun nedeni sadece mevcut toplumumuzun birliği savunmaması, ayrılmamız ve kendimize tapmamızdır, dolayısıyla vermek “kokan” her şey itici gelir. Bununla birlikte, amacımız eski İsrailliler gibi karşılıklı sorumluluk ve dayanışmaya dayalı, birbirine bağlı bir toplum oluşturmak olsaydı, verme yarışması en doğal nitelik olurdu ve bencillik itici görünürdü.

Benliği putlaştıran son tür, eski Roma’da uygulanan türdür; İbrani olanı değil, Helenistik türdür. İkinci Tapınağın yıkılmasından bu yana Helenistik zihniyet dünyaya hakim oldu. Artık insanlar, kendini beğenmenin kişiyi ancak bir yere kadar getirebileceğini görmeye başladığına göre, diğer yolu yani İbrani olanı denemenin zamanı geldi: verme ve bağ kurma, başkalarını sevme ve farklılıkların üzerinde bağ kurma. Bu tür bir rekabeti ne kadar erken benimsersek, hepimiz için o kadar iyi olur.

Aramızdaki Bağda Köprüler Kurmak

Bizi rahatsız etmesi gereken ana soru, içine giren egoizm tarafından parçalanmış ruhun genel kabını nasıl restore edip, yeniden inşa edeceğimizdir. Tıpkı dağlık bir alandan suyun akıp dağlar arasındaki vadileri doldurduğu gibi, ortaya çıkan egoizm de aramızdaki bağdaki boşlukları doldurarak bizi bölmeye ve bizi birbirimizden uzaklaştırmaya başladı. O zamandan beri, egoizmimizin üzerinde nasıl köprü kurabileceğimiz sorunu ortaya çıktı.

Egoizm ortadan kalkmayacak. Onunla savaşmak imkansızdır ve buna gerek de yoktur. O, bizi yöneten Yaradan tarafından yaratılmış bir güçtür. Onunla bir şey yapmak, onu herhangi bir şekilde silmek veya yok etmek imkansızdır. Yapabileceğimiz tek şey onu dengelemektir.

Egoizmin bizi böldüğü gerçeğinden dolayı, onun üzerine daha fazla yükselmeye başlayacağız ve bizi ayıran “vadileri” birbirine bağlamamızı sağlayacak büyük köprüler inşa edeceğiz, böylece su, deniz, okyanus, aşağıda kalacak ve ikinci bir kat yapabileceğiz.

Bu köprüleri birbirimize bağlanmak için suyun üzerinde inşa ettiğimizde, birbirimizde tamamen yeni bir bütünleşme hissedeceğiz. Egoizmimizi de hesaba katmamız gerekecek çünkü bir yandan bu köprüleri onsuz inşa edemeyeceğiz, diğer yandan da aramızdaki bağı bir sonraki seviyeye yükseltmemiz gerekecek.

Bu çok ilginç bir seviyedir. Hepimiz farklı ve birbirimize zıtız. Birbirimizi anlamıyoruz ve birbirimizle uzlaşamadığımız ve birbirimize katılamadığımız için birbirimizden uzaklaşır ve giderek daha fazla yabancı oluruz.

Bugün gençlerin artık evlenmek, birlikte çocuk yetiştirmek ve bir yuva sahibi olmak için nasıl bağ kuramadıklarına bakın. Sonuç olarak, dünyadaki birçok kurumun temelleri yıkılıyor: köyler, gelenekler, her neyse, aslında parçalanıyor ve dağılıyor.

Egoizm sürekli büyüyor ve aramızdaki mesafeler gittikçe daha fazla su ile doluyor ve bizi bu dünyada, özellikle günümüzde artık var olamayacağımız bir duruma getiriyor.

Artık herkesin, en azından egoist güçlerle bir dereceye kadar birbirine bağlı olduğu küresel, bütünsel bir dünya yok. 20. yüzyıl, bankacılık, ticaret, siyaset ve uluslararası ilişkiler alanlarında karşılıklı kazanımlara ulaşmak için insanlar arasındaki birlikle şekillendi. Ama bu dönem geçti ve yabancılaşma hali yine burada.

Bu, aramızdaki doğru köprüleri, bugün hissettiğimiz bölücülüğün üzerinde, önceki durumların üzerine kurmayı öğrenmek zorunda olmamızın nedenidir: dendiği gibi “Sevgi tüm günahları örter ” bu da başkalarına karşı niyet anlamına gelir ve bu nedenle sevgi köprüleri inşa etmeliyiz.

Bunu nasıl yapabileceğimizi kavramamız ve anlamamız gerekecek. Her kişi kendi görüşüne bağlı kalırsa aramızda ne tür bağ olabilir? Her kişi kendi görüşünü bir başkasının görüşüne çevirebilirse, o zaman ne olacak? Bir diktatör ortaya çıkacak ve herkes ona itaat etmeye mi başlayacak? Bu da olamaz.

Genel olarak, dünyanın ıslah edilmesi, doğru bir şekilde birleşebilmemiz için her bir kişinin sahip olduğu tüm boşlukları ve nitelikleri hesaba katmakla ilgilidir. Ama her birimizin farklı bir görüşü varsa bu nasıl mümkün olabilir? Dahası, ne kadar gelişmişsek, farklı görüşlerimiz, arzularımız, anlayışımız ve fikirlerimiz arasındaki kutuplaşma da o kadar büyük olur.

Öte yandan Kabala bilgeliği bizi niteliklerimizin, anlayışımızın ve fikirlerimizin üzerinde bağ kurmaya çağırır. İki bireyin ihtiyaçlarını, hedeflerini yerine getirmesi ve karşılıklı anlayış içinde hareket etmesi nasıl mümkün olabilir? Bu da bir problemdir.

Bununla ilgili yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Aynı anda iki zıt boyutta işleyen dünyayı anlayamayız.

Daha alt düzeyde, her birimiz kendi içimizdeyiz ve birbirimizle yalnızca uzak ve harici bir şeyin üzerinde temas kurabileceğimizi anlıyoruz, örneğin “sen benim için ve ben senin için” ilişkisini sürdüren ve bundan daha fazlası olmayan farklı ülkeler gibi. Ancak yaratılış planı bizi mutlak bağa doğru iter.

Burada, ne pahasına olursa olsun bizi birbirine bağlamak isteyen ve böylece bizi egoist bir şekilde birbirimize doğru iten Yaradan ile giderek artan bir karşıtlık içindeyiz. Ama birbirimize ne kadar yakınlaşırsak, o kadar çok ezeli düşman gibi hissederiz ve yaklaşamayız. Bu, Yaradan’ın sürekli olarak aramızdaki savaşları, çatışmaları, rekabetçiliği, muhalefeti vb. başlattığı ve davet ettiği anlamına gelir.

Görüyoruz ki çocukluğumuzda ve gençliğimizde, hatta yetişkinler olarak ve yaşlılıkta bile hiçbir seviyede anlaşmaya varamıyoruz. Egoizm büyür ve birbirimize giderek zıt hale geliriz. Dünya milletleri bile bugün bu yabancılaşmayı hissediyor ve her yöne dağılıyor.

Kişi, kendi ulusu arasında, devletinde, topraklarında yaşamak zorunda olduğunu hissetmez, çünkü egosuna kıyasla milleti, devleti ve toprağı daha düşük seviyelerdedir. Böylece kendi egosu üstün gelir.

İstatistiksel olarak, bugün kitleler, yaşayacakları yeni yerler aramak için göç ediyor. Dil engeli çok büyük olmadığı sürece, anavatanlarında yaşayıp yaşamadıkları umurlarında değil ve bu yüzden ellerinden geldiğince evlerini değiştirmeye çalışıyorlar.

Ancak, bizleri ne olursa olsun bir arada tutan ve bir çekim gücüyle bizi birbirimize daha da yaklaştıran doğanın genel gücü Yaradan’ın etkisi altındayız. Bu, giderek daha kötü hissetmemizin ve birbirimizle olmaktan korkmamızın nedenidir.

Elbette bizi başka bir patlamaya götüreceğinden bu seviyede bağ kuramayız. Ne yapabiliriz? Kabala bilgeliğine göre aramızda başka bir köprü seviyesi inşa etmeliyiz, ancak onları nasıl inşa edeceğimizi de bilmemiz gerekir.

Bu, dünyamızda var olmayan Bina’nın bir özelliğidir. Bu nedenle, ikinci katta, ikinci seviyede aramızdaki bağı inşa etmek için onlular oluşturmaya başlamalıyız.

“Kendine Güven Nedir?” (Quora)


Sevgi dolu, destekleyici ve cesaretlendirici değerleri koruyan, üyelerinin olumlu bir şekilde bağ kurduğu ve ortak bir uyumlu hedefe ulaşmak için birbirlerini desteklemeyi amaçlayan bir çevrenin parçası olarak, gerçek bir kendine güven elde edebilirsiniz.

Aksine, rekabetçi, bireysel ve materyalist değerlere değer veren ortamlarda yer aldığımızda, diğerlerinden daha küçük olma korkusunu hissederiz, bu da sonuçta egoist gururumuzun bir darbe almasından korkmaktır.

İnsan egosu, başkalarının pahasına memnuniyet alma ile ilgi sürekli endişe duyar. Bu nedenle, başkalarını kişisel çıkar için kullanma arzusundan kaynaklanan gurur, olumsuz, boş ve utanç verici bir niteliktir.

Sosyal çevremize göre saygı duyan ve saygısızlık eden sosyal yaratıklar olduğumuzdan, bu nedenle, bu egonun üzerinde birlikte ortak yüce bir amacı hedefleyen insan toplumlarında gerçek özgüvene ulaşabiliriz.

Bu tür toplumlarda gurur olumlu bir biçim alır: üyelerini incinmekten korur ve insan egosunun üzerinde olumlu bir şekilde bağ kurmalarına izin verir, bu da genel olarak insanlık üzerinde olumlu bir etkiye sahiptir.

Kısacası, “Nefret ettiğinizi başkalarına yapmayın” kuralına uyan ve bu kurala bağlı kalarak, “Dostunu kendin gibi sev” e ulaşmayı hedefleyen bir toplumda yer aldığımızda, gerçek bir özgüven geliştiririz.

“Negatif Düşünceden Nasıl Kurtulabilirsiniz?” (Quora)


Olumsuz düşünceden ve ondan kaynaklanan tüm sorun ve krizlerden kurtulmak için, tüm düşüncelerimizin önünde ve ötesinde var olan temel düşünceye (doğayı: cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyelerinde yöneten düşünce) bağlanmalıyız.

Her şeyi kapsayan bu yüce düşünceye nasıl erişebiliriz?

Aramızda doğru bir bağ kurma yöntemiyle.

Mevcut durumumuzda, tüm arzularımız üzerinde egoist bir niyet barındırarak olumsuz düşünceler ve etkiler yayarız. Bu egoist niyet, kar, statü ve kontrol için başkalarını sömüren sayısız “virüs” olarak ifade edilir. Egoist bir çalışma tarzına göre ne kadar çok düşünür ve hareket edersek, bu virüsleri başkalarına o kadar çok yayarız ve sonuç olarak, dünyamızda giderek daha fazla olumsuz fenomen bulunur.

Egoizmimiz toplumu etkiler, toplumda mutasyona uğrar ve sonra bize çok daha büyük bir güçle geri döner. Çok geçmeden, egoist bağlarımızın giderek daha olumsuz ve nefret dolu hale geldiği, bozulmuş yaşam koşullarına acı verici bir şekilde katlanırız.

Günümüzde, nefretin, acımasız rekabetçiliğin, kıskançlığın, şehvetin, gururun, kontrolün ve kişisel tatminimize hizmet eden herhangi bir şeyi ve herhangi birini sömürmeye yönelik sürekli artan bir dürtü gibi çeşitli mutasyonları deneyimliyoruz.

Bu kadar çok olumsuz düşünceyle ilgili sorun, daha tatmin olmuş hale gelme hedeflerimizin bizi gittikçe daha fazla atlatmasıdır ve bu koşullar altında ne bizim ne de başkalarının gerçekten zevk alamadığını görürüz.

Egolarımız, başkalarının pahasına kişisel olarak fayda sağlamaya devam edersek, kimsenin kazanmayacağı ve kendimizi giderek daha çaresiz bulacağımız sonucuna varmamız için gelişir.

O halde olumsuz düşünme biçimlerimizi nasıl değiştirebiliriz ve farklı bir olumlu gelişme biçimini nasıl teşvik edebiliriz?

“Nefret ettiğinizi başkalarına yapmayın” ve “Komşunu kendin gibi sev” ilkelerine uygun olarak, böyle bir sisteme dönüştürmenin yollarını aramalıyız. Başka bir deyişle, birbirleriyle olumlu bağ kurarak ve üyelerini egoist dürtülerin üzerinde olumlu düşünmeye ve davranmaya destekleyen, teşvik eden ve yükselten bir toplum yaratmaya yatırım yaparak, o zaman düşüncemizi olumlu bir şekilde dönüştüreceğiz. Dünyaya ve başkalarına iyilik yapma örneklerine değer vererek ve bunlara saygı duyarak, başkalarını nasıl olumlu etkileyeceğine dair düşünceler toplumda yayılmaya başlayacak, sonrasında bireysel ve materyalist hedeflere değer vermekten ve bunlara saygı duymaktan kaynaklanan olumsuz düşüncelerin yerini alacaktır.

Birbirimize yaydığımız “virüsler” daha sonra pozitif hale gelecektir. Birbirimize aktardığımız düşünceler, virüs olarak kabul edilir çünkü farkında olmadan bize nüfuz ederler. Bu sanki diğer insanlara iyi niyetlere odaklanarak rehberlik etmemiz ve bu niyetlerin de onları olumlu yönde etkilemeye hizmet etmesi gibidir. Bizler o zaman dünyayı daha iyi ve sağlıklı bir yer haline getiririz.

Her birimiz evrenin belirli bir kıvılcımına ev sahipliği yapmaktayız ve bu kıvılcımın sorumluluğunu alma ve uyumlu insan bağlarını teşvik eden ve destekleyen bir toplum yaratarak onu etkileme fırsatına sahibiz.

“Doğa Yasaları ile Etik ve Ahlak Arasındaki Fark Nedir?” (Quora)


Doğa yasaları, doğanın tüm parçalarını uyumlu bir şekilde birbirine bağlayan ve bütünün yararını dikkate alan, değişmeyen sevgi ve ihsan etme yasalarıdır.

Aksine, ahlak ve etik belirli bir zamanda insan davranışının kurallarıdır. Örneğin, geçmişte daha sert iletişim yöntemleri, hatta zulüm noktasına gelene kadar, norm olarak kabul edildiyse de, sonrasında bizler geliştikçe, bu davranışlar o kadar ılımlı ve dostane hale geldi.

Doğa kanunları, başkaları pahasına haz alma arzusu olan ve sürekli büyüyen insan doğasına zıttır. İnsan egosu büyüdükçe, gelişimimizin farklı aşamalarında birbirimizle daha rahat geçinebilmek için, ahlaki değerlerimiz ve ahlak sistemimiz o kadar çok değişir. Bununla birlikte, ahlaki değerlerimiz ve ahlak sistemimizde ne kadar geliştiğimiz önemli değildir, bizler her zaman kendimizi bir şeylerden eksiklik ve ilişkilerimizde gitgide daha fazla sorun ve kriz içinde buluruz

İnsani gelişme, bizi yavaş yavaş doğa kanunları ile dengeye ulaşma ihtiyacına götürür. Bugün, doğa kanunlarının keşfi için her zamankinden daha olgun durumdayız.

Bununla birlikte, insan egosu tarafından yönetilmekten (olabildiğince optimal bir şekilde anlaşmak için, ahlakı ve etiği uyarlamaya ve uymaya çalışmaktan), birbirimizle uyumlu bir şekilde bağlandığımız ve uyumlu bağlarımız içinde doğada bulunan pozitif güçleri keşfettiğimiz, doğa kanunları tarafından bilinçli olarak yönetilmeye doğru bu sıçramayı nasıl yapabiliriz?

Bu sıçramayı, sosyal bir düzende doğa kanunlarını öğrenerek ve uygulayarak yani ilişkilerimizde bir sevgi ve özen örtüsü olacak şekilde, toplumda nasıl pozitif bir bağ kurulacağını öğrenerek yapıyoruz. Yani, insan toplumunda tek bir bütün olarak bağlanarak, doğa kanunlarının mükemmelliği ve bütünlüğü ile eşleşir ve sonra hayatımızı dolduran yepyeni bir tür uyum, mutluluk, güven ve huzuru deneyimlemeye geliriz.

“Doğanın Çok Acımasız Olabileceğinin Bir Örneği Nedir?” (Quora)


Böyle örnekler yoktur, çünkü insanların doğayı nasıl acımasız olarak algıladıklarını anlasam da doğa hiç de acımasız değildir.

Doğa, bir parça kişisel çıkar olmaksızın, mutlak bir ihsan ve sevgi niteliğidir. Doğayı, zıt nitelikteki egoist kişisel çıkarımız içinde hissettiğimizde, o zaman doğanın zıt ucunu deneyimliyoruz.

Ben çocukken annem okulda düşük notlar aldığım için bana kızardı. Bu onu endişelendiriyor ve üzüyordu, ama o anlarda onu acımasız olarak görmeme rağmen, aslında bana karşı sevgi ve şefkatle davranıyor, mümkün olduğunca en ideal şekilde gelişmemi istiyordu.

Doğa tamamen özgeciliktir, bizim niteliğimiz de egoizmdir. Doğaya aykırı düşündüğümüz ve davrandığımız ölçüde, doğanın iyiliğine ve sevgisine zıt hissederiz. Bu, tüm olumsuz duygularımızın ve ıstırabımızın kaynağı olduğundan kendimizi kötü bir dünyada yaşıyormuş gibi algılıyoruz.

Yine de doğa kötü bir şey yapmaz. Sürekli iyiliksever bir tutuma sahiptir ve insan doğasının kendi içinde doğaya muhalefeti nedeniyle, yaşamda sayısız fenomeni bozuk ve kötü olarak hissederiz. Bunun için kendimizi veya doğayı suçlamamız gerekmez, bu sadece içinde doğduğumuz, bize verilmiş olan belirli bir durumdur.

Ancak, onu düzeltebilmemiz ve kendimizi doğa kadar özgecil ve eksiksiz yapabilmemiz için bize egoist bir nitelik verildi. Dahası, ne kadar evrimleşirsek, egomuz o kadar büyür ve yaşamlarımızda daha büyük acılara neden olan bir şey olarak, doğaya karşıtlığımızı o kadar çok hissederiz. Bu gelişme bizi, içten bir kendini dönüştürme arzusu geliştirdiğimiz bir noktaya götürmek içindir: benmerkezci, kendine-hedefli hareket tarzımızı, doğa ile dengeli özgecil, şefkatli ve sevgi dolu olan bir tarza değiştirmek. Doğaya daha çok benzemek için kendimizi değiştirme sürecine “ıslah süreci” deniyor ve bizlere, bu düzeltmeyi kendi halimize bırakıldığımızdan daha fazla farkındalık ve anlayışla geçirebileceğimiz bir yöntem verildi.

Ancak şu an için böyle bir farkındalığa sahip değiliz ve anne babamızın bize neden bağırdığını anlamayan çocuk gibiyiz.

Egoizmin Gelecekteki Değişimlere Hazırlanması

Soru: İnsanlığın adil koşullara ve kanun önünde eşitliğe ulaşması neden bu kadar uzun zaman aldı? Ayrıca, bu manevi  eşitlik olmasa da, bunda hala biraz ilerleme görüyor musunuz?

Cevap: Evet, biraz ilerleme görüyorum. İnsanlığın şu anki duruma gelmesi çok uzun zaman aldı çünkü egoizm ile çalışıyoruz. Gelişiminin alt aşamalarında, egoizm gerçekten aşılmazdır. Onu gelecekteki değişikliklere hazırlamak binlerce yıl aldı.

Henüz bu değişiklikleri hissetmiyoruz, ancak yakında kendilerini göstermeye başlayacaklar. İnsan gelişiminin farklı aşamalarında, farklı tarihsel aşamalarda kendimizi bu değişimlere nasıl hazırladığımızı göreceğiz. Onların üstesinden gelebiliriz.

Her şeyin zaman içinde bu şekilde dağıtılmış olması, yalnızca doğanın kiminle uğraştığını anladığını ve her şeyi kendi içsel gelişim yasasına göre nasıl yapacağını bildiğini gösterir.

Egoizmi, yavaş yavaş etik, ahlaki ve nihayetinde manevi değişikliklere duyulan ihtiyacın farkındalığına getirmek gerekir.

İshak’ın Kuyuları

Kabala bilgeliğini yıllarca çalıştıktan sonra,  kişinin birdenbire tüm maneviyat arzusunu, tüm motivasyonunu, daha önce sahip olduğu tüm dürtüyü kaybettiğini keşfettiği ve nereden güç alacağını bilmediği bir olgu vardır. Kişi Yaradan’dan ona maneviyat özlemi için güç vermesini isteyecek güce bile sahip değildir.

Ve bundan başka, kişi haz alma arzusunun üstesinden gelme ve onu ihsan etme uğruna kullanma gücüne sahip olmaya özen göstermelidir. Bu nedenle çalışma, birbiri ardına değişen iki aşamada ilerler.

Bazen onu aşmak ve ihsan etme eylemlerini gerçekleştirmek için haz alma arzumla savaşırım. Ve bazen maneviyat arzusu için savaşırım çünkü kaybolur, maneviyatla ilgili olarak ölmüş gibi olurum ve yardım istemek veya almak istemem.

Bu iki koşulda da çalışmak zorundayız ve buna İshak’ın kuyularının kazılması denir. Toprak olarak adlandırılan haz alma arzusunun içinde, eksiklik hissiyatının, maneviyata ulaşma arzusunun sembolleri olan bu kuyular kazılmalıdır, ardından bu kuyular suyla,  Tora’nın sularıyla, Hasadim ışığıyla doldurulacaktır.

Kuyu kazarım çünkü maneviyat arzusunu, Yaradan’a ulaşma ve O’nunla birleşme arzusunu, ihsan etme ihtiyacını edinmek isterim. Önümde basit bir toprak var ve onu manevi bir alana dönüştürmek isterim. Bu nedenle, egoist arzu içinde eylemler yaparım, bu dünyadan cennete, manevi dünyaya ulaşmak için onu ortaya çıkarmak ve içinde boşluklar açmak isterim. Bu, İshak’ın çalışmasıdır.

Haz alma arzumu, onu ihsan etme eylemleri için, dost sevgisi için ve onlar aracılığıyla Yaradan sevgisi için, nasıl kullanacağımı anlamak amacıyla kazarım. Bu arzudan ihsan etme, sevgi, birlik arzusunu çıkarmak isterim. Bundan başka materyalimiz yok ve o, ıslaha gelmiş olmalıdır.

Öncelikle, ihsan etme uğruna arzumla çalışma arzumda, haz alma arzumda bir delik kazarım. Ve sonra bu delik suyla dolar ve kuyu olur, bu da ortak bir arzuyla, toprakla uygun bir şekilde çalışmamı sağlar.

Bir ev inşa etmek istiyorsak, önce temel için bir çukur açmamız gerekir. Ve aynı şey maneviyatta da olur; toprağı kazmalısınız yani kalbi ve oradaki tüm tozu temizlemelisiniz. Bu, arzularınızdan tüm egoist niyetleri çıkarmak anlamına gelir. Ve sonra bu yerde inşa etmeye başlayabilir yani ihsan etme uğruna olan arzuya niyet ekleyebilir ve bir bina inşa edebilirsiniz. Kalp hiç doldurulma olmadan boş kaldığında, inşa etme zamanı gelir.

İnsan, arzusundan, kendi iyiliği için olan niyetini çıkarmalıdır. Yaradan, sanki inşaat kazıkları çakıyormuş gibi, arzumuza kasıtlı olarak egoist niyetler yerleştirdi. Bizim de kuyu yapmak için onları dışarı çekip kalan delikleri suyla doldurmamız gerekir. Bereketli topraklar elde edeceğiz ve üzerine inşa edeceğiz.

Arzu, haz alma arzusu olarak kalır ve bizim işimiz, içindeki egoist niyeti, ihsan etmekle değiştirmektir. İhsan etme uğruna bir niyet varsa, o zaman kişi zaten arzuyu kullanabilir ve ondan binaları, ihsan etme basamaklarını, Yaradan’a benzer formlarımızı inşa edilebilir.

Egoist niyeti arzudan ayırmak, ancak grup vasıtasıyla, dostlarla birleşerek mümkündür. Tek başına niyeti değiştirmek ve hatta buna yaklaşmak bile imkansızdır.

Birleşiriz ve ortak arzumuzu birlikte kazarız, sütunlar üzerine bir ev inşa etmek gibi, kuyular kazılır, betonla doldurulur ve bu sütunların üzerine bir ev dikilir.

Tüm niyetlerimizin egoist olduğunu, kendi iyiliğimiz için olduğunu görürüz. Ve bu yüzden onları topraktan, arzularımızdan çıkarmak ve onların yerine ihsan etme uğruna olan niyetleri koymak isteriz.

Tora’da kuyularla ilgili birçok hikaye vardır. İbrahim’in çölde Beer Sheva yakınlarındaki kuyuları nasıl açtığını, ardından İshak’ın kuyularını anlatır. Gelecekteki gelinle buluşma da kuyuda gerçekleşir. Kahraman, kötüleri kuyudan uzaklaştırır, içinden ağır bir taş çıkarır ve herkese su verir.

Bu, ihsan etme uğruna edinilmiş niyetler nedeniyle kuyuyu tıkayan bir taşı (taştan kalp)hareket ettirebilen bir kişiyi sembolize eder ve sonra herkes kuyudaki suyun tadını çıkarabilir.

Dolayısıyla, Tora, tek çizgide ve üç çizgide çalışmaktan, farklı manevi seviyelerden bahseder, ama bu her zaman suyla dolu bir kuyu vasıtasıyla olur.

Suyla yani Hasadim ışığıyla dolu bir kuyu, canlandırıcı suyla dolu bir kuyuya dönüşür. Hasadim ışığı, dünyaya güç verebilir ve ekinleri yetiştirebilir.

Kuyu kazmak demek, basitçe toprak denen bozuk bir arzu içinde, ihsan etme niyetini almak demektir. Kuyunun olması gereken bir yer bulmalıyız. Eksikliği hissedin ve yerdeki bu oluk, su ile, Bina’nın özellikleri ile yani kendimiz için değil ihsan etme uğruna çalışma özlemlerimizle dolmaya başlayana kadar toprağı kazmaya başlayın.

Verme niyeti, haz alma arzusunun içindeki tüm bu boşluğu doldurduğunda, o zaman bu suyu toprağı sulamak ve ekinleri yeniden canlandırmak, hayvanlara (eşekler, develer veya insanlara) su vermek ve yavaş yavaş ıslahlara gelmek için kullanabiliriz. Kuyu kazmak, manevi çalışmanın başlangıcıdır.

“Dua Nedir? “


Hayatımızda biriken problemlere yol açan ben merkezli bir dünya algısı ve hissi içinde doğup büyüyoruz. Her türlü problemle karşılaşmamız, bize mevcut algımızın ve hissiyatımızın üzerine çıkma arzusu vermek ve herkes arasında sevgi, ilgi ve olumlu bağdan oluşan yeni bir dünya keşfetmek içindir.

Doğuştan gelen egoist algımız ve hissiyatımızdan, yeni bir özgecil algıya dönüşüm, “dua” adı verilen bir eylemle gerçekleştirilir.

Dua nedir?

Dua, kitap ne kadar kutsal olursa olsun, bir kitaptan sözler okumak anlamına gelmediği gibi, daha yüksek bir güçten dünyada bir şeyleri değiştirmesini istemek veya bireysel olarak kendine fayda sağlamak anlamına da gelmez. Daha ziyade, tüm gerçeklik algımız ben merkezli olduğundan, an be an kendi içimizde doyumu elde etmeyi hedeflediğimiz için, o zaman dua, ben merkezli yaklaşımımızı gerçeğe dönüştürmek ve herkese ve çevremizdeki her şeye faydalı olmak için samimi bir taleptir.

Başka bir deyişle, dua, olağan bir şekilde yaptığımız gibi, kişisel kazanç için başkalarını egoist olarak özümsemek, almak ve sömürmek yerine kendi kendini dönüştürme talebidir, bunun karşılığında ters yönde düşünmek ve arzulamak için gerçek bir irade geliştiririz: başkalarının yararı için vermek, ihsan etmek ve kendi kendimizi kullanmak.

Kalplerimizin derinliklerinden, kendi kendine dönüşüm için dürüst bir duanın sonucu, bilgelerimiz tarafından “Dostunu kendi gibi sev” emrinde yazılmıştır (Leviticus 19:18). Yani duamız bizi, kendimizi hissettiğimiz gibi başkalarını da hissettiğimiz bir duruma götürmeli, böylece egomuzun niyetini, verme niyetine çevirip ıslah ederiz.

Bu nedenle dua, başkalarını kendimizi sevdiğimiz gibi sevmek için gerçek bir arzuya ulaşmanın yanı sıra, kendimizi gerçekten ne kadar sevdiğimizin tam olarak açığa çıkması anlamına gelir. Eğer arzumuz doğruysa, kalbimizin derinliklerindense, egomuzu ıslah eden ve bize kendi öz sevgimiz ölçüsünde başkalarını sevme yeteneği veren daha yüksek bir gücün yardımıyla ödüllendiriliriz.