Category Archives: Egoizm

Karşıtların Birleşmesi

Manevi durumların ortaya çıkması, gelişmesi ve bu durumları özümseme şeklimiz hakkında kısa açıklamalar çerçevesinde, Kabala’nın karşıtlara nasıl tepki verdiğinden ve onları dengelemeyi nasıl mümkün kıldığından bahsetmek gerekir. Hayatımızda, her türlü fiziksel etkiden (soğuk, ısı, basınç, boşluk vb.) duyusal (nefret, sevgi, neşe, umutsuzluk vb.) parametrelere kadar birçok çelişki ile karşı karşıyayız.

Bu durumları, içimizde dönüşümlü olarak bulunmasalar da genel bir uyum içinde var olabilmeleri için yani bize tamamen imkansız görünse de eşzamanlı olarak algılayabilmemiz için nasıl dengeleyebiliriz?

Kabala Bilgeliği, bunun bir kişiyi mükemmellik durumuna götürmesi gerektiğini söyler. Mükemmellik yalnızca bir durumda var olduğunda ve diğerinde, yani zıddında mutlak kusur olduğunda, mükemmelliğin olamayacağını açıklar. Bir umutsuzluk durumunda mükemmellik olamaz ve daha sonra yerini umutsuzluğa bırakacaksa, bir sevinç halinde de mükemmellik olamaz. Bu nedenle, burada tamamen farklı bir yaklaşıma, soruna farklı bir çözüme ihtiyacımız vardır.

Kabala Bilgeliğinin iştigal ettiği konu şey budur. Bir insanın tüm niteliklerini, tüm hallerini bir araya getirip, hepsine tek bir büyük, mükemmel çözüm sunmayı kendine misyon edinmiştir.

Cevap, hiçbir şekilde bağ kuramadıklarında veya herhangi bir düzeyde, his ve akılda bir araya gelemediklerinde, iyi ve kötü durumların arasında olan her şeyin üzerine yükselmektir.

Onların bağı, kişi egoist durumdan mantık üzeri inanç denilen alana yükseldiğinde, yani nitelikleriyle ihsan etme ve almama yönünde çalışmaya başladığında ortaya çıkar. Tüm duyularla ters yönde çalışarak, her şeyi mutlak iyi olarak algılar.

Bu fizikte ve genel olarak hayatımızda, birbirimizle ilişkilerimizde çelişkiler varken ve ne yapacağımızı bilemediğimizde olduğu zamanki gibi değildir. En fazla, ortada bir yerdeyizdir, bir orta yol bulmaya çalışırız.

Kabala’da orta yol yoktur! Kabala, kendimizi her iki tarafta da kısıtladığımızda ve başka hiçbir şey yapamayacağımıza inandığımızda, ellerimizi kaldırdığımızda ve ortalama bir değeri kabul ettiğimizde bunun kısır bir eylem olduğuna inanır.

Ortalamayı değil, aynı anda iki zıt değerden de maksimum değeri seçmeliyiz. Egoizmimizin üzerine yükseldiğimizde, bu iki karşıt sistem bir olur, çünkü biri arzu, diğeri de doyum olur.

O zaman, bu şekilde kesinlikle tüm kararları vermenin ve tüm çatışmaları kesinlikle çözmenin mümkün olduğuna dair çok net bir hissimiz olur. Bu, dünyayı kesin olarak mükemmel bir duruma getirme yöntemidir.

Nesil Değişiminin Amacı

Soru: Egoizmi ıslah çalışması açısından nesilsel değişimin amacı nedir?

Cevap: Nesil değişiminin amacı, bu büyük yükü birçok insan arasında küçük parçalara bölmektir. Bu Zohar Kitabı’nda yazılmıştır. Parasını bir yerden başka bir yere taşımaya karar veren büyük bir kral hakkında bir benzetme anlatır. Ancak kraliyet hazinesini nasıl nakledebilirdi ki? Saldırıya uğramaları durumunda bunu bir adama veya orduya bırakamazdı.

Sonra birçok vatandaşına bir madeni para vermeye karar verdi. Herkes ona bu parayı geri getirecekti çünkü kişinin kralın güvenini kötüye kullanması ve küçük bir bozuk para yüzünden kendisini lekelemesi buna değmezdi. Böylece, tebaası büyük hazineyi yeni bir yere taşıdı.

Bu,  Zohar’ın, her zaman nesilden nesile ilerleyen bir çizgi gibi, tüm çalışmayı milyarlarca insan arasında neden böldüğümüz hakkında metaforik olarak anlatım şeklidir. Bizler bu şekilde çalışıyoruz.

Bu durumda yapmamız gereken muazzam iş, o kadar da korkutucu değildir. Elbette her insan için zordur, ancak üstesinden gelinebilir. Bununla birlikte, Yaradan’ın yarattığı tüm egoizmin üstesinden gelebileceğimizi, onun üzerine çıkabileceğimizi ve üst güçle onun gerçek manevi düzeyinde bağ kurabileceğimizi hayal etsek, o zaman her birimiz bunu tek başına yapamazdık.

“Eleştiri – Ego’nun Bir Ürünü” (Linkedin)

Bir dereceye kadar hepimiz başkalarını eleştiriyoruz. Aslında, başkalarını eleştirmek, çok az kişinin yapmak istemeyeceği bir davranıştır. Maalesef, eleştiri aslında kendi egomuzun kendisine tapmasıdır. Kendini beğenme ve haklı öfke bize öyle bir üstünlük duygusu verir ki, pek çoğumuz buna karşı koyamayız.

Kendimizi daima başkalarıyla kıyaslarız. Farkında olsak da olmasak da, özgüvenimizi bu şekilde geliştiririz. Bu nedenle, başkalarına ne kadar düşük bakarsam, kendimi o kadar yüksek görürüm. Ve kendimi yükseltemezsem, yalnızca başkalarını düşürmekle meşgul olurum. Başkalarına büyüklük taslama ve onları küçümseme eğilimimizin nedeni budur. Tıpkı bir zamanlar insanların Dünya’nın evrenin merkezinde olduğuna inandıkları gibi, biz de kendimize itiraf etmesek bile, bu şekilde Yaratılışın merkezi olduğumuzu hissediyoruz.

Bununla birlikte, doğası gereği diğer tüm olumsuz özellikler gibi, eleştiriyi de birçok iyilik getiren yapıcı bir güce dönüştürebiliriz. Kıskançlık, güçlü ve eziyet verici bir duygudur. Başkalarının başarılı olduğunu gördüğümüzde, içimizde hem kıskançlık hem de konumumuz için bir korku uyanır. Doğal olarak onları tutkuyla eleştireceğiz. Ancak kıskançlık olmasaydı medeniyet yaratamazdık. Kıskançlık rekabet yaratır ve rekabet ilerleme yaratır. Bunu anlarsak, kendi gelişimimizin başkalarının gelişimine bağlı olduğunu anlayacağız. İşin püf noktası, kıskançlığı ve rekabeti dengede tutmak ve bugün olduğu gibi aşırıya kaçmamaktır.

Şu anda egolarımız, başkalarını yok etmek istedikleri bir noktaya geldi. Bu öncelikle uluslararası ilişkilerde belirgindir, ancak etnik gruplar, kültürler, dinler ve siyasi görüşler arasında yükselen sosyal gerilimleri düşünürseniz, bir çatışmaya doğru ilerlediğimiz açıktır. Bunu önlemenin tek yolu, birbirimize bağımlı olduğumuzu fark etmektir. Karşı görüşün varlığı olmadan, benim görüşüm hükümsüz hale gelecektir. Dahası, kendi görüşümüz zıt bir görüşe tepki olduğu için, şu anda düşündüğümüz yönde dahi düşünmezdik.

Örneğin Sosyalizmi ele alalım. Kapitalizm olmasaydı, bütün bu Sosyalizm fikri doğmazdı ve toplumla ilgili katkıda bulunduğu asil fikirler asla ortaya çıkmazdı.

Bu nedenle, egonun ürünü olan eleştirinin, tam olarak eleştirilen konu veya eleştirilen kişi sayesinde kendi fikirlerimizin ve eleştirimizin değerlendiğini fark etmedikçe, eleştirinin yıkıcı olduğunu görürüz. Bunu aklımızda tutarsak, eleştiri büyümeye ve refaha yol açacaktır. Aksi takdirde, kendi iyiliğimiz için bunu kendimize saklasak iyi olur.

Neyi Seçeceksiniz: Yaşamı Mı Ölümü Mü?

Hepimiz ortak ruhun kırılmasının parçalarıyız. Bedenlere bakmayın; içimizdeki arzulara bakın. Her birimizin içinde, Adam HaRishon’un arzusunun, tek, eksiksiz kabın bir parçası vardır. Bu kabı eski haline getirmek için, arzularımızı birbirine bağlamamız gerekiyor: Benim, senin, onun, hepimizin, tüm insanlığın.

Bunu istiyor muyuz? Tabi ki hayır.  Ancak, bu olmadan sıkıntıdan kurtulamayacağımızı anlamak önemlidir. Salgın bitmeyecek, bizi terk etmeyecek, insanlık, aramızdaki bağı düzeltmemiz gerektiğini anlayana kadar çok büyük sorunlarla karşılaşacak.

Sorunlar öyle bir yönde ortaya çıkacak ki, sadece iyi bağımızın her şeyi düzeltebileceğini anlayacağız. Ama bu bağı istemeyeceğiz ve sonra Yecüc ile Mecüc savaşı, herhangi bir bağ istemeyen egoizmimiz arasında patlak verecek ve gerçek şu ki, bağ kurmak zorundayız, yoksa sadece hayatta kalmakta değil, iyi hiçbir şeyimiz olmayacak, hiçbir şeyde başarı olmayacak.

O zaman insanlar ne kadar egoizm uçurumu içinde olduklarını anlayacaklar, çünkü ben diğeriyle bağ kurmaktansa ölmeyi tercih edeceğim. Bu adamdan o kadar nefret ediyorum ki hayat kurtaran ilacı ondan alamıyorum. Bana ilaç veriyor ama o benim düşmanım. Ben de ilacı almadan ona sırtımı dönüyorum ve ölüyorum.

Yine de bir seçeneğim var: Nefretimi yenmek ve ona sevgiyle yaklaşmak ve bana yardım etmek istediğini kabul ederek ilacını alıp, iyileşmek. Bağ kurduğumuzda, onunla birlikte üçüncü bir kişiye, sonra dördüncü kişiye gidebilir ve böylece herkesi bu yaşam iksirini almaya ikna edebiliriz.

Ancak bunu yapmak son derece zor olacaktır. Her insanda yükselen gurur onu öldürür ve kişi bununla baş edemez. Ancak, Zohar Kitabı’nda,  Kabalist Hiya’nın yere düştükten sonra: “Toz, toz, ne kadar inatçısın” diye yalvardığı gibi ve kendini tamamen sıfıra indirdikten sonra, yavaş yavaş beladan kurtulabilirsin. Başka yolu yok. Islahlara ihtiyacımız var!

Bütün bunlar doğamızın tam tersidir ve bu nedenle, bunu tek başına yapmak imkansızdır ancak onluda çalışarak olur. O zaman her birimiz dostların etkisi altında oluruz ve bu, kişisel hesaplamaların üzerine çıkmamızı ve ortak bir tutum oluşturmamızı sağlar.

Buna sürekli geri gelirseniz ve haftada sadece bir kez hatırlamazsanız, bu seçimi yapmanız kolay olacaktır. Ne kadar iğrenç ve nefret dolu olursa olsun yapmam gerektiğini düşünmeye devam edersem, bu fikre, bu konuşmalara alışırım. Alışkanlık ikinci bir doğa haline gelir; her şey kendimizi doğru düşünceye nasıl geri getirmeye çalıştığımıza bağlıdır.

Bu düşünce benim için tatsız ve arzu edilmeyen olsa bile, tekrar tekrar denediğim başka bir seçenek yoktur. Sonra birden, duymak istemediğim duruma sürekli dönerek, onu tam tersi şekilde algılamaya başladığımı fark ederim. Bu nasıl olabilir? Ondan çok nefret ediyordum, onu tamamen reddettim ve şimdi etmiyorum.

Düşman hayatımın bir parçası haline gelir. Ondan nefret ettim, onu uzaklaştırdım, görmek ya da duymak istemedim, sadece beni çileden çıkardı. Ve aniden resmin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Hala bana karşı ama onsuz, resim eksik kalacaktır.

O zaman bu kısma gerçekten ihtiyacım olduğunu keşfederim. Hem nefretle hem de sevgiyle, zıt güçlerle çalışmayı bu şekilde öğreniriz ve her şeyin bir yeri olduğunu görürüz.

Bu, her ülkenin komşusunu yenmeye ve yok etmeye çalıştığı dünyamızın tam tersidir. Asla başarılı olamayacaklarını anlamıyorlar; çünkü gelişimimiz bu yönde değildir, daha ziyade herkesin bir yeri olmasını sağlamaktır.

Bina’nın Koruyucu Gücü

Yorum: Bina genellikle suyu temsil eder, ancak bir mağarada havayı temsil ettiğini söylüyorsunuz.

Cevabım: Bu durumda Bina, hava gibidir. Bunların alegoriler olduğunu anlamalıyız. Birçok insan hala çeşitli mağaralarda veya barınaklarda yaşıyor, ancak bu onlara fazladan bir şey vermez.

Burada kastedilen şey, bir kişinin bilinçli olarak böyle bir durumu seçmesidir, böyle bir davranış modeli, onu dünya denilen egoizmin üzerine çıkaracak, böylelikle kişi Bina denilen özgeciliğin niteliğini, ihsan etme niteliğini, başkalarıyla bağ niteliğini kazanacaktır.

Kişi kendi çabalarıyla bu tür nitelikleri kendi içinde yaratır. O, ışığın, üst dünyanın, ihsan etme niteliğinin niteliğini kendine çeker. Bu, genel olarak, kişinin kendi içinde sığınak gibi bir şeyi oluşturduğu, Yaradan’ın gücü, Bina’nın gücüdür. Kişi, manevi dünyada tam olarak yükselip daha yüksek bir seviyeye çıkamasa da, en azından kendi koşulu içinde, kendisi için daha yüksek bir nitelikle dolu hayali bir şey yaratır ve onun içinde var olur.

 

Tora’yı Almadan Önce ve Sonra İsrail Halkı

Soru: Sina Dağı’nda Tora’yı almadan önce ve sonra insanlar arasındaki fark nedir?

Cevap: Tora’yı almadan önce, insanlar sadece bir insan topluluğu olarak kabul edilir.

Soru: Ama neden? Sonuçta, Mısır’da onlar zaten “İsrailliler” olarak adlandırılıyordu?

Cevap: Doğal özlemlerinden dolayı böyle adlandırıldılar. Ama ne anlama geldiğini bilmiyorlardı ve anlamadılar. Bu nedenle, manevi koşulları hakkında söylenecek hiçbir şey yok, sadece minimaldi.

Mısır’da kaldıkları sürenin ikinci yarısında ve daha sonra, oradan çıkma girişimlerinde kendilerini kısmen egoist bir esaret içinde hissetmeye başladılar.

Ancak Sina Dağı’na yaklaştıklarında, Tora’yı, üst gücü, ihsan etme ve sevginin niteliğini kabul etme ihtiyacı ile karşı karşıya kaldılar ve kendilerini ıslah etmek için bu niteliği kullanmaya başladılar, sonra yavaş yavaş Tora’nın ışığının anlamını ifşa ettiler.

Işık, tüm 620 egoist niteliğiyle insan doğasını,  “kendisi için almaktan”, kendini tatmin etmekten, başkalarını memnun etmek ve doldurmak için ihsan etme niteliğine dönüştürmelidir.

Böylece, başlangıçta İbrahim, ihsan etme niteliği için çabalayan insanları çevresinde topladı. Bu nedenle onlar, doğrudan Yaradan’a doğru “İsrail” (Yaşar-El) olarak adlandırıldılar.

Sonra, kendilerini, egoizmlerini incelemeye başladılar yani “Mısır’a girdiler”. Ve ancak Mısır’dan ayrıldıktan sonra egoizmlerinin ıslahı başladı, onlara Tora ve egoizmlerinin ıslahları için talimatlar verildi. Bu, Tora’yı almadan önce ve sonra insanlar arasındaki farktır.

“Kaç Boyut Vardır?” (Quora)


Bizler sürekli yerine getirmeye çalıştığımız, kendine hedefli arzu ve ihtiyaçlarımızın olduğu egoist bir boyutta, alma niteliği içinde yaşıyoruz.

Çevremizde zıt bir niteliğin gizli bir boyutu vardır: ihsan etme.

Bu alma niteliği içinde yaşarken, ihsan etme niteliğinin farkında değiliz. Bu zıt niteliği, alma niteliğimize ekleyebilseydik, o zaman dünyayı net ve tam olarak resmedebilirdik.

Dahası, almanın egoist boyutunda var olsak bile, onu yalnızca sınırlı bir ölçüde hissederiz ve ihsan etme boyutuyla hiçbir bağ hissetmeyiz.

Alma ve ihsan etme, evrende var olan sadece iki boyuttur ve her ikisi de öznel olarak bizimle ilişkili olarak var olurlar. Birbirlerini tamamladıkları bir duruma ulaşırsak, o zaman n-boyutlu uzayı algılarız.

“Balinalardan Ne Öğrenebiliriz (Ya Da Öğrenemeyiz)” (Linkedin)

Yıllar önce, Leningrad’daki (bugünkü St. Petersburg) Tıp Akademisi’nde üniversite öğrencisiyken, Karadeniz’de akademinin yürüttüğü özel bir proje vardı. Yunuslarla iletişim kurmak ve onların dillerini öğrenmeye çalışmakla ilgiliydi. Proje çok fazla bir sonuca ulaşmadı ve ders alındı.

Birkaç gün önce bir öğrenci bana İsrail’de balinaların dilini ileri teknoloji ekipman, dilbilim ve Yapay Zeka kullanarak öğrenmeye çalışmak için bir projenin başladığını söyledi. Bana bunun hakkında ne düşündüğümü sordu. Ona Leningrad’daki deneyden bahsettim ve bunun da fazla bir anlam ifade etmeyeceği sonucuna vardım.

Doğadan öğrenmek istiyorsak, bu hayvanlarla iletişim kurmak için değil, doğanın matrisini, nasıl işlediğini anlamak, yaratılışın sırlarını ve onu oluşturan yaratıcı gücün mekanizmasını anlamak içindir. Balinaların nasıl iletişim kurduğunu görmenin etkileyici olduğunun farkındayım, ama sonra ne olacak? Bu bizi nereye götürür? Bize birbirimizle nasıl iletişim kuracağımızı öğretecek mi? Hayır, öğretmeyecek. Ve birbirimizle iletişim kuramıyorsak, diğer türlerin ne kadar iyi iletişim kurduğunu görmenin bize ne yararı var?

İletişim çabalarımızı kendi ilişkilerimize, aramızda sağlıklı, dengeli ve düşünceli ilişkiler kurmaya odaklamalıyız. Bu bize yardımcı olacaktır, balinalara da yardımcı olacaktır, balina sesi B’ye kıyasla balina sesi A’nın anlamını öğrenmekten çok daha fazla. Onları değil, kendimizi çalışmamız ve düzeltmemiz gerekiyor!

Tüm doğa, zaten yaşamın ve ölümün, büyümenin ve çürümenin, vermenin ve almanın dengeli ve karşılıklı olarak destekleyici olduğu, denge yasasına göre işlemektedir. Yalnızca insanlar sadece almak, almak, almak ve karşılığında hiçbir şey vermemek isterler. Ve tüm yaratılışta egosantrik ve yıkıcı olan tek varlık biz olduğumuz için, kendi iletişimimize, birbirimizle kendi ilişkilerimize odaklanmamız ve birbirimizi önemsemeyi öğrenmemiz hayati derecede önemlidir!

Bir kez bunu öğrendikten sonra, tüm yaratılışı, diğer türlerle nasıl iletişim kuracağımızı ve Dünya üzerindeki tüm yaşamın gelişmesini nasıl destekleyeceğimizi de anlayacağız. Eğer bizler yüksek benliklerimize, tüm insanlarla kalpten kalbe bağlı olmaya bakarsak, diğer tüm türlere katkıda bulunabileceğiz ve burada Dünya’daki varlığımızın bir anlamı ve amacı olacak ve tüm yaratılanlara fayda sağlayacaktır.

Bireysel Olgu

Soru: Mantık ötesi inancın kolektif bilinçle ilişkili olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa hala tamamen bireysel bir olgu mu?

Cevap: Söyleyebilirsiniz. Ama gerçek şu ki başkalarıyla birlikte bir tür ortak sistem, bir tür çift kutup oluştursam bile, bu hala bir bağdır ve biz yine de bireyci olarak kalırız.

Bireyselliğimizi korurken her birimiz birbirimizle bağ kurmak için kendimizden çıkarız. Onu yok edemeyiz. Onu azaltabilir, üstüne çıkabilir ve egoizmle ters yönde çalışabiliriz, ama o yine de kalır. Mantık ötesi inanç, mantık ötesi inanç olarak var olur çünkü egoizm kalır ve bizler özgecilik içinde onun üzerine yükseliriz.

Özünüzü Anlayın

Soru: Kabala’ya göre kişi nedir? Onun özü nedir?

Cevap: Dünyamızın doğası cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelere ayrılmıştır. Şu anki durumumuza göre, bizler hayvansal seviyeye aidiz çünkü herhangi bir hayvan gibi, vücudumuzun, dünyasal yaşamımızın bakımı ile meşgulüz.

Hayvanların kendilerine emir veren ve varoluşlarını sağlamaya zorlayan içgüdülerle kendilerine hizmet etmeleri dışında, bizlere sadece kişisel içgüdüler tarafından değil, esas olarak toplum, çevre tarafından belirlenenler de emredilir.

Esasen, hayvanların da bir ailesi, konaklama alanı, liderleri vardır. Ama yinede bu, içeriden gelen açıkça doğal, içgüdüsel bir kontrole dayanmaktadır. Hiyerarşileri ve mücadeleleri doğrudan ve basit bir şekilde gerçekleştirilirken, insanlarda bu çok zordur.

Birbirimizle ve çevredeki toplumla bağlantılı olarak hangi algoritma ile hareket etmemiz gerektiğini anlamıyoruz. Toplumun bize nasıl komuta ettiği ve gelişimimizi, değerlerimizi ve bize nasıl rehberlik ettiğini bilmiyoruz.

Bu konuda insanın hayvanlara kıyasla basitçe kafası karışmış ve mutsuzdur. Onlar ne istediklerini tam olarak bilirler, ekolojinin izin verdiği ölçüde yavrularını ve çevrelerini net bir şekilde korurlar. Ama insan yapmaz.

Sürekli kendini yok etmeyi hedefler. Sonuçta, bize doğa tarafından verilenler, dünyevi gelişimimize yönelik değildir. Sadece vücudumuza hizmet etme, gereksiz zevkleri, yiyecekleri, seksi, zenginliği vb. kendimize dayatma düzleminde gelişmemeliyiz. Aslında bunun mutluluk ya da tatmin getirmediğini, gerçek fayda getirmediğini, sadece hayatlarımızı kararttığını görürüz.

Tüm eylemlerimizi yanlış yönlendiriyoruz. Sosyal arzularımızı (şöhret, güç, zenginlik, bilgi) bizi daha yüksek bir seviyeye, “insan” durumuna yönlendirmek için doğru bir şekilde kullanabilseydik, o zaman gerçekten “İnsan” seviyesine ulaşırdık.