Category Archives: Dünya

“Salgının Dini İnançları Güçlendirme Yolu” (Linkedin)

İnsan kasvetli bir gerçeklikle yüzleşemediğinde, gökyüzüne bakmak içgüdüsel bir tepkidir.  ABD’de virüsün patlak vermesinden bu yana, geçen bir yılda COVID-19 salgınında yarım milyon insan hayatını kaybetti.  Pew Araştırma Merkezi tarafından yapılan yakın tarihli bir anket, ekonomik olarak gelişmiş ülkelerden insanların, COVID-19 patlamasının dini inançlarını artırdığını iddia ettiğini ortaya koyuyor, özellikle ABD’de yaklaşık on Amerikalı yetişkinden üçünün Koronavirüs salgınının inançlarını güçlendirdiğini söylüyor.

Medeniyetin gelişimi bizi doğadan uzaklaştırdı;  bu nedenle, onun davranışının farkında değiliz ve ona karşı daha savunmasız hissediyoruz.  Bu nedenle, muazzam teknolojik kapasitemize rağmen, küresel salgınlar, iklim değişikliği ve diğer krizler karşısında çaresiz kalıyoruz.  Nereden kaçacağımızı, nasıl başa çıkacağımızı bilmiyoruz ve kesinlikle ufukta parlak bir gelecek görmüyoruz.

Bu zamanların belirsizliği, net cevapların olmaması ve umutların azalması, insanları çok eski zamanlardan beri yaptıkları gibi, kaderlerine rehberlik edebileceğini umdukları daha yüksek bir güç için aramaya sevk ediyor.  Karanlıkta el yordamıyla aramaya başlarlar ve sorarlar: Çevremizde gördüğümüz bu kötülüğü yaratan bu güç nerede şimdi, bir sonraki darbeden nasıl kurtulabiliriz ve genel olarak bu dünyanın anlamı nedir?  Bu salgından daha fazla insanın öldüğünü duyduğumuzda, güvenlik duygumuz zayıflıyor, sevdiklerimiz için korku artıyor ve hayat alışılmadık, belirsiz bir gri ton alıyor.  Öte yandan, yaşam koşulları geçen yıl büyük ölçüde değişti.  İş eve taşındı, çocuklar uzaktan eğitime daldı ve yaşam çerçevesi aile sınırları içine indirildi.  Dünyamız küçüldü.

İnsanlar artık neye güveneceklerini veya umutlarını nereye bağlayacaklarını gerçekten bilmedikleri zaman, güvenlik sağlayan bir ışık huzmesi arayışındaki azalan seçeneklerle, din bir dayanak noktası, bir istikrar kaynağı haline gelir.  İçinde her soruya mutlaka bir cevap bulamayabilir ama en azından insanların karşılaştığı korkutucu gerçeklikten biraz rahatlama hissi verir.

Bu geriye doğru bir eğilimin veya daha dindar ve muhafazakâr bir dünyaya doğru eğilimin işareti değildir.  Bunun yerine, bir kargaşa ve çökmekte olan temeller zamanında, yaşamın anlamını arayan insanlığın ve yaşamı yöneten Yüce Güç ile yakınlık içinde geleceğe güvenen bir bağ için, büyüyen bir arzunun işaretidir.  Ancak bu arayış içinde, dini kalıcı bir sükûnet ve tatmin sağlamak için yetersiz bulanlar cevap aramaya devam edecekler.

Ana dinler, tüm dünyaya yayılmadan önce bile sayısız inanç, ritüel ve putperestlik uygulamaları vardı.  İnsanoğlunun her zaman bir güvenlik duygusuna ve açıklanamayanlar için cevaplara ihtiyacı olmuştur.  Bu fikir tartışmalı Karl Marx’ı “din halkın afyonudur” iddiasına sevk ederken Voltaire “Tanrı olmasaydı onu icat etmek gerekirdi” demiştir.  Nitekim kişinin daha yüksek bir güçle bağ kurması iyidir.  Bu, tarihsel gelişim eksenimiz boyunca tezahür eder: kabileler tanrıçalarını onurlandırmak için şenlik ateşlerinin etrafında dans ettiler, heykellere boyun eğdiler ve bu tür uygulamalar yapılandırılmış dinlere ve inanç sistemlerine dönüşene kadar, doğanın gücüne farklı şekillerde taptılar.

Son araştırmanın gösterdiği gibi, salgının son günlerinde dini inancın güçlenmesi, aslında insanlığın içinden geçtiği daha geniş bir gelişim sürecine işaret ediyor.  Küresel COVID-19 salgını bize dünya çapında küçük bir köy olduğumuzu ve gerçekte her ayrıntıyı kontrol eden yüce bir güç altında hepimizin birbirine bağlı olduğumuzu öğretiyor.

Hepimiz, tüm parçalarıyla bağlantılı, tek bir uyumlu doğal sistem içindeyiz ve kişinin zıt egoist doğasının bir sonucu olarak kişi, kendisiyle diğerleri arasındaki bağ iplerini defalarca koparır, böylece doğa yasalarını ihlal eder ve insan toplumunu çevremizdeki yüce gücün hissiyatından koparır.  Koronavirüs, insanlık ve doğa arasında yaratılan boşluğu yeniden doldurmak için bir tür katalizör olan, ahenkli doğa adına insanlığa bir tepkidir.  Bu nedenle acilen ihtiyacımız olan şey aramızdaki olumlu bağlardır, başka bir deyişle sevgi dinidir.

Geleneksel dinin benimsenmesine geçici olarak dönme eğiliminde yanlış bir şey yoktur, bu ilerlememize katkıda bulunur.  Birincisi, insanları birbirine bağlar ve onlara birlik içinde bulunan iyilikler hakkında ipuçları verir.  Bu arada egoist bir bağ olmasına rağmen, daha sonra özgecil hale gelmek üzere düzeltilecektir.  İkincisi, din, inananlara bütünsel doğa ile ilgili zayıflıklarını ortaya koyar ve Yüce Güc’e bağımlılığı ortaya çıkarır.

Böylesine derin bir ilişki herhangi bir dini uygulama, görenek veya gelenekle çelişmez, ancak onlarla aynı sırada gider.  En önde gelen Kabalist Yehuda Ashlag, Son Neslin Yazıları’nda şöyle yazdı: “Komşunu kendin gibi sevmenin dışında, her ulus kendi dinini ve geleneklerini takip edebilir ve biri diğerine karışmamalıdır.”  Çünkü sevdiğin zaman herkes için, her biri için bir yer vardır.  Bu, her toplumun en büyük gücüdür.

 

“Müzik Neden Acımızı İyileştirir?” (Quora)


Müzik, beş duyu organının en duyusalı olan işitme duyumuz üzerinde etki eder.

Düzgün ayarlanmış bir armoni olduğunda, bizi neredeyse anında etkiler. Bizi içine çekmek için birkaç vuruş yeterlidir.

Aynı şekilde müzik, ruh halimizi yükseltme, sakinleşme ve bizi iyileştirme yeteneğine sahiptir.

Her şeye rağmen o hala bunu yapmanın dünyevi bir yoludur ve bundan daha fazlası olduğu konusunda aldatılmamalıyız.

Müziğin bizi nasıl etkilediği, nasıl yetiştirildiğimizle ilgilidir. Dinlediğimiz müziği anlamalıyız. Örneğin, yerli kültürler tipik olarak klasik müziği anlamayacaktır ve kesinlikle klasik müzikle yetiştirilenler modern müziği anlamayacaklardır.

Ama farklı müzik türlerine rağmen müzik, insanlık tarihine çok güçlü bir şekilde eşlik etmeye devam ediyor. Kabala bilgeliğine göre müzik, işitme duyusu olan Bina seviyesindedir.

 

“Ulusal Sınırların Geleceği Nedir?” (Quora)


Gelecekte sınırlar, milletler veya ülkeler olmayacak.

Hepimiz, herkesin anlayabileceği bir dille, tüm dünyayı kapsayan bir ulusun üyeleri haline geleceğiz.

Ayrıca dinler, inançlar ve gelenekler önemlerini yitirecek ve süreç içinde kaybolacaktır.

Diğer bir deyişle, sonunda, doğanın bütünleyici yasalarıyla denge içinde, tek bir bütün olarak birbirine bağlılığımızı ve karşılıklı bağımlılığımızı anlayacağız.

Her türlü coğrafi ve ideolojik sınırları değiştirmek tüm insanlar arasında iyi ve olumlu bir tutum olacaktır.

Bu son koşula geçiş, egolarımızı bir dereceye kadar kabul etmedikçe iyi bir yaşama ulaşamayacağımızı anlayarak gerçekleşecektir.

Şimdiki gerçekliğimizde, böyle bir resim ütopik ve gerçekçi görünmese de ve her birey, grup ve ulus yalnızca kendisinden ve kendi vatandaşlarından sorumlu olsa da, doğa yasaları, bu tür bir bağ içinde bulunan karşılıklı önemseme tutumlarıyla, mutlak bir bağ koşuluna doğru ilerlememiz gerektiğini şart koşar.

Bu tür bir bağ, nesiller boyunca geliştirdiğimiz, sınırlar, cinsiyet, ırk veya dil olsun, dünyamızda sahip olduğumuz her sınırın üzerinde var olur.

Kısacası, doğa bu süreci zorunlu kıldığından, hiçbir şey birbirimizle bütünleşmemizi engelleyemez.

2021’in Başlıca Riskleri

Soru: 2021’in birçok önemli riski dile getirildi. Ve bu Koronavirüs değildi. 2021’in ana riskinin Amerika’nın bölünmesi olduğu ilan edildi; ABD nüfusunun yarısı, ülkenin herhangi bir yeni liderini gayri meşru olarak görüyor.

Siz 2021’in ana riskinin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Cevap: Tüm dünya için, tüm insan topluluğu için görüşlerimizle, düşüncelerimizle, tutumlarımızla ve anlayışımızla uyuşmayan hiçbir şeyi dikkate almadığımızı görüyoruz. Başka hiçbir şeyi fark etmiyoruz.

Hiçbir şekilde ve hiçbir yolla! yabancı her hangi bir şeye tahammül edemeyeceğimizi fark etmeye başladık. Ve Amerika’nın bize gösterdiği budur. Amerikalılar çok ciddi bir yoldan geçtiler. Bu çok büyük bir ilerleme.

Amerika kendi içinde nedir? İnsanın yalnızca kendini düşündüğü ve kesinlikle hiçbir şeyi umursamadığı, oldukça gelişmiş egoist bir toplumdu. Diğerleri sadece onlardan para kazanmak için vardı.

Toplum pratik olarak iki eşit parçaya bölündüğü noktaya gelene kadar gelişiyorlardı. Amerika bize gösteriyor ki, eğer tüm dünya onların gitmiş olduğu yoldan gitseydi, aynı sonuca gelecekti. Ve sonra ne olacaktı?

Yani artık egoist olarak ilerlemenin mümkün olmadığı açıktır.

Ve bu nedenle, doğa tarafından çok ilginç bir alıştırma geliyor. Bu, okulda sınıftaki bir kişiden alıştırma yapması istenmesi gibidir, böylece daha sonra kişi belki de hayatta aynı hataları yapmayacaktır.

Yani, burada sorunu çözmemiz gerekiyor. Bütünsel bir toplumu nasıl yaratabiliriz? Neredeyse tüm uluslardan ve etnik gruplardan inşa edilen Amerika’da olduğu gibi, herkesin kendileri için en iyi koşul olduğunu anlayacağı bir toplumu nasıl inşa edebiliriz? Yalnızca mümkün olanın en iyisini değil, genel olarak en iyisini.

Soru: Görev daha da küresel mi? Bu toplumdan az çok daha birleşik bir şeyi, böylesine tek bir milleti nasıl yapabiliriz?

Cevap: Evet, doğal olarak. Amerika’nın bize gösterdiği bu. Ondan öğreneceğiz.

Yorum: 2021 riskleri listesinde ikinci sırada, uzun süreli bir salgın var. Aşılamanın arka planında, toplumun zengin ve fakir olarak daha da büyük bir bölünmesine, işten çıkarmalara, yetkililere güven kaybı vb. olacağına inanılıyor.

Cevabım: Bunun toplumumuzu iyileştirdiğine ve tüm tehlikeli atmosferi ortaya çıkardığına inanıyorum. Bu salgın eninde sonunda bizi arındıracak.

Cehennem, araf ve cennet vardır. Hepsinden geçmemiz gerekiyor.

Cehennem diye düşündüğümüz, henüz farkına varamadığımız ve içinde olmak ve bu ateşten kendimizi ısıtmak istediğimiz bu dünyadaki varoluşumuzdur.

Araf, kendimizi egoizmimizden arındırmaya çalışacağımız zamandır, bu da bu korkunç nefret ateşini, muhalefeti vb. alevlendirir. Ve sonra, tüm bunları hepimizin iyiliğine çevirdiğimizde cennete ulaşacağız.

Soru: Prensip olarak, tüm bunlar hasas bir noktanın tanımı mı? “Bu hassas bir noktadır. Ben, virüs, size bunu göstermeye geldim ve gitmenize izin vermeyeceğim.” Öyle mi?

Cevap: Evet. Ve bu nedenle, yaşadığımız gelişimin tüm anlarına olumlu bakmalıyız ve her şeyden sonra nasıl davranmamız gerektiğini öğrenmeliyiz, sadece onları düzeltmek için yani bir tehlikeden veya bir darbeden kaçmak için değil, ancak böylelikle bizi döven sopayı öpecek kadar gerekliliklerinin farkına varabiliriz. Buna yaklaşmaya başladığımızda, o zaman zaten gelişimimizin gerçekten bilinçli unsurları haline geleceğiz.

Yani, gelen şeyin iyi olduğunu anlarsam,  buna karşı mücadele de aşı yardımı ile değil, başka bir şekilde mi olur? Hangisi?

Cevap: Toplumun doğru bir üyesi olmak için sadece kendimle mücadele edeceğim. Eğer birbirimize karşı insani, evrensel nefret virüslerini ortadan kaldırırsak o zaman geri kalanı tamamen ortadan kaybolacaktır.

Yorum: 2021’in üçüncü riski, uluslararası rekabete yol açacak olan iklim değişikliğiyle mücadeledir.

Cevabım: İklim değişikliği bize, bizlerin doğaya, kendimize ve insan toplumuna karşı tutumumuza bağlıdır. Bunun nedeni maalesef insan toplumunun hiyerarşide en üst seviyede olmasıdır: cansız, bitkisel, hayvansal ve sonra insan doğası.

Bu nedenle, tüm Kabala biliminin bir insanın insanla nasıl ilişki kurması gerektiğini ele aldığı, uygulamada kendi aramızdaki doğru etkileşimleri keşfedersek, o zaman tüm bunları düzeltiriz. Bunda karmaşık bir şey yok, her şey bize bağlıdır. Her şey aramızdaki ilişkinin durumuna bağlıdır.

Her şeye sadece insanlar arasındaki ilişkiler düzeyinde karar verilir.

Soru: Gerçekten, bu “altın anahtarı” bulursanız ne olur? Tüm bu riskleri tek seferde çözer miyiz?

Cevap: Bu insanlara bağlıdır.

Soru: İnsan neden sağırdır ve bunu duyamaz? Bilim adamları değil, politikacılar, hiç kimse.

Cevap: Çünkü bu, egoizme karşı egoizmden bir çağrısıdır.

Yorum: Ve kulaklarını kapatır, her şeyi kapatır.

Cevabım: Bu çok fazla ıstırap ve sorun gerektirir, kişi bunun olduğunu düşündüğünde, yapabileceğim başka bir şey olmaz, o zaman dinlemeye hazır olurum.

Umarım virüsle savaşmayı bırakıp, aramızdaki virüsün çoğalabileceği ve bize bulaşabileceği durumları ortaya çıkaran kötü ilişkilerle savaşmaya başlayacağız.

Toplum Yönetebilir Mi? (Linkedin)

 

Bugünün toplumu bölünmüş durumdadır çünkü bölünmek politikacıların çıkarındır. Irkçılığı hiç duymadıysanız ve siz ve aileniz farklı bir inanç, etnik köken veya ten rengine sahip bir ailenin yanında yaşıyor olsaydınız, bu farklılıklar yüzünden onların ahlakından şüphe etmek aklınıza gelir miydi yoksa onlarla, oldukları insanlar olarak mı ilişki kurardınız?

Rusya ve Belarus’taki siyasi protestolar, Batı Avrupa’da Covid-19 isyanları, ABD’deki tartışmalı başkanlık seçimleri ve Myanmar’daki darbe, tüm dünyanın yaşadığı yönetim krizini yansıtıyor. İnsanlar hükümetlerine olan güvenlerini yitirdiler, bu yüzden sokaklara çıkıyorlar, silahlanıyorlar ve ülkeleri üzerinde fikirlerini zorlamaya çalışıyorlar. Ancak güçlü yönetim günleri sona eriyor. İnsanlar hükümetlere güvenemiyorsa, hükümetler yönetemeyecektir. Birbirine bağlı toplumların kendilerini yöneteceği yeni bir çağın eşiğindeyiz. Elbette yöneticiler olmadan olmaz, ama toplum kararları verecek ve bir şeyi telkin edip başka bir şey yapan seçkin manipülatör grupları değil.

Bugünün toplumu bölünmüş durumdadır çünkü bölünmek politikacıların çıkarınadır. Onlara ses veren her mikrofona bölücü laflar söylüyorlar ve saçtıkları nefret, insanları hiçbir sebep olmaksızın birbirlerine düşürüyor.

Bir dakikalığına şunu düşünün: Irkçılığı hiç duymadıysanız ve siz ve aileniz farklı bir inanç, etnik köken veya ten rengine sahip bir ailenin yanında yaşıyor olsaydınız, bu farklılıklar yüzünden onların ahlakından şüphe etmek aklınıza gelir miydi yoksa onlarla, oldukları insanlar olarak mı ilişki kurardınız? Nefret siyasetinin saygısızlığının artık işe yaramayacağı bir eşiğe yaklaşıyoruz. İnsanlar yavaş yavaş etnik kökenleri, inançları, siyasi görüşleri, renkleri veya kültürleri nedeniyle diğer insanlardan nefret etmenin onlara iyi gelmediğini görmeye başlayacaklar. Bu onlara zarar verir ve bu yöntemi kullanan politikacılara fayda sağlar. Bu olduğunda, insanlar gerçekten bağ kurmaya istekli olacak ve gerçek popüler liderler yükselecektir.

Onlar politikacı olmayacaklar; onlar, halkın gerçek hizmetkârları olan, her şeyin sorunsuz yürümesini sağlayan, ancak insanların kendilerini gerçekten mutlu eden şeylerle (birlikte olmak, sosyalleşmek, bağ kurmak ve birleşmek)  meşgul olmasını sağlayan insanlar olacaklar.

Bağ kendi başına bir güçtür. Bağ, gerçekliğin motorudur. Çevremizde gördüğümüz her şey, birlikte kusursuz bir şekilde çalışmalarını sağlayan, mükemmel bir uyum içinde karmaşık bir şekilde birbirine bağlanmış sayısız parça ve öğeden oluşur. Her hayvan topluluğu da yaşadıkları ekosistemin genelindeki hayvan toplulukları gibi bu şekilde çalışır. Yalnızca biz insanlar, nefret politikamız aracılığıyla, ayrılamayacak olanı ayırmaya, kırılamayacak olanı kırmaya çalışırız ve kendi ellerimizle kendimiz için inşa ettiğimiz toplum işlemediğinde ve ihtiyaçlarımızı karşılamadığında hayal kırıklığına uğrarız.

Nefret söylemi ve boykot kültürü çılgınlığından vazgeçtiğimizde ve toplum olarak kimliğimizi oluşturan farklı unsurları kucakladığımızda, herkes için ve katılmak isteyen herkes için bolluk olduğunu göreceğiz. İyi bir yaşam için tek kriter, bir toplumu oluşturan bireyler arasındaki bağdır. Bizim bölünmemizden kar elde etmek isteyen oportünist politikacılar sayesinde, artık nefretin işe yaramadığını öğrendik. Her şeyi yıktık ve mutlu değiliz. Bu nedenle, şimdi inşa etmeye başlayabiliriz. Şimdi tek ve bir ilkeyi; bağ kurmayı izleyen bir toplum tesis etmeye başlayabiliriz. Diğer her şey doğal olarak yerine oturacaktır. Ve bu bağ yönetimi, toplumun gerçek yöneticisi olacaktır.

“Bal Arısının Uçuşu” (Linkedin)

Habersiz olabiliriz ve kesinlikle kayıtsızız da, ancak bal arıları endişe verici bir hızla yok oluyor; nüfusları dünyanın her yerinde azalıyor ve kimse bunun neden olduğunu veya nasıl durdurulacağını kesin olarak bilmiyor. Popülasyonları azalan ve bazıları yok olma eşiğinde olan sayısız tür olduğu için, bu çok önemli bir şey gibi gelmeyebilir veya bizi ilgilendiren bir şey gibi görünmeyebilir, peki arılar hakkında özel olan nedir? Örneğin, arılar,  kutup ayısı kadar iyi PR unsurlarına sahip olmayabilir, ancak onların insanlık için önemi, muhtemelen gezegendeki herhangi bir türden çok daha büyüktür. Arılar, temel polen taşıyıcılar olma işlevleriyle, dünyadaki besinlerin üçte birinden fazlasının üretiminden sorumludur. Arılar olmadan insanları ve hayvanları besleyen sayısız bitkide polenleşme olmaz. Diğer bir deyişle, arılar olmazsa hiç bilmediğimiz ölçekte açlık olur.

Arıların neden kaybolduğunu bilmiyor olabiliriz, ancak bunun olmasına şaşırmamalıyız. Bizler, doğanın her seviyesinde, gezegenimiz olan ekosistemi birbirine bağlayan ipleri kopartıyoruz. Doğal kaynakları tüketiyor, her yıl ülke büyüklüğünde ormanları kesiyor, havayı ve suyu kirletiyor ve gezegendeki hemen hemen her canlının yaşam alanlarını yok ediyoruz. Böyle bir durumda, Dünya’nın yaşam döngülerindeki en hayati halkalardan birinin bozulmamasını nasıl bekleyebiliriz ki? Her gün, daha fazla ipi kopartıyoruz, aynı zamanda da doğanın çöküşünden daha fazla korkar hale geliyoruz. Belki boş mağaza raflarıyla karşılaştığımızda, yiyecek alacak paramız oldup ancak satın alacak yiyecek olmaması durumundan başka aptallığımızı/duygusuzluğumuzu sona erdirmenin bir yolu yokmuş gibi görünüyor. Belki o zaman uyanacağız, ama çoğumuz için çok geç olacak.

Arı popülasyonunu eski haline getirmek ve kendi varlığımızı sürdürmeyi garanti altına almak istiyorsak, doğaya kötü muamelemizin nedenini çözmeliyiz, bu da birbirimizle olan bağlarımız, insanlığımız, toplumsal bağlarımızdır. Tüm doğa ile nasıl çalışılacağını öğrenmek için, pozitif bağları olan bir ağ kurmalıyız. Yani düzelme, bize en yakın insanlarla evde başlamalı ve oradan dünyanın geri kalanına doğru büyümelidir. Kendimizi toplumumuza olumlu bir şekilde nasıl entegre edeceğimizi öğrenirsek, kendimizi tüm doğaya olumlu bir şekilde nasıl entegre edeceğimizi de bileceğiz.

Başka bir deyişle, sorun eylemlerimizde veya zihnimizde değildir. Bilmediğimiz bazı temel bilgiler olduğu için de değildir. Sorun kalplerimizde ya da daha doğrusu, kalplerimiz arasındaki bağlardadır. Bizim bencil eğilimimiz aramızdaki ve sonuç olarak doğa ile aramızdaki bağları koparır. Doğayı hissetmediğimizde, onu kötüye kullandığımız için pişmanlık duymayız ve bunu yaparken de bize hizmet etmesini talep etmekten çekinmeyiz.

Bu nedenle, CO2 emisyonları veya benzeri herhangi şeyler değil sadece kendiyle ilgilenme ve kendi çıkarına kullanma, yarattığımız en büyük kirleticilerdir. Kendimizi, sadece kendimizle ilgilenmekten ve kendi çıkarımıza kullanmaktan arındırırsak, doğa kendini yarattığımız diğer kirleticilerden temizleyecektir. İnsanlardan başka hiçbir varlığın sahip olmadığı bu iki narsistik özelliği düzeltmemiz gerekiyor. Bunu bizim için kimse yapamaz ve egoist doğamızı ıslah edene kadar hiç kimse herhangi bir ıslah yapamayacaktır. Ama onu ıslah ettiğimiz an, diğer tüm ıslahlar çocuk oyuncağı olacak.

Arılar birbirini hisseder ve destekler. Aynı şekilde birbirimizi hissetme sanatını da öğrenmemiz gerekecek. Ancak, arıların içgüdüsel olarak yaptıklarını, bilinçli olarak yapmak zorunda kalacağız ve ödülümüz, yaratılışı içgüdüsel düzeyde değil, bilinçli bir düzeyde anlayacak olmamız olacak.

Aslında, aşırı şişmiş egolarımızın tüm amacı, bizi, arıların ve diğer hayvanların yaptığı gibi birbirimizi hissetmeye zorlamaktır. Bu, bizlere sadece şu andaki bozuk eğilimimizle yok ettiğimiz karmaşık ağı öğretmekle kalmayacak, aynı zamanda ağı tasarlayan “aklın” nasıl çalıştığını da öğretecektir. Bu yaratılış sırlarını öğrenmenin, hangi kısmın nereye gittiğini adım adım öğrenme vasıtasıyla, kendi çabalarımızla bağlar kurmaktan başka yolu yoktur. Bunu yaparken, belirli parçaların neden bir araya getirildiğini, bireysel olarak ne yaptıklarını ve sistemde nasıl işlediklerini de anlayacağız. Ama tüm bunları öğrenmek için, dünyanın, onu düzelterek nasıl inşa edildiğini öğreneceğimiz noktaya kadar parçalanması gerekiyordu.

Şimdi buna geldik. Dünya çekirdeğinden parçalandı. Şimdi bağ kurarak düzeltmeye başlamanın, parçalara değil birlikte nasıl çalıştıklarına odaklanmanın zamanıdır. Bu, bizlerin, toplumu iyileştirme, doğayı canlandırma ve çok ihtiyaç duyulan bal arısı popülasyonumuz dahil, gezegeni iyileştirme yolumuzdur.

 

“Elon Musk’ın Mars Kolonisi Fikri İle İlgili Akıllıca Bir Şey Yok” (Linkedin)

Elektrikli otomobil şirketi Tesla ve Space Exploration Technologies Corp SpaceX’in sahibi olan milyarder Elon Musk, insanlık için büyük bir vizyona sahip. Ona “Mars&Ötesi: İnsanlığı çok gezegenli hale getirmenin yolu” diyor. Basitçe söylemek gerekirse Musk, Mars’ı insanlarla kolonileştirmek istiyor. Ne yazık ki onun için bu asla işe yaramayacak. İçinde yaşayan insanlar dışında Dünya Gezegeninde yanlış bir şey yok. Öyleyse, mevcut dünyanızı mahveden zararlı unsuru yeni dünyanıza taşırsanız, yeni gezegende sürdürülebilir bir koloni kurma şansınız nedir?

Yeni evinizde başarılı olmak istiyorsanız, yanınızda taşıdığınız her şeyin yararlı ve faydalı olduğundan emin olmalısınız. Bu, oraya giden insanların, insanlığı Dünya Gezegeni için zararlı kılan kusurlardan arındırılması gerektiği anlamına gelir. Ancak, insanları zararlı özelliklerinden kurtarabilirseniz, böylece çevreye zarar vermek yerine çevreye faydalı olurlarsa, onları yeni bir gezegene götürmenin ne anlamı var? Mars’a taşınmanın bütün düşüncesi dünyayı mahvetmiş olmamızdı. Ama insandaki yıkıcı unsuru onarabilirseniz, Dünya’yı mahvetmeyi bırakacağız, gezegen iyileşecek ve taşınmaya gerek kalmayacaktır.

Üstelik Dünya bizim evimizdir. Biz ondan yaratıldık; o bizi meydana getirdi; ve bedenlerimiz yeryüzünde var olan her unsuru içerir ve buna ihtiyaç duyar, en zehirli olana bile. Bu öğeler Mars’ta mevcut değildir; hayatta kalmak zorlu bir mücadele olacaktır. Diğer bir deyişle, sadece Dünya’nın sorunlarının nedenini (kendimizi) yanımıza almıyoruz, kendimizi insanları yaratmak ve yetiştirmek için yapılmamış bir ortama yerleştirerek, sayısız yeni sorun yaratıyoruz.

Astronotlar uzayda birkaç ay geçirdikten sonra Uluslararası Uzay İstasyonundaki görevlerinden döndüklerinde, Dünya’daki koşullara yeniden uyum sağlaması için, vücutları, tıbbi gözetim altında birkaç aya ihtiyaç duymaktadır. Mars’a aylarca seyahat edecek, ardından hayatlarının geri kalanı boyunca değilse yıllarca Mars’ta yaşayacak olan insanların bedenleri üzerindeki etkiler, kimsenin tahmin etmediği bir şey, ancak iyi olmayacaktır.

Nasıl bakarsanız bakın, girişimciye karşı sorgulanabilir prestijin yanı sıra, Mars’ı kolonileştirme projesinin hiçbir anlamı yok gibi görünüyor. Eğer Musk gözlerden uzak bir yerde pastoral bir toplum yaratmak istiyorsa, küçük, gözlerden uzak bir ada satın almak ve onu deneyindeki katılımcılarla doldurmak çok daha ucuz, daha kolay, daha hızlı ve çok daha az riskli olacaktır. Eğer onlar başarılı olurlarsa, Musk insan doğasını kötü ve istismarcıdan iyi ve kapsayıcıya dönüştürmenin sırrını keşfeden insanlığın kurtarıcısının tüm prestijine sahip olacaktır. Başarısız olursa, insanlar basitçe eve dönecek ve her şey yoluna girecektir. En azından Musk, denediği için saygı duyulacaktır.

Ve son olarak Musk, en iyi karbon yakalama teknolojisi için 100 milyon dolar ödeyeceğini açıkladı. İzole edilmiş ada deneyi ona çok daha ucuza mal olacak ve ona karbonsuz havadan çok daha fazlasını verecek. Bu başarılı olursa, ona egosuz bir toplum, bozulmamış bir Dünya Gezegeni ve mutlu ve huzurlu bir insanlık verecektir. Bana sorarsanız, bu sudan ucuzdur!

“Covid’de Bir Yıl Ve Hiçbir Şey Değişmedi” (Linkedin)

Covid-19 yüzünden, tüm dünyada kapatmaları sıkılaştırmaya başladığımızdan bu yana bir yıl geçti. İlk başta ekonomiyi durdurup insanları birkaç aylığına eve göndereceğimizi, yaz gelip Covid’in de grip gibi gideceğini düşündük. Yanıldık. Covid gitmedi, gitmiyor ve bizler pandeminin ilk gününden bu yana hiçbir şey öğrenemedik.

Kapatmalar, uygulamaya konulduğunda, halk sağlığı kuruluşları yerine siyasiler tarafından harekete geçirilir. Karar vericiler, kapatmanın siyasi rakiplerine olumsuz yansıyacağına inandıklarında, bunu desteklerler. Rakiplerine yardımcı olacağını düşündüklerinde ise buna karşı çıkarlar. Ancak her iki durumda da kamu yararı, kararlarında bir faktör değildir.

Ve virüs, tüm virüsler gibi, mutasyona uğramaya ve etkisini artırmaya devam ediyor. Şimdi dünya, İngiltere, Güney Afrika, Brezilya ve Kaliforniya’dan gelen mutasyonların ortaya çıkmasıyla alarma geçti. Ancak resmi bir mutasyon olmasa bile, bugün virüs, ilk ortaya çıktığı zamankinden çok daha şiddetli. Başlangıçta, doktorlar çocukları neredeyse hiç etkilemediğini düşünüyorlardı. Şimdi, hastaların üçte birinden fazlası çocuklar, en azından İsrail’de bazıları ciddi şekilde hasta ve diğerleri, kalplerini ve beyinlerini etkileyen Kawasaki sendromu gibi semptomlara benzeyen, virüssüz hale geldikten sonra akut ve yaşamı tehdit eden, yan etkilerden muzdariptir. Ve bu süre boyunca bizler, salgının gerçek kaynağını aramaya isteksizdik.

Pandemi, bizi varoluşumuzu yeniden düşünmeye, burada varlığımızın amacını yeniden değerlendirmeye zorlayacak. Bunu düşünmeye başlamak için böyle bir ızdıraptan geçmek zorunda olmamız, utanç verici ama doğa acımasızdır; sırf onun nereye gittiğini beğenmediğimiz için, yön değiştirmeyecektir.

Sonunda, insan doğası ile tüm doğa arasındaki bağlantıyı ve insan doğasındaki hastalıkların, bize tüm doğadan gelen hastalıkları nasıl verdiğini göreceğiz. Gerçekte hasta olan tek unsurun insanlar olduğunu görmek, çok az bir sağduyu gerektirir. Herhangi bir haber yayınına bir kez bakmak, birbirimize olan nefretimizin yoğunluğunu gösterecektir. Doğanın başka hiçbir parçası, başka hiçbir parçasına karşı bu tür duyguları taşımaz; nefret dolu tek kısım insanlıktır. Doğanın diğer tüm parçaları sorunsuz bir şekilde geçinir ve tüm türlerin gelişmesini destekleyen bir denge sağlar. Sadece biz insanlar, doğanın tüm parçalarını ve birbirimizi yok ediyoruz. Bu nedenle, doğanın hasta olan tek parçası insan doğasıdır ve dünyada gördüğümüz tüm bozukluklar, tek bir hastalığın belirtileridir – birbirimize duyduğumuz hastalıklı nefret! Yani insan doğasını iyileştirirsek, tüm doğayı iyileştireceğiz.

Nefret sadece insanları yok etmez; doğanın geri kalanını yok etmemize neden olur. Nefretimiz, doğanın diğer tüm seviyelerine nüfuz eder ve tıpkı kanserin metastaz yapması gibi birbirlerini yok etmelerine neden olur.

Kendimizi nefretten kurtarabiliriz ama ilaç şirketlerine veya politikacılara bunu bizim için yapacaklarına güvenemeyiz. Sadece bizler kendimizi, her birimizi iyileştirebiliriz. Gerçek aşı, karşılıklı desteğimizdir, birbirimiz için karşılıklı sorumluluktur çünkü içimizden biri düşerse, hepimiz düşeceğiz.

Şu an için, insanlığın, karşılıklı sorumluluk kavramını ve onun hayatlarımızı yaklaşan insan yapımı ve doğal afetlerden (nefretimizin kötüleşen semptomlarından) kurtarmadaki rolünü kavradığını görmüyorum. Her birimiz, henüz bunu anlamadığımız için sorumluluk hissetmeliyiz. Hepimiz nefretin üzerine çıkmayı taahhüt ettiğimizde, dertlerimiz için başkalarını suçlamayı bıraktığımızda ve bizi yok eden şeyin aramızdaki farklılıklar değil, birbirimize duyduğumuz nefret olduğunu fark ettiğimizde, olumlu değişimler görmeye başlayacağız, bir gün bile geçmeden. Kimin başbakan ya da başkan olduğu önemli değil; bölünmüş bir millet, ölüme mahkûm bir millettir. Eğer kulak asarsak kendimizi ve tüm dünyayı kurtaracağız. Yapmazsak kendimizi ve tüm dünyayı yok edeceğiz.

“Doğum Sancılarında İnsanlık” (Medium)

Açıkça görülüyor ki alışılmadık bir yıla doğru gidiyoruz. Amerika’da alışılmadık bir yıla, İsrail’de alışılmadık bir yıla, Rusya’da alışılmadık bir yıla, tüm dünyada alışılmadık bir yıla doğru gidiyoruz. Bir yıldır doğum sancılarına doğru gidiyoruz. Yeni bir dünya ortaya çıkıyor ve onun doğma çabalarını görüyoruz. Bizim açımızdan, bunun daha geç yerine daha çabuk, daha yavaş yerine daha hızlı ve daha zor yerine daha kolay gerçekleşmesine yardım etmeliyiz.

Doğmak için her taraftan baskı var, öyleyse birlikte doğalım; Bölünme ve yabancılaşma durumundan ilk bağ durumuna, yapabileceğimiz en hızlı ve en sorunsuz şekilde geçelim.

Öncelikle, her yönden bize baskı yapan güçlerin gerekli olduğunu anlamalıyız. Aksi takdirde, yeni dünyaya doğmayacağız. İkincisi, bebeğin doğum kanalından daha kolay çıkmasına yardımcı olmalıyız. Şu anda geçirdiğimiz doğum çok özel. Bizler sadece bir gerçeklikten diğerine, kölelikten özgürlüğe doğru ortaya çıkmıyoruz. Egomuz yeni bir şekilde yeniden doğuyor; tersine dönüyor.

Doğum kanalının diğer tarafında yeni bir insanlık, yeni bir anlayış, yeni bir his, aramızda doğacak olan bağın gücünün birliği yatıyor. Ego içinde verme niteliği doğacaktır; bu embriyodur! Doğumu yaptıran Doğadır ve içimizde ve aramızda oluşan bütünsel, birbirine bağlı gerçekliği açıklayarak onun yenidoğanı dünyaya getirmesine yardımcı olmalıyız.

Bağ kurma fikrini anlamalı ve başkalarının anlamasına yardımcı olmalıyız. Bu, takımların diğer takımlara karşı takım oluşturduğu ve (metaforik) ölümüne kadar birbirleriyle savaştığı, kurumsal dünyadaki şirketlerde veya spor takımlarında gördüğünüzle aynı bağ türü değildir. Bağın başlı başına bir değer olduğunu, başka bir amaç için bir araç değil, hedefin kendisi olduğunu anlamaktan bahsediyorlar.

Sadece amaç değil, mümkün olan en yüksek değerdir, insanın başarılarının zirvesidir; kişi, kollektifi, sanki vücudu tüm dünyaya yayılmış gibi, bireyin bir parçasıymış gibi algılayacağı şekilde başkalarıyla birleşebilir, tüm insanlık ve tüm doğa vücudumdaki hücreler ve organlardır. Rav Kuk’un bu kapsayıcılık hakkında bazı güzel ifadeleri vardır. Orot [Işıklar] adlı kitabında, “Ruhumuz herkese yayılacak, herkesi kucaklayacak, herkesi besleyecek ve cesaretlendirecek ve herkesi yaşam evimize geri getirecek” diye yazmıştır.

2020, tüm dünyada aynı anda her şeyin dağıldığı ilk yıl oldu. Ancak şaşırtıcı olan, insanlığı yok etmemiş olmasıdır; bizi aniden durdurdu; işlerde çalışmayı durdurdu. Covid-19 küresel ekonomiyi ve Doğa’nın yıkımını durdurdu ve başkanlık seçimleri, insanların hükümete ve birbirlerine olan azıcık inançlarını paramparça etti.

Sonuç olarak, ne güvenebileceğimiz bir hükümete ne de güvenebileceğimiz bir ekonomiye sahip değiliz ve sağlığımız, varlığımız (varsa) ve esas olarak geleceğimiz konusunda kendimizi güvensiz hissediyoruz. Bu bir krizdir.

Bununla birlikte, bir kriz aynı zamanda yeni doğan bebeklerin doğum yeridir. Bu arada, İbranice’de mashber kelimesi hem “kriz” hem de antik dönemde doğum yapan kadınların, doğum yapmalarına yardımcı olmak için üzerine oturtuldukları sandalye anlamına geliyor. Bugün, tüm insanlık bu mashber’in üzerinde oturuyor.

Biz, insanlığın içinden geçtiği değişimin farkında olan, birçok farklılığımızın ötesinde yalnızca bağ kurmanın bizi yeni bir barış ve dostluk gerçekliğine götüreceğini anlayan insanlar, dünyanın geri kalanının mesajı işlemesine yardımcı olmalıyız. İnsanlığın, en az kan dökülerek doğumu yapmasına yardım etmeliyiz.

Her doğum sancılıdır. Ancak, zaten doğum sancısı içinde olduğumuz için, en az acıyla da atlatabiliriz. Doğa Ana zaten bizi dışarı itiyor, nerede olduğumuzu anlamamızı, büyümemizi talep ediyor ve biz de evrendeki konumumuz ve rolümüzden habersiz kalmak istemiyoruz.

“Neden İki Milyon Covid Ölümüne Karşı Metanetliyiz?” (Linkedin)

Geçen yıl, yaklaşık iki milyon insan Koronavirüs hastalığından öldü. Buna rağmen, ne kadar paniğe kapıldık? Kabul edelim; kapılmadık. İşletmelerin, sinema salonlarının, spor salonlarının, okulların ve diğer benzerlerinin kapatılması ve eğlenceden yoksun bırakılma konusunda çok endişeliyiz, peki ya virüsün iki milyon kurbanı hakkında? Bu konuda oldukça tahammüllüyüz.

Nitekim küresel nüfusu düşünürseniz, Covid-19’dan iki milyon ölüm çok fazla değil. Bunu doğal bir olgu, tabiri caizse bir mücbir sebep gibi ele alıyoruz, bu yüzden bu konuda oldukça sakiniz.

Ancak, burada daha büyük bir sorun vardır: salgının amacından habersiziz ve bu nedenle, Koronavirüsten bile daha acı verici ve daha yaygın olacak bir sonraki darbeyi şimdiden hazırlıyoruz. Tek umursadığımız barlara ve sinemalara gidememekse, o zaman kendimize virüsten daha kötü bir felaket getiriyoruz, bizi bu felaketlerin kökenini aramaya zorlayacak ve umutlarımızı sadece bir sonraki dirençli mutasyon gelene kadar iyi olan aşılara bağlamayacağız.

Salgının temel nedeni, birbirimizle olan yozlaşmış ilişkilerimizdir. Bu ilişkiler, şu anda ABD’nin her yerinde gördüğümüz gibi, yalnızca toplumun dokusunu parçalamıyor. Sömürü ve kötü niyet tüm dünyamızın dokusunu yok ediyor. Onlar toplumumuza, gezegenimize, sağlığımıza ve tüm hayvan türlerine zararlıdır. Tüm insanlığın yararına işbirliği yapmamızı engeller; gezegenimizi kurtarmak için omuz omuza çalışmamıza izin vermezler. Güvensizlik, toplumumuzun şiddete, saldırganlığa, bağnazlığa, yoksulluğa, depresyona, madde bağımlılığına ve savaşlara yol açan yaralarını iyileştirmemize izin vermez.

Birbirimize kötü davranmamız çevremizdeki her şeye kötü davranmamıza neden olur: toprak, su, hava, bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Onların hepsi birbirimizden nefret ettiğimiz için acı çekiyor ve buna göre tepki veriyorlar. Bu nedenle, fırtınalar daha şiddetli gelişir, yangınlar yaygın ve daha geniş alana yayılır ve salgınlar daha hızlı yayılır ve her zamankinden daha erken ortaya çıkar. Hepsinden gelen mesaj nettir: İlişkilerinizi düzeltin yoksa ilişkileriniz sizi yok edecek.

Covid-19 kurbanları ile ilgili metanetli olma ayrıcalığına sahip değiliz çünkü böyle yapmak geleceğimizi yok eder. İlişkilerimizi düzeltirsek bu, az önce bahsettiğim sıkıntıları dindirecektir ve bizler barışı ve içsel huzuru bulacağız. Aksi takdirde, çok kötü bir yıl ve daha da kötü bir on yıl geçireceğiz.