Category Archives: Birlik

Birlikte, Sevginin Önünde Duran Kötü Güçlerin Üstesinden Geleceğiz

Dünyamızda, Yaradan’ın yüceliğine, manevi niteliklere ve hedefin yüceliğine ulaşma yolundaki tüm çalışmalar grup içinde gerçekleşir. Bu, ihsan etme ve sevginin önemine ulaşma yolunda ilerlememiz için bir yakıt görevi görmelidir. Buna göre, değiştiğimizi, içimizde çeşitli değişimlerin ve olumlu dönüşümlerin, yani bunların ihsan etme yönünde gerçekleştiğini hissedeceğiz.

Aynı zamanda, sol çizgi, hedefe ulaşmayla ilişkilendirdiğimiz her şeyde, grupla, Yaradan’la, öğretmenle ve metotla ilgili her türlü hayal kırıklığı, başarısızlık ve sorunda kendini göstermeye başlar. Ve maneviyatın önemini artırırsak, o zaman sol çizgide, en küçüğünden en büyüğüne kadar, Tora’da anlatıldığı gibi, Firavun’u yani tüm günahkârları da göreceğiz: Balam, Balak ve diğerlerini.

Firavun veya yılan, tüm günahkârların genel adıdır. Tüm bu egoist güçler, sol çizgide ortaya çıkar. Ve bu kötü güçlerin karakterini tanımlayan temel şey, onlara; “Neden manevi çalışmaya ihtiyacın var? Yaradan kim ki O’na itaat edeyim?” diye sorduran gururdur.

Bu, Yaradan’a karşı ayaklanan ve “Ben yöneteceğim!” diye haykıran muazzam insan gururudur. İnsana kendini böyle gösterir. Ve kişi bunu ıslah ettiği ölçüde, Yaradan’ın yüceliğini görmeye başlar ve o zaman Yaradan’ın tamamen tevazuuyla yüce olduğunu anlar. Kişi, tevazuyu en büyük nitelik olarak görmeye başlar çünkü bu mükemmelliği simgeler.

Ancak tevazu, Binah’ın yalnızca bir derecesidir. Ve sonra, ona bir ek gelir: tevazu üzerine inşa edilen ihsan etme. Kişinin başkalarına karşı tevazusu, onlara hizmet etmeye hazır olmasında kendini gösterir. Ve sonra “Komşunu kendin gibi sev” koşulunu yani gerçek sevgiyi edinir.

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı, Bölüm 3

Yorum: Son zamanlarda meydana gelen doğal afetlerin sayısına bakıldığında, insanların doğaya düzensizlik getirdiğini görüyoruz. Ancak doğayı cansız bir sistem gibi davranmak ve ona sadece “mekanik” zarar verdiğimizi düşünmek yaygın bir kabul görmektedir.

Oysa siz, sorunun kökünün daha üst bir seviyede, insanlar arasındaki yanlış ilişkilerde olduğunu söylüyorsunuz.

Cevabım: Asıl sorun, kendimizi doğanın içinde görmeyi öğrenmektir, genellikle düşündüğümüz gibi dışında değil. Doğaya karşı, içinde yaşadığımız eve karşı sorumluyuz. Düğmelerle dolu bir eve yerleştirildik ama bunların ne işe yaradığını bilmiyoruz. Bir düğmeye basıyoruz ve bir kasırga vuruyorr; başka bir düğmeye basıyoruz ve bir tsunami ya da yangın çıkıyor. Üçüncü düğmeye basıyoruz ve her şey harika oluyor.

Peki, ne yapacağız? İnsanlık, ormanın ortasında küçük bir evde oturan ve nasıl davranacağını bilmeyen çaresiz bir çocuk gibidir. Bunun anlamı, gerçekten özgür olmak için doğru şekilde büyümemiz gerektiğidir.

Bir kişi evinden ayrılıp ormana veya dağlara gittiğinde, “doğanın içine girdiğini” düşünür, ancak bu yanlış bir bakış açısıdır. Sanki evinden çıkıp hayvanların evine adım atıyormuş gibi. Ama doğa da aynı zamanda onların evidir! Doğanın bütünsel sistemini kendimizden ayrı bir şey olarak görmeyi bırakmalıyız.

Doğanın içinde olduğumuzu, onu etkilediğimizi ve onun da bizi etkilediğini ve bu karşılıklı bağın şu anda yanlış olduğunu hissetmemiz gerekiyor. Bu nedenle değişmesi gereken kişi insandır.

Doğanın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeleri, doğa sistemi ile içgüdüsel bir uyum içindedir. İnsan da, tamamen zıt bir doğaya sahip olmasına rağmen, onunla tam bir uyum içinde olmalıdır.

Hayvansal seviyenin üzerine çıkmak istiyorsak, bütünsel bir sistemin içinde olduğumuzu hissetmek ve doğanın cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyeleriyle bütünsel olarak nasıl bağ kuracağımızı öğrenmek için, doğaya karşı bilinçli olarak doğru bir tutum geliştirmeliyiz.

Doğanın geri kalanının işleyişine dayanan aynı ilkelere göre insan sistemini inşa etmekle yükümlüyüz. Bu, hayvansal seviyede gelişimimizi tamamladığımız ve şimdi daha da evrimleşmeye başladığımız için, insan sistemini nasıl yapılandıracağımızı doğadan öğrenmemiz gerektiği anlamına gelir. Ve burada, içsel insan seviyesinde, artık kendimizi tamamlamamız gerekiyor.

Kişinin görevi, doğadan, onunla nasıl bağ kurulacağını öğrenmektir. Doğa bize, tüm unsurlarının birbiriyle bağlantılı olduğunu gösterir. Bu karşılıklı bağlılık tüm seviyelerde belirgindir.

Böylece şu soru ortaya çıkar: Bir insan, çevresini doğru bir şekilde hissedebilecek, karşılıklı alışverişte bulunabilecek, doğayla denge içinde alıp verebilecek şekilde, tıpkı doğanın diğer tüm unsurları gibi, bu sisteme nasıl entegre olabilir? Cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeler, içgüdüsel olarak karşılıklı dengeyi korurlar.

Bize, birbirlerini yok edip öldürüyorlar gibi görünebilir, ancak bu sadece bizim egoist bakış açımızdan böyle görünür. Gerçekte, doğanın genel yasasının onlara yüklediği doğru dengeyi içgüdüsel olarak korurlar.

Ancak bu yasa, insanı zorlamaz çünkü biz onu bilinçli olarak uygulamalıyız.

Hayvanlar içgüdüleri tarafından yönlendirilir, ancak insanlar doğa ile dengeye ulaşmak için kendi çabalarını göstermelidir.

İçten İçe Tükendiğimde Ne Yapmalıyım?

Yorum: Normal bir hayat sürüyordum, normal bir şekilde çalışıyordum, işime tutkuyla bağlıydım ve sonra birdenbire, bam, bomboş hissettim. Birdenbire, hiçbir şeyin anlamı kalmadı. Çalışma var, iş var, para var ama bunların hiçbirinde anlam göremiyorum.

Cevabım: Bu doğaldır. Bu, bir insanın büyümesidir. Bu, insanın kademeli gelişimidir.

Kişinin egoizmi artık tatmin olmuyor. Bu hala bizim temelimiz olan aynı egoizm. Ama tatmin olduğu zamanlar vardı; işten, onurdan, şöhretten, bilgiden, paradan ve tüm bunları bir şekilde gerçekleştirme fırsatından haz alıyordu. Ve bugün, hayır. Başkalarının görüşü önemli değil; bir merdiveni tırmanmak önemli değil.

Belki herhangi bir metal veya malzemede bir tür yorgunluk olduğunu söyleyebilirsiniz, burada da aynıdır.

Yorum: Buna “tükenmişlik” deniyor. Böyle bir terim bile var.

Cevabım: “Tükenmişlik”, güzel söylenmiş, evet.

Egoizm bir sonraki çalışma moduna geçti. Artık her şeyin, eskiden tatmin, doygunluk, kibir tatmini vb. getiren şeylerin ona verilmesi yeterli değil. Artık değil. Ne yapmalıyım? Neden bir şey yapmam gerektiğini bilmiyorum. Neden yaşamalıyım veya çalışmalıyım? Bilmiyorum! Basitçe hiç ilgilenmiyorum.

Hiçbir tatmin, hiçbir doygunluk, hiçbir doyum yok. Neden çalışayım? Neden yaşayayım? Hiçbir neden yok. Hepsi bu. Bana bir hap verin, hepsi bu. İnsanlar bu noktaya gelecek!

Yorum: Evet, kesinlikle öyle olacaklarını hissediyorum.

Cevabım: Neden olmasın? Acıdan kurtulmanın bir yolu. Unutmak ve uykuya dalmak istiyorum.

Soru: Öyleyse hapı veriyorsunuz. Şimdi diyelim ki bizi bu çıkmaza soktunuz. Hatta bunun olacağını da açıkça hissediyorum. Neredeyse eminim ki olacak. Peki, böyle bir durumda insan ne yapmalı? Sürekli böyle evrensel bir haykırış olacağını söylüyorsunuz.

Cevap: Evet, ama bu haykırış, hayatın anlamını anlamak için gerçek arzunun farkındalığıdır. Başka bir deyişle, tüm bunlara neden ihtiyacım var?

Öyle bir dereceye kadar ki, bir insan için, özellikle de bir kadın için en önemli şey olan çocuklar bile artık neşe getirmeyecek.

Her şeye, kesinlikle her şeye sahip olacaksınız ama işinizi mekanik olarak bile yapamayacak, onlar için bir şey yapamayacaksınız. Hiçbir şey! Bu, egoist Kli’nin boşluğundan kaynaklanan gerçek umutsuzluktur.

Soru: Peki kurtuluş ne zaman gelecek?

Cevap: Bu durumdan kurtuluş, göklere doğru büyük bir feryat yükseldiğinde ve insanlık neden gerçekten var olduğunu anlamaya başladığında gelecek, daha önce değil.

Bu, ancak hayatın anlamını anlamak için gerçek bir ihtiyaç ortaya çıktığı zamandır. Bunu göreceğiz!

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı, Bölüm 2

Soru: İnsanlık, doğada içgüdüsel olarak var olan ama insanoğlunda bulunmayan dengeyi nasıl yaratabilir?

Cevap: İnsanoğlu, doğa ile denge kurma içgüdüsüne sahip değildir. İşte bu yüzden, insana kendi çabalarıyla insan toplumunu inşa etme ve dengeye ulaşmasını sağlayan bağ kurma gücünü ve aklı edinme fırsatı verilir.

Bu nedenle çevre kirliliğiyle mücadele etmek anlamsızdır, zira kirliliğin asıl kaynağı, yeni bir çağa girmiş olan insandır. Eğer insan kendi ıslahıyla ilgilenmezse, doğaya yapılan en küçük müdahale, sadece bir gramlık uygunsuz bir katkı bile, doğanın tüm sistemini dengesizliğe sürükler. İşte şimdi görmeye başladığımız şey budur.

İnsanlık yok olmayacak, ancak son ana kadar her türlü felaket mümkün: doğa bizi denizde boğacak, donduracak, aşırı sıcakta kavuracak ve orman yangınlarında yakacak.

Soru: Amerika Birleşik Devletleri, uzun yıllar boyunca Pasifik Okyanusu’ndaki iki mercan adasında nükleer silah denemeleri yaptı ve bu adalar doğal olarak insan yaşamına elverişsiz hale geldi. Ancak doğa orada başka hiçbir yerde olmadığı kadar olağanüstü bir şekilde gelişti. Bunun sonucunda bilim insanları, insan varlığının neden olduğu zararın, nükleer radyasyonun verdiği zarardan daha büyük olduğu sonucuna vardılar. Bu nasıl olabilir?

Cevap: Doğa, alt seviyelerde kendisine verilen zararı nasıl iyileştireceğini bilir, ancak elbette bunun da bir sınırı vardır. Eğer hasar çok büyükse, değişimler geri döndürülemez hale gelecektir.

Soru: Bir insan, “insan seviyesinde” ne tür bir zarar verir?

Cevap: İnsan, son yüz yıla kadar doğaya hiçbir zarar vermemiştir. İnsanın verdiği tüm zarar, doğayla denge içinde olmaması gerçeğinde yatmaktadır ki bu, doğanın temel unsuru olarak onun yükümlülüğüdür.

Asıl sebep, doğaya verilen mekanik zarar değildir, insanın onu yakması ya da kurutması değildir; ARİ’nin zamanından itibaren, 15. yüzyıldan ya da en azından o dönemi “son nesil” olarak tanımlayan Baal HaSulam’ın zamanından itibaren, kendimizi doğayla dengeye getirmeye başlamış olmamız gerektiği gerçeğidir. Doğanın bütünsel sistemiyle olan tutarsızlığımız – bu dengesizlik – tüm felaketlere neden olan şeydir.

Elbette bu, doğayla dengeye ulaştığımızda onu kirletmemize izin verileceği anlamına gelmez, aksine, doğaya zarar vermek aklımıza bile gelmezdi; içgüdüsel olarak doğru şekilde davranırdık.

Doğa ile dengede olmak, insanlar arasında — düşüncelerde, arzularda ve niyetlerde — iyi ve bütünsel ilişkiler kurmak, insan toplumuna, tüm genel doğaya ve üst sisteme zarar vermemek demektir.

Düşüncelerde bütünsel olmak, doğanın tüm sistemini tek bir organizma olarak algılamak demektir. Ve insanlar arasındaki doğru bağlara uygun olarak, tüm diğer – cansız, bitkisel ve hayvansal – seviyeler yükselir, genel sisteme dahil olur ve insanla birlikte ıslah edilir. O zaman hiçbir felaketler olmayacak ve her şeyde denge sağlanacaktır.

Çok katı bir kural geçerlidir: “Birey ve kolektif eşittir.” Bu, tek bir kişinin, tüm insanlık kadar zarar verebileceği anlamına gelir.

Önemin Derecesi

Şöyle yazılmıştır, “Efendi yücedir ve alçak olan görecektir,” sadece alçak olan bu yüceliği görebilir. Yakar (değerli) sözcüğünün harfleri, Yakir (bilecek) sözcüğünün harfleri ile aynıdır. Bu, kişi bir şey onun için değerli olduğu ölçüde, onun yüceliğini bilir anlamına gelir.

Kişi bir şeyden, onun önemine göre etkilenir. İzlenim, kişinin kalbine bir hissiyat getirir ve bu izlenimin önemini takdir ettiği ölçüde, içi sevinçle dolar. (Baal HaSulam, Şamati 26 “Kişinin Geleceği Geçmişe Duyduğu Minnete Dayanır ve Bağlıdır”)

Her şey, çevreye bağlı olan, önemin derecesine bağlıdır.  Eğer insanlar her yerde maneviyattan söz ediyorsa, içimde bir arzu alevlenir ve ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmasa bile, bunu takdir etmeye başlarım. Bu durumda, yolu takip edecek yakıta ve güce, herkesin konuştuğu, benim görüş alanımdan kaçan geçici bir şeye sahip olurum. Bu bir sorun değildir; başkalarını gözlerim kapalı takip etmeye hazırımdır.

Toplum beni bu şekilde “hipnotize” eder ve ileriye doğru iter. Dünyamızda bu, en sonunda benim en ufak bir ihtiyacım olmayan şeyleri anlamsızca satın almamla sonuçlanır. Fakat bir grup içinde, bu, beni manevi bir hedefe doğru iter ve bu hedefi yavaş yavaş ifşa ederim, ta ki bütünüyle ifşa olana kadar. Bu yolun tamamı, manevi merdivenin tüm basamakları, yalnızca çevreden gelen, hedefin önemiyle aşılandığım için elde edilir.

Bu nedenle, eğer kişi aşağılığının, çağdaşlarından daha ayrıcalıklı olmadığının farkında ise, yani kişi bu dünyada en basit şekilde bile kutsal çalışma için ona güç verilmemiş birçok insanın var olduğunu görürse; hatta niyet etmeden ve Lo Lişma’da (O’nun hatırı için değil) bile ve hatta Lo Lişma’nın Lo Lişma’sında bile ve Keduşa’nın (kutsallık) kıyafetlenmesine hazırlık için hazırlanmada bile, bazen mümkün olan en basit şekilde bile olsa, kutsal çalışmayı yapma arzusunu ve düşüncesini kazandığı zaman, kişi bunun önemini takdir edebilirse, kutsal çalışmaya değer verdiği ölçüde, kişi bunu övmeli ve bunun için minnettar olmalıdır.

Bu böyledir, çünkü Yaradan’ın Mitzvot’unu (emirler) niyet olmadan bile, yerine getirmenin önemini takdir edemediğimiz doğrudur. Bu koşulda kişi, kalbinde sevinç ve mutluluk hissetmeye gelir.

Kişinin övgü ve şükran duyguları genişler ve kutsal çalışmanın her bir noktasında coşku duyar ve kimin hizmetkârı olduğunu bilir ve böylece giderek daha da yükselir. Bu yazılmış olan, geçmişte “Bana gösterdiğin bu lütuf için, Sana teşekkür ederim” sözlerinin anlamıdır ve bununla kişi güvenle şunu söyleyebilir ve der ki “ve Sen benimle bunu yapmaya yazgılısın,” der. (Baal HaSulam, Şamati 26 “Kişinin Geleceği Geçmişe Duyduğu Minnete Dayanır ve Bağlıdır”)

Yaradan’ın huzuruna çıkmaya layık kimse yoktur. Dahası, hiç kimse başkalarından önce Yaradan’ın huzuruna çıkmayı hak etmez. Ne tür bir erdem olabilir ki?

Dolayısıyla kişi, en azından sürece dahil oluyorsa, Yaradan onu Kendisine doğru çekiyor olsa bile maneviyata yöneliyorsa, buna minnettar olmalı; büyük bir önem ve anlam vermelidir. Kişi, kendi içinde geliştirdiği önem ve duyarlılık derecesi sayesinde, Yaradan’ın onu karşılıklı bir ilişki içinde nasıl yukarıya doğru çektiğini hisseder. Anlaşılan o ki, kişinin tüm hikâyesinin, insanı bugüne kadar bilinçli olarak yönlendiren tüm suçların ve yanlış adımların arkasında Yaradan vardır. İşte o zaman insan altıncı bir his edinmeye başlar: Yaradan’ın hissiyatını. Bu, yalnızca sahip olduğu önemin ölçüsündedir.

Formül neden bu kadar basittir? Neden Yaradan’dan bir karşılık alabilmek için sadece maneviyata önem vermemiz gerekir?

Aslında bu önem bilinci her şeyi kapsar. O’nun rızası için “Efendi yücedir ve alçak olan görecektir” denildiği gibi başımı eğmeliyim. O’nu gözümde yüceltirim yani verme niteliğini, ve kendimi alçaltırım yani alma niteliğini.

Bunun için çevreden güç alırım, bu da küçük bir birey olarak katılmam gerektiği anlamına gelir. Sonuçta, büyük olandan öğrenebilecek olan, küçük olandır çünkü onları gerçekten öyle algılar. İşte bu yüzden bir gruba katılırım ve bunu yaparak ihsan etme, komşuma sevgi ve birlik olma niteliklerini geliştiririm.

Aynı zamanda Yaradan’ın eylemlerini de çalışmam gerekir: tüm gerçekliği nasıl kurduğunu. Ayrıca bu mesajı başkalarına da yaymam gerekir. Sonuçta O’nu onurlandırırım ve bu nedenle ne istediğini öğrenirim. O, Kendini herkese göstermek, başkalarına ihsan etmek ister ve ben de bu doğrultuda hareket ederim.

Öyle anlaşılıyor ki, Yaradan’ın önemine dair tek bir kavram bile, bende var olan her şeyi, kapta ve ışığın önündeki her şeyi, bu eyleme eklemek yeterlidir.

Dostlarla İlgili Çalışma

Soru: Birleşmeye çalıştığım insanların arzularına giriyorum ve onların Kelim’lerini kıskandığımı hissediyorum. Bu durumda nasıl çalışmalıyım: Her şeyi basitçe Yaradan’a mı bağlamalıyım? Bu bir ıslah mı yoksa kıskançlıkla çalışmanın başka bir yolu var mı?

Cevap: Çalışma, sadece çevrenizle, tüm bu yoldan birlikte geçtiğiniz dostarınızla ilgilidir. Onlarla ilgili olarak kendinizi giderek daha fazla iptal ederseniz, o zaman ilerlersiniz ve Yaradan’dan daha fazlasını alırsınız.

Gönüllülerde Tükenmişlik

Yorum: Psikologlar, hayırseverlik faaliyetlerde bulunan gönüllü çalışanların, diğer herkesten daha fazla tükenmişlik yaşadığını gösteren çok ilginç bir çalışma yaptılar. Duygusal, fiziksel ve zihinsel tükenmişlik stresten kaynaklanır. Genellikle “merhamet yorgunluğu” denilen şeyden muzdariptirler.

Cevabım: Bu, kişinin kendi egoizminin üzerinde bir şey yapma konusunda tamamen güçsüz olması nedeniyle olur. Kişi egoistçe, özgecil eylemlerinin başarılı olmasını ister, ama sonunda başarılı olmazlar. Sonuç olarak, hepsinden nefret etmeye başlar.

Önünde bir duvar görür ve özgeciliğin taleplerinin kendi egoizmine, doğasına ne kadar zıt olduğunu görür. Ve bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktur.

Soru: Öyleyse, tükenmişliğe yol açmayacak gerçek hayırseverlik nedir?

Cevap: Gerçek hayırseverlik, kişinin dünyayı mükemmelliğe ulaştırmak amacıyla, dünya için çalışması ve bu mükemmelliğin ne olduğunu tam olarak anlamasıdır.

Soru: Peki bu mükemmellik nedir?

Cevap: Bu yalnızca insanlar arasındaki birleşmede mümkündür. Bireylerde ve uluslarda birlik duygusunu, birleşme niteliğini biriktirerek ve geliştirerek gerçekleşir. Bu tür büyük çaplı girişimlere ise şimdiye kadar neredeyse hiç tanık olmadık.

Yorum: İnsanlar sürekli birilerine karşı birleşiyor. Ama siz, dünyanın birliği için birleşmeleri gerektiğini söylüyorsunuz.

Cevabım: Evet, bu şimdiye kadar hiç olmadı ve işte bu, gerçek hayırseverliktir.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 99

Kabalistik Bir Grupta Nasıl Davranmalıyız: Gerçeğimize Göre Mi Davranmalıyız, Yoksa Rol Mü Yapmalıyız?

Kabalistik bir toplumda ve grupta iki tür davranış vardır:

1) İçlerinde yanan kalplere sahipken, dışlarında küçümseyici davranışlar sergileyen en büyük Kabalistlerin karakteristik davranışı. Bu, Kotzk Hasidimlerinin (Sneh Boer B’Kotzk kitabında anlatıldığı gibi) davranışına benzer. Bunlar, içsel olarak yüksek anlayış, özlem, gerçek çalışma ve sürekli içsel çaba seviyelerine ulaşmış, dışsal olarak ise açıkça küçümseme sergileyen kişilerdi. Bunu öyle bir noktaya getirdiler ki, insanlar Yahudi olmadıklarına bile ikna oldular. Yom Kippur’da sakallarında ekmek kırıntılarıyla sinagoga girdiler ve dışarıdakilerin içsel çalışmalarına hiçbir şekilde müdahale edememesi için kasıtlı ve meydan okurcasına başka şeyler yaptılar ve bunu son derece ciddiyetle yaptılar.

2) Neslimizin karakteristik özelliği olan, küçümsemenin yasak olduğu ve bunun yerine gruba ilham vermenin gerekli olduğu bir davranış. Çünkü hepimiz gruptan manevi ilham almaya ihtiyaç duyarız, aksi takdirde manevi olarak kayboluruz. Nasıl mı? Mevcut durumumuzda, dostlarımızın kalbini göremediğimiz için yalnızca dışsallıklardan etkileniyoruz. Herkes küçümseseydi, biz de küçümseyici olurduk.

Tüm dostlarımız tamamen erdemli kişiler olabilir, ancak dışsal davranışları, dışarıdan gelenlerin bizi etkilemesini önlemek için bilgelerin tavsiye ettiği gibi olacaktır. Ancak, bizim önümüzde böyle davranırlarsa, bu gerçeği algılayamayız, bunun yerine dışsal, sahte davranışlarına odaklanırız ve böylece kafamız karışır ve tüm meseleyi terk ederiz.

Bu nedenle, tam tersi şekilde davranmak gerekir. Sanki gerçekten maneviyatı arzuluyormuşuz, sanki birbirimizi seviyormuşuz, sanki birbirimiz için her şeyi yapmaya istekliymişiz gibi görünen bir davranış benimsemeliyiz. Bu dışa dönük bir eylem olsa da ve hepimiz bunun bir aldatmaca olduğunu bilsek de, bedenimiz görüp duyduğunu anlar, sadece gördüğüne inanır ve bu dışa dönük davranıştan gerçekmiş gibi etkilenir.

Bedenin tepkilerini inceleyen psikologlar, insanların eşlerine her gün, öfkeli veya sevgi eksikliği hissetseler bile, “Seni seviyorum” demelerini öneriyor. Bu cümleyi eşlerine tekrarlarlarsa, eşleri bunu duyar ve sevgi bu cümleyle kalplerine ulaşır. Manevi çalışmada bedenle bu şekilde hareket etmemiz gerekir. “Yaradan yücedir, dostlarımı seviyorum, amaç önemlidir” vb. demeliyiz. Buna göre, beden bunların önemli ve anlamlı olduğunu özümseyecektir.

Dünyamızda işler böyle yürür. Moda ve zevkler değişir ve dalgalanır. Gerçekte hiçbir anlamları, gerçeklikle hiçbir bağları yoktur; sadece yanılsamalardır. Ancak bir şeye aniden önem atfedildiğinde ve insanlar ona taptığında, içeriği boş olsa bile, herkes öyle dediği için bizim için de önemli hale gelir. Manevi çalışmalarda da durum böyledir. Bu nedenle, manevi hedefin ve Yaradan’ın önemini açıkça ortaya koymalı ve tartışmalıyız.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 98

Neden Bağa Tutunmak, Bariyeri Aşmanın Koşuludur?

Kim bilebilir? Yaradan bir koşul koyar ve biz onu yerine getirdiğimizde, Yaradan bizi bariyerin ötesine geçirir. Biz bariyeri aşarak hiçbir şey kazanmayız. Ne araçlarımız, ne gücümüz, ne de giriş biletimiz vardır. Bariyerin öncesinde belirli bir koşulu yerine getiririz ve ardından bariyerin ötesine götürülürüz.

Bu koşul gereklidir çünkü onu yerine getirirken yanımızda bir şey götürürüz. Yazıldığı üzere, Mısır’dan çıkarken kaplar alınır, karanlıkta kaçılır ve Firavun’un huzuruna çıkılır. Başka bir değişle, bu izlenimi alırlar. Eğer Mısır’dan geçmezsek, İsrail topraklarına ulaşamayız. İsrail’e yalnızca Mısır üzerinden ulaşabiliriz

Mısır’da bulunduğumuz seviye; İsrail Topraklarına girmemize izin verecek kadar yüksek bir seviyeye ulaşana kadar artıp büyüdüğü anlamına gelmez. Bizler “Kızıldeniz”den geçeriz; bu çok özel bir deneyimdir, tam anlamıyla bir mucizedir. Bu demektir ki, biz kendi gücümüzle hiçbir şey yapmayız. Bizi karşıya geçiren, hazırlıklarımız değil.

Maneviyat Algısı Egoizmi Yıkarak Gerçekleşir

Soru: Sürekli küresel sistemden bahsediyorsunuz. Ancak insan bilinçaltında, küresel bir sistemde ailenin ve her şeyin iyi olması gerektiğini anlar.

Anlaşılan o ki, insan farklı bir duygu içindeyse, kendini değil, etrafındaki insanları önemser ve bundan büyük haz alır. Bu doğru mu, değil mi?

Cevap: Egoizmi mi haklı çıkarıyorsunuz? Elbette, egoistçe haz almak çok hoştur ve bunun için kendinizi parçalamanıza gerek yoktur.

Bütün sorun, bunun gerçekten mümkün olmamasıdır. Hayal kırıklığı gelir, boşluk, içinde kalınması imkânsız durumlar gelir. Yaradan kasıtlı olarak hayatımızı mahveder.

Soru: Öyleyse maneviyat hissi her zaman kırılma yoluyla mı gelir?

Cevap: Kesinlikle! Başka nasıl olabilir ki?! Sonuçta, kendinizde tamamen farklı duyu organlarını ifşa etmelisiniz, almaktan değil, ihsan etmekten haz alacağınız duyu organlarını.

Tüm dünya, insanlığı ıslaha getirmek için yaratılmıştır. Bu nedenle, gerekirse zorluklar da yaratılır.

Ve eğer kişi kendisi için zorluklar yaratıyorsa, ona bunları dayatmaya gerek yoktur. Yani, kendisi kendini ıslah etmenin yollarını arıyorsa ve egoizmini tersine çevirmek için onu tanımlamaya çalışıyorsa, onu dövmeye, iğnelemeye veya ona engeller yaratmaya gerek yoktur.