Monthly Archives: Ağustos 2021

“Kitle İletişim Araçları Neden Kötü?” (Quora)

Dünyada hiçbir şey kötü ya da iyi değildir. Her şey onun kullanımına bağlıdır. Bu nedenle bilgi ve iletişim araçlarımızın insan egosu tarafından geliştirildiğini ve bunları insanlığın yararına geliştirmemiz gerektiğini artık anladığımızı söyleyebiliriz.

Sorun, kitle iletişim araçlarının kötü ya da iyi olması değildir. Kitle iletişim araçlarının iyi veya kötü etkisi, nasıl kullanıldığına bağlıdır.

Kitle iletişim araçlarından kimler yararlanır? İnsanlık, genel doğa yasasına göre mi yarar sağlıyor yoksa öncelikle sahiplerinin çıkarlarını, reytinglerini yükseltmek ve kazançlarını artırmak için mi kullanıyor?

Bu, kitle iletişim araçlarının sorunudur. Özünde, insan toplumu arasında olumlu bağlar kurmaya yardımcı olma yeteneğine sahiptir, ancak bunun yerine insanları bölmek için kullanılır. Sonuç olarak günümüzde kitle iletişim araçları olabilecek en kötü şekilde kullanılmaktadır. Bu nedenle bir yandan kitle iletişim araçlarına tahammül edemiyoruz, diğer yandan onsuz hayatın imkansız olduğunu hissediyoruz.

Bazen kitle iletişim araçları, örneğin belirli davranışları ve olayları iyi eleştirdiğinde olumlu tesir eder. Ancak kural olarak, kitle iletişim araçları olumsuz sonuçlara yol açar, çünkü onun idarecisi olanların egosu tarafından hükmedilir.

Kısıtlama Gelişim İçin Bir Koşuldur

Soru: Kısıtlama, insani gelişim için bir koşul mudur? Hızla ilerleyebilmek için kısıtlamanın nedeninin ve amacının farkında olmak zorunda mıyım?

Cevap: Kısıtlamalar, dünyayı ve çevremizdeki alanı keşfetmemiz için bize büyük fırsatlar sunar. Kısıtlamalar olmasaydı hiçbir şey hissedemezdik.

Kısıtlayıcı güçler nedeniyle herhangi bir sistemi, eylemi veya niteliği hissediyoruz: neden, ne için, nasıl?

Bir engelle karşılaşmazsam ve elim hiçbir şeye değmezse, sanki düşüyormuşum, kaybolmuşum gibi gelir ve hiçbir şey hissetmem. Ve bir şeyle karşılaştığımda, engelle etkileşim benim içimde bilgi üretir.

Bu nedenle eğitim kısıtlamadır.

“Cesaret Nedir?” (Quora)

Cesaret, dünyaya inat (dünya sana gülse bile, dünya sana inanmasa bile, dünya senin vermek istediğini istemese bile)ayağa kalkmak ve dünyaya neyin fayda sağladığını, dünyaya neyin barış getirdiğini ve bugün insanlığın kurtuluşuna neyin fayda sağladığını tüm dünyaya sevgi, sabır ve yüksek bir moralle anlatmaktır. Böyle bir duruma kısa sürede ulaşamasak da ve bunu açıklamak zor olsa da, alacağımız cevap kabul görmeme, kınama, anlamama ve reddetme olsa da — yine de bizler doğanın genel yasası hakkındaki bilgileri dünyaya getirmekle yükümlüyüz.

Bu inanç değildir ve Yahudilik, İslam, Hıristiyanlık, Konfüçyüsçülük veya Budizm olsun, herhangi bir dinle de ilgili değildir. Bu, dünyanın temel aldığı ve dünyanın onu kabul etmesi gereken evrenin genel yasasıyla ilgilidir. Bu genel doğa kanunu, herkese “Komşunu kendin gibi sev” ilkesine göre davranmak zorunda olduğumuzu belirtir. Doğa bizi buna zorluyor. Bu nedenle, mümkün olduğu kadar çok araç ve formatla bunu dünyaya tekrar tekrar açıklamamız gerekiyor.

Özünde, herkese olumlu davranmak ve olumlu bağ kurma ihtiyacı hakkındaki bilgeliği yaymak, insanlığın sahip olduğu en büyük cesarettir. Böyle bir süreçte, aklımız ve gururumuzla başkalarına karşı tavır almayız, tam tersine insanlığa hizmet ettiğimizi, herkesin altında olduğumuzu ve herkese ihtiyacımız olduğunu hisseder ve onlar için en iyisini dileriz.

Gerçek cesaret budur ve bu şekilde her şeyden önce egomuza meydan okur ve kendimizi dünyanın hizmetkârı yaparız. Sadece egonun üstesinden gelenler gerçek kahramanlar olabilir.

Ruhun Yapısını Bilmek Onu Neden Geliştirir?

Soru: Üst dünya ve ruhun gelişimi hakkında bilgi sahibi olmak arasındaki bağlantı nedir? Ruhun yapısı hakkında edindiğimiz bilgiler neden ruhumuzu geliştirir?

Cevap: Çünkü manevi bilgi, beni değiştiren üst ışığı aldığımın bir göstergesidir. Bu okuldaki veya üniversitedeki bir öğretmenden duyduklarım gibi değildir, çünkü bir öğretmenden duyduklarım beni hiçbir şekilde etkileyemez.

Üst ışık bana girdiği ve niteliklerimi değiştirdiği ölçüde, bu nitelikleri algılamaya başlarım. Bununla birlikte,  sadece içimde meydana gelen değişikliklerin bir sonucu olarak bana ne olduğunu hemen anlamam.

Hangi Düşünce Daha Güçlü?

Soru: Düşüncelerimizle diğer insanları etkileyebilir miyiz ve hangi düşünce daha güçlü, bireysel düşüncemiz mi yoksa grubun düşüncesi mi?

Cevap: Bireysel bir düşüncenin, gerçekten yerine getirilmiş grup düşüncesine kıyasla aslında hiçbir gücü yoktur. Birbirinizle doğru bir şekilde bağ kurarsanız, yaratılış amacına yönelik her ortak düşünceyi doğru ve en iyi şekilde uygulayabileceksiniz.

Bununla birlikte, başka bir düşünceye girerseniz, bu sizi yine de yaratılışın amacına, ancak farklı bir yan yola götürecektir. Tüm insanlık tek bir hedefe doğru ilerliyor, ancak alternatif yollarla, kayalık yollarda ve bu nedenle insanlık asıl görevine, yaratılış amacına yavaş ve kötü bir şekilde ulaşıyor.

Doğrudan ilerleyebileceğimiz bir hedef var, ancak aklımızın yan hedefler tarafından dikkati dağıtılıyor. Ancak bir onluda toplanırsak ve kendimizi doğru hedefe yöneltirsek, sürekli ilerleyeceğiz ve diğer tüm nitelikler, arzular ve koşullar kendiliğinden çözülecektir.

“İnsanların Kan Dökülmeyen Bir Dünya Yaratmayı Düşünmeleri Mümkün Mü?” (Quora)

İnsan toplumunda, siyasette, ekonomide ve diğer alanlarda kan dökülmeden değişiklikler, yalnızca bir ilke aracılığıyla mümkündür: Modern bencil siyaseti dengelemek için, insanların bakış açısını, kamuoyunu yavaş yavaş değiştirmeliyiz. Başkalarına fayda sağlamayı kişisel çıkardan üstün tuttuğumuz özgecil bir kamuoyu oluşumu sayesinde, gücün bize karşı davranış biçimini egoistten özgeciliğe çevireceğiz.

Başkalarına fayda sağlamayı kişisel çıkardan daha öncelikli hale getirme ihtiyacına ilişkin bilginin yayılmasının bir sonucu olarak, yetkililer görüşlerini ve yönlerini değiştireceklerdir.Zor olacak ama kamuoyu böyle harikalar yapabilecek kapasitededir.Sonunda, her şey kitlelerin bilgisine bağlıdır.Bu nedenle bir yönetim değişikliğinden önce dünyada böylesi bir tutumun yaygınlaştırılması, hazırlanması ve eğitimi olmalıdır.

Yetkililerin değişmesini beklemenin ya da bir şeyleri değiştirmeleri için onlara yönelmenin bir anlamı yoktur. Onlar sadece güçleriyle ilgilenirler. Onların değişimi ancak kamuoyunun değişmesiyle gerçekleşecektir.

Kabala’da Şansa Yer Yoktur

Soru: Fizikte, bir kişinin bir yönde her türlü çabayı gösterdiği ve tamamen farklı bir şey ortaya çıkardığı bir olgu vardır. Kabala’da da böyle bir şey var mı?

Cevap: Hayır. Kabala’da bu tür bir “kaza” yoktur. Kişi ne yapması gerektiğini bilir. O her zaman ilerler, bu giderek daha çok kendi içinde ihsan etme ve sevgi niteliklerinin gelişmesine neden olur ve onun kendisinden çıkmasına ve yükselmesine neden olur. Bu onun hareketi, onun yönüdür.

Soru: Ancak Yaradan’ın ihsan etme niteliğini edinmek istediğini söylese de aslında bunu istemez değil mi?

Cevap: Aslında, istemez. Ancak, çalışma sırasında, ona çevreleyen ışık denilen belirli bir üst enerji gelir ve bu onun farklı olmasına yardımcı olur.

Burada şansa yer yoktur. Işığın tarafından, zorunlu olarak bir dış etki ortaya çıkar ve esasen bizler bunu amaçlarız. Bilimde kendini bize aniden gösteren bir şeyi amaçlamıyorsak, burada tam olarak istediğimiz şey budur.

 

“İnsanlığın İhtiyaç Duyduğu Gelişimsel Sıçrama” (Linkedin)

İnsanlık, son on yılda şimdiye kadarki en hızlı temposunda gelişti. Bir zamanlar sadece yürümekle mutluyduk; ne zaman ki bu yeterince hızlı olmadı, arabayla seyahat etmeye başladık. Şimdi bu yetersiz ve uzaya seyahat etmek istiyoruz. Önümüzdeki bu yarışlardan herhangi biri gerçekten hayatımızı daha iyi hale getirdi mi? Muhtemelen getirmedi. Tecrübe gösteriyor ki, teknolojik gelişmeler yatırımcılar tarafından her zaman insan aleyhine kullanılmıştır. Akıllı varlıklar olarak insan evriminin bir sonraki aşamasında, gerçekten tatmin edici bir gelişmenin, insanlar arasındaki iletişim kodunda bir değişiklik gerektireceğini anlamak zorundayız.

Doğada sürpriz yoktur, hiçbir şey tesadüfen olmaz; her şey mutlak yasalara tabidir. İnsan ırkının gelişiminde bile, biz onları tanısak da tanımasak da, evrim yasaları ve güçleri iş başındadır. Bu evrimin bir sonucu olarak, duygusal ve zihinsel algılarımız zaman içinde değişir.

20. yüzyılda uzun bir yol kat ettik. Bilim ve teknolojide devrimler, savaşlar ve atılımlar yaşadık. Ardından internet devrimi geldi ve sosyal ağlar büyük bir sesle yayıldı. İnsanlık muazzam şekilde değişti. Fakat birkaç yıl içinde, kurduğumuz yeni sosyal ilişkilerin bize büyük zarar verme potansiyeli olduğu ortaya çıktı.

Sahte haber olgusu günlük hayatımızı işgal etti ve artık kişi dünyanın herhangi bir yerindeki insanlarla anında kavga edilebilir. Herkes her yerde sorun çıkarabilir, öfkeyi kamçılayabilir ve başkalarını gezegeni yakmaya teşvik edebilir.

Geçmişte, ülkelerin nükleer kapasiteleri var ise statükoyu ve sükuneti korumanın herkesin çıkarına olduğu açıktı. Bugün, yanlış bilgilerin yayılması gibi faktörler bir nükleer savaşa yol açabilir ve dünyayı bir anda yok edebilir. Ayrıca, tüm dünya bir ağ, çevrimiçi bağlantılı, bağlı olduğu için yalnızca belirli sınırlı ülkeleri etkileyecek kararlar almak artık mümkün değil.

Bu birbirine bağlı olma, kişisel düzeyde de mevcut. İftira, zorbalık, reddetme, yok etme ve utandırma insanları perişan eder ve insanları uç noktalara iter. Dedelerimiz, altında yaşadığımız strese tanık olup değerlendirebilselerdi, ne yazık ki şimdiki hayatımızın, daha az gelişmiş olduğumuz zamandan daha kötü olduğunu söylerlerdi.

Önümüzde, insani egoist gelişimimizin maksimuma ulaştığının farkına varma görevimiz var ve var olmaya devam etmek için bizi ileriye götürecek yeni bir itici güç geliştirmemiz gerekiyor. İçinde bulunduğumuz durumu ve insanlar arasında uygun bir bağ kurma ihtiyacını hesaba katacak bir genel-toplumsal eğitim sürecine birlikte girmek zorundayız.

Daha sonra insanlığın, toplumun ve doğanın gelişimini tanımlayan yeni bir paradigma belirleyeceğiz. İçimizde yepyeni bir arzuyu, başkalarına iyilik yapma arzusunu uyandıran bir gücü keşfetmek için dar egoizmin (başkalarının zararına bencil yaklaşımın) üzerine nasıl çıkılacağı konusunda yeni rehberlik alacağız.

Gelişim sürecimizdeki bir sonraki durak, tüm sorunlarımızın kökünün, bugün gelişiminin zirvesine ulaşmış olan egoist doğamızda yattığını anlamak olacaktır. Başkalarıyla iyi geçinmemize izin vermeyen, bir anda patlamamıza ve dokunduğumuz her şeyi yok etmemize neden olan, egoizmimizdir.

Ancak egoizmi aşmayı öğrendiğimizde, tüm insan ırkına tek bir beden gibi davranmaya başlayacağız. Ancak o zaman, teknolojik gelişmelerimizin ve yeniliklerimizin avantajlarından yararlanırken, herkes için nasıl iyi bir yaşam kuracağımızı anlamaya başlayabiliriz. Sonunda, insani gelişimin bir sonraki seviyesi, her birimiz arasındaki tamamlayıcı bağların gelişimine ve beslenmesine dayanmalıdır.

Tapınakta Yemekler

Yorum: Tapınakta sadece hayvanları kurban etmediklerini, aynı zamanda orada büyük yemekler düzenlediklerini tarihten biliyoruz.

Cevabım: Gerçek şu ki, Tapınak aynı zamanda bir çalışma yeriydi – ülkenin her yerinden insanların toplandığı bir yer. Bir kişi Tapınağa geldiğinde yanında kurbanlar getirmesi gerekiyordu ve bunlardan bazıları yemek hazırlamak için kullanılıyordu.

Bu yemekler ortak sofralara konur ve herkes gelip yemeğe katılabilirdi.

Kabalistik bir yemeğe genellikle onun yardımıyla manevi olarak yükselmek isteyenler katılır. Ne için bir araya geldiklerini anlarlar; bu büyük bir iç çalışma, büyük bir çabadır.

Doğaya Neden Yaradan Denir?

Soru: Kabala’nın Temel Kavramları kitabınız, kişiyi Yaradan’a yaklaştıran metodolojiyi çok detaylı bir şekilde anlatıyor.

Ancak birçok modern yönetici ve danışmanlar, Yaradan kavramından ve O’nun realitemiz üzerindeki etkisinden oldukça uzaktır. Burada temelden farklı bir yaklaşım olabilir mi?

Cevap: Bütün bunlara Yaradan değil, doğa diyelim. Aynı şeydir. Yaradan bizim üst yönetim dediğimiz şeydir çünkü kendi amacına veya kendi planına sahip olması anlamında bilinçten yoksun değildir. Bu yüzden, “Bu üst güçtür, Yaradan’dır” diyoruz. Ne de olsa O’nun bir planı, açıkça uygulanan bir programı var. Diğer her açıdan ona basitçe “doğa” diyebilirsiniz, her bir parçasını kontrol eden ve onları mükemmelliğe ulaşmaya iten uçsuz bucaksız, mükemmel bir doğa.

Bu nedenle “Yaradan” ve “Kabala” terimlerini ortadan kaldırabilir ve tamamen açık, teknik, bilimsel terimlerle yazabiliriz.

Bundan çok mutlu olurum çünkü kendimi dindar bir insan olarak görmüyorum; çünkü Kabala’nın dinle ya da Yahudilikle ilgisi yok, o, doğadan bahseder. Birçok Kabalist dünyanın çeşitli uluslarındandı.

Bilimde var olan doğaya yönelik tutumun aksine, burada doğaya yönelik tutum, bir planı, bir amacı ve bu planın uygulanmasının güçlerini içerir. Bu yüzden doğaya Yaradan diyoruz.