Yaradan’ın Memnun Olması İçin

Soru: İnsanda, Yaradan’ın kendisine bir şey vermeyeceğine dair her zaman bir korku var mıdır?

Cevap: Böyle bir korku insanda her zaman vardır. Yaradan’dan bir şey aldığıma az da olsa inanıyorsam, O’nun bana bir şey vermeyeceğinden korkarım. O zaman sinagoga koşar, bağış yapar ya da O’ndan bir şey almak için her şeyi yaparım.

Bunun Kabala ile hiçbir ilgisi yoktur. Kabala, Yaradan’ın memnun olması için, kendimle hiçbir bağlantım olmadan, O’na nasıl yaklaşmam gerektiğini anlatır.

Öncelikle, bir kısıtlama (Tzimtzum) yaparız ve kendimizle ilgili hiçbir hesaplamayla bağlantılı olmayan, yalnızca ihsan etme uğruna var olan Bina niteliklerini ediniriz (“Al menat lehashpia”). Almakla hiçbir şekilde bağlantısı olmaması için alma arzumuzu örteriz ve ancak o zaman ihsan etme uğruna almaya başlarız.

Kabala metodu, ters yönde çalışan tek metottur. Diğer tüm metotlar “Ben sana veririm, sen bana verirsin” ilkesine dayanır. Bu bir takas, bir hesaplamadır: Emirler mi istiyorsun? Ben emirleri yerine getireceğim, sen de beni, hayatımı doldur, bana sağlık, biraz para, şeref, saygı, bir aile ver ki her şey yolunda olsun.

Hasidizm ve diğer metotlar bu yaklaşım üzerine kurulmuştur.

Kendinize Yaradan’ın Bakış Açısından Bakın

Evrende sadece ışık ve Kli vardır. Işığın, Kli önünde farklı tezahürleri olduğu gibi, Kli’nin de kendini hissetmesinin farklı yolları vardır. Bu dünyada kendini ya cansız, ya bitkisel ya da hayvansal olarak hisseder; burada kendini hiç fark etmez, ne olduğunu bilmez ve yalnızca alma arzusuna göre hareket eder.

Bunlar, yaratılışın kendisini dışarıdan göremeyen ve kendisini inceleyemeyen cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeleridir. Ardından, yaratılışın alma arzusuyla ve tüm nitelikleriyle dışarıdan ilişki kurabileceği “konuşan”, “insan” seviyesi gelir. Ancak bu da çok özneldir.

Kendini yanlış algılasa, alma arzusunun içinde ne olduğunu anlayamasa ve tüm bunların önceden belirlenmiş olduğunu görmese bile, yine de kendini bir tür bağımsız nokta, kendisini dışarıdan inceleyen tarafsız ve objektif bir araştırmacı olarak tanımaya çalışır.

Yaratılan, Kli, ne zaman kendini tamamen özgürce yargılayabilir? Yaradan’ın bakış açısıyla kendine bakma fırsatını elde ettiğinde. Kli, ihsan etme arzusunu edindikçe, alma arzusuyla Yaradan’ın ilişki kurduğu gibi ilişki kurabilir. Ve bu iki noktadan başka bir şey yoktur: ya yaratılan olarak ya da Yaradan olarak ilişki kurmak.

Bir kişi ihsan etme Kelim’ini edinirse, iki dünya yani iki düzlemde var olan iki tür farkındalık, hissiyat olduğunu görebilir. Ve ihsan etme Kelim’ini edinmeden önce, kendisininkinden tamamen farklı başka bir bakış açısı olduğunu hiç anlamaz.

Yoksullara Dikkat Edin

Yazılmıştır ki, yoksulların oğullarına dikkat edin… onlardan, Tora ortaya çıkacaktır. Kendini yoksul hisseden, Yaradan’ın ifşasının ışığını almak için gerçek Kelim’e (kaplara) sahip olmayan kişi, yoksul adam olarak adlandırılır. Örneğin, “bilgi açısından yoksul”.

“Dikkat edin” ne anlama gelir? Gerçek şu ki, kişi bu tür durumları ihmal eder, onları istemez ve hiçbir şeyi olmadığında yoksulluk hissinden kaçar. Sonuçta, alma arzusu, egoizm, acı çekmek istemez, doğası budur.

Kişi her zaman kendini sakinleştirir ve bir şeyin eksik olduğu, kendisinde bir sorun olduğu hissini örtbas eder. Gerçek arzularını ifşa etmek için hazır hissetmez.

Egoizm, ona kendine acıma ve kendini “kemirme” için fırsat vermekten hoşlanır ve buna hazırdır, ancak buna yoksulluk hissi denmez.

Burada yoksulluk hissi, ihsan edecek gücün olmamasıdır ve burada alma arzusu bize hiçbir fırsat bırakmaz, bizi her zaman ondan uzaklaştırır. Bu nedenle, “Yoksulların oğullarına dikkat edin” diye yazılmıştır, yani yoksul hissetmenin sonuçlarına, bunun sonucunda talep ettiğimiz şeye dikkat etmeliyiz. Sonuçta, Tora tam da bu talepten doğar ve kaynağa geri dönen ışık da buradan gelir. Islahı alma Kli’si “yoksullar” olarak adlandırılır.

Dostu Haklı Çıkarmak

Soru: İnsan başkalarına bakıp onları kusurlu olarak, alma arzularını ıslah edilmemiş bir biçimde görürken, kendisinde bunu nasıl görmez?

Cevap: İnsan başkalarına bakıp onların hepsinin alma arzusunun içinde olduğunu, kendisinin öyle olmadığını nasıl görür ki?

Rabaş çok basit bir örnek verir: Benim bir çocuğum var, komşunun da bir çocuğu var. Benim çocuğum tatlı, sevimli, akıllı ve usludur. Ona bakarım ve küçük bir adam görürüm. Ama komşunun çocuğuna baktığımda onu kirli, cahil, bakımsız, kaba ve gürültücü olarak görürüm. Neden? Her şey bakış açısındadır.

Benim çocuğum komşunun çocuğundan farklı mı? İkisi de çocuk, aralarında aslında hiçbir fark yok. Fakat kendi çocuğumda iyi olan yarıyı görürüm, komşunun çocuğunda ise kötü olan yarıyı. Yani hem sen hem de dostun aynısınız. Fark şu ki, ben kendimi haklı çıkarabilirim; neden böyle olduğumu bilirim. Ama dost neden böyle? İşte fark burada.

Daha sonra farklı bir şey keşfedeceksiniz: kendinizde olumsuz şeyler görmeye başlayacak, dostunuzda ise olumlu nitelikler göreceksiniz. O zaman onu kıskanmaya başlayacaksınız. Bu iyi bir kıskançlık olacak. Başta bu kötüdür; fakat sonra belki iyiye dönüşür, ona yaklaşmak, ondan öğrenmek ve onun yardımıyla güçlenmek istediğinizde. Siz ona ihsanda bulunacaksınız, o da size karşılık verecek.

Tek Bir Manevi Organizma Olarak Toplum

Soru: Bütünsel bir durumdan söz ettiğimizde toplumdan mı bahsediyoruz, yoksa Kabala’ya göre bu tek bir manevi organizma mıdır?

Cevap: Bu ikisi aslında aynı şeydir. Kendini tek ve ortak bir bütün olarak hissetmeye başlayan bir toplumdan söz ediyoruz. Bu toplumun içinde kolektif bir akıl, kolektif bir duygu, ortak ihtiyaçlar ve her şeye dair ortak bir bakış açısı ortaya çıkar. Yani tüm toplum birleşmiş tek bir bütün hâline gelir ve doğanın tüm seviyelerini tamamen birbirine bağlı olarak hissetmeye başlar.  Kişi bu muazzam doğayı kendi içine dâhil ettiğinde, onu kendi içinde görüp hissettiğinde, bunun programını içselleştirmeye başlar.

Bu programın bir parçası olarak, onu bütünüyle algılamaya başlar. Sanki kendini milyarlarca yıl önce ortaya çıkmış ve gelişimini milyarlarca yıl sonra da gelişimini devam ettiren biri olarak görür; çünkü bütünsel doğanın bu devasa organizmasına dâhil olmaya başlar. İçinde var olduğu tüm güçleri hissetmeye başlar ve bunun nasıl işlediğini, onu nasıl etkilediğini ve kendisinin kaderini ve geleceğini, doğadaki tek aktif unsur olarak, içgüdüsel değil, bilinçli olarak nasıl etkileyebileceğini anlar.

Bununla birlikte kişi bunu ancak doğanın tüm seviyelerine bütünsel bir şekilde dâhil olduğunda edinecektir. O zaman doğanın en yüksek seviyesine, tabiri caizse Yaradan’ın seviyesine yükselir. Aslında ayrı bir Yaradan yoktur; doğanın kendisi Yaradan’dır. Fakat insan böyle bir seviyeye ulaşır.

Soru: Toplum ve organizma farklı şeyler olarak algılandığına göre, toplum kavramını nasıl tanımlayabiliriz? Toplum bazen bir organizmaya benzetilir, ancak bu bir metafor, bir imgedir.

Cevap: Bu kavramlar, tüm unsurların birbirine bağlı olmadığı bir toplumda farklı olarak algılanır. Eğer bir organizma parçalara, kırıklara ayrılmışsa, korkunç bir durumda hasta bir kişi gibi, tüm sistemler dengesizse, o zaman haklısınız. Bugünün toplumunun durumu budur ve biz, tüm sistemlerinin tamamen çözülmesinden, yok olmaktan onu bir şekilde kurtarmaya çalışıyoruz.

Ama tüm sistemler, tıpkı insan vücudu gibi, karşılıklı destek ve dengedeyse, her biri ve hepsi birlikte, işte bu basitçe bütünsel bir toplumdur.

Yorum: Dolayısıyla sosyolojide hâkim olan toplum kavramları arasında net bir çizgi çekmeliyiz. Orada her şey çok basittir: Basit bir toplum, ilkel bir topluluk, bir kabile vardır ve bir de oldukça farklılaşmış olması gereken karmaşık bir toplum vardır.

Cevabım: Bu arada, ilkel topluluklar pratikte bütünsel topluluklardı. Onlar için bu, hayvanlar dünyasında olduğu gibi içgüdüsel bir seviyeye dayanıyordu.

Ama hayvanlar dünyasından farklıyız, egoizm bizde büyüdü. Ve şimdi biz farklı bir seviyede birleşmeye başlıyoruz.

Hayvanlar içgüdüsel olarak bütünsel bir topluluk içinde birleşirler. Doğa, onları genel yasasıyla bir arada tutar. Sonra, hayvansal bedenimizin üzerinde egoizm büyür ve biz, onunla birlikte, onun üzerinde birleşmeye başlamalıyız. Yani egoizm, bize yeni bir birleşme seviyesi verir.

En Gerçek Dil

Kabalistler açıklamaları için neden “dalların dilini” seçtiler?

Diyelim ki ben kök ile dal arasındaki bağı en ilk derecede edindim; bir başkası bunu daha yüksek bir derecede anlıyor, üçüncü bir kişi ise daha da yüksek bir derecede. Bu önemli değildir; dal yine aynı daldır.

Bir çocuk, fişi prize takarsanız oyuncağın çalışacağını bilir. Ben, prizde eve kablolar aracılığıyla gelen elektrik olduğunu bilirim. Teknik olarak daha eğitimli bir kişi ise bir yerlerde bir elektrik santrali olduğunu da bilir, vb. Fakat her birimiz ne kadar anladığımıza ve her birimizin “köke ne kadar derin baktığına” bakılmaksızın, aynı süreçten söz ediyoruz.

Kökler, üst kaynaklarına doğru aynı doğrultuda devam ederler; fakat bizim dünyamızda dal, bir dal olarak kalır. “Dalların dili” gerçekliğin kendisinden alınmıştır; başka bir dil icat etmek imkânsızdır. Zaten buna gerek de yoktur. Ortaya çıkıyor ki bu dil, doğa tarafından, kendi içimizde, aramızda ve Yaradan ile iletişim kurmamız için bizim için hazırlanmıştır.

Musa, Tora adlı kitabında, manevi yükselişin tüm yolunu, her derecede, bu dilde ilk kez tanımlamıştır. Zohar Kitabı, Musa’nın dilini kendi diliyle yorumlar ve tamamlar.

Rabbi Şimon, her insanın geçmek zorunda olduğu aynı derecelerden Musa gibi geçti ve kendi anlatımında dal ile kök arasındaki bağı daha da güçlendirdi. Bu nedenle Zohar, saran ışığı (Or Makif), kökten dala (bize) çekme konusunda bu kadar etkilidir.

Baal Hasulam kök ile dal arasındaki bağı, Kabalisttik tanımları ve üç çizgideki bağı ekleyerek daha ayrıntılı biçimde açıkladı.

Onların hepsi aynı görünen resme ve köklerine dair konuşur, fakat her Kabalist, kök ile dal arasındaki bağın açıklamasını kendi yoluyla ekler. Böylece yükselişin gücünü (yukarıdan inen saran ışığı, Or Makif’i) artırır ve aynı zamanda üst dünyanın derecelerinden geçmemiz bize bir yol açar.

Manevi Gelişim İçin Fiziksel Emirleri Yerine Getirmek Şart Mı?

Tüm emirler, aslında manevi yasaların bu dünyadaki eylemler aracılığıyla ifade edilmesinden ibarettir. Fiziksel eylemlerin kendi başlarına bir gücü yoktur. Bir insan bu eylemleri sadece dışsal ve mekanik olarak, içsel bir dönüşüm yaşamadan yerine getiriyorsa bu eylemlerin manevi gelişime bir faydası olmaz. Nitekim nesiller boyunca insanlar emirlerin dışsallığına bağlı kalmış, fakat aynı zamanda aralarındaki ayrılık, nefret ve egoizm de artmıştır. Bu da yapılan eylemlerin özünde eksik bir şey olduğunu gösterir.

Örneğin Şulhan Aruh’a bakalım. Ayrıntılı ritüel kurallarının yanı sıra, insan sevgisinden ve insanlar arası doğru ve iyi ilişkilerden de uzun uzun söz eder. Fakat biz genellikle bu bölümleri ikinci planda, hatta biraz naif görürüz; sanki ciddi yetişkinler için değilmiş gibi davranırız. Onun yerine dışsal ritüelleri her şeyin önüne koyarız. Mesela el yıkama ritüelini ele alalım. Bu ritüel, içsel anlamıyla insanın kendini egoizmden, her şeyi kendi çıkarı için sahiplenme arzusundan arındırmasını simgeler. Burada mesele fiziksel suyla ilgili değildir, niyetin temizlenmesiyle ilgilidir. Aslında tüm emirler böyledir; her biri, kalpte yapılması gereken içsel bir ıslaha, yani arzularımızın üzerinde konumlandırdığımız niyetin düzeltilmesine işaret eder

“Niyetsiz emir ölüdür” diye yazılmıştır. Niyet, kişinin egoist doğasını dönüştürmeye ve kendini sevgiye, ihsan etmeye ve bağ kurmaya yöneltme yönündeki içsel hedefidir. Bu içsel çalışma olmadan, dışsal eylemler boş bir kabuktan ibaret kalır. Dahası, insan sırf bazı eylemleri yerine getirdiği için kendini doğru ve haktan yana hissetmeye başlayabilir; oysa başkalarına karşı içsel tutumu hiçbir şekilde değişmemiştir. Bu durum sadece ayrılığı ve bölünmeyi daha da derinleştirir; kendini dindar görenler arasında bile.

Günümüzde insanlık kritik bir eşiğe gelmiş durumda. Aramızdaki bağı yeniden kurmak artık bir zorunluluk hâline gelmiştir. Karşılıklı sorumluluğu, insan sevgisini ve farklılıklarımızın üzerinde birliği yeniden tesis etmezsek, insanlık kendini yıkıma sürükleyecektir. Zohar, ARİ’nin yazıları ve Yehuda Aşlag (Baal HaSulam) gibi Kabalistlerin eserlerine baktığımızda, odaklandıkları noktanın birlik, kalbin ıslahı ve Yaradan’ın aramızdaki bağda ifşası olduğunu görürüz.

Emirler, egoizmi sevgiye dönüştürmenin aracı olarak verilmiştir. Onların içsel anlamına geri dönersek, yeniden canlılık kazanırlar. Aksi hâlde, emirlerin sadece dış kabuklarına tutunmak bizi kurtarmaya yetmez.

Yaradan Yaratılmış Olanla Birlikte Çalışır

Kişi Mahsom’u geçip artık ihsan etme kaplarına sahip olduğunda, Yaradan ona yeniden ödül ve cezayı ifşa etmeye başlar, buna rağmen kişi, yine de Yaradan ile bağı tercih etmelidir; çünkü o, gerçek yaşamla, onun köküyle bütünleşmek ister.

Daha önce kişi Yaradan’ı, alma kaplarındaki ödül ve cezaya göre yargılarken, şimdi O’nu ihsan etme kaplarındaki ödül ve cezaya göre yargılar. Böylece alma kapları, ihsan etme kaplarıyla birleşir; buna önce çift gizliliği, sonra tek gizliliği ıslah etmek denir. Bu sayede Yaradan, sürekli olarak yaratılmış varlıkla çalışır. Alma arzusu ile olan “oyununda”, Yaradan her seferinde yaratılmış varlığı bu arzunun üzerine yükseltebilir.

Yaradan daha büyük bir alma arzusu verdiğinde, ödül ve ceza kişi için daha büyük görünür ve bunlara dayanarak köke bağlanır. Buna mantık ötesi inançla hareket etmek denir. Böylece kişi, Yaradan’la giderek daha fazla bağ kurar; ta ki tüm alma arzusu harekete geçene kadar—yani ödül ve ceza devasa hale gelir ve ruhun tüm hacmini doldurur.

Sonuç olarak, kişi ödül ve cezayı tamamen fark etmiş olur; tüm bu süreç, Yaradan’a tam olarak bağlanabilmesi içindir.

Yaradan’ın Yüceliğini Nasıl Hissedebiliriz?

Soru: Mevcut durumumuzda Yaradan’ın yüceliğini nasıl hissedebiliriz?

Cevap: İçinde bulunduğumuz durumda Yaradan’ın yüceliğini, saran ışıklar şeklinde hissederiz.

Haz almak ve dolmak isteyen büyük bir alma arzusuna sahibiz. Yani Yaradan’ın yüceliğini, O’nun alma arzusunun üzerinde durduğu şekilde hissetmek isterim; öyle ki bu hissiyat, bu arzunun etrafını saran bir ışık gibi olsun. Sonra saran ışığa tutunur ve mantık ötesinde bir şey yapabilirim.

Bu, mantık ötesi inanç aracılığıyla, saran ışıklardan, alma arzusunun üzerine yükselme gücü aldığım anlamına gelir.

Yaradan Bizden Neden Gizlidir?

İnsanlığın gelişim süreci boyunca, her insanda alma arzusu giderek büyür ve insanlar, bunun nedenini ifşa etmek zorunda kalacakları bir duruma gelene kadar gittikçe daha fazla acı çekerler; fakat bunu yapamazlar. Acıdan kaçmaya çalışırlar, ancak yapamazlar.

Hem içsel hem de dışsal acılar sistematik bir şekilde gelir, onları her taraftan kuşatır; fakat tüm bu acılar aslında kendi nedenine, Yaradan’a yöneliktir ki böylece insan bu nedeni bulur.

Eğer kişi, doğru eylemler aracılığıyla acıyla nasıl başa çıkacağını bilseydi, haz ya da olumlu koşullara ulaşırdı; kötü eylemler yaptığında ise cezalar alırdı. Böylece ödül ve ceza açıkça ifşa olurdu ve kişi neyin faydalı, neyin faydasız olduğunu ayırt etmeyi öğrenirdi; artık başka hiçbir şeye ihtiyaç duymazdı.

Özümüzün kendisi alma arzusu olduğuna göre, onu belirli eylemler aracılığıyla nasıl dolduracağımızı bilseydik, bu bize yeterdi. Başka hiçbir şeyi sorgulamazdık; çünkü insan ancak kendisini ilgilendiren şeyi, kalbinin arzularına göre sorar.

Ancak Yaradan’ın yönetimi gizlidir ve kişi Mahsom’u geçene kadar bu dünyada ona ifşa olmaz. Kişinin nedene ulaşmasına yardım eden şey tam da bu gizliliktir: Hayattaki tüm durumları ona gönderenin kim olduğu, çünkü insan, sadece acıdan nasıl kurtulacağını değil, bunun neden başına geldiğini, nereden geldiğini ve hangi amaçla gönderildiğini bilmeye yönelik büyük bir arzu geliştirir.

Böylece kişi Yaradan’a ulaşır ve O’nun yüceliğini ifşa etmeye başlar. Bu noktada, Yaradan’ın büyüklüğünün önemi ve “ödül ve ceza” kavramları onun için yer değiştirir. Artık ödül ve cezanın esas olmadığını anlamaya başlar; asıl önemli olanın Yaradan ile bağ içinde olmak olduğunu kavrar.

Bu şekilde kişi, nedenin içine — Yaradan’ın içine — dâhil olur; onunla bütünleşmek ister. Bunu başarabildiği ölçüde, içinde ihsan etme kapları oluşur. İşte buna Mahsom’u geçmek denir.