İhanetin Yol Açtığı Büyük Acının Üstesinden Nasıl Gelinebilir?

İnsan ağır bir ihanet yaşadığında, içi yanar ve bu duyguyla neredeyse baş edemez. İşte tam o anda -veya en azından ilk acı biraz yatıştıktan sonra- hissettiğimiz her şeyi geldiği kaynağa yöneltmemiz gerekir. Hissettiklerimizi, bize ihanet etmiş gibi görünen kişiye değil, gerçekliğin kaynağı olan ve her şeyi var eden güç olan Yaradan’a yöneltmeliyiz.

Algımızda bize ihanet ettiğini düşündüğümüz kişinin bu olayda gerçekten bir payı var mı? Realiteyi daha doğru bir şekilde görmeye başladıkça anlamaya başlarız ki, bize ihanet etmiş gibi görünen kişi aslında bir kukladır; iplerini tutan ise Yaradan’dır.

Bu yüzden bize “ihanet eden” kişiden hesap sormamız mümkün değildir. Hepimiz yalnızca birer aracız. İnsan bunu bu şekilde görmeye başladığında içindeki fırtına yavaş yavaş diner. Etrafımızda hainler ve düşmanlar görmemeye başlarız. Sadece kuklalar görürüz ve onların üzerinde ipleri tutan Yaradan’ı.

Birini suçlamak veya ondan nefret etmek yerine, değiştirmemiz gereken şey kendimiz ve Yaradan’a yönelik tutumumuzdur. Yaşadığımız her şeyin ardında Yaradan’ı görmeye yöneldiğimiz anda, doğru ile yanlış, sadakat ile ihanet gibi kavramları da bambaşka şekilde tanımlamak zorunda kalırız. Hatta bu kavramların kendileri bile anlamlarını yitirir. Çünkü aslında bir insanın ihanet etmesi diye bir şey yoktur; bağımsız hareket edip ihanet edebilecek ayrı bir “kişi” yoktur çünkü. İnsanlar arasında da düşündüğümüz biçimde sevgi ve nefret olmadığı gibi, bildiğimiz anlamda sadakat veya bağlılık da yoktur. Her şey, insan ile Yaradan arasındaki ilişkiden ibarettir.

Elbette bunu anlamaya başladığımızda içimizden ilk önce şu duygu yükselebilir: “O zaman ben O’ndan nefret ediyorum!” Bu çok doğaldır. Çünkü birinden nefret ettiğimizde aslında nefretimiz Yaradan’a yöneliktir. Tüm ilişkilerimiz gerçekte yalnızca O’nunladır. İnsanlar arasında iyi veya kötü gibi görünen her şey O’nun tarafından düzenlenir. Yaşadığımız bütün olayları, dramları ve gizemleri O sahneye koyar. Bunun nedeni ise sonunda dikkatimizi dünyadan çekip doğrudan O’nunla ilişkiye girmemizi sağlamaktır.

Peki, bunu neden yapar? Çünkü tutumumuzda saflaşmamızı, yani ya O’na karşı duran mutlak egoistler ya da O’na bağlanan mutlak özgeciler olmamızı ister. Yaradan yarım yaklaşımları kabul etmez. Bu nedenle kendimizi yalnızca O’na yöneltmeliyiz ve yalnızca O’nunla ilgilenmeliyiz.

Peki, nefret nasıl sevgiye dönüşür? Bu dönüşüm, dua ile gerçekleşir. Gerekli dua, hem içimizde hem çevremizde olup biten her şeyin ardında O’nun eylemlerini görebilmeyi istemek, yani “O’ndan başkası yok” diye ifade edilen gerçeği keşfetmek istemektir. Asıl dua da şudur: Yaradan’ın bunu bize ifşa etmesini istemek.

Bir insanın yaşayabileceği en köklü dönüşüm budur. Hayattaki her şeyi değiştirir. Gerçekliğe bakışımız tamamen tersine döner. Daha önce insanlarla bağ kurduğumuzu, onlara bağlı olduğumuzu ve onlara yönelik hareket ettiğimizi düşünürken aslında şunu keşfederiz: Her şeyin ve herkesin ardında duran tek bir güç vardır, sevgi ve ihsan etme gücü olan Yaradan. Bunu fark eden kişinin gözünde bütün dünya bambaşka bir hâl alır.

Dünyayı Değiştirmeyin, Algınızı Değiştirin

Başımıza gelen her şey ilk olarak Yaradan tarafından yapılır, ancak biz bunu göremeyiz. Baal HaSulam, Kabala biliminin “Yaradan’ın bu dünyadaki yarattıklarına Yaradan’ın tanrısallığını ifşa etme” metodu olduğunu yazar.

Burada, gerçekliği, Yaradan’ın yönetimini, benim üzerimdeki etkisini değiştirebilecek herhangi bir eylemde bulunmuyorum. Benim içimde veya çevremde herhangi bir şeyi değiştirecek hiçbir eylemde bulunmuyorum; sadece olanları ifşa ediyorum.

Çevremdeki insanlar, sonra Yaradan ve çevre, daha sonra ben ve Yaradan ve nihayetinde sadece Yaradan, Tora ve emirlerin yerine getirilmesinde bir faktör haline geldiğinde, mevcut gerçeklikte, gerçekten neler olduğunu yavaş yavaş keşfediyorum.

Dışarıdaki insanların Tora ve emirlerin yerine getirilmesine yardımcı olması, onların etkileyici faktör olduğu anlamına gelmez. Gerçekte, etkileyici faktör Yaradan’dır, ancak gizli bir biçimde ve O’nun arzusu ifşa olmaktır.

Buna dikkat etmeliyiz, çünkü gerçekliği değiştireceğimizi düşünerek hedeften sapıyoruz. Bizler gerçekliği ifşa edeceğiz! Fark, bizim algımızda, bize göre ortaya çıkan ifşada ve sadece onda yatmaktadır. Burada çok ince bir çizgi, zar zor algılanabilir bir nokta vardır. Bunu doğru bir şekilde kavrarsak, yapacağımız şeye, olacaklara karşı doğru tutumu ediniriz.

Dünyayı değiştirmek niyetinde değilim; sadece algımı değiştirmek istiyorum, hepsi bu! İhtiyacım olan tek şey bu, çünkü her şey mükemmel bir şekilde yaratılmış, sadece benim algım bozulmuş; düzeltmem gereken tek şey bu. O zaman kendimi bolluk ve iyilikle dolu parlak bir dünyada hissedebileceğim, duyularım her şeyi olduğu gibi algılayacak!

Kendinizi doğru yaklaşıma uyumlamak, çalışmanın %90’ını oluşturur. Buna dayanarak, doğru yönün kendinizi ihsan etmeye uyumlamak olduğunu anlamak gerekir.

İyi Kader İhsan Etmektir!

Soru: Gerçek işimiz nelerden ibarettir: dış dünyaya çıkıp Kabala bilgeliğini yaymak mı, yoksa içsel bir şey mi, içsel değişimlerin gerçekleşmesi mi?

Cevap: Ne dışsal ne de içsel herhangi bir değişiklik yaratmıyoruz. Ancak, bilincimizde, eyleme doğru belirli bir çekim, bir şeyler yapma dürtüsü var. Prensip olarak, tüm yetenekler bize yukarıdan verilir, ancak bunlar birleştirilmeli ve benim kendimin, Yaradan’ın bana gösterdiği yönde ilerlemek isteyeceğim şekilde kullanılmalıdır.

Bu yönü dikkatlice incelersek, onun her zaman egoist doğamıza zıt olduğunu keşfedeceğiz. Ve eğer böyle değilse, Yaradan’a doğru yönelim benim egoizmimle çelişmiyorsa, o zaman açıkça, Yaradan’ın beni doğru seçime yönlendirdiğini ve bu seçimde kendimi güçlendirmemi önerdiğini yanlış bir şekilde belirlemişim demektir. Yaradan’a doğru yönelimi gerçekten seçtiğimde, bu yönelim benim doğama zıt, saf bir ihsan etme yönelimi olmalıdır.

Kural olarak, doğru yönü o kadar net görmeyiz ve ona yakın bir şey seçeriz. Zamanla, yol giderek netleşir; daha dar bir kararlılık, daha kesin bir karar verme gücü kazanırız ve sonra onu daha net görmeye başlarız. Ancak bu zaman alır.

Her şeyi bir anda görseydik, ondan kaçardık, çünkü “iyi kader” Din (yargı, kısıtlama) kategorisine aittir. İnsan buna muktedir değildir! Kişi buna yavaş yavaş, azar azar ulaşır. Yaradan’ın elimi gerçekten bir şeyin üzerine koyduğu an gerçek seçimdir, ateş gibi yakan bir şeydir. “İyi kader” ne demektir? İyi kader, ihsan etmek demektir!

Büyüme Sancıları

Soru: Neden hayatımızda belirli sınırlar vardır? Bir kişi bu sınırları aşarsa, insanlar onun deli olduğunu düşünür.

Örneğin, küçük çocukların halka açık yerlerde aniden bağırmalarına izin verilir ve bu normal kabul edilir. Ancak bir yetişkin metroda bunu yaparsa, etrafındaki insanlar onun hasta olduğunu söyler.

Cevap: Gerçek şu ki, küçük bir insan büyük arzular besler, ancak bu arzularla doğru şekilde nasıl çalışacağını, onları bir hedefe yönlendireceğini, içsel dengeyi sağlamak için belirli sınırlar içinde tutmayı öğrenmemiştir.

Ancak biz, yetişkin bir insanın doğal olarak bu içsel dengeye ve uyuma sahip olması gerektiğini düşünürüz.

Çocuk, onu geliştiren çeşitli güçlerin etkisi altında olduğu için buna sahip değildir. Bu nedenle, bazen zıplar, koşar, bağırır veya aynı şeyi tekrar tekrar yapar. Bir taraftan diğer tarafa savrulur. Bu normaldir. Buna büyüme sancıları denir.

Aynı şey Kabala’da da olur. Bir kişi Kabala’yı öğrenmeye başladığında, savrulabilir. Biz bunu tamamen normal bir şey olarak görürüz. Aniden depresyona girer, bir sonraki anda kendini iyi hisseder ve güler. Bundan sonra bilgiye, sonra hislere ve benzeri şeylere yönelir.

Bunların hepsi büyüme sancılarıdır ve beklenen şeylerdir. Bu nedenle, bunları kabul ediyor ve anlıyoruz ve birbirimize sadık olmaya çalışıyoruz, ancak bu başka bir yerde pek normal görünmeyebilir. Ancak burada bir kişi bazen alışılmadık, özgün davranışlarda bulunabilir, ancak biz onu gelişmekte olan bir çocuk olarak gördüğümüz için bunları normal kabul ediyoruz.

Bizim çerçevemizde, bir kişinin ders sırasında uyuması, dersi asması veya aniden herkese kızması, insanlara bağırması ve sonra sakinleşmesi kabul edilebilir. Bu, onun çeşitli gelişme güçleri altında var olduğu ve bu nedenle bu şekilde tepki verdiği anlamına gelir.

Aynı zamanda, dışarıda bu bir yetişkin için imkansız kabul edilir. Orada herkes dengeli, anlayışlı ve uyumlu olmak zorundadır.

Bu nedenle, insanlar yukarıdan gelen çeşitli stresli etkilerin etkisi altında var olsalar da sorun yoktur. Bunların sayısı ne kadar fazla ve sıklığı ne kadar yüksekse, kişi o kadar hızlı ilerleyebilir, çünkü yukarıdan ona gerçekleştirebileceğinden fazlası verilmez.

Ancak, onu ilerletme arzusu varsa, ama o bu fırsatı kullanmazsa, bu fırsat elinden alınır ve ona farklı bir biçimde, özellikle de acı çekme biçiminde bir fırsat verilir. O zaman kişi zaten farklı, daha yavaş ve daha zor bir yol izler.

Soru: İlerleme fırsatı ne anlama gelir?

Cevap: Özünde, bu bir grup içindeki bir farkındalıktır. Nasıl bakarsanız bakın, pratik Kabala yine de bir grup içindeki bir farkındalıktır.

Tanrı Bizden Ne İstiyor?

Bunu bir seferde açıklamak mümkün değildir. İnsana hazır bir bilgi gibi verilebilecek bir şey değildir. Bu sorunun cevabı, ancak kişinin kendi üzerinde yaptığı yoğun bir içsel çalışma sonucunda gelir. Ancak o zaman, Tanrı’nın bize yönelttiği sevgi dolu, karşılıksız ve verici tutumuyla dolarız ve bu bizim için en değerli şey hâline gelir.

Hayatta bilgece planlar yapmaya veya yüce bir amacın peşine düşmeye değip değmeyeceğini sorarsanız, sıradan bir insana bunu önermem. İnsanlar bu sorunun cevabını düşünerek veya spekülasyonlar yaparak bulamazlar. Bunun yerine hayatı basit bir şekilde yaşamaları, yani “yaşamak için yaşamaları” daha iyidir. Tam da bu basit ve mütevazı yaklaşım sayesinde, üst gücün kendileriyle olan ilişkisini daha çabuk anlamaya başlarlar. İlginçtir ki, sürekli felsefe yapan, anlam arayışında kendini parçalayan kişilerden daha hızlı bu noktaya ulaşırlar.

Peki insan, kaderin bütün dönemeçlerini kabul etmeyi nasıl öğrenir? Bu dönemeçler, özellikle günümüzde çok keskin ve beklenmedik olabiliyor.

Bunun için hayata bir oyun gibi bakmaya başlamak gerekir; ama yüzeysel bir şekilde değil, içten gelen bir heyecanla. Tıpkı satrançta olduğu gibi: rakibiniz bir hamle yapar, bir taş oynatır ve siz de kendi hamlenizi yaparsınız. Ya da bir iskambil oyununda olduğu gibi; masaya yeni bir kâğıt açılır ve şimdi düşünmeniz, duruma uyum sağlamanız ve karşılık vermeniz gerekir. Bu etkileşimin içinde olmaktan keyif duymalısınız. Hayatta yaşadığınız her olay da aslında size doğru yapılmış bir hamle gibidir.

Hayatı bu şekilde algılamaya başladığınızda, verdiğiniz her karşılık sizin için içsel bir maceraya dönüşür. Zihniniz sürekli şu sorularla meşgul olur: “Buna nasıl karşılık vermeliyim? Şu anda benden ne isteniyor?” Zamanla, bunu kelimelerle ifade edebilseniz de edemeseniz de, bu hamleler aracılığıyla üst güçle bir bağ içinde olduğunuzu hissetmeye başlarsınız. Yolculuğun yönü budur: üst gücü bu etkileşimin içinde ifşa etmek.

Varılması gereken yer, üst güçle kurulan bu bağdır… ve aslına bakarsanız bu bağın bir sonu yoktur. Bu ne anlama gelir? Bu şu anlama gelir: ulaşacağınız son bir durak, “İşte başardım, artık vardım” diyebileceğiniz bir nokta yoktur. Üst gücün ifşası, sonsuzca derinleşir. Bu nedenle yaşayın ve bu sonsuzluğun verdiği mutluluğu hissedin.

Tora’yı Öğrenme Seviyeleri

Rabaş, “Yaradan Yolunda Tora Ve Çalışma Nedir?” makalesinden

Bu nedenle, buradan, Tora’da birkaç muhakeme yapmamız gerektiği sonucu çıkar:

1) Tora’yı, kuralları bilmek, Tora’nın Mitzvot’unu nasıl uygulayacağını bilmek için öğrenen biri.

Yani, kişi neden çalışmalıdır? Maddi dünyada ne yapılması gerektiğini bilmek için. Sonra kişi emirleri öğrenir ve yerine getirir.

2) Tora’yı, Tora’nın öğrenmenin Mitzva’sını uygulamak için öğrenen biri, “Bu Tora kitabı ağzınızdan kımıldamayacak ve onu gece gündüz düşüneceksiniz.” yazıldığı gibidir (Yeşu 1). Raşi, “Onu düşün”ü “Onun içine bakmak” olarak yorumlar, Tora’daki her düşünce kalptedir “Kalbimin tefekkürü Senin önündedir” dediği gibi.

Burada, ‘Tora’yı çalışmak, kuralları bilmek ve Tora’nın emirlerini nasıl yerine getirileceği, yani sadece emirleri yerine getirmekten daha fazlası olduğundan söz edilmektedir. Özellikle kişi kalbini buna bağladığı zaman öğrenmenin kendisinde bir değer vardır. Tora’nın kalpte yaptığı ıslahlar vardır. Bunlar, bizi daha iyi yapmak için yapılan ıslahlardır; Yaradan, Tora’nın bizi desteklemesini ve onun aracılığıyla güçlenmemizi ister.

3) Kişi, Tora’nın ışığıyla ödüllendirilmek için Tora’yı öğrenir, şöyle yazıldığı gibi, “Kötü eğilimi ben yarattım;

Bu, kişinin artık Tora’nın yalnızca onun hayvani kalbini düzeltmesi ve böylece daha iyi olması ve Tora’yı öğrenme emrini yerine getirmesi için verilmediğini bildiği seviyedir; Tora’da özel bir şey vardır—ışık.

Tora’yı bir şifa olarak yarattım çünkü içindeki ışık onu ıslah eder.” Bununla, kişi inançla ve Yaradan’a bağlı olmakla ödüllendirilecektir ve sonra Yaradan’a tam bir inançla inandığı için “İsrail” (Yaradan’a doğru) olacaktır.

Yani, kişi artık kendini kötü olarak kabul eder ve Tora, onun daha iyi biri olmasını sağlayacak şekilde onu ıslah eder.

4) Kişi, bir kez inançla ödüllendirildiğinde, “Yaradan’ın adlarında olduğu gibi, Tora” ile ödüllendirilir.

Başka bir deyişle, kişi artık Hasadim ışığı içinde Hohma ışığını alır. Kendi ıslah seviyesine göre aldığı bu Hohma ışığı, Yaradan’ın isimleri olarak adlandırılır.

Zohar’da buna “Tora, İsrail ve Yaradan birdir.” denir. O zaman kişi, O’nun yarattıklarına iyilik yapmak olan yaradılışın amacıyla ödüllendirilir, yaratılanlar Yaratan’ın onlara vermek istediğini aldıkları zaman.

Tora Ve Mitzvot’u Yerine Getirmek İçin Dört Tür Motivasyon

İnsanların Tora ve Mitzvot’u yerine getirirken geçtiği dört koşul vardır.

Tora ve Mitzvot’u yerine getirmek ne anlama gelir? Dindar insanlar için bu, küçük yaşta kendilerine öğretilen şeyleri yapmak demektir: belirli eylemleri yerine getirirler ve onları uygularlar. Eğer kendilerine başka eylemler öğretilmiş olsaydı, onları da yerine getirirlerdi.

Bu durumda, Rabaş’ın yazdığı gibi, Tora ve Mitzvot’u yerine getirmenin nedeni ve motivasyonu dışsal etkidir. Bu, emirleri insanların korkusundan dolayı yerine getirdiğim ya da onların gözünde büyük, iyi ve doğru biri, saygın bir kişi olarak görülmek istediğim anlamına gelmez. Başka ne tür sebepler olursa olsun önemli değildir; önemli olan, bana öğretileni yapmamdır, bundan fazlası değil. Genel olarak, ben başkalarının arzularını yerine getiririm

Çocukluğundan beri bunu yapmaya alışmış birisi için bu, onun ikinci doğası hâline gelir; aksi takdirde kendini kötü hisseder ve alıştığı eylemleri yaptığında kendini iyi hisseder. Bir insan ister bu şekilde yetiştirilmiş olsun, isterse daha ileri bir yaşta dine yönelmiş olsun, çevresine bakar ve o çevre onu belirli eylemleri yerine getirmeye mecbur kılar.

Gerçekten de çevrenin harika yasaları vardır. Sinagoga gitmek zorundasınız. Dua etmek için oraya gitmemek doğru değildir. Bayramları belirli kurallara göre kutlamak ve belirli bir şekilde giyinmek zorundasınız. Mecbursunuz. Toplum sizin için binlerce kural koyar. Bu da şu anlama gelir: Tora’yı ve emirleri kendi özgür iradenizle değil, dışarıdaki insanların etkisi altında yerine getirirsiniz.

Oysa biz kişinin arzusunu ıslah etmesinden söz ediyoruz. Bu durumdaysa kişi kendi arzusunu bir kenara bırakır; sanki onu kendisinden çıkarır, yerine başka birinin arzusunu koyar ve onu yerine getirir. Buna, bedenini kullanan ve komutanın arzusunu onun içine yerleştirerek emirlerine itaat eden ‘iyi bir asker’ denir. Dindar kitleler için emirleri yerine getirmenin bu biçimi kabul edilebilir ve bu çok iyidir. Aksi takdirde her şey bir karmaşa, bir kaos olurdu.

Tora ve Mitzvot’u yerine getirmenin ikinci tür motivasyonu, dış insanlarla yani Tora ve Mitzvot’u yerine getirilmesini teşvik eden ve zorlayan kişilerle, Yaradan’ın birlikte etkisidir. Başka bir deyişle kişi, önceki hesaplarına belirli bir karışım katmaya başlar; sanki onları biraz ‘kirletir’. Artık yalnızca çevreyi değil, aynı zamanda Yaradan’ı da hesaba katmaya başlar.

Yaradan ile birlikte olmak ne anlama gelir? Bu, kişinin içinde bir tür çatışmanın, içsel bir çelişkinin ortaya çıkması demektir. Bu henüz iki karşıt tarafın çarpışması değildir; henüz iki kutup değildir.

İçimde aynı anda iki karşıt otorite var olamaz; aksi takdirde kimi dinleyeceğimi ya da kime öncelik vereceğimi bilemeyerek parçalanırım. Aynı anda iki yöne birden yönelmem mümkün değildir. Benim yalnızca tek bir arzum vardır. İkisine birden ayarlanamam; bu yüzden bir sorun ortaya çıkar. İşte bu, yolun başlangıcıdır.

Üçüncü durum ise, ‘kişiyi Tora’yı ve emirleri yerine getirmeye zorlayan yalnızca Yaradan’dır; dış insanlar değil, fakat kişinin kendisi de Tora’yı ve emirleri yerine getirmenin sebebidir’ denilen durumdur. Bu, üçüncü tür motivasyondur: Yaradan insanı Tora’yı ve emirleri yerine getirmeye mecbur eder ve Rabaş’ın yazdığı gibi, kişinin kendisi de ‘sebep’ olur. Ben ise şöyle derdim: kişi buna katkı da bulunur.

Dördüncü tür motivasyon türü ise, Tora’yı ve emirleri yerine getirmenin sebebinin yalnızca Yaradan olmasıdır ve buna katkıda bulunan başka hiç kimse yoktur. Buna ‘karışık kalabalığın Keduşa’ya girişi’ denir. Bu durumda katkıda bulunan ya da hatta destekleyen başka hiçbir etken yoktur; yani kişinin yol boyunca kendini güçlendirdiğini ve sanki kendi başına bir şeyler yaptığını söyleyemeyiz. Hayır, her şey yalnızca Yaradan tarafından yapılır. Ancak bu, Yaradan ile tam yapışma seviyesidir.

Sonuç olarak, kişiye, bütün bunların Yaradan’ın yönetim yolları olduğu ifşa olur. İlerlerken benim bir şekilde ya da başka şekilde hareket ettiğim için değil; ama gayret gösterdikçe, beni hareket etmeye zorlayan çeşitli etkenleri ifşa ederim.

Başta bu etkenler dış insanlar gibi görünür; sonra hem dış insanlar hem de Yaradan, ardından ben ve Yaradan ve en sonunda yalnızca Yaradan olarak ortaya çıkar. Öyle ki, kişi gelişim sürecinde, varoluşunun nedenini ve varoluşunun kaynağının kim olduğunu ifşa etmeye başlar.

Kendinizi Çemberin Merkezinde Hissedin

Bir kongreye katılıyormuşum gibi hissediyorum. Sadece ilk gün 3.000 kişi katıldı, bunların 800’ü farklı ülkelerden geldi ve 3.500 kişi sanal olarak bağlandı. Herkes kongrenin alışılmadık derecede ciddi ve sorumlu olduğunu söylüyor.

Bu yüzden en önemli şey, her arzunun gerçek biçimiyle gerçekleştirilmesi niyetiyle konsantrasyonumuzu korumaktır.

Tüm katılımcıların toplantının merkezinde, kongrenin merkezinde bir bağ hissetmelerini diliyorum. Umarım herkes bunu hisseder ve bu bizi adım adım ileriye götürür.

Bunu yapmak çok basit: kendinizi iptal edin ve tüm katılımcıları cennete yükseltin. Yaradan’ın bizden memnun olacağına şüphe yok.

Öğretmenim Rabaş ile çalışırken, Bnei Baruch gibi binlerce insanı içeren böylesine geniş bir dünya çapında hareketin olacağını hiç hayal etmemiştim. Bunun benim tarafımdan yapıldığını düşünmüyorum; hepsi yukarıdan yapıldı. O’ndan başkası yok. Yaradan’ı birliğimizin merkezinde görmeli ve tek bir şey istemelisiniz: bizim için yaptıklarından dolayı O’na teşekkür etmek.

Bir yandan bugün olanlardan memnunum, diğer yandan da her bir kişinin çemberin merkezinde olduğunu, herkesle bağda olduğunu ifşa edecek bir birliğe ulaşacağımızdan eminim. Bu bağ içinde almamız gereken her şeyi alacağız.

Bu, gelişimin zirvesidir: yıllarca sabahtan akşama kadar çalışmak ve sonunda kendinizin hiçbir şey yapmadığınızı, her şeyi Yaradan’ın yaptığını hissetmek. Sonuçta, Yaradan’ın tüm işi sizin aracılığınızla yapmasına izin verdiniz. Kişi kendini Yaradan’a teslim eder ve O’nun dünyayı geliştirmek için her şeyi kendisi aracılığıyla yapmasına izin verir. Sonuçta, kişi gerçekte hiçbir şey yapmadığını, her şeyi Yaradan’ın yaptığını görmeli ve kendisine ne gelirse gelsin, her şeyi Yaradan’a geri vermek istemeli.

Yaradan’ın yapmanızı istediği her şeyi yaparsınız ama tüm bunlar Yaradan’ın eseridir. Ve kişinin tek erdemi şudur: Kendini Yaradan’a layık bir Kli haline getirmek.

Dost Kimdir?

Soru: Bir dostuma çok fazla yatırım yaptıysam ne olur?

Cevap: Sanki bir dost edinmişsin gibi konuşuyorsun, ona çaba harcadın ve şimdi o sana iyi davranıyor. “Ona bir şeker verdim ve şimdi o benim dostum.”

Ama bizim anlayışımıza göre dost, benim Yaradan ile bağ kurmama yardım eden kişidir. Dost, esasen benim dostum olan Yaradan’a daha fazla yakınlaşmamı sağlayan ek bir güçtür. Ve ben, üsttekiyle bağ kurmak için güç almak amacıyla gruba çaba harcıyorum.

Bu nedenle, herkesin bana iyi davrandığı ve benim de onlara iyi davrandığım maddesel anlamda dost olmaları için sürekli olarak herkesle iyi ilişkiler sürdürmem gerekmez.

Grupta, Yaradan tarafından gönderilen çok zor durumlar yaşanabilir. Gerçek durumumuzu grupta olanlarla ölçemeyiz. Herkesin yanlış anlama ve nefret içinde olduğu, birinin diğerini anlayamadığı vb. çalkantılı ve kargaşalı dönemlerden geçebiliriz, ama yine de bu durumlar faydalıdır ve biz gerçekten bir dost grubundan bahsediyoruz.

Onlar dost olarak adlandırılırlar çünkü her biri Yaradan’a yaklaşmak için kendine ve diğerine vermek ister ve herkes bunun sistem olduğunu anlar.

Dost olup olmadığımız sorusu, insan duyularıyla doğrulanmaz: Buraya bakıyorum ve maddesel anlamda dost olan kimseyi görmüyorum; gerçek olan tek şey, ortak hedeftir.

Grup Bize Ne Öğretir?

Soru: Eğer grubun yapması gerekeni yapmadığını hissediyorsam, bu, benim bu duruma hazır olmadığım anlamına mı gelir, yoksa grup gerçekten yapmıyor mu? Bunun benim sorunum olup olmadığını nasıl anlayabilirim?

Cevap: Eğer siz gruba karşı eylemlerinizi yerine getirmeyi taahhüt ederseniz, grup da size karşı eylemlerini yerine getirmelidir.

Burada hem dışsal eylemlerden hem de içsel eylemlerden bahsediyoruz. Dışsal eylemler tek başına hiçbir anlam ifade etmez! Sadece dışsal eylemler gerçekleştirirsek, bu sadece bir girişimden ibaret olur.

Bu yüzden içsel eylemler burada son derece önemlidir. Gruptan ne istiyorum? Arzumu, enerjimi ve çabalarımı ona hangi amaçla yatırıyorum? Bunu sebepsiz yere mi yapıyorum? Çabalarımla bir şeye ulaşmak istiyorum!

Eylemlerimle, esasen gruptan tüm umutlarımı yerine getirmesini, beni ilerletmesini, uyandırmasını talep ediyorum. Aksi takdirde, tüm bunları neden yapıyorum ki? Sadece zaman geçirmek için mi?

Gruptan bir şeyler almalıyım. Soru şu: Ne istiyorum?

Ve grubun bana öğretmesi gereken şey bu: ondan ne istemem gerektiği.