“Daha İyi Bir Dünya Hayal Edin, Gerçek Olabilir” (Linkedin)

Kırk yıl önce bugün öldürülen John Lennon, sınırları olmayan, açgözlülüğün ve açlığın olmadığı ortak bir dünya, hepsi sevgi olan tek bir dünya hayal etti – ve onun mesajı kitlelerin kalbine hitap etti. Daha hoşgörülü, eşitlikçi ve kucaklayıcı bir dünya fikri bugün hala yankılanmaktadır.

Herkesin içinde küresel bir sevgi hayali yaşıyor, bu yüzden zorlu ve yabancılaşmış bir dünyada, her şeyin ticari amaçlarla sömürüldüğü bu dönemde bile, hala sevginin hüküm sürdüğü filmleri izlemeyi ve çoğunlukla aşk şarkılarını dinlemeyi tercih ediyoruz. Dünyanın her yerinde tüm kültürler sevgi teması etrafında döner, ve zaman zaman nefret ortaya çıkarsa, sevginin güzelliği ile tezat oluşturmak için, çirkin bir kontrpuan olarak gelir. Bu doğaldır. Her insanın sevgi bağından daha fazla içsel arzusu yoktur. İçinde yaşadığımız zamanın ve çevrenin tüm materyalist katmanları yüzünden, onu çok istememize neden olur.

Yani Lennon’ın hayal ettiği dünya ütopik değildir. Sevgiyle dolu bir dünya güzeldir ve iyi bir hedeftir ve ilk önce bunu hedeflersek,  aramızda yerini bulmalıdır. Saça örülmüş çiçeklerin ve cıvıldayan kuşların sevgisi değil. Onlarda yanlış bir şey yok ama daha derin ve gerçekçi bir sevi deneyimi, insanın temel malzemesi ile inşa edilir. Buna “nefret” denir. Dünya böyle yaratıldı, aynı madalyonun iki yüzü, sevgi ve nefret, dengeye ulaşana kadar sürekli etkileşim halindedir.

Sevgi, iki insanın birbirini reddettiği hatta nefret ettiği bir durumla başlar ve farklılıkları silmeden, boşlukları görmezden gelmeden, görüş ayrılıklarının üzerine karşılıklı bir anlaşma inşa ederler. Bu, doğada var olan ve “Sevgi tüm günahları örter” adı verilen bir yöntemdir. Doğanın yaptığı gibi, karşılığında hiçbir şey beklemeden bu şekilde sevmeyi başaran biri, her zaman yaşam sevinci dolu yanan bir kalbe sahip olacaktır.

Bir gün başkalarının bizi sevmeye başlamasını beklemek zorunda değiliz, her şey tamamen kişiye bağlıdır. Kayıtsız şartsız sevgi dolu olmak istiyorsak, kendimizden çıkıp başkalarının içine nasıl gireceğimizi öğrenirsek, o zaman tüm hayal gücümüzün ötesinde, bizler için sınırları olmayan, açgözlülüğün ve açlığın olmadığı bir dünya keşfedeceğiz. Böyle bir kişi, dünyayı ayakta tutan ve her şeyi Bire bağlayan içsel gücü bulacaktır.

Bilgisayar Ekranlarıyla Ayrılmış

Soru: Şu anda doğa bizi bilgisayar ekranlarının yanı sıra koronavirüsle de ayırdı. Bir tür sanal gerçeklik geliştiriyoruz. Aramızdaki iletişim seviyesinin bir sonraki aşaması nedir?

Cevap: İnternet bağlantısında değil, aramızdaki doğru bağlantıda, ama ıslah olmuş duygularla, doğanın gizli katmanını hissetmemizi sağlayacak bir birlik yapısı yaratabileceğimizi anladığımızda, o zaman doğayı, onun gerçek yapısında ifşa etmeye başlayacağız.

Soru: İnsanlar arasındaki fiziksel iletişimin, enerji ve dikkat gerektirdiği için sanaldan çok daha zor olduğu nettir. Başkalarına ekranlar aracılığıyla ulaşmak çok daha kolay. Ekranlar aracılığıyla iletişim kurmayı öğrendiğimizde, fiziksel olarak farklı bir seviyede iletişim kurabilecek miyiz?

Cevap: Belki. Umarım olacak şey budur. Kabala’nın dünyaya yayılmasından, bizim bu şekilde geliştiğimizi görebiliyorum.

Yaradan’ı Tadın

Yaşadığımız dünya ile manevi dünya arasındaki fark Yaradan’ın algısındaki farktır.

Manevi dünya,  kişi kendisinin daha yüksek bir gücün içinde olduğunu hissettiğinde, tıpkı şu anda belirli nesnelerle dolu bir tür boşlukta olduğumuz, belirli yasalara uyduğumuz gibi, bir üst gücün hissiyatındaki yaşamdır.

Manevi dünyanın tüm doğasına Yaradan denir.

Üst dünyayı hisseden kişi, onun yasalarının merhametine kaldığını ve onları algılamak zorunda olduğunu hisseder. Onlarla nasıl ilişki kurduğuna uygun olarak, üst dünyanın yönetimini edinir, ama üst dünya yine de onu kontrol eder.

Başka bir deyişle, maneviyat duygusu, kişinin üst dünya ile uyuşması/benzeşmesi üzerine inşa edilir. Kişi bunu, manevi nitelikleri, güçlerin, yasaların ve bağların algılanması ölçüsünde hisseder. Kişi, duyularına gelene kadar bunu hissetmez.

Dünyamızdaki bir çocuğun annesini, köşesini, beşiğini ve oyuncaklarını hissetmesi gibidir, ama onun için diğer her şey yokmuş gibi gelmektedir.  Yani bizler, üst dünyayla ilişki içindeyiz.

“Yaradan’ı tadın” denir. Tat alma, bizim en yakın hissimizdir. Çocukların yenilebilir olup olmadığını anlamadan, her şeyi nasıl ağızlarına soktuklarına bakın. Her şeyin tadına bakarlar.

Bu nedenle, Kabala’da yemek yemek, herhangi bir özelliğin veya olgunun en yakın, en içsel, en anlaşılır hissidir. Temel olarak, beş duyumuzun tümü işin içindedir ama en önemlisi tat almadır.

Her şey kişinin niteliklerine bağlıdır ve bu sürekli değişmektedir. Bizim dünyamızda olduğu gibi, insan bazen tuzlu, bazen acı, tatlı, ekşi vb. ister, ama tüm bunlar tek bir tat tomurcuğundadır. Sesler, renkler, şekiller hakkında konuşursak, o zaman hala birçok farklı seviye ve etki olasılığı vardır.

Benzer şekilde, manevi dünyada beş manevi duyumuz vardır ve her biri çok geniş bir algı yelpazesine sahiptir.

Aramızdaki Bağda Köprüler Kurmak

Bizi rahatsız etmesi gereken ana soru, içine giren egoizm tarafından parçalanmış ruhun genel kabını nasıl restore edip, yeniden inşa edeceğimizdir. Tıpkı dağlık bir alandan suyun akıp dağlar arasındaki vadileri doldurduğu gibi, ortaya çıkan egoizm de aramızdaki bağdaki boşlukları doldurarak bizi bölmeye ve bizi birbirimizden uzaklaştırmaya başladı. O zamandan beri, egoizmimizin üzerinde nasıl köprü kurabileceğimiz sorunu ortaya çıktı.

Egoizm ortadan kalkmayacak. Onunla savaşmak imkansızdır ve buna gerek de yoktur. O, bizi yöneten Yaradan tarafından yaratılmış bir güçtür. Onunla bir şey yapmak, onu herhangi bir şekilde silmek veya yok etmek imkansızdır. Yapabileceğimiz tek şey onu dengelemektir.

Egoizmin bizi böldüğü gerçeğinden dolayı, onun üzerine daha fazla yükselmeye başlayacağız ve bizi ayıran “vadileri” birbirine bağlamamızı sağlayacak büyük köprüler inşa edeceğiz, böylece su, deniz, okyanus, aşağıda kalacak ve ikinci bir kat yapabileceğiz.

Bu köprüleri birbirimize bağlanmak için suyun üzerinde inşa ettiğimizde, birbirimizde tamamen yeni bir bütünleşme hissedeceğiz. Egoizmimizi de hesaba katmamız gerekecek çünkü bir yandan bu köprüleri onsuz inşa edemeyeceğiz, diğer yandan da aramızdaki bağı bir sonraki seviyeye yükseltmemiz gerekecek.

Bu çok ilginç bir seviyedir. Hepimiz farklı ve birbirimize zıtız. Birbirimizi anlamıyoruz ve birbirimizle uzlaşamadığımız ve birbirimize katılamadığımız için birbirimizden uzaklaşır ve giderek daha fazla yabancı oluruz.

Bugün gençlerin artık evlenmek, birlikte çocuk yetiştirmek ve bir yuva sahibi olmak için nasıl bağ kuramadıklarına bakın. Sonuç olarak, dünyadaki birçok kurumun temelleri yıkılıyor: köyler, gelenekler, her neyse, aslında parçalanıyor ve dağılıyor.

Egoizm sürekli büyüyor ve aramızdaki mesafeler gittikçe daha fazla su ile doluyor ve bizi bu dünyada, özellikle günümüzde artık var olamayacağımız bir duruma getiriyor.

Artık herkesin, en azından egoist güçlerle bir dereceye kadar birbirine bağlı olduğu küresel, bütünsel bir dünya yok. 20. yüzyıl, bankacılık, ticaret, siyaset ve uluslararası ilişkiler alanlarında karşılıklı kazanımlara ulaşmak için insanlar arasındaki birlikle şekillendi. Ama bu dönem geçti ve yabancılaşma hali yine burada.

Bu, aramızdaki doğru köprüleri, bugün hissettiğimiz bölücülüğün üzerinde, önceki durumların üzerine kurmayı öğrenmek zorunda olmamızın nedenidir: dendiği gibi “Sevgi tüm günahları örter ” bu da başkalarına karşı niyet anlamına gelir ve bu nedenle sevgi köprüleri inşa etmeliyiz.

Bunu nasıl yapabileceğimizi kavramamız ve anlamamız gerekecek. Her kişi kendi görüşüne bağlı kalırsa aramızda ne tür bağ olabilir? Her kişi kendi görüşünü bir başkasının görüşüne çevirebilirse, o zaman ne olacak? Bir diktatör ortaya çıkacak ve herkes ona itaat etmeye mi başlayacak? Bu da olamaz.

Genel olarak, dünyanın ıslah edilmesi, doğru bir şekilde birleşebilmemiz için her bir kişinin sahip olduğu tüm boşlukları ve nitelikleri hesaba katmakla ilgilidir. Ama her birimizin farklı bir görüşü varsa bu nasıl mümkün olabilir? Dahası, ne kadar gelişmişsek, farklı görüşlerimiz, arzularımız, anlayışımız ve fikirlerimiz arasındaki kutuplaşma da o kadar büyük olur.

Öte yandan Kabala bilgeliği bizi niteliklerimizin, anlayışımızın ve fikirlerimizin üzerinde bağ kurmaya çağırır. İki bireyin ihtiyaçlarını, hedeflerini yerine getirmesi ve karşılıklı anlayış içinde hareket etmesi nasıl mümkün olabilir? Bu da bir problemdir.

Bununla ilgili yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Aynı anda iki zıt boyutta işleyen dünyayı anlayamayız.

Daha alt düzeyde, her birimiz kendi içimizdeyiz ve birbirimizle yalnızca uzak ve harici bir şeyin üzerinde temas kurabileceğimizi anlıyoruz, örneğin “sen benim için ve ben senin için” ilişkisini sürdüren ve bundan daha fazlası olmayan farklı ülkeler gibi. Ancak yaratılış planı bizi mutlak bağa doğru iter.

Burada, ne pahasına olursa olsun bizi birbirine bağlamak isteyen ve böylece bizi egoist bir şekilde birbirimize doğru iten Yaradan ile giderek artan bir karşıtlık içindeyiz. Ama birbirimize ne kadar yakınlaşırsak, o kadar çok ezeli düşman gibi hissederiz ve yaklaşamayız. Bu, Yaradan’ın sürekli olarak aramızdaki savaşları, çatışmaları, rekabetçiliği, muhalefeti vb. başlattığı ve davet ettiği anlamına gelir.

Görüyoruz ki çocukluğumuzda ve gençliğimizde, hatta yetişkinler olarak ve yaşlılıkta bile hiçbir seviyede anlaşmaya varamıyoruz. Egoizm büyür ve birbirimize giderek zıt hale geliriz. Dünya milletleri bile bugün bu yabancılaşmayı hissediyor ve her yöne dağılıyor.

Kişi, kendi ulusu arasında, devletinde, topraklarında yaşamak zorunda olduğunu hissetmez, çünkü egosuna kıyasla milleti, devleti ve toprağı daha düşük seviyelerdedir. Böylece kendi egosu üstün gelir.

İstatistiksel olarak, bugün kitleler, yaşayacakları yeni yerler aramak için göç ediyor. Dil engeli çok büyük olmadığı sürece, anavatanlarında yaşayıp yaşamadıkları umurlarında değil ve bu yüzden ellerinden geldiğince evlerini değiştirmeye çalışıyorlar.

Ancak, bizleri ne olursa olsun bir arada tutan ve bir çekim gücüyle bizi birbirimize daha da yaklaştıran doğanın genel gücü Yaradan’ın etkisi altındayız. Bu, giderek daha kötü hissetmemizin ve birbirimizle olmaktan korkmamızın nedenidir.

Elbette bizi başka bir patlamaya götüreceğinden bu seviyede bağ kuramayız. Ne yapabiliriz? Kabala bilgeliğine göre aramızda başka bir köprü seviyesi inşa etmeliyiz, ancak onları nasıl inşa edeceğimizi de bilmemiz gerekir.

Bu, dünyamızda var olmayan Bina’nın bir özelliğidir. Bu nedenle, ikinci katta, ikinci seviyede aramızdaki bağı inşa etmek için onlular oluşturmaya başlamalıyız.

Twitter’da Düşüncelerim / 10 Aralık 2020

Ancak tüm ulus ve tüm dünya olarak birleşme çabasındaki içsel çabalarımız dünyaya barış getirebilir. Aksi takdirde her yerde patlayan hususlar ve baş gösteren savaş olacaktır. Ulusu birleştirme çabalarımızdan daha önemli bir şey yoktur.

Sorun, herkesin yalnızca kendisinin haklı olduğunu düşünmesidir.

Günahlar sevgiyi inşa etmeye yardımcı olur. Tüm farklılıkları sevgiyle örtmeliyiz. Birbirimize bu şekilde davranırsak, insanlar ve partiler arasında herhangi bir çatışma, saldırı veya düşmanlık olmayacaktır.

Doğruluğumuzun ve başkalarının hatalarının sorumluluğunu alarak ve tüm bunları, üzerinde sevgiyle örterek birlikte inşa edeceğiz.

Eğer her taraf ve her insan, diğerlerine karşı olumsuz, eleştirel duygularının karşıtlığına dayanan sevgi formunu inşa etmeye başlarsa, içeride nefret ve dışarıda sevgi olduğunda, o zaman tüm dünyanın ıslah olduğunu ve en iyi safhada olduğumuzu göreceğiz.

İnsanlar kötü olan her şeyi yok etmek ve hayatlarında sadece iyi şeylere sahip olmak ister. Bu yanlış yaklaşım. Kabala, tüm karşıtların nasıl bir araya getirileceğini öğretir. Biri diğerini bastırmaz.

Doğru kombinasyon ve entegrasyon ile birbirleri olmadan yapamayacaklarını anlarlar ve mükemmelliğe ulaşırlar.

Twitter’da Düşüncelerim / 9 Aralık 2020

Ancak tüm ulus ve tüm dünya olarak birleşme çabasındaki içsel çabalarımız dünyaya barış getirebilir. Aksi takdirde her yerde patlayan hususlar ve baş gösteren savaş olacaktır. Ulusu birleştirme çabalarımızdan daha önemli bir şey yoktur.

Sorun, herkesin yalnızca kendisinin haklı olduğunu düşünmesidir.

Günahlar sevgiyi inşa etmeye yardımcı olur. Tüm farklılıkları sevgiyle örtmeliyiz. Birbirimize bu şekilde davranırsak, insanlar ve partiler arasında herhangi bir çatışma, saldırı veya düşmanlık olmayacaktır.

Doğruluğumuzun ve başkalarının hatalarının sorumluluğunu alarak ve tüm bunları, üzerinde sevgiyle örterek birlikte inşa edeceğiz.

Eğer her taraf ve her insan, diğerlerine karşı olumsuz, eleştirel duygularının karşıtlığına dayanan sevgi formunu inşa etmeye başlarsa, içeride nefret ve dışarıda sevgi olduğunda, o zaman tüm dünyanın ıslah olduğunu ve en iyi safhada olduğumuzu göreceğiz.

İnsanlar kötü olan her şeyi yok etmek ve hayatlarında sadece iyi şeylere sahip olmak ister. Bu yanlış yaklaşım. Kabala, tüm karşıtların nasıl bir araya getirileceğini öğretir. Biri diğerini bastırmaz.

Doğru kombinasyon ve entegrasyon ile birbirleri olmadan yapamayacaklarını anlarlar ve mükemmelliğe ulaşırlar.

“Kendine Güven Nedir?” (Quora)


Sevgi dolu, destekleyici ve cesaretlendirici değerleri koruyan, üyelerinin olumlu bir şekilde bağ kurduğu ve ortak bir uyumlu hedefe ulaşmak için birbirlerini desteklemeyi amaçlayan bir çevrenin parçası olarak, gerçek bir kendine güven elde edebilirsiniz.

Aksine, rekabetçi, bireysel ve materyalist değerlere değer veren ortamlarda yer aldığımızda, diğerlerinden daha küçük olma korkusunu hissederiz, bu da sonuçta egoist gururumuzun bir darbe almasından korkmaktır.

İnsan egosu, başkalarının pahasına memnuniyet alma ile ilgi sürekli endişe duyar. Bu nedenle, başkalarını kişisel çıkar için kullanma arzusundan kaynaklanan gurur, olumsuz, boş ve utanç verici bir niteliktir.

Sosyal çevremize göre saygı duyan ve saygısızlık eden sosyal yaratıklar olduğumuzdan, bu nedenle, bu egonun üzerinde birlikte ortak yüce bir amacı hedefleyen insan toplumlarında gerçek özgüvene ulaşabiliriz.

Bu tür toplumlarda gurur olumlu bir biçim alır: üyelerini incinmekten korur ve insan egosunun üzerinde olumlu bir şekilde bağ kurmalarına izin verir, bu da genel olarak insanlık üzerinde olumlu bir etkiye sahiptir.

Kısacası, “Nefret ettiğinizi başkalarına yapmayın” kuralına uyan ve bu kurala bağlı kalarak, “Dostunu kendin gibi sev” e ulaşmayı hedefleyen bir toplumda yer aldığımızda, gerçek bir özgüven geliştiririz.

Duygularınızı Nasıl Doğru Bir Şekilde İfade Edersiniz?

Soru: Yüz ifadelerinin eşlik ettiği yedi temel duygu vardır: üzüntü, öfke, aşağılama, nefret, korku, şaşkınlık ve neşe. Charles Darwin, yüz ifadesi olmamasına rağmen sevgiyi de temel bir duygu olarak görüyordu.

Sevgi dâhil,  duygularınızı nasıl doğru bir şekilde ifade edebilirsiniz?

Cevap: Bu, kişinin karakterine bağlıdır. Herkes duygularını kendine göre ifade eder. Belirli ifadeler belirli insan tiplerine karşılık gelir.

Ama prensip olarak, onları nasıl ifade edeceğinizi düşünmek zorunda değilsiniz. Sadece başkalarına karşı daha dürüst olmalısın, onların, yanınızda kendilerini iyi hissetmelerini sağlamaya çalışın ve o zaman yüz ifadelerinizden her biri doğru bir şekilde okunacaktır.

Yaradan’dan Yardım İsteyin

Yorum: Kabala, kişi Yaradan’dan yardım istemediğinde bunun bir günah olduğunu söyler.

Cevabım: Yaratılış amacını arzulayan ve doğru duruma ulaşmak isteyen insanlar, özlemlerinin iki yönden oluştuğunu anlamalıdır.

Biri, birbirlerine doğru hareket etmektir. Diğeri ise bunu yapmanın imkansız olduğunun farkına varılması ve anlaşılmasıdır çünkü doğamız bunu yapmamıza izin vermez ve vermeyecek. Yaradan, aramızdaki yolda durur ve birbirimize yakınlaşmamıza izin vermez ve her türlü soruna neden olur, böylece kişi Yaradan’ın katılımı olmadan başkalarına yakınlaşamayacağını anlar.

Ne insanlar, ne bir ulus, ne bir ülkeler, ne de bütün insanlık Yaradan’ın yardımıyla birbirlerine yakınlaşmaya başlamadıkça, hiçbir şey başaramayacaktır.

Bu, bir emir gibi eylem olduğunda yani başkalarına yakınlaşmaya çalıştığımda ve Yaradan’dan buna katılmasını istediğimde, iyi bir eylem gerçekleşir. O zaman kesinlikle başarıya güvenebilirim.

“Ebedi Gençlik Pınarı” (Medium)

Yüzyıllar boyunca insanlar, yaşlanmayla bağlantılı olarak derin fizyolojik, psikolojik ve sosyal değişimler yaşarken, yaşlanma sürecini durdurduğunu veya azalttığını iddia eden sayısız yöntem ve tedavi yaratıldı. İsrailli bilim adamları, sonsuza kadar genç görünmenin ve genç kalmanın sırrını bulduklarını iddia ediyorlar. Bunun mümkün olduğu ortaya çıksa bile, konuyu daha derin bir seviyeden keşfetmeden, en önemli olan “Ne için yaşıyorum?” sorusunu cevaplamadan bu hiçbir şey ifade etmez.

Tel Aviv Üniversitesi ve İsrail’deki Shamir Tıp Merkezi’nden yapılan bilimsel araştırmalarda, 64 yaşındaki sağlıklı bir grup insanı hiperbarik odalara yerleştirildi ve onlara üç ay boyunca yüksek seviyelerde oksijen seansları sağlandı. Deneyden sorumlu bilim adamları, terapinin yaşlanma sürecini geciktirdiğini, “tersine çevirdiğini” ve bu bireylerin performansını 25 yaş küçük insanlara benzer seviyelere dönüştürdüğünü iddia ediyor.

Yaşlanma, insanlığın çoğunu korkutur ve canını sıkar. Doğal yaşlanma süreci insanı durmaksızın yaşamın sonuna ve bilinmeyene yaklaştırdığından, ızdırap da içerebilir. Yaşlılık ve ölüm, mutlaka hoş bir şey değildir fakat doğada olan her şeyin, bizim farkına varamayabileceğimiz, kesin bir amacı ve faydası vardır. Bu nedenle, herhangi bir doğal durumu kurcalamak veya değiştirmeye çalışmak tavsiye edilmez.

Yaşlanmanın doğal olgusu ile yapay olarak savaşmak yerine, doğal yaşlanma süreciyle el ele gitmemiz ve durumumuza rahatça uyum sağlamayı öğrenmemiz çok daha akıllıcadır. İnsanlar yaşlanır; bu doğal olarak gerçekleşmektedir. Soru, toplum olarak tüm yaşam döngüsü boyunca insanlarla doğru bir şekilde davranıp davranmadığımızdır.  “Yaşlılar meşgul mü ve toplumun onlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorlar mı?” diye iyice incelemeliyiz.  Gerçekten de sağlıklı bir toplum onların katkılarını önemli olarak görmelidir!

Günlük eğitim programım olmasaydı, mutlu bir şekilde dışarı çıkar ve sokağı temizlerdim. Mahallemde yaşayan arkadaşlarımı toplar ve binaların etrafını benimle temizlemelerini teklif ederdim. Neden olmasın? Dışarı çıkmak, temiz hava solumak, fiziksel efor sarf etmek ve bu süreçte başkalarıyla birlikte olmak sağlıklıdır. Bu ortak faaliyeti bitirdikten sonra arkadaşlarımla mahallenin bankında oturur ve kahve içerdim. Kendine saygı duyan herhangi bir toplum lideri, böyle bir sosyal girişim ve diğer pek çok şeyi yaşlı sakinlerine önerebilir.  Yaşlı vatandaşlarımız, akıl hocaları olarak, paylaşmak ve yollarına yeni başlayanlara yardım etmek için hayat tecrübesine ve bilgeliğe sahiptir.

Ve temizlik örneği, kişiye, layık değilmiş gibi veya onurlu görünmüyorsa, sorun kişinin kendi içindedir. Çevreye özen göstermesi ve topluma hizmet etmesi için toplumun tüm üyelerini eğitmek önemlidir. Bu prensipten, yaşlılığa saygı duymak ve onu takdir etmek, ona bir yer vermek, düşünceyi ona adamak için toplumun uygun şekilde eğitilmesi gerektiği daha açıktır. Toplumun doğru tutumu, yaşlı vatandaşlarına ne kadar ihtiyaç duyduğunu keşfetmek olmalıdır. Çocuklara sorun, onlar bunu iyi anlıyorlar çünkü bu önerme, doğal olarak onların içinde inşa edilmiştir.

Büyükanne ve büyükbabalar, ebeveynler ve çocuklar, kuşaktan kuşağa devreden ve aile içinde yaşlılar içinde bir gençlik ruhu doğuran ilişki bağlarını sürdürmelidir. Yaşlılar, kişinin yaşamı olduğu gibi kabul etmesi gerektiğini zaten anlarlar ve her şeyden önce, tüm endişelerin ötesinde olmak için nasıl çaba gösterileceğini ve bu tür tavırları torunlara nasıl yansıtılacağını öğrendiler. En küçük olanlar, büyükanne ve büyükbabalardan çok sayıda paha biçilmez armağanlar alırlar; bu, hesapsız, koşulsuz, sade bir sıcaklık olan sevginin örneğidir.

Özetle, yaşlanma korkutucu bir durum olmamalıdır. Katkıda bulunacak başka bir şeyimiz olmadığını düşünmek yerine, altın yıllar, zengin ve anlamlı bir yaşamın en önemli yönünün insan ilişkilerinde bulunduğunu fark ettiğimizde, yeni edinimler için bolca fırsat açmalıdır. “Hayatın anlamı nedir?” ve “Neden yaşıyorum?” soruları, kesinlikle sınırsız bir şekilde daha iyi bir dünyaya açılan kapılardır.

Bu soruların yanıtlarının, insan ilişkilerimizde, bağımızın içinde ve başkalarına kalıcı faydası olan eylemlerde bulunabileceğinin bilgisiyle, bedensel yaşamımızı aşarız. Hayatımızı ve dünyamızı çevreleyen, geçici fiziksel bedenimizde varoluşu aşan, muazzam bir mekanizma olduğunu anlarız. Bu değerlendirme, bizi geniş, ebedi dünyaya, zaman ve mekanın sınırlarının ötesinde daha yüksek bir varoluş seviyesine girmeye, büyük bir derinlikle hazırlar.