Category Archives: Tabiat

Dünyayı Yeniden İnşa Etmeyi Değil, Onun Nasıl İnşa Edilmiş Olduğunu Anlamak Gerekir

Yaradan; dünyada meydana gelen tüm olaylar nedeniyle, hem bireysel hem de genel olarak yanlış bir şekilde geliştiğimiz konusunda;  darbeler vasıtasıyla bizleri yavaş yavaş bilinçlendirir. Sonunda bizlerin, içinde bulunduğumuz sistemin yasalarını anlamamız gerekir.

Bu sistemleri kendimizin yaptığını düşünmek saflık olur. Evrenimizin ve tüm gerçekliğin fizik, kimya, biyoloji ve astronominin ortaya koyduğu belirli yasalara göre var olduğunu görüyoruz. Her şey bu yasalara göre hareket eder ve biz insanlar da onlara mecburen uyarız. Neden birdenbire canımızın istediği gibi yeni yasalar icat edebileceğimizi düşünüyoruz ki?

Herkes dünyanın var oluşu için, kendi kanunlarını kendisine uygun bir şekilde oluşturmak isterse, bundan ancak insanlar arasındaki savaşlar ve çatışmalar çıkar. Dünyanın doğru yönetim sisteminin ne olduğunu kimse anlamıyor. Seçimler sırasında herkes birbirine dünyayı nasıl inşa edeceğini diğerlerinden daha iyi bildiğini haykırır. Ancak dünyanın inşa edilmesine gerek yoktur; sadece nasıl inşa edildiğini ve hâlihazırda var olan sisteme nasıl doğru bir şekilde entegre olunacağını anlamanız gerekir.

“Dünya her zamanki gibi işliyor” denilir ve onda hiçbir şeyi değiştirmeye gerek yoktur. Gerçekliğin içine gömülmüş sistemle kendinizi hizaya getirmek için, yalnızca kendinizi değiştirmeniz gerekir – yani görev bir insanı değiştirmektir, dünyayı değiştirmek değil.

Bunu anlayabilmemiz için bize Kabala bilimi verildi. Ve genel gerçekliğin yasalarıyla ne kadar çeliştiğimizi keşfetmeye başladığımızda ve bu karşıtlığın nedenini – yani egomuzu- kendimizde bulduğumuzda; yaratılışın sistemine entegre olarak ve Yaradan gibi tüm yaradılışın üzerine çıkarak onu düzeltebiliriz. Söylendiği gibi: “Ve sizler tanrılar gibi olacaksınız ve iyilik ve kötülük yasalarını bileceksiniz.”

O zaman tüm yaratılışta, sınırsız olanaklar elde ederiz. Ve sadece gerçekliğin bir yanından diğerine özgürce hareket edebildiğimiz beş fiziksel duyumuzla hissettiğimiz maddi dünyada değil, aynı zamanda manevi gerçeklikte de var oluruz.

Bütün bunlar başarılabilir ama bu tabii ki kendimizi ve çocuklarımızı eğitmemiz gereken uzun bir süreçtir.  Bu süreç tüm insan toplumu, doğa ile uyumlu hale gelene kadar, birkaç nesil boyunca sürebilir.

Cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeler, doğal içgüdülerine göre hareket ettikleri için ıslaha ihtiyaç duymazlar. Sadece biz insanlar doğanın zıttıyız ve bu nedenle kendimize ve tüm doğaya zarar veriyoruz. Dolayısıyla doğa kanunlarını çalışmak ve ortaya çıkarabileceğimiz bu kanunlara göre kendimizi değiştirmek bizim görevimizdir.

Bu günlerde birçok insanın yanlış anlamaya ve acıya neden olan soruları var. Neden dünyada bu tür savaşlar ve acılar var?

Bizler şimdiye kadar doğanın kanunlarını çalışıyoruz ve sonra onları yavaş yavaş yerine getirmeye başlayacağız; yani tüm insanlar arasındaki bağa ve hatta sevgiye, birliğin en üst seviyesine gitgide yaklaşıyoruz.  Ve o zaman kendimizi nasıl değiştirebileceğimizi anlamaya başlayacağız. Ve bizim değişimlerimize göre doğa değişmeye başlayacak, bize yönelecek, nazik ve cana yakın olacaktır.

Kabala bilimi, doğanın gerçek yasalarını ifşa etmek için nasıl değişmemiz gerektiğini bize öğretir.

“Doğaya Karşı İnsan Doğası” (Medium)

Süper güçlerin, geliştirmek için yarıştığı, en son silah modellerinden biri hipersonik füzelerdir. Çin, Rusya ve ABD, ses hızının beş katından daha hızlı (saniyede 1 milden fazla) uçabilen füzeler geliştiriyor ki bu da onları engellemeyi çok zorlaştırıyor. Diğer bir trend ise, temelde konsantre bir ışık hüzmesi olduğu için neredeyse hiçbir maliyet veya çaba harcamadan uçakları düşürebilen veya araçları havaya uçurabilen lazer silahlarıdır. Bu gelişmelerin şaşırtıcı yanı, bilimin yaşamı ve evrimi mümkün kılan doğa ilkelerini alıp, diğer insanları domine etmek ve sömürmek için, bu doğa ilkelerini ölüm ve yıkım araçlarına dönüştürmesidir. Görünüşe göre insan doğası, doğanın tam tersidir ve bu ikisi arasindaki çatışmada herkes acı çekiyor.

Doğada her şey mükemmel bir uyum içinde işler. Evrim, “dinamik denge” anlamına gelen, homeostaz sürecine dayanır. Hiçbir varlık kasıtlı olarak diğer varlıkları yok etmez, yalnızca kendini sürdürmek için çabalar. Doğanın unsurları arasındaki mücadelede, evrenimizin ve içindeki her şeyin varlığını ve refahını sağlayan dinamik bir denge oluşur.

İnsan ise keşfettiği doğa kanunlarını alıp başkalarına karşı kullanmaya çalışır. İnsanın amacı kendini sürdürmek değil, başkalarına ve mümkün olduğu kadar uzun süre hükmetmektir. İnsan zihninde ne denge vardır ne de dinamizm. Sürekli kendi için alma vardır.

Ancak hayat, sürekli ve dinamik değişimlerden oluştuğu için, bunların yokluğu ölüm demektir. Dolayısıyla insan doğası ölüme neden olurken, doğa yaşamı üretir.

Barış anlaşmaları imzalayabilir ve asla savaşmayacağımıza karar verebiliriz, ancak asla sözümüzü tutamayacağız. İnsan doğasının kendisi, bizi, önceki kazançları riske atmadan, üzerinde anlaşmaya vardığımız paydan fazlasını kazanma fırsatı gördüğümüz anda imzaladığımız her sözleşmeyi feshetmeye itecektir.

Bu nedenle, insanın acımasız, kötü doğası nedeniyle kendi dünyasını yok etmediği bir dünya kurmanın tek çözümü, insan doğasını değiştirmektir. Bu düşünceden irkilebiliriz, ancak zaten gördüğümüz gibi, başka hiçbir şey işe yaramadığı için, nihayetinde varlığımızın özünü değiştirmeyi kabul etmekten başka seçeneğimiz kalmayacak.

Doğada her şey uyumlu bir şekilde çalışmasına rağmen, biz bunu göremiyoruz çünkü biz uyumun tam tersiyiz. İnsan toplumu, üstünlük için birbirlerine karşı mücadele eden bireylerin ahenksizliğidir. Öte yandan doğa, mükemmel bir şekilde organize edilmiş bir düzendir. İçimizde zerre kadar bir ahenk olsa, biz hariç etrafımızdaki her şeyin ahenkli olduğunu görürdük.

Bu nedenle tek seçeneğimiz, bu uyumu oluşturmaya başlamaktır. Düşünebileceğimiz bütün baskıcı seçeneği deneyip hepsinin başarısız olduğunu görene kadar bekleyebiliriz ya da şimdi deneyebiliriz.

Uyum, bana herkesten üstün olduğum bir durum sağlamadığı için çekici gelmeyebilir, ancak faydaları herhangi bir kişinin tek başına başarabileceği her şeyin çok ötesindedir. Uyum, herkesin birbirini desteklediği anlamına gelir. Sonuç olarak, sadece kendim için çalışmak yerine, başkaları için çalışırım ve diğerleri de benim için çalışır.

Temel olarak bu, dünyanın halihazırda işleyiş şeklinden çok farklı değil. Farkında olmadan, her birimiz, tükettiğimizden çok daha fazlasını yaratırız. Fazla üretim herkese hizmet eder. Tüm insanlık bu şekilde çalıştığı için, sonuç olarak herkes için bolluk vardır. Bazı yerlerde kıtlığı olmasının nedeni, dünyada bir şeyin eksik olması değil, insanların diğer insanları kullanmak, aşağılamak ve egemen olmak için, onların ihtiyaç duydukları şeyleri inkar etmeleridir. Bu nedenle, herkesin birbiri için çalışmasının  yararlarını görmek için algımızı değiştirmemize gerek yok, niyetimize, sadece kendimizden ziyade diğer insanları da dahil etmemiz gerekiyor.

Kendimizi değiştirmek için, bilinçli, organize bir çaba gösterirsek, bunu başarabiliriz. Sonuçlar en çılgın hayallerimizin ötesinde olacak, ancak hepimiz buna bağlı kalırsak. Dünya giderek artan bir kaosa sürüklenirken, ilişkilerimizi uyumlu hale getirme gereğini görmezden gelmek zorlaşıyor. Tek soru, yenilgiyi itiraf edip insan doğasını değiştirmeyi kabul edene kadar, doğaya karşı daha ne kadar savaşmak istediğimizdir.

“Doğa Konuştuğunda, Dinlemeliyiz” (Linkedin)

Ian Kasırgası, değerlendirilmesi haftalar, onarılması yıllar alacak ve bu arada kim bilir ne gibi yeni olumsuzluklar olacak bir yıkım izi bıraktı. Bilim adamlarına göre, iklim değişikliği muhtemelen Ian’a neden olmadı, ancak onu yoğunlaştırdı. Çok daha temel ıslah araçlarını uygulamadığımız sürece, çok daha kötüsüne hazırlansak iyi olur çünkü doğa konuştuğunda, dinlemeliyiz.

Fırtınaların şiddeti artıyor, orman yangınları daha sık ve şiddetli hale geliyor ve kuraklıklar nehirleri ve gölleri yok ediyor. Doğaya ne kadar çok müdahale edersek ve onu düşüncesizce sömürü yoluyla bozarsak, o kadar agresif ve aşırı unsurları tetikleriz.

Kabala ilminde “doğa”, “Tanrı” ile eşanlamlıdır. Bu, putperestlerin yaptığı gibi rüzgâra veya güneşe boyun eğmemiz gerektiği anlamına gelmez, ancak burada daha üstün, bizim olabileceğimizden çok daha güçlü kuvvetlerle karşı karşıya olduğumuzu anlamamız gerektiği anlamına gelir. Bu nedenle onlardan üstünmüşüz gibi, onlara hükmetmeye çalışmak yerine onların yönergelerine uymalıyız.

Yönergeleri basit: Dengede kalın. Doğa bize, kendimiz için ihtiyacımız olandan fazlasını alamayacağımızı çünkü doğanın intikamla geri aldığı eksiklikler yarattığımızı söylüyor. İhtiyaçlarımızın ötesinde ne kadar fazlasını alırsak, doğanın intikamı o kadar yoğun olur. Bu nedenle doğal afetler giderek şiddetleniyor.

İhtiyacımız olan hiçbir şeyi kendimize inkâr etmemeliyiz. Ancak ihtiyacımız olanı değil, istediğimizi almaya alıştık ve ihtiyacımız olanla, istediğimiz arasında büyük bir fark var.

Bir ülke olarak Amerika’nın ve Amerikan halkının zorlukların üstesinden gelecek ve gerekli değişiklikleri yapacak kadar dirençli olduğuna inanıyorum. Florida, Ian’ın ardından iyileşecek, ancak fiziksel hasarı onarmanın ötesinde ne olacağı tüm ülkeye bağlı.

Tüketimde dünya şampiyonu olan Amerika, dünyayı yeni bir paradigmaya yönlendirmeli ve rehberlik etmelidir: daha dengeli ve sürdürülebilir. 21. yüzyılda odak noktası, maddi yaşamı iyileştirmekten toplumsal yaşamı iyileştirmeye kaymalıdır. Maddi ihtiyaçlarımız karşılandı; şimdi duygusal ihtiyaçlarımızı karşılama zamanı ve bunlar, insanların yaşamaktan keyif aldığı bir toplum yarattığımızda karşılanacak.

Keyifli bir toplum yaratmanın tek yolu, insanlar arasında iyi bağlar geliştirmektir. Sonuç olarak, Amerika, insanlar arasında büyüyen yabancılaşmayı onarmaya odaklanabilirse, insanlara bir memnuniyet duygusu verecektir. Bu da, aşırı tüketimi zahmetsizce dizginleyecek olan insanların materyalizme odaklanmalarını azaltacaktır. Memnuniyetleri maddi varlıklardan ziyade sosyal bağlardan geleceği için insanlar tatminsizlik hissetmeyeceklerdir.

İnsanların oluşturabileceği sosyal bağ miktarının bir sınırı yoktur; bu sonsuz sürdürülebilir bir kaynaktır. Ondan yararlanırsak, sosyal bağlarda bol miktarda güç ve neşe bulacağız. O zaman doymak bilmez ihtiyaçlarımızı karşılamak için doğayı sömürmek yerine, doğal olarak sadece ihtiyacımız olanı alıp pozitif enerjimizi birbirimize yönelteceğiz.

“Sürekli Savaşmak İnsanın Doğası Mıdır?” (Quora)

Evet. İnsan doğası, bizde başkalarına hükmetme isteği uyandırır, doğamız gereği diğer insanların kendileri gibi düşünmesini ve davranmasını sevmeyiz.

İnsan doğasının üzerine çıkma şansımız var ama bu toplumun olgunluğuna bağlıdır yani insanların başkalarıyla savaşmayı düşünmediği bir koşula ulaşılmasına. Eğer bu olgunluğa ve insan doğasının üzerine çıkma yeteneğine ulaşamazsak, o zaman doğa bizi yok edecektir.

Ufukta, ortalığı kasıp kavuran iklim değişikliklerinden, kitlesel açlık olasılığına kadar pek çok sorun görünüyor. Üstelik bu tür trajedilerle birlikte, milletler ve ülkeler birbirlerine nasıl zarar vereceklerini düşünmeye devam edecekler. Bu nedenle dünyamızın ciddi ıslahlara ihtiyacı var. Olumlu bir şekilde bağ kurmalıyız.

Doğaya Benzer Olmanın Etkisi

Soru: Bütünsel eğitimin, daha sonra diğer insanlardan gelecek üst ışığı bünyesine alacak bir ağ yaratmak olduğunu anlıyorum, doğru mudur?

Cevap: Elbette! Kesinlikle. İçinizde doğaya karşı bir form eşitliği durumu ortaya çıkarsa, o zaman zaten yukarıdan bir doluma sahip olursunuz ve tüm devasa bütünsel doğa sizinle uyum içinde hareket eder ve sizi tutar.

Onu hissetmeye, onunla birlikte nefes almaya ve ondan düşünce ve hisler almaya başlarsınız. Onunla uyum içinde çalıştığınızda, bunu yapmanın yolunun bu olduğunu hissedersiniz, bu şekilde yapmaya değer olmasa da; burada arttırmanız gerekiyor ve burada bir şeyi azaltmanız gerekiyor. Genel olarak, doğanın bizden istediğini hissetmeye başlarsınız.

Bunu topluma kendi dünyamızın sözleriyle açıklıyoruz ve onların bunun fiziksel dünyanın gizli yasalarından geldiğini bilmelerine gerek yok. Elektronik cihazları kullanan sıradan bir insan için bunların nasıl çalıştığı ne fark eder? Bundan bir şey anlar mı? Belirli düğmelere basıyor ve hepsi bu! Bugün bir çocuk cep telefonlarıyla veya herhangi bir cihazla çalışmaktan mutlu. Ama aynı zamanda ne biliyor ki?!

Elektrik akımının ne olduğunu veya alanların etkileşimi hakkında bilgimiz yok. Ama nasıl kullanılacağını biliyoruz. “Bu, bu şekilde! Ve şu, şu şekilde.” İyi, diyerek öğrendik. Ve böyle devam ediyor. Yani, kullandığımız şeyle ilgili olanı biliyoruz. Ve bu doğa hakkında hiçbir şey bilmiyoruz; konu öteki dünyada, yabancı bir bölgede bir yerlere gidiyor.

Bugüne kadar Einstein’ın izafiyet teorisi bilgisine dayanan bazı çalışmalar ve etkiler var. Peki ya ışık hızının üzerinde veya ışık hızında nasıl çalıştığını net bir şekilde anlamıyorsak?! Bizim dünyamızda her şey ışık hızının altındadır. Işık hızının üstünde bir sonraki dünya, bir sonraki derece vardır. 

Bu nedenle basit bir insanın, kendi içimizde birleşerek doğayla birlikte ortak bir gücü, kalabalığın bilgeliğini uyandırdığımızı bilmesi yeterlidir. Bu kanıtlanabilir ve bu bizim için yeterlidir. Bu çalışır ve hepsi bu! Bu bir fizik kanunu olarak kabul edilir.

Ve bizler yasanın içsel gücünü veya temelini pek de anlamıyoruz. Biz sadece sonuçları çalışıyoruz. Belirli bir kütle, Dünya tarafından belirli bir kuvvetle çekilir; formülü hesaplıyoruz ve her şey hazır! Ve onu kullanıyoruz. Buna, bizim bilgimiz denir.

Bilgimizi ne kadar araştırırsak araştıralım, her zaman sınırlıdır, her zaman madde içindedir. Başka bir deyişle, her zaman sadece kendi kendine hissedilmeyen bazı etkilerin sonuçlarını inceliyoruz. Yalnızca etkileri hissediyoruz, ancak gücün kendisini, örneğin elektrik akımını, manyetik dalgaları veya yerçekimi alanını hissetmiyoruz.

Bu nedenle, insanların yalnızca bir kuralı bilmesi gerekiyor. Bir insan topluluğu, toplanıp örgütlendiğinde, onda belirli etkiler ortaya çıkar; artan bilgelik etkisi, artan etkilenebilirlik, artan güç ve artan zihinsel yetenek, görme ve hissetme yeteneği. Aynı zamanda, karşılıklı yardımlaşma bu grubun potansiyel gücünü artırır, vb. Kendimizi bir sonraki dereceye bu şekilde yükseltiyoruz.

Nuh’un Gemisi Hiç Var Oldu Mu?

Türkiye, Nuh’un Gemisi adlı yeni bir ziyaretçi merkezinin açılışını yaptı. Ağrı Dağı’ndaki merkez, dünyanın her yerinden Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlardan gelen bağışlarla inşa edildi. Merkez, bölgede bulunan buluntuları ve fosilleri sergilemekte. Gemiyi aramak birçokları için çok heyecan verici ve gerçekten de şu soruyu gündeme getiriyor: Nuh’un Gemisi hiç var oldu mu?

Nuh’un Gemisi hikâyesinden bugün bizim için ana çıkarım, bizim de büyük bir tufanın eşiğinde olduğumuzu ve bunu önleme yeteneğine sahip olduğumuzu anlamamızdır. Yaradan’ın söylediklerini dinleyerek veya başka bir deyişle, doğanın kanunlarına uyarak büyük bir tufanın önümüze çıkmasını engelleriz, bu da nihayetinde olumlu bir şekilde bağ kurmamız gerektiği anlamına gelir.

Olumsuz insan bağları, doğadan aldığımız her darbeyi beraberinde getirir. Aksine, birbirimize iyi davranırsak, doğal afetleri ve diğer darbeleri önlemeyi başarırız.

Bu nasıl çalışır? Doğanın dengesini olumsuz insan ilişkilerimiz aracılığıyla bozmamızı engelleyen doğa yasaları vardır. Doğanın cansız, bitkisel, hayvansal ve insan olmak üzere dört seviyesi vardır ve insan seviyesi, doğanın en yüksek niteliksel seviyesidir. İnsan seviyesinde, birbirimizle olan bağlarımızda belirlediklerimiz, tartışmasız bizimle ilgili olarak doğada ne olacağını belirler.

Bu nedenle, bugün dünyamızda gerçekten önemli olan şeylere -doğanın kanunlarıyla dengeye ulaşmanın bir yolu olarak pozitif insan bağları geliştirmek için- nasıl daha dikkatli olacağımızı öğrenmeliyiz ve bunu yaparak, doğal afetlerden ve daha birçok darbeden kendimizi koruduğumuzu görecek, dahası benzerlerini henüz yaşamadığımız barışçıl ve uyumlu yeni bir dünyanın kapılarını açacağız.

İnsani Gelişimde Yeni Bir Safha

Zamanımız harika bir zaman! Bu, insani gelişimde tamamen farklı bir safhadır. İnsanlara, gidecek hiçbir yerimizin olmadığını açıklıyoruz. Hepimiz, bizi etkileyen tek bir doğaya karşıyız.

Kötü bir uzay gemisinin, devasa bir uçan dairenin, Hollywood filmlerindeki gibi Dünya’ya geldiğini ve üzerinde gezinip onu örttüğünü hayal edin. Şu anda tam da böyle bir uçan dairenin altındayız.

Peki, bu konuda ne yapabilirsiniz? Tüm doğanın bize ciddi şekilde baskı yaptığı ve kendisi gibi, bizi birbirimize karşılıklı olarak bağlı olmaya zorladığı bir dünyada yaşıyoruz. Tüm hakkında konuştuğumuz şey budur.

Duyduğumuz kadarıyla, eğitimde sadece çocukların değil ama aynı zamanda yetişkinlerin de yetiştirilmesinde, her türlü ıslahlarda, dünyaya bakışın değişmesinde, her türlü sorunun hafifletilmesinde ilerlemeler görüyoruz. Hepsini görüyoruz!

Ve insanların bununla hemfikir olmaları, kabullenmeleri ve bunun üzerinde düşünmeye başlamaları o kadar kolay olmadığı kadar; aralarında sorunlar da çıkar, tüm bunları da ortaya çıkaran katılık/değişmezlik çatışmalarıdır.

Zaman bizim için işliyor. Her şeye rağmen birleşmemiz gerektiğinin, ne kadar yavaş yavaş farkına varıldığını görüyoruz.

“Gezegene Zarar Verme Açısından Geri Dönüşü Olmayan Noktayı Geçtik Mi?” (Quora)

Böyle bir nokta yoktur. En büyük niteliğimiz olan düşüncemizin, doğayı değiştirebileceğine güvenmemiz gerekiyor. Yalnızca düşüncelerimizi yönlendirmemiz gereken istikameti anlamamız gerekir. Ne hakkında düşünmeliyiz? Peşinde olmamız ve talep etmemiz geren koşul veya durum nedir?

Gezegenimizi korumak için, olumlu insan bağları hakkında düşünmeliyiz. Yani, bağımızda doğayı nasıl güvende tutabiliriz? Hep birlikte dünyamızı nasıl koruyabiliriz? Gezegenimizi gerçekten daha iyi yapmak istiyorsak; o halde, baktığımız her yerde nasıl olumlu bir şekilde bağ kuracağımız konusunda endişe duyan insanları görmeliyiz.

Bunun, yaygın olarak sürdürülebilir olmakla ilişkilendirdiğimiz geri dönüşüm veya diğer etkinliklerle ilgisi yoktur. Tamamen doğal, mükemmel bir şekilde birbirine bağlı ve küresel bir duruma ulaşalım diye, birbirimize yakınlaşır ve birbirimizi dikkate alırsak, o zaman olumsuz güçler dünyadan kaybolacaktır.

Anlamamız gereken şu ki; eğer birbirimiz hakkında daha iyi düşünmeye başlarsak, o zaman gezegenimiz tüm kötülüklerden kurtulur çünkü düşüncelerimiz doğadaki en kuvvetli güçtür. Aynı şekilde, birbirimiz hakkındaki olumsuz düşüncelerimiz, gezegene zarar vermekten tamamen sorumludur. Bu nedenle; genellikler sürdürülebilir olduğunu düşündüğümüz enerjileri ve eylemleri, ne kadar çok geri dönüştürürsek ve onlara ne kadar yatırım yaparsak, gezegenimiz de o kadar kötüleşir. Gezegenimizi daha iyi korumak ve geliştirmek için, birbirimize karşı tavrımızın değiştiği bir duruma ulaşana kadar, hiçbir şey bizim faydamıza işlemeyecektir.

“İnsanlar, Hayvan Doğalarının Üstüne Nasıl Çıkabilir?” (Quora)


Hayvan doğasının üzerine yükselen insanlarda, üç temel adım vardır:

  1. “Komşunu kendin gibi sev” in ulaşmamız gereken kapsamlı bir doğa yasası olduğunu ve doğanın bizi öyle ya da böyle yani ya kendi bilinçli katılımımızla, o yasaya hazla ve sürekli artan farkındalık, algı ve hissiyat ile ilerlememizle ya da artan ıstırabın bizi bu yasayı kabul etmeye zorlayacağı bilinçli katılımımız olmadan ulaştıracağını kabul etmek.
  1. Doğamızın, doğa yasasına ne ölçüde zıt olduğunu incelemek zorundayız. Doğamız hakkında “insanın eğilimi gençliğinden beri kötüdür” diye yazılmıştır. Başka bir deyişle, en başından beri hayvani doğamız kendisinden başka kimseyi dikkate almaz ve böyle bir nitelik kötüdür. Özellikle kötüdür çünkü bizi başkalarına zarar vermekten haz almaya yönlendirir. Başkalarına zarar vermekten haz almak, insanlardaki hayvan doğasına özgü bir niteliktir ve bazı hayvanların yalnızca hayatta kalma zorunluluğundan dolayı, diğer hayvanlara zarar verdiği hayvansal doğa ile karıştırılmamalıdır. Bununla birlikte, hayatta kalmak için ihtiyaç duyulan yiyecek, cinsellik, aile ve barınma gereksinimlerimizin ötesinde, hayvan doğamız, başkalarının sahip olduklarına sahip olmayı (onlardan almak, satın almak ve hatta onlardan çalmak) kendimize başka bir fayda sağlamasa da onlara zarar vermekten haz aldığımız bir noktaya kadar istememizi sağlayarak, bizi daha da geliştirir. Başka bir deyişle, hayvani doğamız, başkalarının sahip olduğu hiçbir şeye ihtiyaç duymayacağımız bir noktaya kadar gelişir, ancak onları sahip olduklarından uzaklaştırmaktan haz alırız.
  2. Daha sonra, kötülüğün farkındalığının değişik formlarından geçeriz yani bu, hayvani doğamızdaki kötülüğün farklı büyüklüklerinin anlaşılması. Yani ikinci aşama, hayvansal doğamızın, doğaya karşıtlığının salt bilgisidir. Böyle bir niteliğin bilgisine sahip olabilir ama yine de kötü olmaktan haz alabiliriz. Kötülüğün farkındalığı, kötü hayvan doğamızın bize, içinde bulunduğu kişiye gerçekten zarar verdiğini anladığımız ve hissettiğimiz daha gelişmiş bir aşamadır ve böyle bir farkındalık kazandığımız ölçüde, bu hayvan doğasını düzeltiriz – sevgi, ihsan etme ve bağ kurmanın daha yüksek doğasına ulaşmak için o kötülüğün üzerine yükselme sürecini başlatırız. Buna doğamızın “ıslah” süreci denir ve bu ıslah sürecini doğa yasasının tam olarak edinilmesine kadar yani hayvansal doğamızın tamamen üzerine çıkıp insan olmaya – doğanın sevgi, ihsan etme ve bağ yasasına benzer bir niyeti olan bir varlık olmaya yönlendiren belirli bir metod vardır.

Doğa ile Dengesizlik

Soru: Düşünen insanların algıladığı ve hissettiği bir tür küresel bağdan bahsediyorsunuz. Bu bağı bilinçli olarak ifşa etmezsek, bunun olumsuz felaketler, grevler ve hatta belki de dünya savaşları tarafından mı ifşa olacağı anlamına gelmekte?

Cevap: Bu kesinlikle doğru. Aynen öyle! Doğayla birlik içinde, uyum içinde, denge içinde, doğru yolda ilerlemek istemiyorsak, doğa bize bunun tam tersini gösterir.

Başka bir deyişle, aynı formül yerine getirilir, sadece ona olumsuz bir unsur olarak katılırız. Doğada yapmamız gereken tek şey onunla dengeye gelmekti. Ve şimdi bu dengesizliğin meyvelerini her türlü afet şeklinde topluyoruz.

Çocukta da böyledir: Eğer çocuk iyi davranırsa anne babası da ona iyi davranır, eğer kötü davranırsa anne babası da ona kötü davranır. Aslında ona normal davranırlar, doğanın ıslahı sadece bu şekilde kurulur.

Doğanın tanımlanmış bir şeması yoktur. Kesinlikle net bir sistemi vardır ve değiştirilemez. Bu, gökyüzünde bir yerde oturan ve istediği gibi komuta eden bir tanrı değil, küresel denge için devasa evrensel bir formüldür.

Ve bu dengeden giderek daha fazla çıkıyoruz. Geliştikçe, doğayı ve ona karşı tutumumuzu daha fazla ihlal ediyoruz. Bu nedenle, o da bize doğal olarak tam tersi şekilde davranıyor. Kendimizi onun karşısına yerleştiriyoruz ve bu muhalefeti her türlü kriz ve sorun olarak hissediyoruz.

İnsanlar birbirlerini ezmek zorunda olmadıklarını anlamalı, ancak sadece ülkeler arasındaki sınırların değil, aynı zamanda insanlar arasındaki tüm farklılıkların ortadan kaldırıldığı gerçek bir birlik içinde, birbirleriyle çalışmaya başlamaları gerekiyor, birbirleriyle bağ kurmaya çalıştıklarında, onları ayıran her türlü kültürel ve etnik çelişkileri ortadan kaldırmaya, hepimizin bir insanlık, bir Babil olduğumuz konusunda karşılıklı anlayışa ulaşmaya çalışmalı ve karşılıklı desteğe, kardeşliğe ve karşılıklı tavizlere gelmeliyiz.

Soru: Kağıt üzerinde sabitlenmiş ve içsel olarak hiçbir şey taşımayan bazı dış bildirimlerden değil, bir içsel mesajdan mı bahsediyorsunuz?

Cevap: Ortak doğa tarafından hissedildiğinde içsel bağımızın gerçekleşmesi dışında,  başka mesajla ilgili değil.  Ancak o zaman doğa ile olan dengesizliğimizin yol açtığı tüm sorunlardan kurtulacağız.

Başkalarından nefret ederek doğada olumsuz bir tepki uyandırırım. Bize göre, birinden nefret etsem ya da biriyle çatışsam ne fark eder? Ancak bununla, kendim ve dünyanın geri kalanı üzerinde doğanın olumsuz bir tepki vermesine neden oluyorum.