Category Archives: Maneviyat

Ağızdan Ağıza

Soru: Manevi gelişimde kim daha fazla fayda sağlar: size yakın olan ve sizinle iletişim kurabilen biri mi, yoksa uzakta olan biri mi?

Cevap: En büyük fayda, bana içsel olarak yakın olanlar tarafından elde edilebilir. Baal HaSulam, Zohar Kitabı’nın tamamlanmasına adadığı bir makalesinde ve çeşitli mektuplarında, gerçek manevi edinimin ancak öğrencinin öğretmenle olan içsel bağından kaynaklandığını yazmaktadır.

Günümüzde bu, doğrudan değil, bir grup aracılığıyla gerçekleşir. Ama yine de bu ilke geçerliliğini korur. Kabala’da buna ağızdan ağıza (Peh el Peh) denir, yani öğrenci ile öğretmen arasındaki ortak perde aracılığıyla.

Bu teknik genelde, öğrenci öğretmenin önünde kendini iptal etmesi ve içsel içeriğin öğretmenden öğrenciye akacağı şekilde öğretmene bağlanmaya kendini adaması olarak bilinir.

Kabala bir yandan bir bilim olsa da, formun benzerliği yoluyla üst ışığı nasıl alacağımızı anlatır. Ağızdan ağıza iletişim (Peh el Peh) olarak adlandırılan şey tam da niteliklerin benzerliğidir.

Kendinizi Bulun

İnsanları eğitmedeki temel sorun, onlara kendileri için en önemli olan şeyi, yani bir amaç bulmayı öğretmememizdir. Dahası, bu konuda gerçekten bağımsız olmalı ve kendinizi, ne medyanın ne toplumun ne de başka bir şeyin etkilediği, bunların hiçbirinin sizin için önemi olmadığı ve herkese karşı koyabileceğiniz bir koşula getirmelisiniz.

Bu, bir savaştan daha korkutucudur, çünkü güçlü bir bilgi saldırısına, çılgın bir kalabalığın çeşitli fikirlerine, sözde insanlık değerlerine dayanmak zorundasınız. Bunun için içsel gücü, şeyleri karşılaştırma, her şeyin üstesinden gelme, gerektiğinde diğer her şeyi göz ardı etme yeteneğini nereden bulacaksınız? Bu hiç de kolay değildir. Bu kişiye öğretilmelidir.

Gelişen nesle bunu öğretmezsek, onlar çalı çırpı gibi savrulacak ve hayatları boyunca mutsuz kalacaklar. İnsanların kendilerini bulamadıklarını görebiliyoruz. Yedi milyar insanın %99’unun hiçbir şeye uygun olmadığını düşünüyoruz. Hayır, onlara hiç öğretilmedi. Her insanın kendine özgü bir kişiliği vardır.

Bir insana kendini ve amacını, bu çok sayıdaki insan arasında kendi yerini bulma fırsatı verdiğinizde, aniden kendini anlamaya başlar ve etrafındaki her şeyin kendisine tam olarak uyum sağladığını görür.

Bu nedenle, en önemli şey kişinin eğitimidir: olması gereken yerde olmak, hayattaki yolunu bağımsız olarak seçmek ve bu yolu gerçekleştirmek için diğer herkesle doğru bir şekilde bağ kurmak.

İçsel Bilim

Soru: Yeni bir öğrenciye maneviyatın ne olduğunu açıklamak, ona maneviyatı anlatmak ve göstermek için ne kadar zaman gerekir?

Cevap: Göstermek mi? Ona nasıl gösterebilirsiniz ki? Kendisi içinde bunu yeniden yapılandırmak için hiçbir araca sahip değildir.

Yorum: O zaman şöyle diyelim, maneviyatı aktarmak için. “90 Dakikada Bütün Kabala” adlı bir program olduğunu hatırlıyorum.

Cevabım: Beş dakikada bile açıklayabilirsiniz! Bu önemli değil. Kabala’nın ne olduğunu tek bir cümleyle de aktarabilirsiniz: “Yaradan’ın bu dünyadaki bir insana kendini ifşa etmesi.” Hepsi bu. Ve sonra, gidip çalışın. Ta ki, bir insan kendini değiştirene kadar…

Kabala dışsal bir bilim değil, içsel bir bilimdir. Bu nedenle, her şey kişinin niteliklerine bağlıdır. Ve kişinin nitelikleri de bana değil, kendi çabalarına bağlıdır.

Yorum: Ama yine de dışarıdan görünen resim, kişi istese de istemese de ilk aşamada bu kişiyi çeker ve Kabala’yı öğrenmeye başlayan biri bununla çalışabilir.

Cevabım: Evet, sizi anlıyorum. Tanıtımınız için klipler, filmler, ne isterseniz yapın. Ama Kabala bilgeliği yine de içsel bir bilimdir.

Sonsuz Haz

Soru: Bir kişi sonsuz hazzı nasıl hayal edebilir?

Cevap: Yaradan’dan arzular ve doyumlar alırız. Arzular açlık ve acı olarak hissedilirken, hazlar tam olarak arzu edildiği ölçüde mükemmelliği edinmek olarak hissedilir.

Günlük hayatımızda, arzular ve doyumlar içimizde aynı anda ortaya çıkmadığı için sürekli doyum elde edemeyiz. Ancak kişi, ihsan etmek niyetiyle doyum elde etmek için kendini doğru bir şekilde hazırlarsa, Yaradan’dan arzuyu doyumla aynı anda alır. Bu, yemek yiyen ve doygunluk hissi ile azalmayan bir açlık hissi duyan birine benzer. Ve tüm arzularımız da böyledir.

Önce Kimlere Bakılmalı?

Soru: Bir kurt sürüsü, engelli, sakat veya yaşlı bir hayvana bakabilir. Onu yavru köpekler gibi çiğnenmiş yiyeceklerle beslerler ve hatta ondan pire bile temizlerler. Ancak burada bir ekleme var: “Açlık yaşanan bir yılda sürü, yaşlı hayvanları besleme sorumluluğunu üstlenemez. Ve yaşlılar bunu kabul eder.” Bu da bir hayatta kalma meselesi mi?

Cevap: Bu, sürü için bir hayatta kalma ve zorunluluk meselesidir. Bu yüzden, tüm sürünün yaşamı için kendilerini feda eden bireyler vardır.

Yorum: Şöyle özetleyelim: Engellilere, yaşlılara bakıyorlar…

Cevabım: Herkese.

Soru: Ve biz de yaşlılara bakmalı mıyız?

Cevap: Evet. Ama zayıflara bakmanın imkansız olduğu koşullar varsa…

Soru: Bu gerçekten çok zor bir soru! Seçim nasıl yapılır?

Cevap: Gelecek nesillere büyük fayda sağlayacak olan seçilir.

Soru: Yani genç ve güçlü olan mı?

Cevap: Evet.

Soru: Yani ilke hala sürünün hayatta kalması, toplumun hayatta kalması mı?

Cevap: Evet.

Yorum: Ve şimdi, mümkünse, lütfen bundan çıkaracağımız sonuçları söyleyin.

Cevabım: Sonuçlar: Kurtlardan kesinlikle öğrenecek çok şeyimiz var. Kendimizi geliştirmek için bir şeyler yapmamız gerekiyor. Toplumumuzun organizasyonu hakkında kesinlikle düşünmemiz gerekiyor: onu nasıl yeniden yapılandırıp daha sağlıklı hale getirebiliriz ve hangi eğitim programlarını benimsemeliyiz? Çocuklarımız, torunlarımız ve gelecek nesiller için.

Önümüzde birkaç nesil var ve onlar için sosyal düzeni değiştirmeliyiz.

Gerçekten Özgecil Olabilir Miyiz, Yoksa Hepimizin Gizli Hesapları Mı Var?

Özgecilik, ruhun niteliğidir; başka bir deyişle ruh, sevgi ve ihsan etme niteliğidir. Peki, dünyamız, doğamız ve hissettiğimiz her şey başkalarının pahasına haz almaya dayalı, yani alma ve nefretten beslenen bencil bir yapı üzerine kuruluyken, bu nitelik içimizde nasıl var olabilir? Tam da bu nedenle, manevi sistemin yapısını bilmek zorundayız. Bizim dünyamız egoizm üzerine kuruludur: kendimiz için almak ve başkalarını dışlamak. Manevi dünya ise bunun bütünüyle tersidir; tamamı özgecilik, ihsan etme ve sevgiyle inşa edilmiştir.

İçsel niteliklerimizi nefret ve almaktan, ihsan etmeye ve sevgiye dönüştürdüğümüzde, içimizde bambaşka olgular ve süreçler hissetmeye başlarız. Bu yeni algı “üst dünya” diye adlandırılır. Dışımızda bir yer değildir; aksine, niteliklerimiz değiştikçe içimizde açığa çıkar.

İnsanlar zaman zaman özgeci dürtülerinden söz eder. Ama dürüst olalım: Kimin için? Her özgeci dürtü, eninde sonunda bir tür kişisel kazanca dayanır. Duygusal, toplumsal ya da psikolojik olarak bir karşılığı olmasaydı, kimse iyilik yapmazdı. Bu gerçek iyilik değildir; inceltilmiş bir çıkarcılıktır. Kabala’da “kötülük” diye adlandırılan egoizm, dünyamızın temel doğasıdır.

Bu yüzden dünya aslında benim. Algıladığım her şey içimde, egoizmimin içinde yer alır. Kendimi değiştirdiğimde, başka bir boyutta var olmaya başlarım. Dış dünya değişmez; değişen benim algımdır.

Peki, kötü eğilimi dengeleyecek iyi güç nerede bulunur? Yalnızca tek bir yerde. Eğer onu gerçekten edinmek istiyorsak, Kabala bilgeliğini incelememiz gerekir. Bu çalışma sayesinde içimizde yavaş yavaş iyi bir güç oluşur. Bir anda, tanımı gereği daha önce var olması mümkün olmayan niteliklerin içimizde belirdiğini fark ederiz. İşte bunlar, ruhun özgeci nitelikleridir.

Çoğu İnsan Neden Her Şeyi Geride Bırakıp Yeni Bir Başlangıç Yapmaktan Korkar?

En başından itibaren bu dünyaya ince bir “ip” ile bağlıyız ve bu dünya bizi çocukluğumuzdan beri baskılar. İçten içe, bir yerlerde özgürlüğün var olduğunu hissederiz; fakat ona doğru tek bir adım atmaya bile cesaret edemeyiz. Neden? Çünkü burada her şey tanıdık. Burada bir evimiz, yemeğimiz, alışkanlıklarımız ve güvenli bir alanımız var. O ipin ötesinde ise bilinmezlik var… ve bilinmezlik, bildiğimiz tüm ızdıraplardan daha çok korkutur bizi.

Özgürleşmek için kendimizi aşmamız gerekir: alışkanlıklarımızı, dünyaya bakışımızı, insanlara yaklaşımımızı, hatta hayat anlayışımızı. Bizi sürekli aşağı çeken o içsel çekim gücünü etkisiz hâle getirmeliyiz.

Evet, bundan gerçekten korkarız; fakat zayıf olduğumuz için değil. Doğamız gereği benmerkezciyiz; başkalarının pahasına kendi çıkarımız için haz almak isteriz. Egoizm ise kökünden sökülmeye kolay kolay izin vermez.

Kabalistler, dünyevi yaşamın bizler üzerinde yarattığı bu çekim gücünün üzerine yükselmemiz gerektiğini söyler. O zaman başka bir dünya, başka bir gerçeklik algısı, bütünüyle farklı bir varoluş görürüz. Peki, bu cesareti nereden bulacağız? Gerekli cesaret, kişisel bir cesaret değildir; yukarıdan, doğanın kendisinden gelir. Bazı ruhlara bu uyanış doğrudan verilir. İnsanlığın geri kalanı ise onların rehberliğinde ilerler; özgürleşmek için gerekli içsel gücü adım adım biriktirerek.

Bu yüzden yol bazen hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Yıllarca deneriz, tekrar ve tekrar… ve yine de hiçbir şey değişmiyormuş gibi görünür. Oysa bu çaba boşa gitmez. Birikir. Her deneme, içimizdeki enerjiye bir miktar daha katkı yaparak manevi birikimimizi artırır. Ta ki bir gün o ip kopana kadar.

Bu süreçte umutsuzluğa kapılmamak mümkün mü? Evet. Öncelikle, başka bir yol olmadığını anlamamız gerekiyor. Umutsuzluğun kendisi, bu fark edişin bir parçasıdır. Gidecek başka bir yer yok ve alternatif bir yol da yok. Eğer kaderimizde bu kurtuluş varsa, yeterli gücü biriktirir ve egodan özgürleşiriz. Fakat bu yazgı henüz oluşmamışsa, bir sonraki uyanış döngüsüne kadar egoya bağlı kalırız. Buna “şans” deriz; çünkü içinde yaşadığımız sistemin tüm yasalarını bilmiyoruz.

İçimizdeki gücü artıran şey nedir? Başkalarıyla iyi bağlar kurma yönünde attığımız her adım. Ayrıca kim olduğumuzu, doğamızı, bizi kuşatan genel doğayı ve kendi doğamızdan nasıl gelişerek evrensel doğayla uyum kurabileceğimizi anlamaya yönelik her çabamız.

Kısacası, bir üst ve kapsamlı varoluş alanına geçişi tek başımıza değil, bir grubun parçası olarak çok daha kolay gerçekleştirebiliriz. Çünkü grup içindeki herkesin özlemi ve müşterek çabası, özgürleşmek için gereken enerjiyi tutan ortak bir kap hâline gelir.

Peki, kendimiz henüz özgürleşmemişken bu sürece nasıl güvenebiliriz? Çünkü özgürleşmediğimiz sürece dünyevi yaşam temelini kaybeder. Hayat, ancak bizi bu ipten kopma noktasına götürdüğü ölçüde anlam taşır.

Özgürleştiğimiz zaman kendimizi nasıl bir alanda buluruz? Kendimizi özgürlüğün içinde, yani egoizmin köleliğinden kurtulmuş olarak buluruz. Burada tüm eylemlerimiz egoisttir; tamamen ip tarafından yönlendirilir ve kontrol edilir. Oradaysa özgür alanın yasalarına göre hareket etmeye başlarız: ihsan etme, sevgi ve bağ yasalarına göre.

Şu anda özgürlüğü tam olarak kavradığımız söylenemez. Biz yalnızca ipin baskısını hissediyor ve bu baskıdan kaçmak istiyoruz. Belki bu ilk başta çocuksu bir dürtü olarak algılanabilir. Fakat gerçek özgürlük acıdan kaçmak değildir; egoizmden kurtulmaktır. Hayatın anlamı da budur: böylesi bir özgürlüğe ulaşmak.

Gerçeklikten Kopmayın

Yorum: 1960’larda CIA, LSD ve diğer uyuşturucularla deneyler yaptı ve bir noktada gerçekten dünyayı değiştirdiler. Hippi devriminin başlaması böyle oldu.

Sonunda insanlar biraz daha fazlasını gördükleri için, bu onların toplumdan kopmalarına yol açtı. Uyuşturucu alan insanlar, duyduklarını “görerek” ve “gördüklerini duyarak” hissettiklerini anlatıyorlar.

Cevabım: Böyle bir şey yok! Bu sadece beynin işleyişinin bozulması, başka bir şey değil.

Hippilere pratikte ne oldu? Birkaç yıl boyunca uyuşturucunun etkisiyle bir sisin içinde yaşadılar ve sonunda “çöp yığınına” atıldılar. 40 yaşına geldiklerinde, mesleksiz, yıkılmış, hiçbir şey yapamaz hale gelmişlerdi.

60’ların kuşağı, ölene kadar buna acı bir şekilde katlanmak zorunda kaldı. İnsanlık, uyuşturucuların insanları gerçeklikten kopardığını anladı ve LSD’yi ve diğer tüm maddeleri reddetti.

Neden onları reddediyoruz? Yedi milyardan fazla insana ilaç püskürtelim ve eğlenmelerine izin verelim! Neden acı çeksinler ki?

Ama yapamayız! Doğa yani üst yönetim, buna izin vermez çünkü gerçeklikten koparız. Bu dünyada varlığımızın mutlak, önceden belirlenmiş bir sonucuna ulaşmak zorundayız. Birliğe, tek bir yapıya ulaşmalıyız. Ve eğer bu olmazsa, tüm hayatımızın hiçbir anlamı kalmaz.

Bu yüzden insanlar asla uyuşturucuyla hemfikir olmayacaklar. Bu, doğada programlanmıştır. İçimizde işleyen program, gerçeklikten kopmanın kabul edilemez olduğunu bir kez daha kontrol etmemizi ve onaylamamızı amaçlamaktadır. Biz böyle yaratılmışız. Bu konuda hiçbir şey yapamayız!

Zamanla uyuşturucu veya alkolü tamamen bırakacağız. Belki daha uzun yıllar geçecek ama yine de bunu kendimizden söküp atmak zorunda kalacağız. Böyle bir zamanın geleceğinden eminim. Toplum kendini değişmeye zorlayacak, aksi takdirde yok olmaya mahkûm olduğunu görecektir.

Birey Mi, Grup Mu?

Soru: “Dost satın almak” mümkün mü? Yoksa her bir kişiyle ayrı ayrı çalışmamız mı gerekiyor?

Cevap: Birini veya bir şeyi ayrı ayrı ele almanız ya da kendiniz için üç veya dört kişi seçmeniz gerektiğini düşünmüyorum. Diyelim ki burada birkaç kişiyle çalışıyorum. Örneğin, işyerimde benim departmanımdan birkaç iş arkadaşım var.

Aynı grupta olduğum için onları daha iyi tanıyorum ama bu, onlarla manevi dostlarmış gibi ilişki kurduğum anlamına gelmez.

Manevi dostlarım tamamen farklı olabilir, bana daha fazla ilham verenler, maneviyata yaklaşımları, beni etkileme biçimleri ve çalışmaya olan bağlılıkları ile bana kendi tarzlarında etki edenler olabilir. Belki bu kişi, aynı çalışmayı yapan diğer çalışma dostlarımdan farklıdır; bu, karakterine bağlıdır. Kişinin işini yapma şekline bağlıdır.

Diyelim ki içlerinden biri sabah akşam burada çalışıyor, her şeyi yapıyor ve ben onunla sürekli iletişim halindeyim ama diğerini daha çok takdir ediyorum. Birinin diğeriyle hiçbir ilgisi yok.

Bunu yapma şekli beni etkiliyor gibi görünür; bu benim karakterime, sahip olduğum belirli niteliklere bağlıdır. O beni herkesten daha fazla etkiler. Ne yapabilirim? Durum böyle.

Genel olarak, tek bir kişiye değil, sadece gruba odaklanmalısınız. Bu size gruba daha fazla şey verme fırsatı verecektir.

Adınıza Yatırılan Bir Depozito Sizi Bekliyor!

Yaradan tek bir koşul yarattı, ışıkla dolu bir arzu, sonsuzluk dünyası. Biz bu sonsuzluk içindeyiz, ancak arzularımız kasıtlı olarak bozulduğu için gerçek koşulumuzu hissetmiyoruz ve şimdi bu bozukluğu hissediyoruz. Bozulmuş bir sonsuzluk dünyası hissediyoruz, bu dünyanın tüm muazzam arzusu sonsuz sayıda parçaya bölünmüş ve her parça da 613 ayrı arzuya bölünmüştür.

Tüm sorun, ihsan etme niyetinin yerine, birlik olma yerine, kendini doldurmak ve kendine bakmak için, egoist bir niyetin, kişinin kendisi için olan bir niyetin ortaya çıkmasında yatmaktadır.

Bu 613 bireysel arzuyu ıslah etmek, ıslah koşuluna nasıl ulaşılacağına dair tüm “613 tavsiye”, “O’nun talimatlarını dinlemek” anlamına gelir. Ve ıslahı başardığımızda ve bugünün egoist niyetini ihsan etme niyetiyle değiştirdiğimizde, sonsuzluk dünyasında ıslah olmuş arzumuzu dolduran ışığı ifşa ederiz.

Sanki sonsuzluğa geri döner, bilincimizi yeniden kazanır ve ıslah olmuş arzularımızı dolduran tüm ışığı alırız, ki bu ışık her zaman gizli, saklı bir hazine şeklinde oradaydı! Her zaman var olduğumuz iyi koşula geri döneriz, sadece bizi dolduran hazzı daha önce fark etmemiştik, çünkü bu haz vermekten gelen bir hazdı!

Biz sadece alma aralığına ayarlanmış ve yönlendirilmiştik; bu nedenle, büyük bir haz yerine, ıslah olmuş koşula geri dönebilmemiz için bize verilen, yaşamı sürdüren küçük bir kuvvet hissettik!

Böylece, 613 arzumuzu ıslah etmek, onlarda 613 ışığı almak ve böylece ıslahın sonuna ulaşmak için 613 tavsiyeyi izliyoruz. Ancak bu nihai durum zaten mevcuttur ve bizim ihsan etme niyetlerimizde onu hissetmemizi beklemektedir! Bu nedenle, bu 613 emir, “Pikadon” (depozito) kelimesinden gelen “Pkudin” olarak adlandırılır; bu, Yaradan’ın ıslah etmemizi beklediği hesabımıza yatırdığı bir depozitodur.