Category Archives: Maneviyat

Önemli Olan Kelim Arasındaki Bağdır

Soru: TES’te, dairelerin bir çizgi aracılığıyla birbirine bağlandığı söylenir. Dairelerin kendileri birbirine değmez. Aralarında bir boşluk var mıdır?

Cevap: Evet, bir boşluk vardır.

Soru: Bu boşluk ne için? İçinde ne var?

Cevap: Şimdilik o, bizim için boşmuş gibidir.

Soru: Sonradan onu ne doldurur?

Cevap: Hiçbir şey. En önemli şey Kelim arasındaki bağdır. Kelim de İgulim, Kelim de Yoşer’e sahiptik ve şimdi de bambaşka bir tür Kelim de İgulim’e sahibiz.

Soru: İgulim’in kalınlık kazandığını ve Malhut ile bağ kurduğunu söylediniz. Bu, Masah (perde) aracılığıyla o boşluğu doldurdukları ve sonra birbirlerine değmeye başladıkları anlamına mı geliyor?

Cevap: İgulim, Tzimtzum’dan sonra kalan boşluğu doldurur ve üst ışığın, tüm yaratılışı ışığıyla, kıyafetlenmeleriyle doldurmasına yardımcı olur.

Kısıtlama Öncesi Ve Sonrası Arzular

Soru: Baal HaSulam, hem manevi hem de bedensel dünyadaki tüm sonraki arzuların temel nedeni olan Reşimot kavramını, TES’te (On Sefirot’un Çalışılması) ortaya koyar. Reşimot ile örneğin Işıkla dolu bir Sefira arasındaki fark nedir?

Cevap: Sefira, Yaradan tarafından yaratılan ve yöneldiği ışıkla dolmaya çalışan bir arzudur.

Bu nedenle, yaratılanların en başında var olan tüm arzuları, başlangıçta içlerinde olan ışıkla dolmayı ister. Bu, tam olarak İlk Kısıtlama’dan (Tzimtzum Alef) önceki arzular ile sonraki arzular arasındaki farktır.

Manevi Çalışma İle İlgili Sorular – 262

Soru: TES nasıl doğru bir şekilde çalışılmalıdır?

Cevap: On Sefirot’un Çalışılması’nı ilk sayfadan son sayfaya kadar çalışırız.  Belki bazı noktaları atlarız ama prensipte işleyiş böyledir. Bu, tüm manevi dünya hakkında bir ders kitabıdır.

Soru: Kav ve Yoşer arasındaki fark nedir?

Cevap: Aralarında hiçbir fark yoktur. Kav, Yoşer’dir.

Soru: Perdenin manevi bir formu var mı, yoksa bir analiz noktası mı?

Cevap: Elbette perdenin manevi bir formu vardır, zira arzuyu giydirir ve buna göre arzu yön kazanır.

Soru: Peki bir perdenin olması için içsel niyet nedir?

Cevap: Niyet, Yaradan’ın tüm arzularını yerine getirmek olmalıdır.

Aydınlanmaya Ulaşmak

Kabalistik metinleri okuyarak, Kabalistler tarafından doğadan elde edilmiş katı yasalara göre, üst gücü üzerimize çekeriz. Onlar bu gücün, sistemin baş kısmı olan ve Atzilut dünyasının “Roş”u olarak adlandırılan, bir sistemden kaynaklandığını açıklarlar.

Peki, bizler bu gücü nasıl çekebiliriz? MAN olarak adlandırılan, birleşik arzumuz aracılığıyla. Tora ’da bu, “gökten inen manna” olarak tarif edilir.

Kabala’da, sonuçlarını içimizde hissetmeye başlamamız gereken gerçek manevi eylemlerde bulunuruz. Bu bizim birliğimizi anlamamıza, onu hem arzulamamıza aynı anda onu arzulamamamıza yardımcı olur.

Başka bir deyişle, egoist gücümüz büyümeli ve aynı zamanda onun üzerinde özgecil güç de büyümelidir. Her ikisi de içimizde – aşağı ve yukarı doğru-  gelişir ve Sina Dağı olarak bilinen, ortak egoizmimizin üzerinde birliği hissetmeye başladığımız manevi bir kap oluşturur. “Sina” kelimesi, karşılıklı reddi simgeleyen İbranice “Sina” “nefret” kelimesinden gelir.

Musa gibi, biz de bu nefret dağını, Sina Dağı’nı aşmalı, birbirimizle birleşmeli ve Yaradan’ı ifşa edip, O’nu bilir hale gelmeliyiz. Bunun gerçekleşebilmesi için, altımızda kocaman bir karşılıklı nefret ve reddediş dağı oluşmalıdır. Buna rağmen, birlik ve sevgiye ulaşma çabasıyla onun üzerine yükselmeliyiz.

Bu koşula ulaştığınızda, “Sina Dağı’nda kırk gün” olarak adlandırılan bir adaptasyon ve kendini ıslah etme safhasından geçersiniz. Bu, ihsan etme niteliği olan Bina seviyesine karşılık gelir. Bu safhada, topluluğun tüm üyeleri arasında yapışmaya ulaşır ve onun içinde, üst gücün tezahürünü hissetmeye başlarsınız.

Bu gücün yardımıyla, topluluk içinde kendinizi ıslah etmeye devam edersiniz, böylece daha da ilerlersiniz. Aranızda, dağcılar gibi etkileşime girdiğiniz ve birlikte ilerlediğiniz, gerçek bir sistem ortaya çıkar. Hedefinizi bilir, yolu anlar, birbirinizi destekler ve manevi olarak “gören” oluyorsunuz. Ulaşmamız gereken durum budur.

Everest’ten Daha Yükseğe Nasıl Tırmanılır?

Soru: Birçok insan dünyanın en yüksek zirvelerinden biri olan Everest’i fethetmek istiyor. Everest Dağı’nın deniz seviyesinden yüksekliği 8.848 metreye ulaşıyor. Dağcılar ve bilim adamları, dağın bu yüksek bölgesine “ölüm bölgesi” adını vermişler.

İnsan neden bu ulaşılmaz zirveleri fethetmek için çabalar?

Cevap: Bu bir spor, bir oyundur; başkaları gibi, bunu yapabileceğinizi kendinize kanıtlamaktır. İnsanda, kendini doğanın üstünde konumlandırma arzusu vardır.

Soru: İnsan bir dağı fethetmek, daha yükseğe ulaşmak, daha iyi olmak ve insan gücünün sınırlarını aşabileceğini kendine ve başkalarına kanıtlamak için çabalar. İçsel manevi yükselişinde daha yükseğe çıkmak, daha iyi olmak, zorlukları aşmak ve pes etmemek için ne yapmalıdır?

Cevap: Genel olarak insan, zirveleri fethetmek, doğanın üzerinde olmak, kendi üzerine çıkmak ve en kritik noktada kendini fark etmek ister. Bu bir insan özelliğidir.

Tabii ki, bir hayvan oraya gitmeyecek. O, neyin daha iyi neyin daha kötü olduğunu mükemmel bir şekilde anlar ve her zaman maksimum konfor için çabalar.

İnsan içinse, tam tersine, en yüksek konfor alanı bile, eğer hâlâ kendini bir birey olarak kanıtlama fırsatı varsa, hiçbir şey ifade etmez. Çünkü insanın içinde cansız, bitkisel ve hayvansal doğa seviyeleri vardır; ancak bunların da üstünde, onda bir insan seviyesi bulunur.

Soru: Onu rahatsız eden ve tüm bu tehlikelere iten insan seviye nedir?

Cevap: Doğanın üzerinde olmak ister. Onun içinde insan denen ek bir nokta daha vardır. Ama bu, içindeki hayvanın içinde bulunur. Bu nedenle, içimizdeki insanı geliştirdiğimizde, hayvan acı çekmeye başlar: “Neden evrende beni, hayvanı değil de, benden üstün bir şeyi düşünüyorsun?” Sonra bir çatışmaya gireriz: insan yukarı doğru çabalar ve hayvan ölür.

Eğer insan gerçekten içindeki hayvan seviyesinin üzerine çıkmayı hedefleseydi, okyanusları geçmez, dağ zirvelerine saldırmaz veya denizin derinliklerine inmezdi. Hayatın anlamı bu yerlerde bulunmaz; o, kişinin içsel doğasını ve çevresini fethetmesinde yatar.

Soru: Kabala bakış açısından, doğa seviyesinin üzerine çıkmak ne anlama gelir?

Cevap: Doğa seviyesinin üzerine çıkmak, kişinin egoizminin üzerine yükselmesidir. Çünkü egoizmimiz içimizde üç seviyede mevcuttur: cansız, bitkisel ve onun üzerine yani egoizmin üzerine çıkmak için hayvansal seviye, bu da komşusundan nefret etme koşulundan komşusunu sevme koşuluna geçiş demektir.

Soru: Dış zirveleri veya dış derinlikleri fethetmek neden daha kolaydır?

Cevap: Bu, egoizmin daha da büyük bir yükselişidir, onu daha yükseğe çıkarma arzusudur! Bununla gurur duymak isterim: “Bana bakın! Hayvanım, hiçbir hayvanın tırmanmadığı yere tırmandı ama ben tırmandım!”

Bunda insana dair ne var? Hiçbir şey! Eğer bir araba bunu yapabiliyorsa oraya gitmemin ne anlamı var?

Soru: Büyük bir Aikido topluluğunun başkanıyla görüştünüz. Sohbet sırasında, Kabala’nın insan ile Tanrı arasındaki inanılmaz dikey bağlantıdan bahsettiğini söyledi.

Bir kişinin gelecekte ne olacağını tahmin etmesine yardımcı olan bu bağlantı nedir: bir düellonun sonucu mu, olayların sonucu mu?

Cevap: Bu, kişinin doğasının üzerine çıktığı zamandır. “Ben “imin var olduğu her yönden, bunun açıkça farkında olduğumda, onun üzerine çıkmaya çalıştığım zamandır. Ama bunu yapmak için yukarı tırmanmam ya da aşağı inmem gerekmez. Bunu yapmak için sadece içsel bir potansiyele, kendimden çıkma arzuma ihtiyacım vardır.

Bunu yapmama izin vermesi için doğadan yardım isterim. Bu şekilde, fiziksel olarak yapmaya çalışmak yerine onu aşarım.

Soru: “Ben “in ötesine geçmek ne anlama gelir?

Cevap: Egoizmin ötesine, başkalarından nefret etmekten başkalarını sevmeye geçmektir.

Soru: Birçoğu bunu memnuniyetle karşılıyor. Neden uygulamak istemiyorlar?

Cevap: Bu çok, çok zordur. Doğru bir şekilde uygulamak için sadece bir metod değil, tüm dışsal koşullar gerekir. Bu kolay değildir.

Tıpkı Everest Dağı gibi, birçok insan tırmanmak ister ama çok azı başarılı olur ve hatta birkaç metre kala ölürler.

Ancak ben, egoizm ile sevgi arasındaki potansiyel geçişi, bu engeli kelimenin tam anlamıyla aşabileceğimiz bir insanlık ve doğa koşuluna doğru ilerlediğimizi hissediyorum.

Soru: İhtiyacımız olan şansı ne getirecek?

Cevap: Bu manevi yükselişi aşmamıza ne yardım edecek? Amacın yüceliğinin ifşa olması. Bu, bize yüce ve özel olarak ifşa olacak ve o zaman biz de ona yükselebileceğiz.

Hislerin Gelişimi

Yorum: Bir insanın bilgeliği edinmek için değil, bir sonraki boyutu algılama yeteneğini geliştirmek için Kalaba çalıştığını söylüyorsunuz.

Cevabım: Elbette, çünkü biz hisler aracılığıyla yaşarız. O hisler içimizde geliştiğinde, onları analiz edebiliriz: sıcak mı, hafif mi, ılık mı, vs.

Algıma göre keşfedebileceğim ve geliştirebileceğim beş duyum vardır. Böyle bir keşif bilimi yaratır. Başka bir deyişle tüm bilimlerimiz, hislerimizden toplanan veriler ve onlara eklediğimiz mikroskop, teleskop vb. cihazlardır.

Yani, önce yaratılışın özünü, arzuyu kullanırız. Sonra bu arzuda, içinde olan her şeyi, her türlü rahatsızlığı ve dalgalanmayı hissederiz; onları inceleriz, kaydederiz, ölçeklendiririz, sıraya koyarız ve bilimimiz bundan doğar.

Bir şeyi ölçerken bunu kendi niteliklerime göre yaparım. Ancak her şeyi kendimle ilgili olarak keşfettiğimi hayal bile edemem. Eğer başka varlıklar bizim yerimizde olsaydı, her şeyi tamamen farklı görür ve ölçerlerdi. Biz ise ne kadar bağlı olduğumuzu anlamıyoruz ve sadece bu kutunun içinden, bedenimizden hareket ediyoruz.

Bu yüzden, insan üst dünya hissine girdiğinde, ilk fark ettiği şey tüm önceki bilgi, duygu ve deneyimlerinin ne kadar öznel olduğudur. Ama bunu anlaması, ancak başka bir sistemi daha edinmesiyle mümkün olur.

Neden Ben?

Soru: Mevcut formunuzla bu dünyaya gelmeden önceki enkarnasyonlarda manevi edinim deneyiminiz oldu mu?

Cevap: Muhtemelen evet, kendimi anladığım kadarıyla. Özünde bu, sözde “İspanyol varyantı”ydı. Ama bunun bir önemi yok. Ne fark eder ki? Hiçbir şeyi değiştirmez. Sonuçta hepimiz bir yerden geliyoruz.

Tüm ruhlar her türden sayısız enkarnasyondan geçmiştir. Gerçekte, olayların neden bu şekilde geliştiğini bilmiyoruz. Şahsen, şu anda yapmakta olduğum işi yürütme sorumluluğuyla “ödüllendirildiğimi” söyleyebilirim. Elbette, bir yandan bu onurlu, özel ve saygıdeğer bir şey. Ancak diğer yandan, bunun ağırlığını derinden hissediyorum; yine de yukarıdan bana verilen bu duruma karşı çıkamam.

Seçme şansım olsaydı, kendime farklı bir rol seçerdim. Bu mevcut pratik dağıtım seviyesi gibi günlük yaşamın küçük ayrıntılarıyla ilgilenmeden, inzivaya çekilerek çalışan, derinlemesine içe dönük bir Kabalist olmayı tercih ederdim. Dağıtımın en önemli şey olduğunu anlasam da bir şekilde benim doğamla örtüşmüyor.

Belki de henüz kendimi tam olarak anlayabilmiş değilim çünkü bu konuda Yaradan’la aynı fikirde değil gibiyim ancak içsel süreçleri inceleyen, edinen ve geliştiren münzevi bir bilimsel Kabalist olmayı tercih ederdim. Fakat işte buradayım; kendimi, yaya trafiğini oraya buraya yönlendiren bir kavşak polisinin pozisyonunda buluyorum. Açıkçası, bu role uygun donanıma sahip olduğumu hissetmiyorum.

İbraniceyi ya da Aramiceyi gerektiği kadar iyi bilmiyorum. Genel olarak, tabii Rusça hariç, dillerle zorlanıyorum hatta İngilizceyle bile.  Peki, Rusçanın Kabala ile ne ilgisi var ki? Kesinlikle hiçbir ilgisi yok.

Sanki “başım kesilmiş” ve aslında uygun olmadığım bir role yerleştirilmişim gibi hissediyorum. Ve içten içe, bu durumla hemfikir değilim. Bu işi yapmaya mecbur hissediyorum çünkü amacın önemi beni zorluyor. Ama esasen, bu iş için asla kendimi seçmezdim. Başka birini seçerdim: bilgili, anlayışlı, disiplinli, güçlü, büyük yeteneklere ve potansiyele sahip birini.

Ama derler ya, “Murat insandan, takdir Tanrı’dan.”; O, kudret ve güçle karar verir ve uygun gördüğü şekilde hareket eder. Elbette, ne olduğu tamamen belirsiz olsa da bunu kabul etmeliyiz.

Baal HaSulam açıkçası büyük bir bilge, büyük bir filozof, büyük bir bilgindi, dünyamızın en alt seviyelerinden manevi dünyanın zirvelerine kadar tüm yaratılış hakkında derin bir anlayışa sahip, çok yönlü bir bireydi. Gerçekten de insanlara liderlik etmeyi hak ediyordu.

Ve şimdi bu dünyaya, bu insanlığa, sisin içinde dolaşan tüm bu sefil, kafası karışmış insanlara bakın. Peki, ben kimim? Esasen tıpkı onlar gibi biriyim, yalnızca tek bir adım öne geçme görevi verildi.

Bilinmeyen bir yolda yürürken, elinizde bir asa ile önünde gideni takip etmelisiniz; adımlarını tam olarak onun bastığı yerlere basarak atmalısınız; ancak o zaman düşmekten kaçınabilirsiniz.

Kural şudur: Hiç ayak basılmamış yollarda ilerlerken, elinizde bir asayla, adım adım rehberinizi yakından takip etmelisiniz. Ama burada neredeyse önünüzde ne bir asa, ne bir rehber, ne de onların izleri var. Ve bu doğal çünkü gerçekten de yeni bir yolda ilerliyoruz. Belki de bu şekilde olmalı: deneme yanılma yoluyla, arayışla ilerlemek. Bu, yeni bir insanın yarattığı yoldur.

Yaradan’ın bizimle ne yaptığını anlamıyoruz. Doğum, hiçlikten, boşluktan ortaya çıkar. Sahip olduğumuz kitaplar bile bize hiçbir şey sunmaz. Elbette, görünüşte dünyevi aklımızla biraz anlayabiliriz ve kendimizi az da olsa bir anlayışla, biraz da memnuniyetle doldurabiliriz. Ama tüm bunlar kesinlikle önemsizdir.

Bunların hepsi bizi biraz sakinleştirmek, devam etmeye ikna etmek içindir.

Ama gerçekte, tüm yol yalnızca kendinizin üzerine yükselmekte yatar; tıpkı bir mıknatısın sizi üst ışıkla kaldırması gibi – hislerinizin, bilginizin ve anlayışınızın, tüm hisleriniz ve aklınızda sahip olduğunuz her şeyin üzerine. Sadece bu şekilde yükselirsiniz, tıpkı havaya yükselen bir balon gibi. Ve bir yerde, bilinmeyenin içinde, bir zirveye ulaştıktan sonra, başka bir koşul size açılır.

RABAŞ Bizim İçin Yolu Açar

Dolayısıyla, bize kutsal ışıklarını veren ve ruhlarını, ruhlarımıza iyilik yapmaya adayan hocalarımıza ne kadar müteşekkir olmamız gerektiğini gelip görün. Onlar ağır ıstıraplar ile tövbe yolunun ortasında dururlar. Onlar bizi ölümden beter olan ölüler diyarından kurtarırlar. (Baal HaSulam, “Panim Meirot uMasbirot” Kitabına Giriş)

Büyük Kabalist, öğretmenimiz RABAŞ’ın anma gününde, gerçeklikten uzak olan maddi dünyada adet olduğu gibi, anılara kapılmıyor ve onun vefatına yas tutmuyoruz.

Bu günü, kökümüze daha da güçlü bir şekilde bağlanmak, tutunmak, daha da yakınlaşmak için bir fırsat olarak algılıyoruz. Çünkü RABAŞ, Yaradan’ın bize belirli bir formda ve güçteki ifşasıdır.

Yaradan’a, bize böyle bir elçi gönderdiği ve bu elçi aracılığıyla üst güce yaklaşma, kendimizi ıslah etme ve bizlere Yaradan’a benzeme olanağını açtığı için teşekkür etmek isteriz. RABAŞ aracılığıyla kendimizi Yaradan’a bağlarız çünkü o, bizimle Yaradan arasında bir ara derecedir ve onun sayesinde var oluruz ve onun aracılığıyla manevi yükseliş için gerekli olan her şeyi alırız.

RABAŞ, bizi Yaradan’la bağlayan bir sistem olarak bize ifşa olur, bu sistem aracılığıyla kendimizi gerçekleştirebilir ve gerçeğe yaklaşabiliriz. Bu nedenle, onun dışsal görünüşünü ve dünyevi alışkanlıklarını değil, her şeyden önce onu, Yaradan’ın bize karşı özel bir ifşası, Yaradan’ın böyle bir formda tezahürü olarak düşünürüz.

RABAŞ’a ne kadar çok değer verirsek, Yaradan’a o kadar çok yaklaşırız, Yaradan’ın onun aracılığıyla yarattığı o özel ifşayı yüceltiriz. Böylece “RABAŞ” olarak adlandırılan bu üst güç, bizi Yaradan’a bağlayan ve O’na yaklaştıran bir kanal haline gelir.

Yaradan’ın bu ifşası, bir dereceye kadar dışsal biçimde görünmüştü, sonra bu dışsal görünüm kayboldu. Ancak biz, bu dışsal yok oluşa, bu sönükleşmeye rağmen, aynı şekilde kendimizi içsel olarak aydınlatmalı ve RABAŞ’la, bu manevi kökle, daha yüksek derecemiz gibi bağ kurmalıyız ki onun aracılığıyla Yaradan’la bağ kuralım.

Yaradan, bazı özel ruhlar aracılığıyla alt derecelerdeki birçok ruha etki eder. Sanki beyin, önemli bir organa komut verir, o da vücudun çeşitli hücrelerine sinyaller gönderip onların davranışını yönlendirir. Baal HaSulam’ın devamı olan RABAŞ, bizim neslimizde bir dönüm noktası oldu — manevi yükselişin modern, pratik metodunun kaynağı oldu.

Bu nedenle, onunla bağ kurma, ondan çağımıza uygun metodu alma ve onu uygulama fırsatının bize bahşedilmiş olmasının, bize ne büyük bir armağan olduğunu anlamalıyız.

Öğretmenimiz RABAŞ’a o kadar minnettar olmalıyız ki, onun ruhu, gerçekliğin bu parçası, tüm ıslah metodunu oluşturup bize aktarabilecek kadar yüceydi. O olmasaydı, manevi dünyaya ulaşmamız olağanüstü derecede zor, hatta belki de tamamen imkânsız olurdu.

Üst güç, Adam HaRişon sisteminde yayılır; yukarıdan aşağıya doğru ifşa olarak sistemin her parçasına hayat verir. Ve ışık, Adem HaRishon’un beden zincirindeki bir sonraki organları canlandırmak için, sistemin alt katmanlarına yayılmak zorunda kaldığında, sistemin daha yüksek, özel parçalarının, bu çalışmaya dahil olması ihtiyacı ortaya çıkar.

Gelişim yukarıdan aşağıya doğru işler; dolayısıyla, daha alt bir derece geliştiğinde, bu bütün üst derecelerde değişiklikler doğurur. Her ıslah, “Son Nesil” denilen daha aşağı ruhları uyandırmak, onları da Yaradan’a benzerliğe getirmek içindir.

RABAŞ, bütün neslimiz üzerinde etkili olan büyük, evrensel bir gücü simgeler. Bize düşen tek şey, Baal HaSulam’ın metodunu – ki RABAŞ tarafından bize aktarılmış ve açıklanmıştır – gerçekleştirmektir. Bu nedenle, dünyayı tek bir sistem olarak algılamak ve bunu doğru biçimde uygulamak için, RABAŞ’ın makalelerini çalışırız, RABAŞ bizi en pratik biçimde buna yönlendirir.

Baal HaSulam bize bir rehber olarak değil, tüm yaratılışı baştan sona, hatta sınırlarının ötesine kadar bilen bir bilim insanı olarak ifşa olur. RABAŞ ise tıpkı bir yetişkinin bir çocuğa rehberlik etmesi gibi, elimizden tutar ve ıslahın sonuna kadar bu yolda bize rehberlik eder. O bizlere yolu açar ve yanımızda yürür.

Bizim neslimizde ifşa olan ağır, bayağı ruhlar, RABAŞ’ın ortaya koyduğu metot olmadan Yaradan’la yapışmaya ulaşamazlardı. Çünkü RABAŞ, Baal HaSulam’ın yazdığı o yüksek derecelere nasıl ulaşılacağını açıklar.

Baal HaSulam, daha yüksek dereceler ve daha yüksek koşullar hakkında bilimsel bir araştırmacı gibi yazar. RABAŞ ise bu derecelerin kendisinden değil, insanın bunları edinmek için yapması gereken içsel çalışmadan yani araçlardan: çevre, birlik, kendini iptal etmekten bahseder.

Baal HaSulam bu kitaplarda tüm üst sistemi anlatır, ancak bu kitaplar kişinin yükselebilmesini sağlayacak ders kitapları değildir. O, bir senfoni bestelemiş bir besteci gibidir. Fakat o eseri okuyup çalabilmek için önce nota bilgisini ve gam tekniğini öğrenmemiz gerekir. Bunun için başka birine, bir öğretmene ihtiyacımız vardır ve işte bizim için böyle bir öğretmen, bizi tüm yol boyunca yönlendiren RABAŞ oldu.

Onun açıklamaları olmasaydı, Baal HaSulam’ın öğretilerinde kafamız karışabilir ve bunları kendi hayal gücümüze göre yanlış yorumlamaya başlayabilirdik. Ancak RABAŞ’ın bu tür bir başarıya ulaşmamızı sağlayan açıklamalarını fark edersek, o zaman Baal HaSulam’ın ne hakkında yazdığını anlamaya başlarız.

Korku Beklentisiyle

Soru: Yaradan’dan duyulan korku, Rabaş’ın “Toplumun Amacı – 1” makalesinde bahsettiği kişinin alma Kli’sini kullanmasından doğan korkudan nasıl farklıdır?

Cevap: Kli’mizi (doğal, doğuştan gelen alma arzumuzu) kullandığımızda, çeşitli alma arzularını keşfederiz. Ancak eğer diğer dostlarla bağ kurarsak, arzularımız ortak, karşılıklı bir ihsan etme arzusuna dönüşür.

Böylece, aramızdaki bu bağda Yaradan’a yönelmiş ortak bir ihsan etme arzusu ifşa olur. İşte bu, her bireyin kendi arzusuyla grubun arzusu arasındaki farktır.

Grup, bir ve bir daha, bir ve iki daha, bir ve üç daha şeklindedir. Sayı o kadar önemli değildir; önemli olan yöndür. Bu durumda, herkesin arzusu dostlarına yönelmiş olur.

Soru: Ancak Rabaş burada özellikle korkudan bahsediyor.

Cevap: Korku, kişinin bir şeyi derinden arzuladığı ama henüz onu edinmediği, ona henüz hâkim olamadığı bir koşuldur. Korkuyu yine de edineceğiz. Herkes ona sahip olacaktır.

Yaradan Bize Yürümeyi Nasıl Öğretir?

Şüphelerim o kadar büyük ki nereye basacağımı bilmiyorum! Bu hayatta ayağımı basabileceğim hiçbir yer yok; nereye adım atacağımı bilmiyorum. Bu harika bir koşuldur! Bu, yapacak tek bir şeyinizin kaldığı zamandır: Yaradan’a dönme ve yalnızca O’na bağlı olduğunuzu hissetme olanağıdır!

Hepsi bu. En güvenilir ve en doğru olan budur.

Soru: Sadece O’na mı güvenebileceğimizi, başka kimseye güvenemeyeceğimizi mi söylüyorsunuz?

Cevap: Elbette. Eğer O bize, O’ndan başkasının olmadığını hissettirecek koşullar verirse, bu büyük bir kurtuluştur.

Yorum: Bu koşula gelmek güzel olurdu. O zaman daireleri, spor ayakkabılar, arabalar, kimi takip edeceğimiz konusunda çözüm…

Cevabım: Bırakın bu sorular sürekli ortaya çıksın, herhangi bir soru, ancak sadece Yaradan’a özlem duyarsam cevap bulabilirim. O zaman her şey yol boyunca çözülür.

Yorum: Ama bu kolay değil!

Cevabım: Aksi takdirde hiçbir şey yapamayız. Bu sürekli şüpheler, bizim için bu hayatta gereklidir. Her şey Yaradan’dan gelir, egoizmim içinde şüphelere, kararsızlığa, sorulara dönüşür.

Tüm bunları egoizmimle birlikte O’na geri gönderirim. O’na tutunurum. Bu koşul içinde çözümü beklerim, sadece bir çözümü değil, Yaradan’ın bizzat yapıp gerçekleştireceği eylemi beklerim. Sanki bir bebeği alıp önünüze koyup bacaklarını oynatmanız, ona yürümeyi öğretmeniz gibi. İşte yol budur.

Soru: Bu çok güzel! Söylediklerinizi, en düşük günlük seviyedeki herhangi bir soruyla ilişkilendirebilir miyim?

Cevap: Herhangi bir seviyede.

Soru: En yüksek seviyeye kadar mı?

Cevap: Kesinlikle

Soru: Peki o zaman cevabı duyacak mıyım? Kendimi ayarlarsam cevabı duyacak mıyım?

Cevap: Yaradan her şeyi kapsayan mükemmellik olduğundan, O’na göre, yaratılanlarda küçük, önemsiz veya büyük bir olay yoktur. Hepsi eşittir.

Soru: Bu küçük insanın, çocuğun, küçük adımlarının hepsinin babaya, Yaradan’a gittiğini mi söylüyorsunuz? O, bizim oraya yavaş yavaş, küçük adımlarla yürümemizi mi istiyor?

Cevap: Elbette. Sadece O’nun, ayaklarınızı yere yerleştirdiğini ve bu sorular, başarısızlıklar, belirsizlik koşulları vb. yardımıyla, sizi tamamen Kendisine yönlendirdiğini hissetmeniz gerekiyor.