Category Archives: Maneviyat

Yaradan’ın Işığıyla Ben Ve Benim Dokuz Sefirotum

Soru: “Sulam Tefsirine Önsöz”de, insanlara dışsal gibi görünen bir sistem tanımlanmaktadır. Bu sistemi kendimle, içimde olacak şekilde nasıl hayal edebilirim?

Cevap: Benim hayvansal bedenimde bir ruh yoktur, ruhun on Sefirot’u da yoktur. Ben sadece bunları inşa etmem gereken bir noktaya sahibim.

Bu nokta, benim egoist arzularımın içinde ortaya çıktı. Eğer egoizmimle diğer kalpteki noktalara bağlanabilirsem, egom bana maddi arzular verir; diğer insanlarla kurduğum bağ ise içimde dokuz Sefirot’tan oluşan bir yapı meydana getirir.

Ben kendim, Malhut noktasına yani onuncu Sefirot’a dönüşürüm; ilk dokuz Sefirot’um ise diğer insanlara karşı olan tutumumdur. Diğer tüm ruhlar, onların önünde bulunan her şey, bütün dünya ve etrafımdaki her şey, benim dokuz Sefirot’umdur (Tet Rişonot).

Ve eğer onları, sevgiyle ve bir olduğumuz anlayışla kendime bağlarsam, egoizmimin üzerine çıkarsam; ihsan etmek için Malhut’umun üzerine yükselebilirsem, o zaman bu ihsan etmenin dışsal niteliklerini birbirine bağlarım ve ruhum içimde ortaya çıkar,  on Sefirot’tan oluşan tam bir Partzuf.

Yaradan’ı nerede ifşa ederim? Başkalarına ihsan ederek edindiğim arzuların tam içinde.

Kişinin etrafındaki her şey, onun kendi ruh yapısıdır. Ancak kırılmadan, egoizme düşüşten sonra, bu parçalarımı, içlerindeki her şeyi elde etmek için egoistçe kullanmak isterim.

Şimdi onlara yeniden ihsan etmeye, onları sevgiyle kendime bağlamaya ve ruhumun ışığını onların içinde ifşa etmeye ihtiyacım var. Kendi içimde, Malhut’ta, ışığı asla ifşa edemem; çünkü birinci kısıtlama (Tzimtzum Alef) iptal edilemez.

Bu nedenle her şey, nasıl kendimden çıkıp diğer ruhlarla bağ kurduğuma, onların arzularını kendi arzularım gibi ne kadar hissettiğime bağlıdır. Bu ortak arzu içinde, Yaradan’ı ifşa ederim.

Mutluluk Tüm Hastalıklara Çaredir

Soru: Bir insanın temas ettiği kişi sayısı arttıkça, bir hastalığa yakalanma ve hastalanma riskinin de artması beklenir. Ancak araştırmalar, diğer insanlardan izole bir şekilde yaşayan bir kişinin hastalıktan ölme ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu çelişki neden ortaya çıkar?

Cevap: İnsanlık tarihinde, Avrupa’da korkunç salgınların yaşandığı dönemler olmuştur. İnsanlar şehirlerde çok yoğun yaşadıkları için bu salgınlar gerçek felaketlere yol açmış ve milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Eğer bir kişi uzak bir köyde yaşıyorsa, bir salgından kaçma şansı daha yüksek olurdu.

Ancak günümüzde insanlık bu büyük salgınlar çağını çoktan geride bırakmıştır. Son araştırmalar, günümüzde bağ ve mutluluk duygusunun tüm sorunların ve hastalıkların üstesinden gelebilecek kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Sonuçta artık farklı bir çağda yaşıyoruz.

Bir üniversitede yapılan bir araştırma hakkında okumuştum. Araştırmaya, son derece ağır kanser türlerinden mustarip üç ergen katılmıştı. Onlara hayatta ne istedikleri soruldu ve istedikleri her şeyin gerçekleştirileceği söylendi. Çocuklardan biri bir uçağın pilot kabininde uçmak istedi, kızlardan biri ise kraliçe olmak istedi. Bu dileklerin hepsi yerine getirildi.

Kız için üniversitede kraliyet tarzında bir karşılama düzenlendi. Tarihî kostümler giymiş öğrenciler ona kraliçeye yakışır şekilde saygı gösterdiler. Bunun ardından hastaların durumlarının %80 oranında iyileştiği tespit edildi.

Elbette tüm hastalıkları yalnızca bu yöntemle tedavi etmek mümkün değildir. Hastalıklar, vücutta hangi sistemlerin etkilendiğine bağlı olarak farklı seviyelerde ortaya çıkar: cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyesinde. Ancak özellikle kanser, bu tür etkilere oldukça duyarlıdır ve mutluluk duygusu karşısında geri çekilir. Mutluluk, en umutsuz koşullarda bile iyileştirici bir etkiye sahiptir.

Bu tür durumlarda doktorlar hastalara, hoşlandıkları şeyleri yapmalarını tavsiye eder: seyahat etmek, şarap içmek, hayatın tadını çıkarmak. En iyileştirici olan şey ise kişinin çevresinden gördüğü destektir—sevgi, yardım ve korunma duygusu. Sorun şu ki, insanlar çoğu zaman tam tersini yapar; hastaya acımaya başlar ve onunla ağlarlar. Bunu yaptıklarında, onu adeta hemen toprağa gömmüş olurlar.

Ne kadar çok gelişir ve tüm yaşamımızı, tüm evreni ve varoluşumuzun bütün seviyelerini ayakta tutan güçle bağ kurarsak, mutluluk duygusu aracılığıyla tüm sorunları iyileştirmeyi o kadar iyi öğreniriz. Ve mutluluğun yalnızca bağ kurma içinde elde edildiğini anlayacağız.

Yani her şeyden önce birliğe ihtiyacımız vardır. Birleşerek aramızdaki bağı ortaya çıkarırız; bu bağın içinde bizi birleştiren ve bize mutluluk duygusu veren gücü hissederiz. Ve bu mutluluk duygusu aracılığıyla tüm sorunları iyileştiririz.

Kişi Nereden Başlar?

Soru: Kişi yükselişten yükselişe geçtiğinde yolun hangi safhasındadır?

Cevap: Kişi, kendisini tamamen Yaradan’ın içinde hissettiği bir koşula yaklaşıyordur.

Soru: En büyük düşüşlerin Gmar Tikkun’dan önce gerçekleştiğini sanıyordum, Baal Shem Tov veya “pazardaki” Shimon gibi. Ama burada, düşüşler olmadan yükselişin ardından bir yükseliş safhası olduğu anlaşılıyor. Bu çalışma safhasının nerede olduğunu anlamak istiyorum.

Cevap: Bir kişinin nereden başladığına bakalım. Kişi, Yaradan’a yaklaşma, O’nu hayatına çekme, bundan kopmama ve sürekli bu koşula bağlı kalma arzusuyla başlar.

Bunun için ne yapmalıdır? Koşullarını hissetmeli, Yaradan’a yükselebileceği koşulları seçmeli ve bununla kendini güçlendirmeli ve Yaradan’a bağlı kalmalıdır. Bu, Yaradan’ı tanık yapma çalışmasıdır, böylece Yaradan onun hakkında tanıklık etsin anlamına gelir.

Maneviyatta Doğum

Soru: Manevi embriyonun gelişimi ile dünyamızdaki embriyonun gelişimi arasında herhangi bir paralellik var mı?

Cevap: Manevi embriyonun gelişimi, dünyamızdaki bir insanda olduğu gibi aynı şekilde gerçekleşir.

Soru: Kural olarak, bir embriyonun belirli bir düzene göre gelişim aşamaları vardır. Örneğin, ilk gün bir hücre oluşur, ardından hamilelik, rahme tutunma ve diğer süreçler de dahil olmak üzere günlere ve saatlere göre kesin bir şekilde gelişir.

Neden tam olarak bu şekilde gerçekleşir ve bu neyi yansıtır? Bu süreci inceleyerek bir şeyleri aktarmak mümkün müdür?

Cevap: “Aktarmak” ne demek, anlamadım? Kime ve neyi? Kendime göre daha yüksek bir araç, özellik, nesne, arzu tanımlamam gerektiğini biliyorum; ona ne ad verdiğim önemli değil. Kendimi ona bağlamam gerekiyor.

Kendimi bağlamaya başladığımda, ona göre kendimi şekillendiririm, kendimden sözde üç manevi gün boyunca inşa edilen bir hücre yaratırım: sağ, sol ve orta çizgi. Bitirdim, bir hücre yarattım ve işte bu, üste bağlandım.

Ve sonra gelişmeye başlarım. Egoizmim büyür ve ben onun üstünde, ona zıt olurum,  çünkü üst olana bağlıyım. Ego beni alma arzularına geri çeker ve ben, onları geçersiz kılarak, üst olanın özgecil arzularına bağlanırım. İşte bu şekilde, bu iki güçle mücadele eder ve kendimi onların arasında, orta çizgide inşa ederim.

Soru: Tüm bu süreç rahimde mi gerçekleşir?

Cevap: “Rahimde” demek, üst olanın niteliklerine, ihsan etme ve sevgi niteliklerine göre kendini geçersiz kılmak demektir.

Soru: Ve sonra fetüs büyür. Yaklaşık beş haftada tüm sistemler oluşmaya başlar ve üç ayda tüm embriyo oluşur. Herhangi bir hayvanı dahi ele alırsanız, kesinlikle dünyadaki her şey bu ilkeye göre inşa edilmiştir. Peki bu, bir insanın maneviyatta doğuşuyla, kalpteki noktasıyla tamamen aynı mıdır?

Cevap: Elbette.

Soru: Ve en nihayetinde doğum gerçekleşir. Bu, Mahsom’u geçmekle mi ilgilidir?

Cevap: Evet.

Soru: Kişi, rahimdeki tüm bu yolu geçtikten sonra yeni bir gerçekliğe mi geçer?

Cevap: Evet, kapalı bir alandan açık bir alana geçer.

Soru: Bu, aynı fiziksel parametreler içinde mi gerçekleşir, yani annenin karnından mı çıkar?

Cevap: Bu, üst olana tamamen farklı bir bağlanmadır. Kişi bağımsız olarak daha yüksek bir seviyeye gelir ve bu nedenle kendini farklı hisseder.

Kademeli Bir Geçiş

Soru: Son zamanlarda, onlu grupta, birlikteliği ve hatta Yaradan’ın varlığını giderek daha fazla hissediyoruz. O’nun yüzünün ifşası derecesine geçiş yaptığımız söylenebilir mi? Bu geçiş kademeli olarak mı gerçekleşir, yoksa bu bir sıçrama mı ve bu sıçramadan sonra bir daha asla aptallığımıza dönmeyeceğimiz bize netleşecek mi?

Cevap: Bu, Yaradan’ın ifşa olmasına kadar kademeli olarak gerçekleşir. Ve sonra kişi şu anda nerede olduğunu anlar.

Soru: Onlunun tamamı bu ifşayı birlikte takip etmek zorunda mı?

Cevap: Zorunlu değil, ama herkes bunun için çaba göstermeli.

Işığı Karanlıktan Ayırın


Kişi bu hissi, bu ifşayı elde edene kadar, mantık ötesi inancın ne anlama geldiğini anlamak imkânsızdır. Ve mantık ötesi inancın ifşası, bilgiyle eşzamanlı olarak gelir. Şu anda, zihnimizin gerçekte ne olduğunu bilmiyoruz; zihnimiz içgüdüsel olarak, bilinçaltında her zaman iyi koşullara ulaşmaya çalışır ve kötü koşullardan uzak durur.

Neden tam olarak bu şekilde davrandığımı araştırma, görme, anlama veya hissetme gücüne sahip değilim. Bu tür davranışlar, benim hissiyatıma, kavrayışıma veya bilinçli hesaplamama ulaşmadan önce, zaten doğama önceden yerleşmiştir. Bu benim doğamdır.

Şöyle yazılmıştır: “Ve O, ışığı karanlıktan ayırdı.” Bu, kişinin zihninin her şeyde tamamen yönetildiğini hissetmeye başladığı koşulu ifade eder. Ancak o, bu yönetimi zaten dışarıdan görebilmektedir. Ve bu gözlem noktasından, kendi içinde başka bir yaklaşımın oluşmaya başladığını ve gelişmeye hazırlandığını görür.

Bu, onun ilk doğasından kendisini ayrılabileceği yeni arzular (manevi kaplar) edindiği anlamına gelir. Orada diğer ruhlarla, Yaradan ile birlikte var olur ve orada, kişiye ifşa olduğu ölçüde, herkesin faydasını içeren, farklı, bütünsel denilen bir hesaplama çalışır.

Bu sıfır noktasından itibaren, mantık ve mantık ötesi inanç olmak üzere bu iki yön birlikte gelişmeye başlar: biri ne kadar gelişirse, diğeri de o kadar gelişir, ta ki her ikisi de ıslahın sonuna ulaşana kadar. Mantık, benim doğal, içsel egoist arzumun gelişmesidir. Mantık ötesi ise, ihsan etme arzusunun gelişmesidir.

Ve onları birbirinden ayıran şey ışıktır. Biri her zaman diğerinin pahasına inşa edilir. Bu nedenle, almanın anlamı, bu kelimeler uyumsuz ve çelişkili görünse de, ihsan etmek için olmalıdır. Ancak mantık geliştiğinde, onun üzerinde mantık ötesi inanç da buna paralel olarak gelişir.

Birinin diğerinden ayrıldığı bu his, Yaradan’ın kurtarışı olarak adlandırılır. O andan itibaren, kişi kendi içinde yeni manevi kaplar, yeni arzular hissetmeye başlar.

Bu, duyusal bir anlayış gerektirir, çünkü tartışılan konu arzudur ve mantık daha sonra gelir.

Sadece ihsan etmeye ulaşmaya çalışıyorsak, çalışmaya ve grup faaliyetlerine gayret gösteriyorsak, bu, hazırlık dönemi olarak kabul edilir. Henüz manevi arzulara sahip değiliz ve bu nedenle, mantık ve mantık ötesi inanç olmak üzere iki dalın büyümeye başladığı sıfır noktasına henüz ulaşmadık. Hazırlık aşamasında değil, tam da bu noktadan itibaren mantık ötesi inançla çalışmaya başlarız.

Sonra sürekli birinden diğerine geçeriz: mantıktan mantık ötesine yükseliriz ve sonra geri düşeriz. Mantık ötesi inanca yükselmek için mantık içine tamamen dalmak gerekir. Onun üzerine yükselmek için mantık gereklidir.

Sahip olduğumuz tek şey haz alma arzusudur. Ve bunun tersi şekilde onunla nasıl çalışılacağımızı öğrenmemiz için bu ifşa olmalıdır.

Yaradan’ın Garantisi

Soru: Yaradan ile birleşmek için hangi koşulları koruyup hangilerini terk edeceğimi neye göre seçmeliyim? Neye güvenmeliyim?

Cevap: Daha önce deneyimlediklerinize. Şimdi, yolun belli bir bölümüne ulaşmış durumdasınız; öyle ki, denildiği gibi, “Sırları bilen, onun bir daha asla aptallığa geri dönmeyeceğine tanıklık eder.” Yani, Yaradan size bu koşulu garanti eder.

“Duy, Ey İsrail!”

“Gün”, güneş ışığının olduğu zaman değil, manevi ışığın bir kişiye ifşa olduğu zamandır. Bu, birkaç ayda bir, ömür boyu bir kez veya her an olabilir.

Ve kişi her ifşaya ulaştığında, bu ifşa tam ve mükemmel olmalıdır. Bu nedenle, kişi şöyle demek zorundadır: Duy, ey İsrail, Yaradan bizim Tanrımızdır, Yaradan Bir’dir!

Bu, kişinin “Bir”e yani doğanın tek ve birleşik gücünün anlayışını edindiği anlamına gelir.

“Duymak” Bina derecesini (işitme, kulak) ifade eder. “İsrail” ise “Yaradan’a doğru” özlem duyan, Malhut’un Zeir Anpin’e yükseldiği ve onunla birlikte Bina’ya yükseldiği anlamına gelir. Yaradan bizim Tanrımızdır; Yaradan Bir’dir, her şeyin Bina’da tek bir bütün halinde birleştiği anlamına gelir.

Malhut’ta birleşen ruhlar, Zeir Anpin’e, sonra Bina’ya katılır ve hepsi birlikte “Bir” kelimesine dahil olur.

“Bir” kelimesi, kişinin yaptığı tüm ıslahları özetler ve “O ve O’nun ifşası Bir’dir” (Hu veShmo Ehad) koşuluna ulaşır. Bu nedenle, “Duy, ey İsrail, Yaradan bizim Tanrımızdır, Yaradan Bir’dir” duası, derecenin ıslahının ve tamamlanmasının bir işaretidir.

Her derecede yani her “günde”, koşulumuzu bu şekilde ifşa etmeliyiz. “Söylemek” sadece edinmek değil, aynı zamanda edinileni ifade edebilmek anlamına da gelir.

Maneviyata Giriş Hazırlığı

Soru: Hazırlık dönemi boyunca yaptığımız her şey, yeteneklerimizle ilgili hayal kırıklığına uğramamıza mı yöneliktir?

Cevap: Elbette! İlk aşama, tüm varlığımın düşüncelerimde, eylemlerimde ve arzularımda bütünüyle egoist olduğunu doğrulamak için gereklidir.

Bu egoizm beni Yaradan’dan koparıyor; asıl mesele bu. Ben sadece bir egoist değilim. Egoizm beni Yaradan’dan öylesine koparıyor ki, kendime, başkalarına ve O’na karşı öfkelenmeye başlıyorum ve bunun neden başıma geldiğini sorguluyorum. O’nunla benim aramda bir mücadele içindeyim ve yaşadıklarım için O’nu haklı çıkarıp çıkarmayacağımı bilemiyorum.

En rahatsız edici, korkunç şeyler, sıradan bir insanın karşılaşmadığı ölçüde, yoğun bir içsel sorgulama ve analiz eşliğinde başıma geliyor. Bana egoizmin alçaklığını göstermek için, toplum içinde son derece utandırıldığım ve kötü düşünce ve arzularımın “ortaya çıkmasından”, yargılanmaktan ya da dışlanmaktan çok korktuğum durumlar veriliyor.

Bu tür hisler, insanı sarsmak, onu koşullarının üzerine yükseltmek, onları hafife almamasını sağlamak ve bunların tamamının kendi egoizminin ürünü olduğunu fark ettirmek için bilinçli olarak yukarıdan gönderilir. Yani, ihsan etme niteliğinde olabilmek için, kendinizi düşünmemelisiniz, aksine kendinizin üstünde olmalısınız; bu utançtan kaçınmak için değil, ihsan etme niteliğinin her şeye değer olduğunu gerçekten ifşa etmek içindir.

Dolayısıyla, tarif edemeyeceğiniz türden içsel sorgulamalar vardır. İnanıyorum ki gelecekte, Kabalistlerin makalelerinde ele aldıkları konuları daha sanatsal ve psikolojik açıdan detaylı bir biçimde anlatan sanat eserleri ortaya çıkacaktır.

Arzular Kaybolursa

Soru: Klasik bir söz vardır: İnsan hayatında bir ağaç dikmeli, bir ev yapmalı ve bir oğul sahibi olmalıdır. Diyelim ki kişi küçük evini yaptı, bahçesini dikti ve benzeri şeyleri gerçekleştirdi. Peki, bütün bunların anlamı nedir? Büyükbabalarından nefret eden torunlar etrafta koşuşturur; çocuklar onun nihayet ölmesini bekler. Ve hayatın sonunda hayal kırıklığından başka iyi bir şey olmaz.

Bir insan hayatının sonunda mutlaka hayal kırıklığına mı uğramalıdır?

Cevap: Zorunda değilsiniz; hayal kırıklığına uğramanıza gerek yok. Bu size bağlı. Kural olarak, doğal bir ölümle vefat eden insanlar, ölmeleri gerektiği konusunda hemfikirdirler. Onlar sadece tükenmişlikten ölürler.

Soru: Ama sevinçten değil mi, bir gülümsemeyle değil mi?

Cevap: Hayır, bunu söylemem çünkü bu bir tür kurtuluştur. Bir insan ölümü korkunç bir şey olarak düşünmez. Bu, ona çeşitli sorunlardan kurtuluş gibi görünür; özellikle çözülemeyen ve hâlâ üzerinde asılı kalan ve bıktığı sorunlardan.

Yorum: Sizin yaşınızdaki birçok insanın kendinden vazgeçtiğini gördüm.

Cevabım: Artık hiçbir şeyleri kalmamıştır. Özellikle kişi emekli olduğunda, bedeni ne kadar dayanırsa o kadar sürecek olan hayvansal varoluşunu sürdürmekten başka bir şeyi kalmaz. O zaman zaten yapılacak bir şey yoktur; istemsizce yaşarsınız, çünkü beden yaşıyordur.

Yorum: Ama aynı zamanda hiçbir şeyi algılamak da istemezler. Sanki kendilerini küçük dünyalarının içine kapatmış gibidirler.

Cevabım: Yorgun! Yorgun.

Yorum: Bir zamanlar her şeye hazırdı. Ona açıklarsınız…

Cevabım: Ona hiçbir şey açıklayamazsınız çünkü içimizde tüm eylemlerimize neden olan arzu çalışır.

50 yaş civarı ve sonrasında, bir kişinin arzuları azalmaya başlar. 40’a kadar kişi açık gözlerle yaşar. 40 ile 50 arasındaki biri istikrar kazanmaya başlar ve sonra arzuları yavaş yavaş azalır. Ve bu arzular tamamen kaybolduğunda, beden ölür.

Arzular, yaşamı, gelişmeyi veya bedenin ölmesine yol açar. Hepsi bu! Beden kendi başına binlerce yıl yaşayabilir. Ayrılan, arzudur.