Category Archives: Kabala

Manevi Çalışma ile İlgili Sorular – 275

Soru: Baal HaSulam, İsrail ulusu, Tora ve Lişma emirlerinin yerine getirilmesine ulaşmadığı sürece dünyadaki sıkıntıların sona ermeyeceğini yazar.

Bunca yıl boyunca, hem Yahudilere hem de dünya uluslarına yönelik farklı çağrılarımız oldu. Sizce bu İsrail ulusu kimdir ve biz kime hitap etmeliyiz?

Cevap: Şu anda derslerimize katılan ve bizim yardımımızla yaradılış amacına ulaşmak isteyenlerdir.

Soru: Tüm insanlığa etki edecek güce sahip olmadığımızı söylediniz. Bu gücü istemeli miyiz, yoksa şimdilik onlu grubundaki çalışmaya odaklanmak daha mı iyi?

Cevap: Onluya odaklanmamız gerekir; tüm güçleriniz onun içinde olsun ve kendinizi tamamen onun güçlenmesine adamaya hazır olun.

Işığı İleten Yol

Soru: Tüm insanlığa ihsan etme niteliğinin geçtiği bir kanal gibi olabileceğimizi söylediniz. Buna hazır mıyız?

Cevap: Kendinize sorun. Yukarıdan, Yaradan’dan gelen ışığın tüm kaplara yayılacağı, dünyamıza ulaşacağı ve bizi dolduracağı bu kanal, bu yol olmak için neye ihtiyaç duyduğunuzu netleştirin.

Soru: Işığın bizim aracılığımızla tüm insanlık üzerinde etki etmesi için neden gücümüz yok?

Cevap: Hâlâ gerçek, doğru niyetlere sahip değiliz.

Doğru düşünmeye nasıl başlayacağımızı, kiminle bağda olacağımızı ve birbirimizle hangi yolla birleşeceğimizi ancak şimdi öğreniyoruz. Yakında bu daha da netleşecek.

Böylece Yükseliyoruz…

Soru: Nasıl yukarı doğru yükseliriz?

Cevap: Küçüklük koşulunda (Katnut), altta olan, yardım etmek için kendisine inen ve yanında duran üsttekine sıkıca tutunursa, üstteki yükselmeye başladığında, altta olanı da kendisiyle birlikte yukarı çeker. Alttakinin tek yapması gereken, ona daha da sıkı tutunmaktır.

Üsttekinin kendi yerine yükselişi, sürekli olarak ihsan etmeyi eklemesi ve kendi koşuluna geri dönmesi anlamına gelir. Alttakinin ise sürekli olarak kendi tarafında çaba göstermesi gerekir. O ihsan etmeyi ekleyemez, böyle niteliklere sahip değildir; tek yapabileceği, giderek daha sıkı bir şekilde üsttekine tutunmaktır.

Sanki bir ipin ucunu tutmuşsunuz ve ip aniden yükselmeye başlamış ve sizi yerden kaldırıp gittikçe daha yükseğe çıkarmış gibi. Yerden ne kadar uzaklaşırsanız, o kadar korkarsınız ve ipe o kadar sıkı tutunursunuz. Üsttekine daha sıkı tutunmak budur, bu alttakinin görevidir.

Üstteki ihsan etme eylemlerini gerçekleştirirken, alttaki ihsan edemez, sadece kendini iptal eder.

Dereceler arasındaki fark – şayet bir derecedeyken başka bir dereceye yükseldiysem – perde tarafından ıslah edilen arzunun derinliğindedir. Örneğin, Aviut Alef’e (birinci bayağılık) sahiptim ve yükselip Aviut Bet’i (ikinci bayağılık) aldıysam, o zaman kendimi daha fazla iptal etmeliyim.

Üstteki, arzunun derinliğini artırır ve yükselir. Yükseliş, boşlukta bir hareket değildir; arzunun derinliğinin ve perdenin gücünün artmasıdır. Üstteki bu şekilde yükselir. Ve buna göre, alttaki kendini iptal etmelidir. Ama neye göre kendini iptal etmelidir?

Arzu ve perde ekleyen üstteki, daha büyük bir ihsan etme seviyesine ulaşır. Ve altta olan, bu ihsan etmeye bakar ve kendini kötü hisseder! Bunu istemez, yapamaz, ne yapacağını bilemez. Bu nedenle, kişi üsttekine daha sıkı sarılmalıdır ki, üstteki, şimdi önünde gördüğü ihsan karşısında egosunu, egoist arzusunu ortadan kaldırmasına yardım edebilsin ki, böylece bu ihsan onu korkutmasın.

İllüzyondan Doğru Gerçekliğe

Bizler içsel bir illüzyon içinde yaşıyoruz ve bu nedenle kendimizi gerçekte var olan sisteme getirmemiz gerekiyor. Bugün, Kabala’da “hayali dünya” (Olam HaMedume) veya bizim dünyamız olarak adlandırılan illüzyon bir sistem içinde yaşıyoruz.

Üstelik bunun için, 21. yüzyılda Hollywood filmlerindeki gibi bir matris yaratmaya gerek yok. Tüm bunların adım adım anlatıldığı 5.000 yıl önceki kitaplara başvurmak yeterli. Açık bir kapıyı kırmaya gerek yok.

Bizim dünyamız tamamen bir illüzyondur. Sürekli içimizde işler. Tek yapmamız gereken, kendi içimizde, illüzyon yerine bize gerçekliğin doğru resmini verecek normal, doğal, gerçek duygular ve düşünceler yaratmaktır.

Ancak bu gerçek resim de bizim içimizdedir, bize göründüğü gibi dışarıda değildir. Hepsi tamamen arzularımızın içindedir. Işık, arzuların niteliklerini ve isteklerini, farklılıklarını veya benzerliklerini karşılaştırarak arzunun içinde belirli imgeler çizer. Bu, dünyanın resmidir.

Bu nedenle bizim görevimiz, büyük bir illüzyondan daha küçük bir illüzyona, oradan da daha küçük bir illüzyona geçmek ve sadece ışığın bizi doldurduğu doğru gerçekliğe yaklaşmaktır. Ve ondan başka her şey, sadece çeşitli ölçülerde, sanal bir gerçekliktir. Bu nedenle tüm dünyalar, “olama” (gizlenme) kelimesinden gelen “dünyalar” olarak adlandırılır, bu da doğru gerçeklikten, sonsuzluk dünyasından gizlenmiş olarak yaşadığımızı gösterir.

İnsanlar başka bir gerçekliği resim şeklinde hayal ederler: duvarlar, tavanlar, zeminler veya başka şeyler. Ama ben bunu içsel deneyimler ve hisler şeklinde hayal ediyorum.

Örneğin, size şunu soruyorum: “Dünden önceki gün hangi koşuldaydınız, hatırlıyor musunuz?” Bu koşulu bu şekilde hatırlarsınız ve bu, sizin için aynı anda bir yer ve zamanla yani “zaman”, “yer” ve ‘hareket’ koordinatlarıyla ilişkilendirilebilir. Sonra size “Deneyimleriniz, hisleriniz nelerdir?” diye sorsam ve siz de bunları bana aktarırsınız, sanki hafızanızdan, arşivinizden çıkarır gibi ve bunları tarif edersiniz. Yani, bu deneyime tekrar dalarsınız ve onu açıklarsınız.

Bu, manevi alanda olanlara benzer. Orada maddi bir hacim yoktur. Bu hacim “arzudur” ve içinde geçmişteki koşulumu tekrar hissetmeye başlarım ve bir şekilde size aktarırım. Hepsi bu. Sadece arzunun içinde.

Bu tıpkı bizim dünyamızdaki gibidir. Etrafımızdaki her şeyden kendinizi kopardığınızı ve sizinle benim, yukarısının, aşağısının, hiçbir şeyin olmadığı, sadece boşluk olan kozmik bir uzayda olduğumuzu hayal edin. Ama içimizde belirli bir ortak empati, duygu, düşünce, hafıza ve diğer her şey vardır. İşte bunlar, sanki birer manevi koşul gibidir.

Manevi Çalışmada Yasaklar

Soru: İçsel çalışmamızda ve tüm dünyayla çalışmamızda ifşa etmemiz yasak olan şeyler nelerdir?

Cevap: İfşa etmemiz yasak olan şeylere henüz sahip değiliz, bu yüzden onları bilmiyoruz.

Ve onları öğrendiğimizde, o zaman aramızdaki bağların nasıl ifşa olduğunu, hepsinin birbirimize yardım etmemizin anahtarı olup olmadığını göreceğiz, çünkü bu en önemli şeydir. Bunu doğru bir şekilde kullanmalıyız.

Tora’yı Anlamak

Ancak, kişinin inancı tam değilse ve Tora ve çalışmayla yalnızca Yaradan’ın kendisine çalışmasını emrettiği için meşgul oluyorsa, o zaman yukarıda gördüğümüz gibi, böyle bir Tora ve çalışmada ışık hiç ifşa olmayacaktır. (Baal HaSulam, “On Sefirot’un Çalışılmasına Giriş”)

Soru: Genellikle başarılı bir ilerleme için Tora’yı çalışmamız ve emirleri yerine getirmemiz gerektiğine inanılır. Ancak burada, emirleri yerine getirmenin ışığın ifşasına yol açmadığı söyleniyor. Yoksa bir şeyi yanlış mı anlıyorum?

Cevap: Bunu sizden biraz daha iyi anlıyorum. Tek yapmamız gereken Tora’yı, nedenlerini ve sonuçlarını daha derinlemesine incelemeye çalışmamızdır.

Bu şekilde, bu nedensel bağların gerçekte ne olduğunu açıklığa kavuşturacağız ve yavaş yavaş Tora’yı anlamaya başlayacağız.

Maneviyatı Anlama Yolunda İlerlemek

Soru: Kişi, Tora’nın sırlarını gizlemenin ve Tora’nın tatlarını ifşa etmenin zamanının geldiğini nasıl bilir?

Cevap: Bunu, önümüze konulan görevin ifşasıyla birlikte alırız.

Bence makaleleri çalışmaya devam etmeli, her cümlenin tüm nüanslarını incelemeli ve bu şekilde maneviyatı anlama yolunda ilerlemeliyiz.

A Noktasından B Noktasına Yürüyen Bir Yaya

Soru: Her zaman mantık ötesi inançla gitmek mümkün müdür?

Cevap: Bu elbette ki mümkün değildir. Ancak Kabalistler bu yoldan gidip gidemeyeceğimizi tartışmazlar. Sadece gitmeliyiz!

Ve gidemediğimizde, yardım talep ederiz ve bu işi bizim için Yaradan yapar! Tüm çalışma, kişinin değil, Yaradan’ın çalışmasıdır. Ancak O’ndan bunu yapmasını istememiz gerekir.

Kişi bu çalışmayı yapmaya çalışırken sonuna kadar gitmek zorundadır! En başından itibaren hedefe kendi başına ulaşamayacağı net olsa bile. Ancak başarı, Yaradan’ın bunu yapacağını keşfetmekte ve O’ndan nasıl isteyeceğini bilmekte yatar.

Ben her zaman bu sürecin içindeyim; başlangıç (mevcut) noktası ile kaçınılmaz olarak ulaşmam gereken nihai hedef arasında düz bir çizgide ilerlerim.

Nihai nokta, ihsan etmek, Yaradan’a ve yaratılanlara sevgi, mantık ötesinde inanç ve almanın ötesinde ihsan etmedir. Ve başlangıç noktasından bir kez ayrıldığımda, son noktaya varmalıyım.

Ve yolda şunları yaşarım:

  1. Birinci safha: Gücün yettiğince her şeyi yap! Bu ilk sırada gelir.
  2. İkinci safha: Kendi gücünden tamamen hayal kırıklığına uğramak.
  3. Üçüncü safha: Beni yalnızca Yaradan’ın kurtarabileceğini anlamak.
  4. Dördüncü safha: O’nunla, ihsan etme (Hafetz Hesed) ve sevgide birlikte çalışmaya başlarım.

Ama en başında olduğum için, kesinlikle sona ulaşacağımı bilmeli ve kendi çabalarıma güvenmeliyim! Ellerimi kavuşturup yukarıdan bir eylem bekleyemem.

İlk safhada mutlak her şeyimi vermezsem, gücüm yettiğince mümkün olan her şeyi yapmazsam, asla umutsuzluğa kapılmam, asla kendi çaresizliğimin farkına varmam. Ve bu nedenle, Yaradan’dan yardıma ihtiyacım olduğunu asla fark etmem. Peki, kaynağa geri dönen ışığı nasıl çekeceğim?

Bir safha diğerinin ardından gelir; her safha bir sonraki koşulu tanımlar ve inşa eder. İnsan, bir sonraki safhada, hemen ardından nerede olduğunu veya onu neyin beklediğini tam olarak bilemez. Ancak tüm ilerleme, kişinin kendi çabası sayesinde gerçekleşir.

Kaçacak Yer Yoksa

Dünyada olumlu bir değişime hiç inanmıyorum. Sadece insanlığın kendisini öyle bir duruma getireceğine inanıyorum ki – umarım en son noktaya gelmeden –  değişmesi gerektiğini, hem de ciddi şekilde değişmesi gerektiğini anlayacak.

Soru: Yani insanlığın ancak dehşete kapıldığında mı değişeceğini söylüyorsunuz?

Cevap: Evet, kendi sonunu görmelidir.

Soru: Ama mutlaka bir umudunuz var mı? Ne de olsa bir şekilde bir şeyler aktarıyorsunuz. Sizi izleyen çok, çok insan var.

Cevap: İnsanların hızlı ve kaçınılmaz bir sona doğru gittiklerini görmelerini umuyorum. Ve belki o zaman bir çıkış yolu olması gerektiğini anlarlar. Ama bu çıkışı göremiyorlar.

Bugün insanlara: “Hadi birbirimize iyi davranalım.” deyin. Peki, ya sonra?

Yorum: Onlar için bu çocukça bir şey gibi geliyor. Ama sizin için çok yüce bir şey.

Yanıtım: Bu çok yüce bir yaklaşım ama ne yazık ki ulaşılamaz gibi geliyor. Yine de buna gülüp geçmiyorum ve aslında bunun gerçekleşmesi gerektiğini anlıyorum. Fakat insanlık “Yeter artık!” demeden önce daha ne kadar acı çekmeli?

Soru: Ama uçuruma bir adım kala, insanlığa veya bir insana aniden hangi düşünce gelir? Hangi düşünce? Uçuruma bir adım kala.

Cevap: Sanırım insanlar her şeylerini, örneğin çocuklarını kaybettiklerini anladıkları zaman.  Öyle korkunç bir şey ki artık kaçacak yer yok, geri dönecek hiçbir yer yok ve bir karar vermeleri gerekir.

Böyle bir durumda, belki bir şeyleri değiştirmeyi kabul ederler. Çünkü değişim yine yukarıdan gelecektir ama ancak buna hazır olduğumuzda. Ve hazırlık şöyle bir şeye benzer: çocuklar ve torunlar ölüm, kaybolma, yok edilme tehdidi altındayken, işte o zaman kendimizle ilgili bir şeyler yapabiliriz.

Yorum: Anlıyorum. Ama bu, yol boyunca duramayacağım, o noktaya kadar gitmek zorunda olduğum bir formül.

Yanıtım: Evet. Buna doğru ilerliyoruz ve duramayız.

Yorum: Yani ne aklım ne de mantığım işe yarayacak.

Yanıtım: Bir çıkmazın kaçınılmaz olduğuna dair bir his, en derin içsel bir his olmalı.

Ama bir yandan dağıtımımız sayesinde bir şeyler başaracağımızı umalım. Diğer yandan, insanlık kendi sonunu görmeli ve karar vermelidir.

Bir çıkış yolu olmalı. Aksi takdirde varoluşumuzun hiçbir anlamı yok. Fakat bunu nasıl hızlı, düzgün ve belki de bir şekilde kontrollü bir biçimde gerçekleştirebiliriz? İşte sorun bu.

Şempanzeler Ve Biz

Soru: Siyaset bilimci Profesör James Tilley, insan siyasetinin, şempanze gruplarındaki güç mücadelelerinden ve sosyal dinamiklerinden öğrenebileceği beş ders belirledi.

Dostlarınızı yakın tutun, düşmanlarınızı ise daha da yakın.

Cevap: Dostlar dosttur. Ama düşmanlarınıza dikkat etmelisiniz. Ve onları uzaklaştırırsanız gözünün üzerinde olmasını sağlayamazsınız. Onları tam yanınızda, “bir kafeste” tutmak en iyisidir.

İttifaklarınızı kurarken güçlü birini değil, zayıf birini seçin.

Cevabım: Böylece onlara hükmedebilirsiniz.

Soru: Peki insanlar için de tamamen aynı mı olmalıdır?

Cevap: İttifaklar böyle kurulur. Biz de onları bu şekilde kurmak isteriz ama her zaman işe yaramaz.

Korkulan biri olmak iyidir ama sevilen biri olmak daha iyidir.

Cevabım: Elbette, sevildiğinde her şey daha huzurludur. Bundan daha iyisi yoktur, en açık korumadır. Ama en azından, sizden korksunlar.

Sevilmek iyidir ama iyilik dağıtabilmek daha da iyidir.

Cevabım: Tabii ki, çünkü o zaman başkaları size bağımlı hale gelir.

Dışsal tehditler destek sağlayabilir (gerçeklerse…).

Cevabım: Dışsal bir tehdit destek sağlayabilir çünkü tüm içsel yeteneklerinizi fark etmeye zorlar ve sonra ortaklar ararsınız.

Dışsal bir tehdit, harekete geçirir ve yardımcı olur; o olmadan ilerleyemezsiniz.

Soru: Bunlar beş şempanze ilkesidir. Birkaç insan ilkesi söyleyebilir misiniz?

Cevap: İnsanın bir ilkesi yoktur; o ilkesizdir. Tüm “ilkeleri” sadece bir an sürer.

Soru: Neden şempanzelerin ilkeleri varken insanların yok?

Cevap: Şempanzeler doğaya göre hareket ederler. Onların akılları, sahip oldukları her neyse, doğadan gelir; bu, çeşitli sonuçların birikimidir.

Ama insanlarda bu yoktur çünkü onlarda her şey sürekli gelişir. Egoizm gelişir ve bu yüzden bir insan, dün karar verdiği bir şeyi bugün aynı yöntemle çözemez. Çünkü koşullar tamamen farklıdır, ego farklıdır, dünya görüşü farklıdır, çevre farklıdır.

Soru: O zaman “insanlık” nedir? İnsanlar hep “İnsan ol, nazik ol” falan der.

Cevap: Bence bu, zayıflığın dikte ettiği bir duruştur. Başka türlüsü olamaz, çünkü doğamız egoizmdir. Ne tür bir “insanlık” olabilir? Ancak iyi görünmek istersem ya da başkalarının bana iyi davranmasını istersem olur.

Soru: Yani hepsi sadece maske mi?

Cevap: Sadece maske. Bir şempanzenin egoizmi doğaldır ve herkes bunun sayesinde birbirini anlar. Ama insan öyle çok forma bürünür ki onu anlamak çok zordur. Üstüne bir de iyiliği, aklı ve diğer her şeyi başkalarını yönetmek, kontrol etmek ve kendini herkesin üstüne çıkarmak için kullanır. Bu açıdan bakıldığında, herhangi bir maymundan çok daha kötüdür.

Soru: Peki insan ne yapmalı? Nasıl ışığa, iyiliğe gelebilir?

Cevap: Bir ıslah metodu vardır, ancak bunun için insan ıslah olması gerektiğini anlamalıdır.

Soru: Yani böyle olduğunu hissetmesi mi gerekiyor?

Cevap: Evet.

Yorum: Ve eğer bir insan tamamen egoist olduğunu, doğasının bu olduğunu fark ederse…

Cevabım: O zaman Kabala ’ya gelmelidir. Doğasını incelemeli ve oradan ilerlemelidir. Başka yolu yoktur; her şey buna çıkar ve ne kadar erken olursa o kadar iyi.

Benim için “insan” olmak, Yaradan’a benzemek demektir. Bu, kişi başkalarıyla bağ kurmanın kendi kişisel, temel ihtiyacı olduğunu, tüm diğer ihtiyaçların üstünde olduğunu fark etmeye başladığında gerçekleşir.

Kişi ancak kendi içinde bu tamamen egoizm karşıtı, yani doğaya aykırı niteliği geliştirerek hayatta kalabilir hatta yıldızlara yükselebilir. Yalnızca bu şekilde. Doğru metodu bulmadığınız sürece bu son derece zordur, imkânsızdır.