Category Archives: Kabala

Kişinin Komşusuna Olan Sevgisi, Yaradan Sevgisine Nasıl Yol Açabilir?

Kişinin komşusuna olan sevgisi, Yaradan sevgisine nasıl yol açabilir? Bizler her zaman tek bir ruhtan, Adam HaRishon’dan geldiğimizi hatırlamalıyız. Yaradan Adem’i yarattı, doldurdu ve içindeki her şeyi düzenledi.

Tüm süreçler ve tüm durumlar bu Kli‘ye gömülüdür. Ancak, mükemmellik ve bağın zıddı olan bu parçalanmadan gelen verilere sahibiz ve bu şekilde kusurlu halden mükemmele, amaçlanan hedefimize ulaşmamız gerekiyor.

Önceki durumların tüm verileri Adam HaRishon‘da zaten mevcut; yeni bir şey keşfetmiyoruz. “Güneşin altında yeni bir şey yok” dendiği gibi. Görevimiz sadece her şeyi düzene koymak, bize ifşa edilen manevi dünyayı ve bağın tüm seviyelerini kabul etmeye kendimizi hazır hale getirmektir.

Parçalanmadan sonra komşu sevgisine zıt hale geldik. Bu, bizi aydınlık ve karanlık, nefret ve sevgi, bağ ve ayrılık ile birleştirmek için amaçlı yapıldı, çünkü sadece iki zıtlık sayesinde yaratılmış bir varlık olmanın ve bir Yaradan olmanın ne anlama geldiğini hissedebiliriz. Sonuçta yaratılanlar olmadan Yaradan yoktur.

Bu duygudan yoksun olduğumuz için Yaradan’ı fark etmeyiz. Biz sadece Yaradan gizlidir deriz ama aslında bir gizlenme yoktur. Yaradan her yerdedir ama biz O’nu duyularımızla ifşa edemeyiz. İhsan etme kuvveti tüm realiteyi doldurur, ancak biz alma kuvvetinin sadece bir kısmını ifşa ederiz ve onunla birlikte tüm bu dünyayı, bedenlerimizi, evrenimizi tasvir ederiz. Bu resimde gerçek bir şey yoktur.

Parçalama ve gizlenme, bizim gözlerimizi yavaş yavaş açmamıza ve manevi bir duyu organı oluşturmamıza fırsat vermek için düzenlendi. Aksi halde yaratılanları oluşturmak mümkün değildi.

Yaratılan varlık özel bir kavramdır. Bu karanlıktan ve kopukluktan, neredeyse var olmayan bu durumdan çıkabilmemiz için Yaradan tüm koşulları hazırlamak zorundaydı: Tamlıktan mutlak eksikliğe, ayrılık ve mutlak karanlığa kadar. Her şeyin ötesinde, bu durum, kalpte bir nokta veya yukarıdan ilahi bir parça, veya bir ışık kıvılcımı olarak adlandırılan, Yaradan’ın gelecekteki yaratılmış varlıklarla ilişkisini kuran bir noktada vardır.

Bu kıvılcım her yaratılan varlığın içinde işler, onu dışarıdaki gerçeklik duygusuna, yani ihsan etme kuvvetine daha da yakınlaştırır. İnsan geliştikçe, en azından kendi dışında maddi dünyada olup bitenleri hissetmeye başlar ve maddeselliğe ulaşır. Aslında bu dışarıda değil, onun içinde olur. Sonra manevi edinime gelir.

Bu, birbirimizle bağ kurarak yavaş yavaş Kelim‘imizi nasıl inşa ettiğimizdir. İlk başta bu, dünyada iyi şeyler yapmak adına bencil bir bağdır. Sonra yeni Kelim, manevi olanlar yavaş yavaş içimizde ifşa olur.

Egoizmin bizi bir çıkmaza sürdüğünü anlamamız ve üzerimizde olan gerçeğe ulaşmamız gerekiyor. Dünyanın yasalarını belirleyen biz değiliz, bunu yapan üst güçtür; onun dışında hiçbir şey yoktur. Bu yasaları çalışmalı ve ıslahı gerçekleştirmeye çalışmalıyız.

Her şey teslim olmakla başlar. Bu nedenle, insan ve insanlık egoist doğalarına ne kadar yenik düşerlerse, ardından egoizmimize göre hareket etmenin hiçbir yolu olmadığı sonucuna varacakları o kadar çok darbe alırlar, fakat bizim dünyanın yasalarına ya da üst doğanın yasalarına, Yaradan’ın yasalarına, gerçekten neyin uygun olduğunu incelememiz gerekiyor.

Kötü Bağı İyi Bir Bağa Dönüştürün

Yorum: Cehennem duygusunun insanın içsel bir hali olduğunu söylediniz. Doyumsuz hissetmenin nedenlerinden biri, başkalarına karşı onları kendi iyiliği için kullanmaya yönelik içsel tutumdur.

Cevabım: Almak için olağan arzular hayvani arzulardır. Doğanın emirlerine uydukları için ne iyi ne de kötüdürler.

Bir kişinin asgari düzeyde rahat bir şekilde var olma arzusu vardır ve bu normaldir. Kanun çerçevesinde bile, bir insan bir hayvan gibi açlığını gidermek için bir yerden bir parça ekmek çalsa, hayatın devamı için gerekli olduğu için bundan dolayı yargılanacaklarını sanmıyorum.

Ancak, hayvansal varoluşun üzerinde elde etmek istediğimiz her şey zaten egoizmdir. Sonuçta, doğrudan veya dolaylı olarak elde ettiğimiz her şey başkalarının pahasına olur. Böylece başkalarını kullanır, daha yüksek olmanın yollarını arar ve onlara olan nefretimizi gösteririz.

Ben ne kadar yüksekteysem ya da diğeri ne kadar aşağıdaysa, benim için o kadar hoş olduğunu hissetmeye başlarım. Yani, zaten bir başkası için daha kötü hale getirmenin yollarını düşünürüm çünkü bu beni dolaylı hatta doğrudan daha iyi hissettirecektir. Egoizm, diğerine kötülük dilediğim gerçeğidir.

Her saniye birbirimizi ne kadar kullandığımızı dünyamızda hissetmiyoruz. Kötü doğamızı iyiye dönüştürmemiz, aynı nitelikleri başkalarına zarar vermek için değil, fayda sağlamak için kullanmamız, onlarla bağ kurmamız gerekiyor.

Egoizm iyidir çünkü bizi birbirimize bağlar. Onlardan ne öğrenmek istediğimi bulmak için başkalarına bakarım böylece onları etkileyebilir ve boyun eğdirebilirim. Egoizm olmasaydı, kendi başıma bir hayvan olarak var olurdum ve başkalarını umursamazdım.

Egoizm birbirimizle bağ kurmamızı sağlar. Ama bizim kullandığımız şekliyle buna “kötü eğilim” deniyor. Onu iyi bir şeye dönüştürmem gerekiyor. Yani herkesten aldığım, boyun eğdirdiğim, doyduğum ve kendime bağladığım bu bağı onlara hizmet ettiğim, memnun ettiğim ve en iyisini dilediğim çocuklarımmış gibi, onlara verdiğim bir bağa dönüştürüyorum.

Bu nedenle, bizi birbirimize bağlayan kötü eğilim olmadan gelişemeyiz. Böylece, bugün dünyada aramızdaki evrensel, küresel kötü bir bağ ifşa olmaktadır. Bununla birlikte, Kabala, kötü bir şekilde bağlı olduğumuzu anlamaya başladığımız bir koşula geldiğimiz için ifşa olmaktadır ve başka seçeneğimiz yoktur, iyi bağlarla bağlı olmamız gerekir.

Tufandan Sonra Yeni Bir Hayat

Yaradan’dan, ihsan etmeden, gruptan, maneviyatla ilgili her şeyden koptuğumu keşfettiğim anda, bu durumu iki kısma ayırmam gerekiyor: bedenin durumu ve ruhun durumu.

Dünyamızda var olan tüm bedensel ilkeler bedene aittir: sağlık, ruh hali, maddesel çevre ve aile. Öte yandan, tüm bunların nasıl bir müdahale yarattığına, onluyla ve Yaradan’la olan bağımı nasıl etkilediğine bakmak zorundayım.

Bu şekilde tüm etkileyen faktörleri tek bir kaynağa bağlarız ve her şeyin Yaradan’dan geldiğini tespit ederiz. Hem dışsal hem de içsel tufan O’ndan gelir. Eğer her şeyin Yaradan’dan geldiğini anlarsam, o zaman tek yapmam gereken karar vermektir: Ben de Yaradan’a ait miyim değil miyim?

Sadece bir kontrol noktası Yaradan’a ait değildir, kalpteki nokta. Yaradan alma arzusunu yarattığında, onunla olan bağlantısını kopardı ve bu nedenle kendimizi O’ndan ayrı hissederiz.

Aklımı da kalbimi de Yaradan’a bağlamaya çalışmalıyım. Sonra kendime ait hiçbir düşünce ve duyguya sahip olmadığımı ve içimdeki tüm bu duygulara sebep olanın Yaradan olduğunu anlarım, böylece onların kaynağı olarak onların üzerine, Yaradan’a yükseleceğim.

Duygularım ve düşüncelerim beni tamamen zıt ve kafa karıştırıcı durumlara sürükler ama onları Yaradan’ın düzenlediği tufan olarak algılarım. Arzularımı arındırmak için bana tufan göndermeliydi, tıpkı şiddetli bir akarsu tarafından yıkanan toprağın çöplerden temizlendiği ve yeni bir hayat doğurabileceği gibi.

Her ne kadar bu arınma tufan suları tarafından yapılsa da, yani sadece Bina’nın niteliğiyle değil, Malhut ve Bina’nın birlikteliğiyle gerçekleşir, bu şekilde birleşirler ve bu da ıslaha yol açar. Şimdi bu gücü kullanıp ilerleyebiliriz. Bu, yaratılışın başlangıcıdır; yani, bir insanın egoist arzusunun üzerine çıkması ve olan her şeyi üst güce, Bina’ya, ihsan etmeye atfetmesi için bir fırsatı vardır.

Kişi, Bina seviyesine, inanç seviyesine yükselmesine izin vermeyen dış sabotajcıların, bedensel rahatsızlıkların ve içsel manevi rahatsızlıkların hepsinin Yaradan’dan geldiğini anlar. Eğer her iki sabotajcıyı, her iki büyük engeli de yalnızca Yaradan ile ilişkilendirebilirse, o zaman Malhut derecesinde ve Bina derecesinde yabancı düşüncelerden kurtulur ve mantık ötesi inanca ulaşır.

Bu, maddi ve manevi bu iki sabotajcıyı hesaba katmadığım, sadece ihsan etmeye, Yaradan’a bağlı kaldığım anlamına gelir. Bu, inancın gücündeki, Malhut’un gücünün üzerindeki Bina’nın gücündeki ilk noktadır.

Bu nedenle, bu iki seviyeyi, bedensel ve manevi bozuklukları ayırmak gerekir. Bedensel rahatsızlıklar kendilerini yorgunluk, güç kaybı, hastalık, ailede, işte vb. sorunlar şeklinde gösterir. Ve tüm bu rahatsızlıkların içinde manevi rahatsızlığı ortaya çıkarmamız gerekir: bağlanmayı istememe, güçsüz hissetmek, ruh hali ve tembellikle baş edememe. Esas olarak savaşmamız gereken bu ikinci, daha içsel sabotajcıdır.

Her iki sabotajcı da bizi onların amaçlarına, Yaradan’ı ifşaya yönlendirir çünkü tufanı yeryüzüne gönderen O’ydu. Ve bu sayede mantık ötesi inanca geliriz. Her iki sabotajcının da üst güçten geldiğini tespit ederim, dostlarıma ve onlarla birlikte Yaradan’a tutunurum.

Tufandan böyle kurtarılırız! Yaradan ile olan bağımız bizi kurak topraklara getirir, gemiyi terk ederiz ve karaya yerleşmeye başlarız. Zaten Bina derecesine ulaşabilen bu alma arzusunda yeni yerleşimimizi kurarız; inanç akıldan üstündür.

Sinsi İnsan Doğası

Soru: Bir insan tam olarak neyi kötü olarak kabul etmelidir?

Cevap: Egoizmimizi, birbirimize karşı tavrımızı.

Gelişimin tüm aşamalarında alma arzumuzu kullandık çünkü bu bizim doğamız. Ancak şimdi bu kendini egoistik, özellikle diğer insanlar karşısında kötü olarak ortaya koyuyor.

Dünyadaki her şey haz almak için inşa edilmiştir. Sadece ortaklar olarak başkasının pahasına birlikte kazandığımızda veya eş olarak birbirimize haz verdiğimiz zaman değil.

Kişi kesinlikle diğerinin üzerine yükseldiğinde, diğerini küçük düşürdüğünde haz alır.  Son egoist formun kendini gösterdiği yer burasıdır ve onu kötü olarak tanımlamak için, bir sonraki formun ona zıt olması gerekir – iyilik, sevgi, egoizm ve nefret yerine bağ–  ki bu çok zor bir geçiştir.

Kabala bilgeliği bunu anlamamıza ve bundan hızlı ve acısız bir şekilde geçmemize yardımcı olmalıdır.

Yorum: Sanırım birçok insan, başkalarını kullandığımız ve onları aşağıladığımız konusunda sizinle aynı fikirde olmayacak.

Cevabım: Bunu otomatik olarak yapıyoruz. Buna uyum sağlamışız ve neyin içinde olduğumuzun bile farkında değiliz.

Keyifli bir sohbette bile, her birimiz diğerinin üzerinde olmaya, kendini daha iyi görünecek şekilde konumlandırmaya, başkalarının dikkatini biraz da olsa çekmek için kendini daha tercih edilebilir biçimde sunmaya çalışır. Tüm doğamız bu tür örtülü formlardan oluşur.

İstikrarlı Bir Temel Üzerinde Üç Nokta

Yorum: Zulmün iyi bir nitelik olmadığını ve zulmün üzerine kurulu bir toplumun ayakta kalamayacağını söylediniz. Doğanın en kalıcı özelliği merhamettir. Ancak, başkalarına yardım ederek onlara yardım etmeyeceğimizi ve hiçbir şeyi düzeltmeyeceğimizi söylüyorsunuz. Burada belirli bir çelişki var.

Benim cevabım: Bunda özel bir çelişki görmüyorum. Başkalarına yardım etmek ne anlama geliyor? Birine bir şey verirsek, ona gerçekten yardım ediyor muyuz? Sorun bu.

Merhamet edip, diyelim ki bir katili veya hırsızı serbest bırakırsak, herhangi bir merhamet eylemi yapmıyoruz ve hatta belki de dünyaya onarılamaz zararlar veririz.

Her zaman sorunun daha derin özünü ve eylemlerimizi ima ederim. Merhamet niteliği, dünyayı ıslah edebileceğiniz nitelik değildir. Dünya genellikle sağ ve sol, merhamet niteliği ve yargı niteliği olan iki çizgiyi yan yana koyduğumuzda orta çizgi olarak adlandırılan şeyle ıslah edilir ve bunlar birlikte Yaradan’ın benzerliğine yönlendirilebilirler.

Her bir eylemi, her bir niteliği, her bir fikri, doğru seviyeye, sağlam bir temele yükseltmek için üç noktaya, “bir masanın üç ayağına” ihtiyacımız var. Bu minimumdur.

“Üç bacağın” özü aşağıdaki gibidir. Bize ihsan etme niteliği ve alma niteliği verilmiştir ve bu iki niteliği doğru bir şekilde uygulamalıyız. Birbirlerine karşı nasıl doğru bir şekilde yan yana konulabilirler? Nerede daha fazla merhamet olmalı ve yargının, kısıtlamanın nitelikleri nerededir? Dövmek ya da dövmemek, idam etmek ya da affetmek? Bunun için mutlaka Yaradan’ı ifşa etmeliyiz.

Her iki niteliği de birleştirip Yaradan’a yönlendirdiğimizde, onları içsel olarak nasıl doğru bir şekilde yan yana koyabileceğimiz konusunda O bize açık bir kılavuz verir. Ve o zaman bizler gelişiriz.

Yani üç noktaya ihtiyacımız var: iki sözde melek, iki kuvvet, alma ve ihsan etme ve onlar içimizdedir. Ama en önemlisi, üçüncü noktaya, Yaradan’ın ifşasına ihtiyacımız vardır.

Bu nedenle, Kabala bilgeliği bize sadece O’nu anlayabilmemiz için verilmiştir. Fakat O, kişiye yalnızca, Yaradan’a benzerliğini içsel olarak O’ndan nasıl gerçekleştireceğine dair bir örnek almak istediği ölçüde ifşa edilir.

Daha Yüksek Olan Doğaya Benzer Hale Gelin

Soru: Kısıtlama tek seferlik bir hareket mi yoksa her seferinde mi yapılmalı?

Cevap: Sürekli yapılmalıdır, koşullara bağlı olarak her seferinde farklıdır. Kabalist’e bazı hazlar gelir ve aynı zamanda o, dünyamıza bir ışık iletkeni olduğu için bunları kullanıp kullanamayacağını sürekli hesaplar.

Soru: Bir Kabaliste gelen şeyler nedir?

Cevap: Diyelim ki her gün bir milyon dolar alıyorsun.

Yorum: Ama bu gerçekçi değil. Günlük bir milyon dolar alsaydım, elbette hesaplamalar yapardım.

Cevabım: Yapardın, şayet alamayacak olsaydın.

Soru: Bir Kabalist’e sürekli olarak yukarıdan bu tür teklifler mi verilir? İlginç bir hayat olduğu anlaşılıyor!

Cevap: “İlginç” ile ne kastediyorsun? Ortaya çıkan şudur ki hayatı sürekli bir gerilim içindedir ve doğru davranması gerekir.

Bulunduğunuz seviyede, dünyayı ıslah etme arzunuzu gerçekleştirmenizi sağlayacak koşulları yaratmaya başlayın. Ve o zaman size nasıl daha büyük güçlerin ve bilginin geleceğini göreceksiniz. Ve sonra, belki de milyonlarca dolar. Her şey onları ne kadar doğru uygulayabildiğinize bağlıdır.

Soru: Burada elbette en önemli şeyi, amacı anlamanız gerekiyor: Ne uğruna bunu yerine getiriyorum?

Cevap: Bu, tüm dünyada, tüm doğada sadece ihsan etme ve sevginin üst gücü adına olmalıdır.

Soru: Bunun basit bir hesaplamadan farkı nedir? Ben doğa tarafından öyle yaratıldım ki, karar veren otomatik bir programım var ve ben bununla hemfikirim. Ve burada, dediğiniz gibi, düşünmeniz, biraz çaba sarf etmeniz gerekiyor. Ne için?

Cevap: Eğer iradeli çabanızla daha yüksek doğaya, Yaradan’a benzemek istiyorsanız, ona nasıl benzeyeceğinizi araştırmalısınız. Ve bu güç gibi olmak, iyilik yapmak demektir.

Soru: Evet, ama bir insanda bunun için bir tür eğilim olmalı. Neden bu güç gibi olayım ki? Özellikle bunun sevgi ve ihsan etme gücü olduğunu ve benim için bundan bana hiçbir şey gelmeyeceğini söylerseniz.

Cevap: Bundan bir şey elde edemeyeceksiniz ve bunun için hiçbir şey almayacaksın.

Soru: O zaman neden?

Cevap: Yaradan gibi olmak için. Aksi takdirde, ücret karşılığında çalışmak istersin. Bu işe yaramayacak.

Doğa içimize güçler, arzular koydu ve onlar bizi buna götürecek. Ancak düşüncelerimizle, bunu düşünerek bu dönüşümü hızlandırabiliriz. Ve gerçekçi görünmese de, başka seçenek yok. Herkes buna gelecek.

 

Birinci Kısıtlama ile İkinci Kısıtlama Arasındaki Fark

Soru: İkinci kısıtlama (Tzimtzum Bet) açıklanırken materyali çalışmakta neden güçlük çekiyoruz?

Cevap: Çünkü ilk kısıtlama, bizde doğal olarak bulunan egoist alma arzusu üzerine yapılır.

Ve ikinci kısıtlamada, ne üzerinde çalıştığı tam olarak belli değildir. Alma için hiçbir fırsatın olmadığı gerçeğiyle, sadece hiçbir alım olmaksızın ihsan etme niteliği gibi olmak için çalışır.

Yani, ben aldığım anda bu ilk fırsat vardır ve niyetim O’na haz vermek için Veren’in uğruna almaktır. Ve ikincisi, O’nu memnun etmek için alamadığım için, almadığım zamandır.

Soru: Örnek verebilir misiniz? Diyelim ki birkaç milyon dolarım var ve hiç kullanmıyorum çünkü onları kendim için kullanacağımı ve üst güçle bağ kurmayacağımı anlıyorum ve onunla temas halinde olmak benim için önemli. Bu ilk durumdur.

İkinci durum, örneğin bir 100.000 doları kendim için değil, başkaları için kullanabileceğime karar verdiğim zamandır. Ve sonra bu fırsatı başkalarının iyiliği için kullandığım ölçüde Yaradan’a bağlanırım. Bu doğru mu?

Cevap: Evet. Ama bu ikinci kısıtlama değildir. Sadece sahip olduğun kaynakları kullanmaktır.

Eğer bir Masah‘ınız yoksa ve kendinizi sadece almaktan engelleyebiliyorsanız, buna ilk kısıtlama denir. Buna ek olarak, başkaları uğruna kendinizi tamamlama fırsatınız varsa, örneğin, başkalarına aktarmak için 100.000 $ karşılığında bir şey almak ama kendiniz için hiçbir şey almamak gibi, o zaman bu zaten ilk kısıtlamanın üzerinde güç kullanılması demektir.

Ve ikinci seçeneği gerçekleştiremezseniz, o zaman belki de almadan, kendinizi başkaları gibi yapma fırsatınız vardır. Ama bunlar tamamen manevi kavramlardır ve o zaman başkaları gibi olursunuz, almazsınız.

Soru: Peki, dünyamızdaki ikinci kısıtlamaya bazı örnekler verebilir misiniz?

Cevap: Evet. Birinden bir şey alıp başkasına ilettiğiniz zaman; örneğin, birinden bir milyon aldıysanız ve tıpkı Bina‘nın Keter‘den alıp aşağıya iletmesi gibi, onu kendiniz için almak yerine aktaracak gücünüz varsa.

Mevcut Yaklaşımdan Vazgeçin

Yorum: Baal HaSulam, her bir koşulun bizlere onun kötülüğünü, sonluluğunu fark etmek ve yeni bir koşula geçmek için verildiğini yazar. Kabala’nın, kişinin bir öncekini kötü olarak algılayarak bir koşuldan diğerine hızla geçmesine yardımcı olmak tasarlanmış olduğunu söyler.

Cevabım: Doğrudur. Hayal edin: Şimdi, deyim yerindeyse, üzerinde çalıştığımız mevcut aşamanın kötülüğünün farkına varmalı ve bir sonraki aşamaya geçmeliyiz. Bu da şu anda içinde bulunduğumuz yaklaşımı tamamen terk etmek anlamına gelir.

Bunu nasıl yapabiliriz? Bu adımdan kurtulmak için çok büyük ıstıraplardan geçmemiz gerekiyor. Başka bir deyişle, ne ailenin, ne sanatın, ne bilimin, ne mesleklerin ne de insanlar arasındaki ilişkilerin ve en önemlisi insanın doğayla ve kendi kendisiyle ilişkisinin artık bu biçimde işlemediğinden emin olmalıyım. Bunların hepsi krizdedir.

Ama bu kriz hala yetersizdir, onun durgun seyrini görebiliyoruz. “Aslında bunların hiçbiri yok” diyerek onu karartmaya, geciktirmeye, onun içinde oynamaya çalışıyoruz. Bu durumda daha kaç on yıl geçirebileceğimizi hayal edin.

Bu durum daha da kötüleşecek ve kendimizi her zaman bir çeşit ağrı kesici ile besleyeceğiz ve her şeyin o kadar korkutucu olmadığını söyleyeceğiz. Düşünün bir kere, insanlar boşanıyor, çocuklar aileden ayrılıyor ve biz birbirimizi canlı canlı yiyip bitirmek istiyoruz. Düşünsenize artık bilim ve kültür yok, insan korku içinde yaşıyor.

Yani bu koşuldan çıkmak ve sonrakini görebilmek için onu kötü olarak idrak etmemiz gerekir.

“Daha Mutlu Olmak İçin Hayat Algımızı Nasıl Değiştiririz?” (Quora)

İlk önce hayatı nasıl algıladığımızı anlamamız gerekiyor ki bu bir bencillik merceğinden geçer. Hayatı olduğu gibi algılamıyoruz, ancak beş duyumuz, görme, koklama, dokunma, işitme ve tat alma aracılığıyla, sürekli bilgi aldığımız beş fırsata sahibiz. Beş duyumuzu aşarsak, o zaman yeni ve farklı bir gerçeklik hissiyatına geliriz.

Algıladığımız her şey egomuzdadır yani sadece kendi çıkarımız için haz alma niyetiyle haz alma arzumuzdadır. Bu ego, hayatımızın her anından haz almaya, elimizden geldiğince çok kazanmaya ve mümkün olduğunca az kaybetmemize eşlik eder ve bizi yönlendirir. Doğa bizi her an arzulamamız, düşünmemiz ve kendimizle ilgilenmemiz için programladı ve bedenlerimiz bunu çok sofistike ve zekice yapıyor. Yaşam algımız bu nedenle ne istediğimiz, ne anladığımız ve hissettiğimiz, ne aldığımız ve neye sahip olduğumuz açısından çok sınırlıdır.

Kabala bilgeliğine göre sonsuz, bol ve mükemmel bir realitede varız ve algımız bu realiteyi çok küçük bir noktaya kadar daraltır. Evrende var olan seçeneklerin ve fırsatların genişliği hakkında hiçbir fikrimiz yok. Bedenlerimizin, bizi dışarıdaki bol hazdan kopuk, onların içlerinde yaşamaya zorladıkları için, dostlarımız değil düşmanlarımızdır.

Bu nedenle, yaşam algımızı değiştirmenin ve daha mutlu olmanın anahtarı, beş duyumuz aracılığıyla aldığımız yaşam algısından çıkıp yeni bir yaşam algısına girmektir: bedenlerimizin üstünde, ebedi ve mükemmel gerçekliği algılayabilen yeni bir duyu açtığımız yer. Kabala bilgeliği bu yeni duyuya “perde” (İbranice’de “Masah”) adını verir ve Kabala’nın tüm metodu, bu perdeyi, yaşam algımızda mümkün olan her şeyi keşfedeceğimiz bir noktaya kadar geliştirmeyi amaçlar. Bunu yaparak mutluluğun kaynağına ulaşırız yani mutluluğu sonsuz, mükemmel ve gerçek biçiminde elde ederiz ve böylece kelimenin tam anlamıyla mutlu oluruz.

“Evren Nasıl Başladı?” (Quora)


Her şey ihsan etme arzusuyla başladı.

İhsan etme arzusu yaratılışın temelidir. Bu arzuda, zıt bir arzu ortaya çıkmaya başladı, yaratılışın başlangıcı olan alma arzusu.

Alma arzusu, ihsan etme arzusunun önemini vurgulamak için vardır.

İhsan etme arzusu nerede? Onu neden hissetmiyoruz?

İhsan etme arzusunu tek başımıza keşfedemeyiz. Bir ihsan etme arzusu geliştirirsek, o zaman bu arzuyu keşfedebiliriz ve onun ifşasına “Yaradan’ın ifşası” veya “üst gücün ifşası” denir.  Yani ihsan etme arzusu, evrende var olan ilk güçtür ve bizim (yaratılanların) özümüz olan alma arzusu ikincildir.

Evrenimizin bir başlangıç noktası olup olmadığı konusunda Kabala bilmi, başlangıç ve son olmadığını belirtir. Yeri bizim arzumuz belirler.

Kelimenin tam anlamıyla zaman ekseninde ileri geri gidebiliriz. Var olan tek şey ihsan etme arzusu olduğundan ve bizim egoist arzumuz ihsan etme arzusu içinde şekillendiğinden, o zaman onun hakkında düşünme ve ihsan etme arzusunun noktasını egoist arzumuzun içinden geliştirme yeteneğine sahibiz. Kendimizi, “Yaradan” olarak adlandırılan genel ihsan etme arzusuna uyumlu hale getirmeye doğru ilerleyebiliriz ve egoist gelişimimizin sonunda keşfedeceğimiz şey budur.

Böylece zaman yolculuğu, arzumuzu değiştirerek mümkündür. Alma arzumuzu, onun önemini azaltacak şekilde değiştirebiliriz ve ihsan etmenin önemini, alma sırasında artırabiliriz. Almanın önemini azaltmak ve ihsan etmenin önemini artırmak, zaman ekseninde ilerlememizi sağlar.

“İhsan etmek” ne demekti? Basit bir ifadeyle, başkalarına iyilik yapmak anlamına gelir. Başkalarının yararına niyet ederek, üst güce, yani dünyamızda etkili olan ve alma arzusu ortaya çıkmadan önce, yani bildiğimiz şekliyle zaman ekseninin başlangıcından önce etki etmiş olan güce girebiliriz.

Sonunda, yalnızca ihsan etme arzusu kalacak ve gerçekliği dolduracaktır. Ancak, alma arzusunun başlangıçta ve sonunda gerçeklik içinde nasıl işlediği arasında bir fark vardır. Aradaki fark, sonunda alma arzusunun tam olarak gelişmesi ve ihsan etme arzusuna değer verecek hale gelmesidir.

Alma arzusu, ihsan etme arzusunun önemini artırmamıza yardımcı olur. İhsan etme arzusu bizim için son derece önemli hale geldiğinde, onu kendimize çeker ve bu dünyada deneyimlediğimiz her şeyin ötesinde yeni bir gerçekliği hissederiz.

İhsan etme arzusunun önemini alma arzusunun üzerine çıkarmak, farklılıklarının üzerinde bağ kurmayı kabul eden ve ilişkilerinde ihsan etme arzusunu çeken bir grup insan arasında böyle bir takdiri canlandırarak mümkündür. Böyle bir grupta, aramızdaki boşluğu dolduran ve bizi kucaklayan ihsan etme gücünü çektiğimiz noktaya kadar bağımızı inşa ederiz. Daha güçlü bir kuvvet yoktur ve onu keşfettiğimizde, başka hiç bir kuvvetin var olmadığını anlayacağız.