Daily Archives: Nisan 1, 2026

Her Şeyi Yaradan’a Bağlamak

Soru: Bir düşüş durumundan çıkışın hazırlığa bağlı olduğunu söylediniz. Neden bunun çevreye ya da gruba değil de Yaradan’a bağlı olduğu söylenir?

Cevap: Neden her şey özellikle Yaradan aracılığıyla gerçekleşmelidir? Çünkü bu sayede O’na benzer hale gelirim.

Başıma gelen her şeye Yaradan’ı dahil etmezsem, tıpkı bir kitaptaki birbirine yapışmış iki sayfa gibi, O’nunla bütünleşmezsem, benim açımdan tek bir doğru eylem bile mümkün değildir.

Her durumla, eylemlerde, düşüncelerde ve niyetlerdeki her kararlılıkla Yaradan aracılığıyla ilişki kurmalıyım. O’nu bu şekilde tanırım. O’na bu şekilde benzerim.

Genel olarak tüm çabam, birlikte ne yaşarsak yaşayalım, sürekli olarak O’nunla kalmaktan ibarettir. Bunun anlamı şudur: “O’ndan başkası yoktur.”

Alma Arzusu Islah Aracıdır

“Seni eylemlerinden bileceğiz” ifadesi, kişinin kendi çabaları, inişleri ve çıkışları yoluyla, Yaradan’ın eylemlerini giderek idrak etmeye başlaması durumunu anlatır. Sonuçta, her koşulda Yaradan’la bağ içinde olmayı isterim.

Tam da kötü koşullarda O’nun beni nasıl yönettiğini, benimle oynadığını ve kafamı nasıl karıştırdığını anlamaya başlıyorum. Buradan da şunu hissetmeye başlarım: O aslında tüm bunları gerçekleştirerek beni değil, alma arzumu şaşırtıyor ve aldatıyor.

Sonra alma arzusunu bir araç, bir kap, bir Kli gibi ele alıyorum. “Ben” ve Kli var. O anda, Partzuf’un başı (Roş) ve bedeni (Guf) belirir.

Doğru Niyetle Manevi Çalışma

İnsanlar burada konuştuklarımızın zekâlarını artıracağını ya da ilerlemelerini hızlandıracağını düşünüyor. Hayır! Yaptığımız şey sadece iş birliğine dayalı eylemler sistemidir.

Mesele sözlü olarak ne duyduğunuz değildir. İbranice hiç bilmeden burada oturabilirsiniz; bu önemli değil! Asıl işleyen şey “ışıklar” ve “kaplar”dır.

Sözlerimiz tamamen dışsaldır. Ağızdan çıkar, kulağa ulaşır ve size sadece psikolojik bir rahatlama verir; sanki bu sayede doluyor ve ilerliyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Ama bütün bunların içsel gelişimle hiçbir ilgisi yoktur.

İçimizde kaplar (Kelim) vardır, ışıklar onların üzerinde çalışır ve konuştuğumuz sözlerle bunun hiçbir ilgisi yoktur. Herkes dilsiz olsa bile, bu hiçbir şeyi etkilemez ya da engellemezdi. Bu, ellerimizle işaretler ilettiğimiz bir durum gibi değildir. Bu süreç, eller ve ayaklar olmadan, tamamen farklı bir düzlemde, beş duyumuzun ötesinde işler.

Grupta ne söylendiğinin hiçbir önemi yoktur; her şey kalbin içsel arzusuna bağlıdır, gruba ne vermek istediğim ve ondan nasıl bir izlenim almak istediğim. İşte kap budur ve ışık da buna göre yukarıdan gelir.

Bu nedenle, ne söylendiği konusunda endişelenmeye gerek yoktur. Rabaş güçlü bir grupta, kalpte olanı gizlemek için şakaların ve anekdotların kabul edildiğini; çünkü gerçek kapların orada işlediğini ve boş sohbetlerin gereksiz olduğunu söyledi.

Buna, doğru ve gerçek niyetlerle çalışmak denir.

Manevi Lider- Ortak Bir Fikir

Yorum: Bilindiği gibi, bir organizasyonun başında birinin durması gerekir—lidersiz olmaz. İnsanların birine inanması gerekir. Birisi onlara örnek olur, sizin öğrencilerinize örnek olduğunuz gibi.

Cevabım: Öğrencilerimin şunu anlayacağını düşünüyorum: ancak birlikte, zaten on binlerce insanı kapsayan güçlü bir grup içinde, bir şeyler başarabilirler. Sonuçta manevi lider, tek bir kişi değildir; ortak bir güç, ortak bir fikirdir. Onun taşıyıcısı ise birleşebilen ve herkesi ileriye taşıyabilen gruptur.

Bu durumda egoist bir dünyadan değil, birlik dünyasından, özgeci bir dünyadan söz ediyoruz; burada lider Yaradan’dır. Sanırım ben, bir anlamda Kabala’da manevi lider sayılabilecek son kişilerden biriyim—çok sayıda öğrencisi olan bir öğretmen ve dağıtıcı.

Amacım, öğrencilerimi yalnızca birliklerinin onları ileriye götüreceği bir duruma ulaştırmaktır. Sadece birlik!

Ve hepsi tek bir bütün haline gelip, onları ileriye taşıyacak böyle bir yapı oluşturduklarında; birliklerinin içinde Yaradan’ı hissettiklerinde, onları ileriye götürecek olan O olacaktır—sakallı, gözlüklü somut bir kişilik değil. Ancak bu şekilde! Bu yüzden manevi liderlik içinde bir tür uyarıcı oluşturmaya çalışıyorum.

Yani her şey, grubun bir parçası olacak şekilde ayarlanmalı! Eğer tek bir kişi olursa, ikinci bir kişi, sonra üçüncü bir kişi ortaya çıkar ve her şey dağılır; tıpkı geçmişte Hasidik ve diğer hareketlerde olduğu gibi. Bütün bunlar yanlış yola götürdü ve sonunda her şey yok oldu.

Yorum: Ama sizin çok güçlü öğrencileriniz var.

Cevabım: Onlar hiçbir konuda güçlü değiller, kesinlikle! Onlar sadece egoizm açısından güçlü ve kudretlidirler ve onlardan korkulmalıdır. Tam olarak ileri düzeyde kabul edilenler, aslında diğerlerinden hiçbir şekilde daha manevi değildir. Bizim dünyamız seviyesinde, bu tür insanlar sadece daha fazla ikna etme ve konuşma yeteneğine sahiptir.

Bu nedenle, onları takip etmemek gerekir!

Sizi uyarıyorum: Öğrencilerimden hiçbirini bireysel olarak dinlemeyin! Benim yerime sadece manevi bir yönetim kurulu olabilir. Ne bana yakın olanlar ne de benden uzak olanlar—hiçbir koşulda! Ancak bu şekilde!

Ayrı ayrı örgütlenmek isteyen, içinde bir tür “yaratıcı dürtüsü” hisseden varsa, bırakın gitsin ve yeni topluluklar kursun. Kabalistik bir toplumda buna yer yoktur. Yalnızca genel bir kurul olabilir ve onun başında da manevi yöneticiler bulunur!

Dallardan Köklere Yükselmek

Yorum: Bizim dünyamızda sevgiye dair örnekler görürüz, ancak bunlar pek de ikna edici değildir.

Cevabım: Bizim dünyamızda bir grup insanı alıp, psikolojik egzersizler yoluyla onları birbirlerine öyle bir bağlı hâle getirebiliriz ki, ölüm bile onları ayıramaz. Grup, öyle bir şekilde çalıştırılır ki, ortak bir eylem sırasında hiç kimse kendini düşünmez; herkes grubu düşünür ve onsuz bir hayatı hayal edemez.

Bir denizaltı mürettebatının kaza geçirdiği ve gemiyi terk etmek zorunda kaldığı bilinen bir olay vardır. Herkesin kaçma şansı yoktu ve çıkma imkânı olan mürettebatın bir kısmı, diğerleriyle birlikte kalıp ölmeyi seçti.

Bedensel düzeyde, manevi köklerin dallarda sorunsuz bir şekilde tezahür ettiğini görürüz. Ve bu insana özgü bir güçtür; hayvanlarda yoktur. Bir anne çocuğu için hayatını verebilir, fakat hayvanlar bunu yapamaz. Bir yırtıcı gerçekten hayatı tehdit ediyorsa, dişi yavrusunu bırakıp kaçar. Böyle bir ilave yalnızca insan seviyesinde vardır.

Bu, manevi köklerin tüm dallarına sahip olduğumuzu gösterir. Ancak biz o köklere ulaşmak istiyoruz. Ve orada, öyle bir biçimde var olurlar ki, onlara doğrudan egonuzdan ulaşamazsınız. Kendinizi sıfırdan bu forma inşa etmeniz gerekir. Yani, böyle biri olmayı talep etmelisiniz.

Bunu başaracak güce sahip olmanız ya da nasıl başaracağınıza dair bir plana sahip olmanız gerekmez; ancak böyle bir duruma girmek, onu edinmek ve bir şekilde doğanız hâline getirmek için güçlü bir arzuya sahip olmalısınız; onu bulmakla yükümlüsünüz.

Sorunun tam olarak yattığı yer burasıdır. Eğer size bir denizaltı mürettebatı modeline göre bir grup kurmanız teklif edilseydi, bunu inşa ederdiniz. Ancak bunu manevi dünya seviyesinde gerçekleştirme konusunda hiçbir yeteneğiniz yoktur.

Dallardan köklere, dost sevgisinde yükselmek ancak talebimiz aracılığıyla mümkündür. Uygulama yoluyla değil, özellikle bir talep yoluyla.

Soru: Böyle bir talebe ne zaman geliriz?

Cevap: Grup size bunun gerçekten böyle olduğunu gösterdiğinde. Size, kendinizi sevmekten çıkarak büyük bir şey kazandığımızı söyler.

Ve sizin için bu doğru olmasa bile, grup sizi öyle bir şekilde etkileyebilir ki, bu sizin için de doğru hâle gelir.

Grubu Sevin

Doğru çevreyi inşa ederken pek çok ayrıntı vardır, ancak genel olarak bu eylem “sevgi” olarak adlandırılır.

Neden buna otorite, emir, uzlaşma ya da anlaşma denmez de “sevgi” denir? Sonuçta bu, insanın tutunabileceği şeyler arasında en az somut olanıdır.

Sevgiyi sipariş etmek için bir grup mu seçelim? Sevgi aracılığıyla dostlarımı gerçekten değiştirebileceğimi ve onları etkileyerek onların da beni etkilemesini sağlayabileceğimi, yani kaderimi belirleyecek bir şey yaptığımı hissetmiyorum. Sevgi, kaderimi ve hayatımı yönlendirmek için fazla yumuşak bir güç gibi görünüyor.

Bütün bunlar, aslında çevremizdekilere karşı tutumumuzdan başka hiçbir şeyi yönetmek zorunda olmadığımızı bilmediğimizden kaynaklanır. Ve kişinin kendi tutumunu doğru şekilde yönetmesi, tam olarak “sevgi” diye adlandırılan şeydir.

Bu, bizim bu dünyada hayvansal ve insan seviyesindeki yaratılanlar arasında bildiğimiz sevgiden—anne babalar arasında ya da insanlar arasındaki sevgiden—çok farklıdır. Bu sevgi tamamen başkadır ve bu yüzden hissedilmez. Kabalistin bir köşede oturup insanlığa karşı sevgi duyduğunu görmeyiz. Bu sevgi gizlidir; tıpkı Yaradan’ın insanlığa göre gizli olması gibi.

Bu nitelikler manevidir; ancak kişi onlara benzer olduğunda görülebilirler. Doğadaki herhangi bir olguyu—maddi ya da manevi—yalnızca alıcıda aynı özellik bulunduğunda algılarız. Kişi, çevresinde bulunan şeye ne ölçüde benzerse, onu o ölçüde hisseder.

Ve eğer kişinin belirli bir olguyla hiçbir bağı yoksa, onu algılayamaz. Bu nedenle, bu dünyanın üzerinde var olan ilişkileri ve güçleri algılayamayız. Yaradan’ın dünyayı mutlak sevgiyle sevdiğinin ne anlama geldiğini anlayamayız. “Sevgi” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyoruz.

Gerçek Gücün Başladığı Yer

Soru: Dünyevi düzeyde, bu dünyada, bu ellerimizle ya da başımızla hiçbir şey yapamayacağımızı hâlâ anlamamız gerekiyor. Doğru mu?

Cevap: Yapamayız.

Yorum: Ve şu anda toplumu daha iyi hâle getirme, dünyayı daha iyi yapma yönündeki tüm çabalarımız…

Cevabım: Yine aynı eski oyunlar.

Yorum: Aynı oyunlar hiçbir yere varmayacak. Ve insanlık hâlâ dünyevi bir lider arıyor ki…

Cevap: Doğanın güçlerini nasıl kullanacağını basitçe bilmiyor! Kabala’nın bize verdiği, açıkladığı şey budur. Kabala bize doğanın bu pozitif gücüne nasıl ulaşacağımızı, onu sürekli olarak kendimize nasıl çekeceğimizi ve böylece dünyayı nasıl değiştireceğimizi anlatır.

“Dünya” ne demektir? Benim etrafımda gördüğüm ve hissettiğim şeydir—ister kötü gözümle ister iyi gözümle algılayayım—benim “dünya” dediğim şey budur.

Peki, dünyaya yönelik kötü tutumumu nasıl iyi bir tutuma dönüştürebilirim? İşte bu, Kabala’nın bütün bilimidir—almanın bilimi, bulunduğunuz yeri, bu dünyayı doğru şekilde algılamak.

Bencilliğin Sınırı

Soru: İnsanlar size soru sorduğunda, bencillikten kaynaklanan bu baskıdan hiç yoruluyor musunuz? Bir tür sınırınız var mı?

Cevap: Soruların konuyla ilgisi kesilir kesilmez, cevap vermeyi hemen bırakırım.

Soru: Diyelim ki bir akşam toplantısı beş saat sürüyor. Beş saat boyunca aralıksız soru cevaplayamazsınız, değil mi? Bir tür kaynak sınırınız var mı?

Cevap: Hayır! Genellikle sorular kendiliğinden biter. Dinleyicilerin ne kadar bilgiyle doyabileceğine dair belirli bir sınır vardır ve o noktadan sonra devam etmenin bir anlamı kalmaz.

Dersler için de durum aynıdır. Derslerimiz zamana göre ilerler; her biri 45 dakikalık üç bölüm. Ancak bazen bu sınırı aşıp, bir bölüm için 45 dakika yerine, doldurulabilecek ciddi bir boşluk olduğunu gördüğümde arka arkaya iki 45 dakikalık blok ders veririm.

Kongrelerimizde, önce 40 ila 50 dakika bir konferans veririm, ardından 40 ila 50 dakika daha soruları yanıtlarım. Bundan sonra dinleyiciler konuyu özümseyemezler. Bu bile onlar için zaten çok fazladır. Başka bir deyişle, bir buçuk saat süren bir konferans verseydim, bunu özümseyemezlerdi.

Sadece üç saat aralıksız çalışmaya alışkınsak (beş ya da altı saat çalışmak mümkündür; bir keresinde Rabaş ile sekiz ya da dokuz saat aralıksız çalışmıştım, ama bu başka bir konu), o zaman sorun yoktur.

Kendi dünyanıza girdiğinizde ve içinde kendi niteliklerinizi ve duygularınızı geliştirdiğinizde, içinde yaşar ve farklı açılardan onunla iletişim kurarsınız, bu tamamen farklı bir konudur. Kabalistler bu dünyada sınır olmadan kalabilirler; günlerce, bir ömür boyu, sonsuza kadar.

Kabalistin Ortak Ruhla Bağı

Soru: Sizce kişi soruyu kendi kendine mi soruyor, yoksa kişi, bu soruyu sormak zorunda olan bir mekanizma gibi midir?

Cevap: Elbette soruyu kendi kendine sormuyor. Bu, Yaradan tarafından yaratılmış ortak ve büyük bir arzudur.

Tıpkı, diyelim ki, kabarcıklanıp, kaynayan ve katmanları değişen dev bir tencerede kaynayan yulaf lapasına baktığınız gibi, bizler de tüm ruhlar, birbirimizi sindirip birbirimizle bağ kuruyoruz ve sorular ortaya çıkıyor; yani, yükselebilen, tepeye çıkabilen yeni, doldurulmamış boşluklar.

Başka bir deyişle, bu boşluklar yukarı çıkarak bir tür dolum elde etmeye, bir tür dengeye ulaşmaya çalışıyor ve bu nedenle belirli bir soru soruluyor.

Bu yüzden ben her zaman sadece soru soranlarla ya da hatta dünyanın dört bir yanından beni dinleyen geniş kitleyle değil, bütün ruhla bağ kurarım. Sonuçta, ruhun dengesi, doyumu, tam ıslaha kavuşturulması ve kendisinden gizlenmiş olan varoluşundaki mükemmel koşulun ortaya çıkarılmasından bahsediyoruz.

Bu süreçte ne kadar muazzam bir iş yaptığımızı ve bunun tüm yaratılışı nasıl etkilediğini her zaman hissediyorum. Bu gurur, kendini beğenmişlik ya da kibir değil, belirli bir zamanda, mükemmelliğe doğru ilerleyişte bize verilen asgari payda biraz olsun yer alma fırsatının hissedilmesi ve farkına varılmasıdır.

Elokim – Yaradan’ın Yaratılana Karşı Tutumu

Soru: Rabaş, “O’nun Rehberliği Gizli ve Açık’tır, Nedir?” başlıklı makalesinde yargı ölçüsüne neden “Elokim” adını vermektedir?

Cevap: Yaradan, çeşitli şekillerdeki hakimiyetiyle bize görünür, ancak Atzmuto olarak değil; daha ziyade, “Biz Seni eylemlerinden biliriz” denildiği gibi. O’nun bize yönelik eylemleri, Malhut’a ilişkin dokuz Sefirot’tur.

Malhut, kendi üzerine bir kısıtlama, bir perde ve yansıyan ışık oluşturarak ilk dokuz niteliği içine alır ve onlara benzemek ister. Böylece perde ve yansıyan ışığın, Malhut’un Kli’si, yani üstte olana karşı tutumu, “O merhametliyse, sen de merhametli ol” ilkesine göre olduğu anlaşılır. Yani, O’nun bana nasıl davrandığını ne ölçüde ifşa edersem, o ölçüde kabul eder ve O’na aynı şekilde davranırım, daha fazlasını değil.

Yaradan’ın bize karşı tutumlarından biri “Elokim” olarak adlandırılır. Bunun, yargı ölçüsü olduğu söylenir. İlk dokuz Sefirot’ta nasıl bir yargı ölçüsü olabilir?

Yargı, yaratılışın bir kısıtlamasıdır; yaratılan, Yaradan’ın yönetimini her zaman iyi ve iyilik yapan olarak kabul edemediğinde, onu bu şekilde algılayamadığında, bu nedenle bu ihsan etme yaratılana yargı kategorisi olarak görünür. Işığın karanlığı oluşturduğunu söylediğimizde kastedilen budur. Eğer Yaradan, Malhut’a O’nu kabul edemeyeceği bir koşulda ifşa olursa, Malhut O’nu karanlık olarak hisseder.

Elokim nedir? Malhut, Bina’ya yükseldiğinde, kısıtlamasını Bina’ya da getirir ve bu kısıtlamaya göre, Bina’nın ihsan etmesi Malhut’a göre “Mi” ve “Eleh”—“Elokim” olarak bölünür.

Malhut, Bina’ya yükseldiğinde, bir yandan orada yargı ölçüsünü yükseltir, diğer yandan da Bina’nın niteliklerini edinme arzusunu. Sonra Malhut kendisi yargı ölçüsünü ortadan kaldırmaya başlar ve Bina’dan ihsan etme niteliklerini kazandığı ölçüde, bunları gerçekleştirebilir.

Sonra bu Elokim adı tam olarak işler. “Mi” ve “Eleh” birleşir: “Mi” Galgalta ve Eynaim’dir, “Eleh” ise AHAP’tır. Böylece Elokim adı açığa çıkar.