Category Archives: Yaradan

Sürekli Yaradan’ın Varlığı İçinde Yaşamak: Gerçekliği İfşa Etmek

Şu anda başımıza gelen her şey, üst güç tarafından düzenlenmektedir. Bizim görevimiz, Yaradan’ın bu boş alanı O’nun nitelikleri, güçleri, niyetleri ve eylemleriyle doldurmamız için bize yer açtığını hissetmeye başlamaktır. Buna, kendimizi içinde bulduğumuz gerçeklikte Yaradan’ı ifşa etmek denir.

Uzakta başka dünyalar yoktur. “Dünya”- (arzumuz)  denilen tek bir gerçeklik içindeyiz. Bu arzuda, Yaradan’ın niteliklerini ifşa etmemiz gerekir. Tüm bu gerçeklik, ıslah etmemiz gereken arzumuzdur ve o zaman dünya Yaradan’ın nitelikleriyle dolacaktır. O’nu bu şekilde ifşa ederiz: “O’nun eylemlerinden O’nu bileceğiz” arzumuzun içinde, dışarıda bir yerde değil.

Yani gerçekliğimde hissettiğim her şeyin, sadece arzumun içinde gerçekleştiğini anlamamız gerekir. Bana, ben ve bu dünya varmış gibi geliyor ama aslında her şey arzunun içinde gerçekleşiyor. Bütün mesele arzunuzu Yaradan’ın varlığıyla dolacak şekilde nasıl değiştireceğiniz ve ıslah edeceğinizdir.

Soru: Gerçekliği Yaradan’ın varlığıyla doldurmak ne anlama geliyor?

Cevap: “Ben”imi hissettiğim bir nokta dışında, tüm gerçeklik Yaradan’dır. Başka hiçbir şey yoktur. O’ndan başkası yok ve bizler üst gücün içindeyiz. Soru şu ki, bunu nasıl ifşa edeceğiz? Bu bir gerçeklik algısı (ifşası) meselesidir.

Üst gücün ifşası, kendimizi gizlilik içinde bulduğumuz gerçeğiyle başlar. Bizim noktamız, üst derecenin AHP’ında (onun alt arka kısmında) bulunur.

Tüm dünya, tüm ışıktan boşaltılmış olan üst derecenin AHP’ıdır, onun ters tarafıdır ve bu nedenle dünyada Yaradan’ın varlığını hissetmeyiz. Ama eğer kendimizi bu dünyaya göre kısıtlarsak, anne karnındaki bir fetüs oluruz ve üst olan, bizim üzerimizde çalışmaya ve bizi büyütmeye başlar.

Kendini kısıtlamak demek, şu anki dünya algınız yerine, Yaradan’ı ve üst derecenin ters tarafını hissetmek demektir. Bu, benim tüm davranışımı değiştirecektir. Sonuçta, üstte olduğumu bilseydim nasıl davranırdım? Muhtemelen O’nun önünde kendimi tamamen feshederdim; tek sorun şu ki O’nu hissetmiyorum.

Peki, üst neden Kendisini kısıtladı ve O’nu hissetmeme izin vermedi? O bana seçme özgürlüğü vermek istiyor ki böylece ben Yaradan’ı hissetmeden, sanki O beni dolduruyormuş gibi davranayım! Yani, evde yalnız olan bir çocuk gibi davranmıyorum, sanki ebeveynlerim yanımdaymış gibi iyi ve doğru davranıyorum.

Soru: Gerçekliği Yaradan’ın nitelikleriyle doldurmak ne demektir?

Cevap: Bu, ihsan etme niteliğine mümkün olduğunca yakın olmak demektir. Biz egoistlerden beklenen ilk eylem kısıtlamadır. Egomu kısıtlarım, her zaman üstteki gibi olmaya çalışırım ve sanki tüm dünyayı O dolduruyormuş gibi davranırım.

Buna, “Kendimden başka kimse bana yardım etmeyecek.” denir. Üst gücü hissetmiyorum ama sanki yanımdaymış gibi davranıyorum. Kendi haline bırakılmış bir çocuk gibi değil, sanki ebeveynlerim evdeymiş gibi davranıyorum. Anlaşılan kendi içimde manevi bir program oluşturmam gerekiyor.

Ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum, bu yüzden üst güçten talep ediyorum ve O da benimle oynamaya başlıyor.

Her Şeyi İçeren MAN

Soru: Bizler MAN (dua) yükseltmeliyiz. Bu, arzuya dayalı bir eylem midir?

Cevap: MAN, ihsan etme gücünü talep ettiğim anlamına gelir. Malhut’tan Binah’a dönerim ve Binah’tan ihsan etme yeteneğini talep ederim.

Ama bu duayla (MAN) dolu olduğum bir koşula ulaşmak zorundayım, bu da benim için yeterlidir. MAN’ı yükseltebildiğim için mutluluk hissederim.

Bu koşul Tora’da nasıl anlatılıyor? Gün ışığına çıkarsınız. Sizin için gün, hiçbir şeye sahip olmadığınız zamandır; çölde yürür ve MAN’ı, ihsan etme arzusunu ararsınız ve onu bulduğunuzda, bu sizi canlandırır ve tüm zevklerinizi doldurur. Arzuladığınız her şey ondadır.

Peki, bu zevk nedir? Nereden gelir? Bu MAN nedir? Binah’tan gelir ve o zaman Yaradan’dan talep etme imkânına sahip olmanız yeterlidir: “O’nunla bir bağım var. O’ndan talep edebilirim. Ve başka hiçbir şeye ihtiyacım yok.”

Ama içinde Yaradan’ı ifşa edeceğim bir arzuya sahip olmak istemez miyim? Hayır. O’na olan özlemin ta kendisiyle bile yetinirim. Şu anda benim için bu, bir tür içsel doygunluğun verdiği mutluluktur. Grup aracılığıyla Yaradan’la olan bağ beni doldurur.

Peki, bu ne tür bir bağdır? Nereden bir şeye sahip olursunuz? Hiçbir şey yoktur. Peki, O’na bu şekilde dönebilir miyim? Bu yeterlidir. Buna “çölde yürümek” denir, “Hafetz Hesed” (kendim için hiçbir şey arzulamamak) niteliğini edinmektir.

Çünkü çölde hiçbir şeye sahip değilsin; gerçekten de kendiniz için hiçbir şey istemezsiniz. Ama bu, ihsan etme niteliğiyle ıslahın, Yaradan’a benzerliğin edinilmesidir ve bunun içinde sizin tamamlanmanız vardır.

Yaradan’ı Uyandırmak

İhsan etme arzusunu bize vermesi için, Yaradan’ı uyandırmak zorundayız. Alma arzusuna sahip olmamız yeterli değildir, zira bize yeni bir ihsan arzusu vermesi için, ihsan edende de olumlu bir arzu olmalıdır.

Yukarıda yaratılanlara genel bir iyilik yapma arzusu olmasına rağmen, O yine de bizim arzumuzun O’nun arzusunu uyandırmasını bekler.

Başka bir deyişle, O’nun arzusunu uyandıramıyorsak, bu alan tarafındaki arzunun hala eksik olduğunun bir işaretidir. Bu nedenle tam olarak yukarıda bir arzu oluşması için dua ederek, arzumuz, bolluğu almaya uygun bir Kli (kap) olmak üzere gerçek bir arzu haline gelir. (Baal HaSulam, Şamati 57, “O’nun Arzusuna Yaklaştıracak”).

Onludan Yaradan’a sürekli olarak yapılan yakarışlar, sonunda isteğimizin gerçek olduğunu ve bir cevap alacağımızı gösterecektir. Yaradan, doğanın bir kanunudur. Belirli bir çaba eşiğine ulaşmamız gerekir, o zaman yukarıdan yeni bir hayat, yeni bir nitelik yani ihsan etme niteliğini alacağız.

Henüz bu eşiği geçmedik, bu da henüz bu arzuya sahip olmadığımız anlamına gelir. İhsan etme niteliğini doğru bir şekilde kullanamayız, onu bencilce kullanırız. Üst yönetim buna hiçbir şekilde izin vermez.

Bu nedenle, Yaradan’ın onludan sürekli uyandırılışı, onluda gerçek arzunun doğru büyüklükte ve nitelikte ortaya çıkması için gerekli bir koşuldur. Başarımız sadece buna bağlıdır!

İyi Koşul

Soru: Yaradan’la, öğretmenle, dostlarınızın yüceliğiyle tam bir uyum içinde olduğunuz ve tek bir şeye, dostlarınızın Yaradan’ı memnun etmeleri için sürekli dua etmeye odaklandığınız bu koşul nedir?

Cevap: Bu iyi bir koşuldur. Geliştirmeye devam edin.

İhsan Etmek, Zorlama Değildir

Dolayısıyla, ulusun tüm üyeleri hemfikir olur olmaz Tora onlara anında verildi, çünkü artık onu yerine getirebilirlerdi. Ancak tam bir ulus haline gelmeden önce ve özellikle de bu topraklarda benzersiz olan atalarının zamanında, Tora’yı arzu edilen biçimiyle yerine getirme niteliğine sahip değillerdi, çünkü az sayıda kişiyle, insan ile insan arasındaki Mitzvot’a, “Dostunu kendin gibi sev” derecesine varacak kadar başlamak bile imkânsızdır… Bu nedenle Tora onlara verilmemişti. (Baal HaSulam, “Matan Torah [Tora’nın Verilmesi]”).

Ataların Tora’sı ile Mısır sürgünü dönemindeki Tora arasında bir ayrım yapılmalıdır. Mısır’da egoizm Firavun seviyesine kadar büyüdü ve kaynağa geri dönen ışıkla ıslah edilmesi gerekiyordu. Ancak ataların zamanında ifşa olan arzular çok saftı ve bu ışığa ihtiyaç duymuyordu.

Daha sonra bile, Talmud bilgelerinin dönemine kadar geçen neredeyse bin yıl boyunca, insan kişisel zevklerden arınmak ve Tora’ya emek vererek arzularını alçaltmak zorundaydı. Yalnızca Talmud bilgelerinin yaptığı ıslahlar sayesinde, kaynağa geri dönen ışığı (ıslah eden ışığı) getiren ortak bir çalışma yapmamız yeterlidir.

Her halükarda, atalarımızın ıslah biçimi bizimkinden farklıydı. Gelişimimizin mevcut aşamasında, “komşunu kendin gibi sev” ilkesini edinmeliyiz ve bu, Tora’nın yani Kabalistik metodun nasıl uygulanması gerektiğini açıkça ortaya koyar. Zohar Kitabı’na Önsöz’ün sonunda Baal HaSulam, bunun öncelikle İsrail halkı içinde, ardından tüm dünyada gerçekleştirilmesi gerektiğini açıklar.

Kabalistik metodun uygulanması, birbirini destekleyen ve birbirinin garantörü olan çok sayıda insan arasında mümkündür. Herkes diğerleriyle ilgilenmekle yükümlüdür ve o zaman kişi kendisi için endişelenmez. Zira en temel ihtiyaçlarını bile başkaları onunla ilgilendiği için karşılar. Sonuç olarak kişi, egoist arzularından tamamen kopar ve ona bir kısıtlama uygular.

Bu kısıtlama, zorlayıcı metotlara veya kendi kendini zorlamaya dayanmaz. Bu, kendimi lezzetli bir pasta dilimi yemekten alıkoymak anlamına gelmez. Bu bir kısıtlama değil, bir diyet olurdu. Burada sözünü ettiğimiz şey, ışığın eylemidir: ışık, gözümde ihsan etmeyi almanın üstüne çıkarır ve o zaman ben egoistçe hiçbir şeyi alamam. İçimde alma arzusu kalır, fakat onun üzerinde ihsan etme arzusu hüküm sürer.

İyiyi Ve Kötüyü Kayıtsızca Kabul Edin

Yorum: Biliyor musunuz, bugün dünyada olup bitenlere baktığınızda, “Bütün bunlara nasıl geldik?” diye düşünüyorsunuz. Yakınınızdaki ve uzaktaki insanlara, kendinize bakıp, “İnsan nasıl bir yaratıktır?” diye düşünüyorsunuz.

Cevabım: İnsan, mutlak surette tüm kötülüklerin ve tüm iyiliklerin bir toplamıdır. Bu nedenle, herhangi bir durumda iyiden kötüye, kötüden iyiye geçebilir. Ve onu bir şey için suçlayabilecek başka birini asla anlamayacaktır.

Soru: Yaptığı en büyük kötülüğü bile her zaman haklı mı çıkaracaktır?

Cevap: Elbette! Ve bunu içtenlikle yapacaktır! Hatta sizi, tamamen doğru davrandığına ve belki de dünyadaki tek doğru insan olduğuna ikna etmeye bile çalışacaktır.

Soru: Öyleyse içimizde olan nedir?

Cevap: Kendimizi bilmiyoruz.

Soru: İçimizdeki bu sensörler nelerdir?

Cevap: İçimizdeki mutlak iyilik ve mutlak kötülük yer değiştirebilir. Çeşitli ve farklı olabilirler.

Soru: Yani yaptığım kötülüğü, en fena kötülüğü, kendi içimde dönüştürebileceğimi mi söylüyorsun?

Cevap: Ve siz bunu kesinlikle iyi olarak değerlendireceksiniz.

Yorum: Ama bu kötülük.

Cevabım: Hayır. Zaten kendinizi bunun kesinlikle iyi olduğuna ikna etmişsiniz.

Yorum: Tamam, birileri, ama şunu anlıyoruz ki…

Cevabım: Yanılıyorsunuz. Başka biri farklı düşünüyorsa nasıl ikna edebilirsiniz ki?

Soru: Peki bununla ne yapmalıyız? Kötülüğü nasıl iyiliğe dönüştürebiliriz? Bu mümkün mü?

Cevap: Kötülüğü giderek daha fazla fark ettikçe, onu, karşılık gelen iyiliğe dönüştürmelisiniz.

Soru: Yani sonunda bu kötülüğün içimde olduğu sonucuna mı varmalıyım?

Cevap: “Üçüncü” denen bir şey varsa bu mümkündür. Yani, kötülük vardır, iyilik vardır ve bu niteliğin kaynağı olan Yaradan vardır.

Soru: Hem iyilik hem de kötülük O’ndan mı kaynaklanır?

Cevap: Evet.

Soru: Öyleyse, bir şekilde üçüncüye mi yönelmeliyim? Aklım ve kalbim -yani sözde iyi ve kötü- ve sonra bir üçüncü var. Buna mı yönlendiriliyorum?

Cevap: Elbette! Bunun için eğitiliyor ve besleniyorsunuz.

Soru: Her türlü korkunç eylemi yapmama izin veriyorlar, değil mi?

Cevap: Her şeye. İçinizden geçen her şeye.

Soru: Sadece bu üçüncüye, Yaradan’a mı ulaşmam gerekiyor?

Cevap: Evet. Ama bu birçok koşul, nesiller vb. alır.

Soru: “Nesiller” bile mi dediniz? Sadece bir hayat değil mi? Nesiller mi sürer?

Cevap: Elbette.

Soru: Buna değer mi? Bütün bunlar…

Cevap: Size sorulmuyor. Siz büyük bir deneyin malzemesisiniz.

Yorum: Bu bir kabus! Tüm tarih kanla, savaşlarla, acılarla dolu, insanlığın tüm tarihi, sizin dediğiniz gibi, sadece bu üçüncüye ulaşmak için.

Cevabım: Ve sevinmek, haz almak ve şükretmek için!

Soru: “Sen bunu yaptın ve beni Kendine getirdin” demek için mi?

Cevap: Evet.

Soru: Gerçekten O’na ulaşmak istediğimde yalvarışım nasıl olmalı?

Cevap: Sonunda O’nun bilgeliğini, size karşı eylemlerinin mükemmelliğini edinmek için olmalı.

Soru: Ve her şeyi haklı mı çıkarıyorsunuz?

Cevap: Evet.

Soru: İnsanlık buna ulaşacak mı?

Cevap: Elbette!

Yorum: Bana öyle geliyor ki, insanlığın buna doğru nasıl dev adımlarla ilerlediğini artık görebiliyoruz.

Cevabım: Evet, bizi enerjik bir şekilde yönlendiriyor.

Soru: Enerjik bir şekilde! Öyle bir senaristimiz ve yönetmenimiz var ki, bundan sıyrılmak imkânsız. Bunun sebebi yavaş hareket etmemiz mi?

Cevap: Hayır, biz kimiz ki hızı, vektörü vb. belirleyelim?

Soru: Görüyorum ki bizi hiç hesaba katmıyorsunuz – genel olarak insanlığı!?

Cevap: Bizler, bir şekilde deneyimleyebilen ve bu deneyimleri kendi içimizde uyarlayabilen küçük varlıklarız. Tüm bunları bir şekilde kendi içimizde karşılaştırabilir ve bunları kademeli olarak birbirinden akan eylemlere dönüştürebilir, böylece içimizde bir tür içsel başarı, onay vb. süreci oluşturabiliriz.

Soru: Peki bu mantıksal bir zincir mi?

Cevap: Elbette.

Soru: Yaradan ve tüm bunlar, her türlü mantığın ötesinde mi?

Cevap: Her türlü mantığın ötesinde; bu benim O’nunla hemfikir olmam.

Soru: Öyleyse, O’nunla hemfikir olmak zorunda değilim ama hemfikirim, bu mantıklı mı? Yönlendirildiğim şey bu mu?

Cevap: Başka seçeneğiniz yok. Aksi takdirde var olmanın bir yolu yok.

Soru: Peki O’nunla hemfikir olduğumda ne olur?

Cevap: O zaman O’nu haklı çıkararak O’na yaklaşmaya başlarsınız. O’nun size karşı eylemlerinin anlamını ifşa etmeye başlarsınız. Bu sizi doldurur ve hayatınız haline gelir. İçinde yelken açıp O’nu edindiğiniz o akış haline gelir.

Soru: Bu nehir beni huzura ve sevgiye mi götürür? Böyle bir şeye, huzura, sevgiye tutunmayı çok isterim. O’nun haklı çıkarılması beni oraya, bu noktaya mı götürür?

Cevap: Evet. Götürür.

Arzunun İçindeki Tüm Dünya

“Yer” nedir? Yaratılan varlığın içindeki alma arzusu, bolluk ve oradaki ışık için “Yer” dir. (Baal HaSulam, On Sefirot’un Çalışılması, Cilt 1, Bölüm 1 “Kelimelerin Anlamlarına İlişkin Soru Tablosu”).

Arzudan başka sınırları olmayan hiçbir şey yoktur. Onu diyagramlarda, yukarıdan Yaradan’dan veya aşağıdan yaratılandan yayılan bir daire, bir kare, bir üçgen olarak tasvir ederiz. Ancak bu, arzunun ıslah edilmeye, ışığı almaya uygun olan kısmını göstermek için benimsediğimiz bir kuraldır.

Yaratılan orijinal arzuda sınırlar yoktur. Hiçbir yerde bitmez. Yaratılışın tamamı arzudur; arzu olmadan “yer” kavramı yoktur. Yer, arzu tarafından yaratılır.

Dolayısıyla mesele yalnızca yerin ıslahıyla ilgilidir ve ıslahın ölçüsüne göre bu yer, dairelere (İgulim), düz çizgilere (Kav Yosher) veya diğer biçimlere bölünür. Ancak arzunun kendisi, tıpkı sonsuzluk dünyasının Malhut’u gibi sınırsızdır.

Bu nedenle, manevi çalışmada, arzunun yeri konusunda yaratılanla sürekli ilişki kurmak, yani her şeye doğru açıdan ve ıslah perspektifinden bakmaya çalışmak olağanüstü bir önem taşır.

Eğer her şeyin yalnızca “yer”, yani arzu olduğunu anlarsam, o zaman gerçekliğin tüm seviyelerinde -cansız, bitkisel, hayvansal, insan- yalnızca arzuya bakarım. Ve bu arzular bana aittir, ancak egom onları bana ait olmayan, dışsal olarak resmeder. Ego üzerinde çalışmak, tam da bu arzuları kendimle bir araya getirmekten, yeniden birleştirmekten ibarettir.

Bu şekilde, bu parçalardan Yaradan’ın ve tüm üst gerçekliğin ifşası için “yer”i toplarım. Bu, içimde ifşa olur ve benden başka hiçbir şey yoktur. Gerçekliğin tüm algısı tamamen bu kavrama yani yere bağlıdır.

Bu dünyanın yeri nedir? Üst dünyadan aşağıya, ondan daha aşağıda, daha eksik olan niteliklere doğru ortaya çıkan ve bu dünyanın yerini yaratan bir kıvılcımdır. Yani bu, dünyamızın içinde var olduğu bir arzu yaratmıştır.

Bu dünyanın sınırlarını ne belirler? Sadece arzu! Üç boyutlu uzayımız ve evrenin sınırları bağlamında bunu açıklamak çok zordur. Evrenin bulunduğu bir “yer” ve onu dolduran şey yani o yerin içeriği vardır. Ancak tüm bunlar yalnızca arzuyla ilgilidir. Kişi dünyanın “geometrik” algısından tamamen kopmalıdır; o zaman kafa karışıklığı yaşamamak ve özünde önümüze çıkanı algılamak çok daha kolay hale gelir.

Tek ihtiyacımız olan arzumuzu ıslah etmektir. Tüm gerçeklik içimizde, duyularımızdadır ve bizden başka hiçbir “yer” yoktur. Yer, bizim arzumuzdur!

Çıkmaz, Yaradan Ve Hayatın Anlamı

Doğada çıkmaz yoktur. Doğanın bizim için belirlediği çıkmazlar, yalnızca yükselmemiz, bu engeli aşmamız ve daha da gelişmemiz içindir.

Çıkmaz, tıpkı basamaklar gibi, yalnızca bizim seviyemizdedir. Küçük bir çocuk merdivenleri nasıl çıkar? Dört ayak üzerinde zorlukla sürünür vb. Bu yüzden bize bu hayal kırıklıkları, tırmanışlar vb. verilir. Bunlar bizi büyütür.

Soru: Öyleyse insan gelişimi, tam da bu çıkmazları hissederek aşmakla mı gerçekleşir?

Cevap: Hissederek mi? İnsan ayağa kalkamaz; sürünerek çıkar!

Soru: Öyleyse bunun bir çıkmaz olduğunu hissetmeli miyim?

Cevap: Evet, önünüzdeki engellerin yükseliş merdiveninin basamakları olduğunu anlamalısınız.

Soru: Peki nereye gidiyorum? Merdiven burada. Nereye gidiyorum, bir çıkmazdan diğerine mi?

Cevap: Hayatın anlamını anlamaya doğru. Hayatın anlamını edinmeye doğru.

Soru: Nedir bu? Bir şeye doğru yükseliyorum. Neden bir çıkmazdan diğerine tırmanıyorum?

Cevap: Bu yükseliş adımları, içimde hayatın anlamını ifşa edebileceğim arzular, özellikler ve nitelikler yaratsın diye yükseliyorum. O orada! Ama onu görmüyorum, hissetmiyorum, formüle edemiyorum veya hissedemiyorum.

Bu yükselişler sonucunda, dört ayak üzerinde küçük bir çocuk gibi, basamak basamak sürünerek tırmanmaya çalışırken, bu yükselişin anlamını anlamak için içimdeki aklı ve duyuları geliştiriyorum. Ve aniden, sanki bu anlam basamakların arasında yer alıyormuş gibi, anlamaya başlıyorum.

Soru: Bu basamakların bir sonu var mı?

Cevap: Çok uzakta. Neredeyse orada bile değil. Ama niçin? Hissetmeye başlarsam hayat budur. Hayat böyledir; her adımda hayal kırıklığı yaşarsınız, güç bulma ihtiyacı duyarsınız, tam olarak arzuladığınız şeyi, hedefi bulma ihtiyacı duyarsınız. Aksi takdirde, ne için, nasıl, neden, neyi doğru hedef olarak kabul edeceksiniz, doğru karar mı değil mi vb. konusunda güce sahip olmazsınız.

Yani, bu basamakları tırmandıkça, kendinizi büyürken, yaratırken hissetmeye başlarsınız.

Soru: Beni motive eden nedir? Bu çıkmazdan kurtulmak mı, yoksa bir şeye yaklaşmak mı?

Cevap: Hayır, artık hiçbir son basamağa ulaşmak bile istemezsiniz. Bu basamaklardan geçmekten haz almaya başlarsınız. Basamaklar arasında, bu basamakların bilgeliğini ve berraklığını hissetmeye başlarsınız.

Soru: Bu yönetimi hissetmeye başlıyor muyum?

Cevap: Buna “Mi Maaseha Ikarnucha” denir – “Seni eylemlerinden bileceğim.” Basamakların kendisinden, sizin için nasıl yaratıldıklarından ve aynı zamanda onların üzerine çıkmak için nasıl yaratıldığınızdan – tüm bunlardan, bu basamakların Yaratıcısını edinmeye başlarsınız. Ve asıl mesele budur.

Sonsuzluğa 125 Adım

Işık, bizi haz alma arzusuyla yarattı ve aynı ışık bu arzuyu sürdürür ve geliştirir. Sıfırdan, son yani dördüncü seviyeye kadar bu arzunun sürekli olarak daha da derinlerine dalarız.

Arzunun giderek daha derin bir derinliğine inmeye ve onu almaktan ihsan etmeye, kötülükten iyiliğe dönüştürmeye çalışarak, onun içinde manevi dünya adı verilen yeni bir gerçekliği ifşa ederiz.

Yani, bu haz alma arzusunu 0, 1, 2, 3 ve 4. safhalarda fark eder ve kullanırız; başlangıçtaki egoist niyetin gücünden gelen ışığın yardımıyla, bu arzunun katmanlarında ifşa olan kötülük ve nefreti; sevgiye, iyiliğe ve ihsan etmeye dönüştürürüz.

Bu haz alma arzusu içinde, komşumuza veya Yaradan’a, ışığa karşı nefretten sevgiye ve almaktan ihsan etmeye dönüştürebildiğimiz arzuya bağlı olarak, 125 safha veya beş dünya keşfederiz.

Ve kötülük, elbette, varlığını sürdürür! Aksi hâlde iyiliği neyin üzerine inşa edebiliriz? Kötülük olmazsa iyiliğin değerini nasıl bilebiliriz? Haz alma arzusu, üzerinde durduğumuz tüm zıt koşullardan geçip 125 basamaklı bir merdiven gibi yükselip sonsuzluk dünyasına geri dönmedikçe, iyi niyetlerle varlığını sürdüremez.

Bu nedenle, tüm bu gerilim, nefretin üzerine çıkabileceğimiz tüm potansiyel, her seferinde onu daha da derinlerde ifşa ederek varlığını sürdürür.

Zincirleme Reaksiyon

Yaradan mutlak olandır; ihsan etme ve iyilik niteliğidir, bizi mükemmel bir koşula ulaştırmayı arzulayan sevgi niteliğidir. Bu koşul, tüm yaratılanların temelinde zaten mevcuttur. Eğer ön gelişim aşamasından sonra, bu koşula bağımsız olarak ulaşmaya çabalarsak, ona iyilik yoluyla yaklaşırız.

Yaradan tarafından hiçbir şey yapılmaz; O değişmez. Ancak yaratılış programını yerine getirmeyerek, başımıza gelenleri anlamayarak, tamamen mantıksızca davranarak,  özünde haz olmayan küçük, dünyevi hazlar içinde kendimizi kaybederek, kendimizi acıya mahkûm ederiz.

Bu nedenle, mantıksız bir şekilde olgunlaştıkça, egoizmimiz büyüdükçe ve onu zamanında ıslah etmedikçe, doğaya olan zıtlığımız doğal olarak artar ve giderek daha fazla sorun yaşamaya başlarız. Bu sorunlar bireyin içinden, insanlığın içinden ve dış dünyadan kaynaklanır.

Örneğin, ülkeler ve kıtalar arasındaki bağların kopmasının sonuçlarını hayal edin. Bu, insanlığa ticaret, sanayi ve insanlar arası ilişkilerde büyük değişimler getirirdi. Seyahatin birçok ülkenin gelirinin %20’sini oluşturduğundan bahsetmiyorum bile. Havayolları, seyahat acenteleri ve sayısız malın üretimi buna bağlıdır. Bu düşüş başladığında, insanlar doğal olarak daha az alış veriş yapacak ve daha az harcayacak ve bu da diğer sektörlerde de düşüşe yol açacaktır. Başka bir deyişle, bu bir zincirleme reaksiyondur.