Category Archives: Toplum

“Biz, Bizim İçin Değilsek, Kim Bizim İçin”

Dr. Michael Laitman Facebook Sayfamdan  28.08.2020

Öğretmenim derdi ki, eğer biri ağır bir çantanın yanında durursa ve insanlardan onu kaldırıp omzuna koymasına yardım etmelerini isterse, kimse ona yardım etmez. Ama çantayı alır, omzuna koyarsa ve çanta tek başına taşıyamayacağı kadar ağır olduğu için adeta kayıyorsa, etrafındaki herkes yardımına koşacaktır. Hikayenin kıssadan hissesi basittir: Yardım istemeden önce kendinize yardım etmek için çaba gösterin. O zaman, yardıma ihtiyacınız olursa, o kesin gelecektir.

Günümüzde, sadece kendimize yardım edebileceğimiz her zamankinden daha fazla nettir. Devlet görevlilerinin bizim için işimizi yapmasını beklersek, sonsuza kadar bekleyebiliriz. Ancak karşılıklı sorumluluk yoluyla elde edebileceklerimizin sınırı yoktur.

Covid-19 pandemisinden öğrenebileceğimiz pek çok ders var ama bence en önemli çıkarım, bizler tek bir sistemiz ve sistemin refahı, onun parçaları arasındaki bağların kalitesine bağlıdır. İnanılmaz bulaşma kolaylığıyla virüs bize şunu öğretti: herhangi bir yerde bir enfeksiyon, her yerde enfeksiyon demektir. İrademize karşı, o bizi birbirimizin sağlığından sorumlu yaptı, ancak bunu yaparken zaten bildiğimiz bir gerçeği vurguladı: Tamamen birbirimize bağımlıyız.

Birbirimizden sorumlu olduğumuzun farkına varmak, sadece birbirimize hastalık bulaştırmamamız gerektiğini öğretmekten ibaret değildir. Bu bizlere, eğer gezegende iyi bir yaşam sürdürmek istiyorsak, kalplerimizi birbirine bağlamamız gerektiğini, aksi takdirde birbirimize fiziksel olarak yardım etmek için yapmamız gerekeni yapma motivasyonumuz olmayacağını gösterdi.

Başka bir deyişle, salgınla birlikte yaşadığımız sağlık krizi her şeyden önce bir toplumsal krizdir, toplumsal parçalanmanın bir belirtisidir. Aslında, toplumsal parçalanmadan muzdarip olmasaydık, şu anda yaşadığımız krizlerin çoğu asla gerçekleşmezdi. New York ve Chicago’daki silahlı şiddet dalgası, toplumsal parçalanmanın bir belirtisi değil mi? Reçeteye tabi olan ilaçlara ve hatta her yıl on binlerce Amerikalıyı öldüren reçetesiz satılan ilaçlara bağımlılık krizi, bu toplumsal parçalanmadan kaynaklanmıyor mu? Ya aile içi şiddet, polis şiddeti, ırkçılık, fanatizm, cinsel taciz, sözlü ve fiziksel taciz, depresyon, obezite, boykot kültürü, bunların hepsi toplumsal parçalanmanın sonuçları değil mi?

Açıkçası, bugün ihtiyacımız olan gerçek çare birbirimizle ilgilenmek ya da en azından birbirimizden sorumlu olmaktır. Ama bunu bizler yapmazsak- toplumdan topluma, şehirden şehire, devletten devlete ve ülkenin her yerinde olmak üzere- kimse bizim için toplumsal sorumluluk inşa edemez.

Covid-19 bir meydan okumadır. Ve meydan okumaya başkaldırmak, zorluğun bizi öncekinden daha yüksek bir seviyeye çıkarması gerektiği anlamına gelir. Yoksa neden ilk sırada meydan okuma geldi ki? Bu Koronavirüs durumunda, açıkça bizi izolasyonun en düşük noktasından bağın zirvesine yükseltmek için geldi. Bu, bugün, mutluluğa giden yolumuzdur.

Aşı Zaten Her Kalpte Var

Koronavirüs ile mücadelede esas olan, hastalığın kendisini anlamaktır. Hangi durumda olduğumuzu anlayana kadar, iyileşmeye doğru bir sonraki aşamaya geçemeyeceğiz. Sonuçta doğa bize virüsü sona erdirmemize ve onu unutmamıza izin verecek mucize bir tedavi vermeyecek.

Doğanın amacı bize hastalık boyunca rehberlik etmek ve bizi iyileştirmek değildir. Doğa, virüsten acı çekmenin, bizi onun içindeki insan faktörünü yani kopukluğumuzu ve birbirimizle kötü ilişkilerimizi açığa çıkarmaya zorlamasını istiyor.

Ve sonra başkalarının ne düşündüğü ve hissettiği hakkında endişelenmeye başlamak için, birinin diğerine karşı tavrını düzelteceğiz, kalplerinde ne olduğunu anlayacağız. Böyle bir ilişki kurmazsak, Koronavirüs veya ardındaki diğer virüslerden uzun bir süre acı çekmeye devam edeceğiz. Yeni bir çağda olduğumuz ve insanların başkalarına karşı tavırlarını düzeltmek zorunda olduğumuz için salgın bitmeyecek.

Her kötü durum, birbirimize duyduğumuz nefretin sonucudur. Bunun tam olarak farkına varılması, zaten tedavinin başlangıcı olarak hizmet eder. İnsanlık bu mesajı duyarsa, bu zaten tedavinin yarısıdır. Tüm bu aşılara ihtiyacımız yok. Şimdi her ülke insanlığı iyileştirmek için değil, ondan para kazanmak için Koronavirüse karşı ilk aşıyı yapan ülke olmaya çalışıyor.

Bu tam olarak tersi eylemdir. Her ülke bir aşı satmak istemekte. Tüm insanlığı kurtarabileceği gerçeğiyle gurur duymazlar, herkese : “Aşımızı alın ve tedavi olun!” diye teklif etmezler. Hayır, “Bunu satın alın” derler. Yani burada, bu darbenin bizi nasıl yönlendirdiğinin tam tersi davranıyoruz. Ve bu yüzden aşı herhangi bir gelişme getirmeyecektir.

Ancak Koronavirüs için zaten bir tedavimiz var, bir aşımız var. Ve bu çok basit: Birbirine karşı iyi bir tutum tüm virüsleri etkisiz hale getirir. Aşı mı istediniz? Ona sahipsiniz! Herkes kalplerinde virus için bir tedaviye sahiptir. Kullanın onu! Bundan başka hiçbir şeye gerek yok.

Kalpteki bu antivirüs, sevgi, birlik ve kalbin yakınlığıdır. Tüm virüsleri yok eden en güvenilir ilaçtır. Şu anda test edilen deneme aşıları gibi klinik denemeler yapalım. İnsanların gerçekten yakınlaşmaya başladığı bir grup kurup, Koronavirüsten etkilenmemelerini sağlayacağız.

Ve bunda annesinin kalbi olan bir kadının özel bir rolü vardır. Kadınlar gerçekten Koronavirüsten  kurtulmak isteseler ve ortak çabalarıyla bunun mümkün olduğunu anlasalar bunu yaparlardı.

Aksi takdirde salgın büyüyecek çünkü yaz bitti ve çocuklar okula dönüyor. Ve sonra tatiller, bayram toplantıları ve dualar için zaman gelecek. Her şeyi olduğu gibi bırakırsak darbelerin sonu gelmez. Doğa boyun eğmeyecek.

Bizler “son nesil” denen yeni bir çağdayız ve komşumuzu kendimiz gibi sevmeye başlamalıyız. Sadece bu, şu anda insanlığı her şekilde bekleyen tüm hastalıkların tedavisi olabilir. Nereden darbe bekleyeceğimizi bile bilmiyoruz ama gelecekler.

Dünyanın her yerindeki kadınların bizi duyacağını ve her insanın, özellikle de kadınların kalbinde herkesi kurtarabilecek bir güç olduğunu anlayacağını umuyoruz. Görünüşe göre insanlar arasındaki ilişkinin virüsle, kimyayla ve biyoloji ile bir bağlantısı yok ama aslında öyle. İlişkimiz en yüksek gizli güce sahiptir ve bu nedenle, yalnızca onları düzelterek virüslerle baş edebiliriz. Aksi takdirde, hepimiz acı çekeceğiz, özellikle de kadınlar.

Virüsün aramızdaki egoist bir bağın sonucu olarak ortaya çıktığını ve iyi ilişkilerin virüsü yok ettiğini ve bir ilaç görevi gördüğünü anlamak – bu bilgi bile bizi iyileştirmeye başlayacak. İyi ilişkiler tüm iyiliklerin kaynağıdır ve böyle bir bağın olmaması tüm kötülüklerin kaynağıdır ve Koronavirüs bunu bize kanıtlamak içindir.

Bir anne olarak kadın, tüm aileyi başkalarına iyi davranmaya yönlendirmelidir. Annemizin bizi okula gönderirken ya da bahçede yürürken bize nasıl talimat verdiğini hatırlıyor musunuz: “İyi bir çocuk olun, kavga etmeyin, o zaman onlar da size zarar vermez. Caddeyi sadece uygun geçitten geçin. Başkalarıyla ilgilenin, onlara yardım edin, o zaman onlar da size yardım edecekler “.  Buna “iyi çocuk” olmak denir. Öyleyse hepimiz iyi çocuklar olalım. Ve kadınlar, anneler bunu bize anlatmalı. Sonuçta, bununla hiçbir şey kaybetmeyiz!

Neden çocuklara sokakta iyi davranmayı öğretiyoruz ve bunun onlara iyi geleceği konusunda kendimize güveniyoruz? Çünkü iyiliğin karşılığında iyiliği uyandırdığını biliyoruz. Ve burada da durum aynıdır, birbirimize karşı daha iyi olalım ve bunun nasıl yardımcı olduğunu görelim. Bu da eğer birdenbire Koronavirüsü yok etmezse, o zaman bize pek çok sıkıntı getiren bencilliğimizi biraz sınırlandırarak ne kaybederiz ki?

Zaten içimizde olan ilacı denemeye değer. O zaten var, hiçbir şey icat etmemize gerek yok. Ve eminim ki kalbimizdeki bu ilacı kullanırsak tüm virüsleri yeneceğiz.

“Egoizmden Yana Yanlış Bir Şey Yoktur (Eğer Doğru Kullanılırsa)” (Medium)

Egoizmin, bizim neslimizin belası olduğundan bahsettiğimizde, bunun ne anlama geldiğini anlamamız gerekir. Sonuçta, onsuz nerede olurduk? Sanayimiz, modern tıbbımız veya iletişimimiz olmazdı. Atalarımıza kıyasla seyahat edemez, keşfedemez, keyifli ve kolay bir hayat süremezdik. Üstelik ego, insanın yarattığı şey değildir; o doğamızın özünde vardır. Öyleyse doğayı övdüğümüzde, doğanın kendi yarattığı egoyu nasıl kınayabiliriz?

Sorun ego ile ilgili değil; onu nasıl, ne kadar ve ne zaman kullandığımızla ilgilidir. Atomların şeklini koruyan ve parçalanmalarına izin vermeyen şey budur. Bununla birlikte atomlar gelişmek için, elektronlarından bir veya daha fazlasının münhasırlığından “vazgeçerler” ve kendi gelişimlerinin bir sonraki aşaması olan moleküller oluşturmak için onları diğer atomlarla “paylaşırlar”. Moleküller, münhasırlıklarının bir kısmınından “vazgeçtikçe” ve kendi parçalarını diğer moleküllerle “paylaştıkça”, sonunda hücre haline gelen, bölünmeye ve çoğalmaya başlayan moleküler yapılar oluştururlar ve siz farkına bile varmadan hayata sahip olursunuz.

Başka bir deyişle hayat, kendi parçalarının münhasırlığından “vazgeçen” ve bunları diğer unsurlarla paylaşan “bencil” unsurlardan oluşur. Ancak böyle yaparak atomlar, moleküller ve hücreler kendi kendilerini ortadan kaldırmazlar tersine, hayatta kalmalarını garanti ederler çünkü artık varlıkları, kendilerinden başka biri için hayati önem taşımaktadır. Dahası, daha karmaşık bir sistemin gelişimine katılarak kendileri de gelişirler. Tüm yaratılış aynı evrim ilkesini takip eder ve evrenimiz, içinde insanlıkla birlikte, böyle inşa edildi.

Bizler de aynı gelişim yasalarına tabiyiz. Toplumsal olarak klanlardan köylere, köylerden kasabalara, kasabalardan illere, illerden ülkelere ve şimdi de küresel bir köye evrildik. Ama toplumlarımız gelişirken, ruhlarımız ihmal edildi; şimdi onların sırası. Onlar, yaratılışta dokunulmamış son unsurdur
ve şimdi onların sırası.

Gerçek bir bağ oluşturmak için kendi parçalarımızdan vazgeçmeyi ve bunları başkalarıyla paylaşmayı öğreneceğimiz bir çağın şafağındayız. Sadece bireylerden oluşan toplulukları olarak değil, tek bir varlık haline geleceğiz, aynı zamanda insanlar birbirlerini kendi parçaları olarak hissedecekler. Bu, hiç deneyimlemediğimiz, egolarımızın da bunun onların sonu olacağını düşünmekten korktuğu bir bağ seviyesidir.

Nitekim, gelişimin bu son aşamasının önünde duran tek şey egomuzdur. Bedeli ne olursa olsun hiçbir şeyden vazgeçmek istememektedir. Kanser gibi, kimseyle hiçbir şey paylaşmadığı sürece, ev sahibiyle birlikte ölmeye razıdır. Ancak doğa, Tüm gerçekliği, tüm parçaların birbirini hem paylaştığı hem de sürdürdüğü en yüksek gelişme düzeyine getirene kadar gelişmeyi bırakmayacaktır ve böylece tüm varoluş sistemini kapsayacak şekilde bilinçlerini genişletecektir.

Sürece direnenler yol boyunca acı çekecekler ama onlar da ona ulaşacaklardır. Bugün ego kültürünü diğer ülkelerden daha fazla yetiştiren Amerika, doğanın çekişine direnmenin acısıyla sarsılıyor. Ama şükürler olsun ki acı çekmeye gerek yok. Egolarımızı öldürmemiz gerekmediğini, sadece onları doğru kullanmamız, başkalarıyla paylaşmamız ve topluluklarımızı güçlendirmemiz gerektiğini anlarsak, biz de gelişeceğiz, hayatlarımız güvende olacak ve bilincimiz tüm insanlığı ve tüm gerçekliği kapsayacaktır.

Sağlık ve Tıp, Bölüm 5

Tüketici Toplumu: Gelir ve Stres

Soru: Bugün herkes iki ana hastalığın milyonlarca can kaybına mal olduğunu biliyor: Kanser ve kalp hastalığı. Bunun dünyaya karşı egoist tutumumuzla bir ilgisi var mıdır?

Cevap: Elbette. Dünyaya karşı egoist tavrımız, her şeyi almak, her şeyi kendimiz için almak, kendimizi başkalarının üzerine koymaktır. Bu bize rahat vermez, kalp kasını yer ve vücuttaki genel dengeyi bozarak kansere neden olur.

Neden var olduğunu bilmesi için kişiye normal, sakin bir yaşam vermek gerekir. Neden günde 8 saat çalışıp diğer birkaç saat de trafikte kalsın? Ve evde çocuklar çığlık atıyor, televizyon sürekli açık ve diğer her şey. Başarılı olduğu varsayılan ve hayattan zevk alan insanları taklit ederek sürekli stres altındadır. Sonuçta, sıradan bir insan çok zayıf ve küçüktür; biz ise onu maço olmaya zorluyoruz.

Yorum: Bunun bir tür kısır döngü olduğu ortaya çıkar. Bir yandan, “Çalışmayın, evde kalın” diyorsunuz. Ama ben bir insan olarak nasıl çalışmayabilirim?! Yarın beni kim besleyecek? Devlet bana hiçbir şey ödemeyecek.

Benim Yorumum: Peki nüfusun sadece % 10’u çalışırsa insanlar nerede yaşayacak? Nüfusun % 90’ının yapacak hiçbir şeyi olmayacak. Kesinlikle hiçbir şey! 20. yüzyılın 50’li yıllarından başlayarak teknolojiler geliştirmeye başladık ve 70’lerden itibaren neredeyse hiçbir ek emek gerekmeyecek şekilde ilerledik. Silahlanma yarışı olmasaydı, kendimizi uzun zaman önce büyük bir krizin içinde bulabilirdik.

Yorum: Birçoğunun sizinle aynı fikirde olacağını düşünüyorum, ancak bugün devletin yapısı, insanların belirli bir temel geliri olmadığı için çalışmamasına izin vermeyecek şekildedir.

Benim Yorumum: Yani bir gelir olacak. Şimdi, salgın sırasında, nüfusun yarısı izinli. Peki pandemi devam ederse ne yapabilirsiniz?

Yorum: Sorun da budur. İnsanlar zihinsel olarak stresli olmaya başlarlar.

Benim Yorumum: Öyleyse bu streslerle başa çıkın. Neden gereksiz işleri yeniden yaratmalısınız? Kimse küçük dükkanlarından, kuaförlerinden ve diğer küçük işletmelerinden alışveriş yapmayacak. Bu olmayacak! Birçok sektör yok olacak.

Ve nüfusun büyük çoğunluğu ile ne yapacaksın? Gerçek endüstri nerede? Rusya’da Uralların ötesinde veya Orta Amerika’da. Ve diğer her konuda, bazıları başkalarına hizmet ediyor. Ama buna gerek olmayacak.

Yorum: İnsanlar spor yapacak, tiyatrolara gidecek, film izleyecek.

Benim Yorumum: Tiyatrolara gitmeyecekler ve spor da yapmayacaklar. Koşu bandında ısınmak için biraz koşmaları yeterli. Kaç kişi spor yapmak için dışarı çıkıyor? Size birçok kişi var gibi geliyor.

Büyük bir problem öngörüyorum. Hükümet para basmak ve işsizlerin % 90’ını geçindirmek zorunda kalacak. Bunda yanlış bir şey yoktur. Bir düşünelim, nasıl geçindiler? Biri diğerine, diğeri diğerine mi sattı? Hizmetler, hizmetler, hizmetler.

Yorum: Birinin bana belli bir miktar para vereceği gerçeğine alışmak çok zor. Bu zaten korkutucu. Elimden geldiğince çok kazandım. Daha da çok kazanabilirim.

Benim Yorumum: Ve buna işiniz mi deniyordu? Bazı mallar, bazı hizmetler ürettiğiniz yanılsaması yaratıldı.

Yorum: Hayır, yeteneklerime göre para kazandım. Ve bu parayla haz satın alabilirim.

Benim Yorumum: Ve şimdi de aynısını yapacaksınız.

Yorum: Ama diyorsunuz ki: “Hayır, ölmemen için sana bir ödenek verecekler.”

Benim Yorumum: Normal bir yaşam için gerekli olduğu kadar size verilecektir. Ve bu kesinlikle herkes için aynı olacaktır! Başka çıkış yolu yok.

Ancak bu, geçecek ve bir şeylerin değişeceği kritik bir durum değildir. Bu, gelişimimizin bir sonraki aşamasıdır. Yakında çok sayıda insanın temel bir gelir elde edeceğini göreceğiz.

Her durumda, toplum onurlu bir varoluş için para vermeye son verecektir. Buna uygun olarak, bazıları üretimde çalışacak, diğerleri ise toplumu yeniden yapılandırma ile meşgul olacak – eğitimde, bireyi yetiştirmede ve yeni bir toplumun oluşturulmasında.

Soru: Böyle bir toplumda sağlık ne olacak?

Cevap: Sabahları her birey kendisine uygun şekilde egzersiz yapacak, yüzmeye gidecek. Eminim ki tüm bunlar gelişecek. Ama tam olarak sağlığı korumak için, spor yapmak uğruna değil.

İnternet Çağından Önce ve Sonra

Soru: Psikologlar, en büyük uçurumun Y kuşağı (20. yüzyılın 80-90’larında doğan insanlar) ve ebeveynleri arasında olduğunu söylüyor. Bilim adamları bu uçurumu dijital bir çatışma olarak adlandırıyor.

İnternet çağına giren insanlardan bahsediyoruz ve onlar ile ebeveynleri arasında büyük bir uçurum var. Sizin görüşünüz nedir? Bu dönemde, dijital uçurum dışında neler yaşandı?

Cevap: Bizler, internet öncesi çağda yaşayanlar, nasıl var olduğumuzu biliyoruz: İşe gittik, oradan döndük, yiyecek aldık, eve taşıdık, yemek yaptık ve yatağa gittik. Ve ertesi gün aynı şeyler tekrar oldu. Charlie Chaplin filmlerinde olduğu gibi.

Bugün, her şey tamamen farklı: İnternette, birbirimiz arasında, dünyanın tüm parçaları arasında bütünsel bir iletişim içinde yaşıyoruz. Nereden yazdığımızı veya nereye yazdığımızı bile bilmiyoruz; bizim için önemli değil çünkü tamamen farklı bir iletişim düzeyine geçtik. Şimdi insanlar arasındaki İnternet bağlantısını keserseniz, dünyada hangi kaosun hüküm süreceğini hayal edebilirsiniz.

Güneş aktivitesinde, sözde bir patlama olduğunu, prizlerin yandığını ve tüm iletişimin çöktüğünü hayal edin. Tüm yönetim sistemleri işlevlerine son verecektir: askeri, sivil, bakanlıklar, bankalar vb. Cihazlar hastanelerde, her yerde, nerede olursa olsun çalışmayı bırakacaktır.

Diğer bir deyişle, şimdi aramızdaki bağı koparırsak ki bu bağ 50 yıl önce yoktu, var olamayız çünkü hiçbir iletişim aracımız olmaz. Her şey buna bağlıdır.

Twitter’da Düşüncelerim / 23 Eylül 2020

Birdenbire diğer insanlara tehlikeli bir bağımlılığa düştüm. İşin gerçeği, onlar da bana bağlılar ama bu işimi daha da kolaylaştırmıyor. Ve başkaları beni enfekte etmemenin bilincinde değilse, onlardan enfekte olacağım, kendini bundan korumak neredeyse imkansız.

Ve tüm sevdiklerim de tehlikede.

Virüs bize tamamen bağımlı olduğumuzu hatırlatıyor. Biyosferin sistemik dengeyi korumasına izin veren bilgileri taşır. Aramızda doğru bağı kurmadığımızda, virüs bunu biyolojik düzeyde yapar – bizi başkalarını önemsemeye zorlar.

Koronavirüsün etkisinin bir sonucu olarak, çaresiz karşılıklı bağımlılığımızı düşünmeye ve karşılıklı sorumluluğumuzu gerçekleştirmeye başlayacağız.

Baal HaSulam: “Doğa, usta bir yargıç olarak, gelişimimizi hesaba katarak bizi cezalandırır.”

Büyürsek, doğa bizi cezalandırmak zorunda kalmayacak. Birbirimize karşı tamamen sorumlu olarak kendi gelişimimize katılırız, karşılıklı garantide gerçek bir hedef buluruz.

İnsanın özü doğadan özgür olmak değil, bilinçli olarak onunla uyum sağlamaktır.

Bir embriyonun annenin içinde olması gibi, insan da daima Yaradan’ın içindedir.

İnsan sadece Yaradan’ın ona “NE söylediğini” hissetmeli – bu en yüksek safhadır!

Sağlık ve Tıp, Bölüm 4

Dünya Nüfusunun % 90’ı Ne Yapmalı?

Soru: Bilim adamları, hastalıkların % 40’ının virüslerden veya fiziksel rahatsızlıklardan değil, zihinsel stresten kaynaklandığını hesaplamışlar. Bugün milyonlarca insan evde oturuyor ve bu da doğal olarak strese yol açıyor. Pek çok insan, bundan kaynaklanan hasarın bir tür virüsten çok daha büyük olduğunu söylüyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cevap: Kişinin düzeltilmesi gerektiğine inanıyorum. Böyle olup olmadığını hesaplamanın bir anlamı yoktur. Kişi, bir kürenin içinde, bütünleşik bir toplumda yaşadığını anlamalıdır. Cansız, bitkisel, hayvansal ve en önemlisi de insan doğası onu etkiler ve homeostazda, onlarla denge içinde olmalıdır. Ve bu gerçekleşmemektedir.

Kişi, etrafındaki dünyadan her şeyi almak, karşılığında hiçbir şey vermemek ya da aşırı durumlarda, yalnızca gerektiği kadarını vermek ister. Sorun budur.

Bugün bizi bir şeyler yapmaya zorlayacak koşullar içindeyiz. Nitekim bize ihtiyacımız olan her şeyi sağlamak için nüfusun yalnızca % 10’unun çalışması gerekir. Vurguluyorum – gerekli olanı sağlamak için!

Ve insanların geri kalan % 90’ının da beslenme ve bakıma ihtiyacı var. Ancak fiziksel olarak çalışmaları gerekmez, herhangi bir maddi değer kazanmaları da gerekmez. Onların, toplumu, insanlığı dönüştürmeleri; onları nazik ve birbirine bağlı hale getirmeleri gerekir. Onlar, başkalarının kendi kendine eğitim ve öğretimi ile meşgul olmalılar. O zaman uyumlu bir topluma sahip olacağız.

Soru: “Bir kişi vermelidir” ne anlama gelir? Diyorsunuz ki; homeostaz, kişinin doğadan bir şey aldığı ve ona bir şey vermesi gerektiği anlamına gelir. Tam olarak nedir?

Cevap: İyi dostluk. Başka hiçbir şeye ihtiyacımız yoktur.

Soru: İnsanlık tarihinde iyi dostluğun örneği olan bir dönem var mıydı?

Cevap: Hayır, yoktu.

Soru: İlkel komünal sistem sırasında bile mi?

Cevap: Şu anda bile, örneğin Afrika’da, Polenezya’da ilkel sistemler var. Ama bu bir toplum değil, küçük bir komündür.

Zorlu Bir Kışa Hazırlanın


Facebook Sayfamdan 20/08/2020 Michael Laitman

Yazın sonuna yaklaşıyoruz ve Covid-19 pes etmiyor. Kısıtlamaların hafifletildiği her yerde, öncesinden daha güçlü patlak vermekte, daha da genç insanları enfekte etmekte ve mutasyonlarla 10 kat daha fazla bulaşıcıdır. Sıcaklıklar düşmeye başladığında ve açık hava eğlenceleri daha az çekici hale geldikçe, insanlar ya dışarı çıkmaktan vazgeçecek ya da kapalı mekan etkinliklerine katılacak ve zaten yüksek olan bulaşma riskini artıracaklar. Aynı zamanda, evde kalanları en iyi ihtimalle sinirlilik ve moral bozukluğu bekleyebilir ve öfke nöbetleri olasıdır.  Ve en kötüsü, aile içi şiddetin hızla artacaktır.

Ayrıca, işler sona erip çok sayıda nakit akışı krizine girildikçe, gıda güvensizliği ve kamu hizmetlerinden kopukluk olağan hale gelecektir.  Bu durumda, yaklaşan gergin seçimlerle birlikte umutsuzluk, sokak şiddetini, cinayeti, yağmayı ve kundaklamaları rutin hale geldiği noktaya kadar şiddetlendirecektir. Pek çok şehir ve mahallede insanlar evlerinin dışına adım atmaya cesaret edemeyecekler.  Bir şeyler hızlı değişmediği sürece, çok zorlu bir kışa hazırlansak iyi olur.

Ama değişebilecek bir şey varsa, bu gelecektir.  Geleceği şekillendirmek daima bizim elimizdedir.  Ve şimdi, toplumumuzu bir topluluk, birbirlerinden sorumlu olan ve sırf benim siyasi, ırksal ya da etnik olarak yanımda olmadıkları için başkalarının yol kenarına düşmesine izin vermeyen, sorumlu bireylerden oluşan bir topluluk haline getirmek için son çağrımız.

Yıkılmadan önceki son günleri yaşıyoruz, ancak henüz düşmedik.  Kalbimizdeki nefrete bakıp şunu söyleyebiliriz: “Sen ne kadar büyürsen, biz insanlar o kadar çok birleşeceğiz. Bağımızı sıkılaştırmamız sadece senin sayende nefret.”

Karşıt görüşlerin birbirinden hoşlanmaması doğaldır.  Çatışan görüşlere sahip insanlar arasındaki sevgi her zaman sıkı çalışma gerektirir.  Ama tam da bu yüzden, kendi iradenizle seçtiğinizi gerçekten söyleyebileceğiniz tek sevgi budur. Sadece doğal eğiliminizin üzerine çıktığınızda özgür bir seçim yaptığınızı söyleyebilirsiniz.  Ama bir kez başardığınızda, o sizindir.

Önümüzdeki zorlu kış için hazırlığımız bu olmalıdır. Nefret kesinlikle gelecek, ancak nefretin tamamen üzerinde toplumumuzun kanatlarını birbirine bağlamaya hazırlıklı olmalıyız.  Ve ne kadar büyürse, kendimizi o kadar sıkı bağlayacağız. Bunu yaparsak, o zaman kışın sonunda nefret gitmiş olacak ve Covid de onunla birlikte gitmiş olacaktır.

“Küresel Corona Pandemisinden Hepimizin Kaçırdığı Bir Öğrenme Var mı?” (Quora)


Koronavirüsün sadece sağlığımıza ve ekonomimize bir darbe olmadığını, hayatlarımızı tamamen değiştirmek için ortaya çıktığını öğrenmeliyiz.

Bir yandan, birçok kişi önemli bir geçiş sürecinin yaşandığını anlıyor. Öte yandan, çoğunlukla Koronavirüs öncesi yaşam tarzımızı hastalığa bir çare bulur bulmaz yeniden canlandırmak istiyoruz.

Bu nedenle bizler bunun neden olduğuna dair anlayışımızı ve hislerimizi artırmak için, doğanın bu salgın aracılığıyla üzerimizde işlediğini görmek için farkındalığımızı yükseltmemiz gerekiyor.

Yani, Koronavirüs bizi kendi evlerimizde birbirimizden ayırmak için, ve dışarı çıkmamız gerektiğinde birbirimizden birkaç adım uzak durmamız için, ve ayrıca bizi halka açık etkinliklere katılmaktan alıkoymamak vb. için ortaya çıkmadı. Bizi karşılıklı bağımlılığımızı ve birbirine bağlılığımızı anlamaya yönlendirmek ve daha karşılıklı sorumluluk ve anlayışla yaşamak için, ilişkilerimizi buna göre ayarlamak için su yüzüne çıktı.

Pandemi aramızda ne kadar uzun süre yaşarsa, yavaş yavaş yeni, daha bütünsel ve küresel bir his yaratmaya o kadar çok hizmet eder.

Bize irademize zıt, karşılıklı bağımlılığımızı öğretme işini yapan darbenin kendisi dışında, eğitim yoluyla isteyerek farkındalığımızı artırmayı başaracağımızı umuyorum.

Başka bir deyişle, sadece gözlerimizin önünde aniden ortaya çıkan bir soruna tepki vermek yerine, içinde bulunduğumuz daha büyük evrimsel süreci öğrenebilir ve küresel ve bütünsel bir doğada nasıl yaşadığımızı görebiliriz, nihayetinde bizi birbirimiz ve doğa ile mükemmel bir bağın uyumlu bir koşuluna yükseltmek için hareket edebiliriz.

Bu büyük resmi anlayarak, Koronavirüs salgınını doğanın bize iyi hesaplanmış bir şekilde öğrettiği zor bir ders olarak görebiliriz. Çocukları eğitmemize benzer şekilde, eğer tavsiyemizi isteyerek dinlerlerse, onlarla olumlu ilişki kurarız ve kendilerini çeşitli sapmalardan korurlar. Ancak tavsiyemize kulak asmazlarsa, onları öngörebileceğimiz daha büyük darbelerden kurtarmak için, onlara karşı daha katı ve sert davranmalıyız.

Bu nedenle ben, öğrencilerim ve kurumum, pandeminin temel nedenini açıklamaya ve hayata yaklaşımımızı yeniden düzenlemek için bu durumu nasıl kullanmamız gerektiğine çok yatırım yapıyoruz. Yani, doğanın üzerimizde nasıl işlediğini öğrenerek, doğayla daha hızlı dengeye girebilir, bir yandan çok daha sağlıklı ve mutlu hayatlar yaşayabilir, bir yandan da kendimizi gelecekteki daha yoğun acılardan kurtarabiliriz.

Bu nedenle, Koronavirüsü doğadan gelen bir uyarı olarak kabul etmek ve onu daha fazla doğaya benzemek için kullanmak akıllıca olacaktır. Yani doğa, birbirine bağlı ve birbiriyle bağlantılı olduğundan, karşılıklı sorumluluğumuzu ve birbirimize karşı duyarlılığımızı artırarak, doğanın parçaları olarak karşılıklı bağımlılığımızı olumlu bir şekilde gerçekleştirmeliyiz.

Nihayetinde, burada bizi zorunluluktan kurtaran tek bir güç dışında salgın veya virüs yok.  Onun bize sıkıntı verme arzusu yoktur, ancak çocuğunun olumsuz bir yola saptığına tanık olan sevgi dolu bir ebeveyn gibi bizden ne istediğini fark etmemiz için daha agresif davranması gerekir.

Öyle ya da böyle, gelişmemiz ve daha olumlu bir şekilde bağlanmamız gerekecek. Sorun, zihinlerimizi ve kalplerimizi başkalarıyla olumlu bir şekilde bağ kurmak için harekete geçirerek ve yaşamlarımızı, birbirimize hepimizin ihtiyaç duyduğu temelleri sağlayacak şekilde yeniden düzenleyerek, bunu uyumlu bir şekilde yapıp yapmamamızdır ya da tam tersine doğanın evrim silindirinin bizi yakalamaya devam etmesine, bizi acı verici koşullarda, uyandırmak için arkadan itmesine izin veririz.

Beyninizin Tam Potansiyelini Nasıl Kullanırsınız?

Soru: Bir kişinin beynindeki potansiyelin yalnızca yaklaşık% 5’ini kullandığı söyleniyor. Bunun bireysel hayvan ihtiyaçlarımızı karşılamak için yeterli olduğunu varsayabilir miyiz? Ve bütün toplum için çalışırsanız, geri kalan % 95’i gelişecek mi?

Cevap: Toplum için çalışmak demek; egoizminizin üzerine çıkmak, toplumun nihai hedefi için, bütünsel, küresel hale gelmesi için tüm topluma yararlı olan hedefleri kendinize vazife edinmeniz demektir.

Toplum egoizminin üstüne çıktığında ve yalnızca özgecil bir şekilde çalıştığında, potansiyelinizin% 5’inden çok daha fazlasını kullanabileceksiniz.

Soru: Prensip olarak, küçük bir kişisel sorunu kendi başıma çözmem gerekirse, minimum potansiyel yeterlidir. Ama örneğin bir salgın sorununu çözmek gerekiyorsa ve bir grup bilim insanı virüse karşı bir aşı bulmaya çalışıyorsa, o zaman birlikte bir tür küresel zihne bağlanıp bu sorunu çözebilirler mi?

Cevap: Hayır. Bunun mümkün olduğunu sanmıyorum çünkü hepsi egoist ve herkes kendi iyiliği için çalışıyor. Bunu yapmak için, birbirlerini sevmek, birini diğerinin içine dahil etmek anlamına gelen, kendi üzerlerine çıkmaları gerekir.

Soru: Sadece% 5’ini kullandığımız, büyük bir potansiyele sahipsek, potansiyelimizi nasıl kullanabiliriz?

Cevap: Bunu yapmak için, içinde doğduğumuz egoist doğamızın üzerine çıkmalıyız ve başka bir özgecil doğa edinmeliyiz, “komşunu kendin gibi sev”.  O zaman başkalarıyla tek bir bütün halinde, tek bir zihin içinde, tek bir arzu içinde birleşebileceksiniz. Tüm içsel verileriniz ortak hale gelecek ve herkes herkesin yararına çalışacaktır.