Category Archives: Egoizm

Önemin Derecesi

Şöyle yazılmıştır, “Efendi yücedir ve alçak olan görecektir,” sadece alçak olan bu yüceliği görebilir. Yakar (değerli) sözcüğünün harfleri, Yakir (bilecek) sözcüğünün harfleri ile aynıdır. Bu, kişi bir şey onun için değerli olduğu ölçüde, onun yüceliğini bilir anlamına gelir.

Kişi bir şeyden, onun önemine göre etkilenir. İzlenim, kişinin kalbine bir hissiyat getirir ve bu izlenimin önemini takdir ettiği ölçüde, içi sevinçle dolar. (Baal HaSulam, Şamati 26 “Kişinin Geleceği Geçmişe Duyduğu Minnete Dayanır ve Bağlıdır”)

Her şey, çevreye bağlı olan, önemin derecesine bağlıdır.  Eğer insanlar her yerde maneviyattan söz ediyorsa, içimde bir arzu alevlenir ve ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmasa bile, bunu takdir etmeye başlarım. Bu durumda, yolu takip edecek yakıta ve güce, herkesin konuştuğu, benim görüş alanımdan kaçan geçici bir şeye sahip olurum. Bu bir sorun değildir; başkalarını gözlerim kapalı takip etmeye hazırımdır.

Toplum beni bu şekilde “hipnotize” eder ve ileriye doğru iter. Dünyamızda bu, en sonunda benim en ufak bir ihtiyacım olmayan şeyleri anlamsızca satın almamla sonuçlanır. Fakat bir grup içinde, bu, beni manevi bir hedefe doğru iter ve bu hedefi yavaş yavaş ifşa ederim, ta ki bütünüyle ifşa olana kadar. Bu yolun tamamı, manevi merdivenin tüm basamakları, yalnızca çevreden gelen, hedefin önemiyle aşılandığım için elde edilir.

Bu nedenle, eğer kişi aşağılığının, çağdaşlarından daha ayrıcalıklı olmadığının farkında ise, yani kişi bu dünyada en basit şekilde bile kutsal çalışma için ona güç verilmemiş birçok insanın var olduğunu görürse; hatta niyet etmeden ve Lo Lişma’da (O’nun hatırı için değil) bile ve hatta Lo Lişma’nın Lo Lişma’sında bile ve Keduşa’nın (kutsallık) kıyafetlenmesine hazırlık için hazırlanmada bile, bazen mümkün olan en basit şekilde bile olsa, kutsal çalışmayı yapma arzusunu ve düşüncesini kazandığı zaman, kişi bunun önemini takdir edebilirse, kutsal çalışmaya değer verdiği ölçüde, kişi bunu övmeli ve bunun için minnettar olmalıdır.

Bu böyledir, çünkü Yaradan’ın Mitzvot’unu (emirler) niyet olmadan bile, yerine getirmenin önemini takdir edemediğimiz doğrudur. Bu koşulda kişi, kalbinde sevinç ve mutluluk hissetmeye gelir.

Kişinin övgü ve şükran duyguları genişler ve kutsal çalışmanın her bir noktasında coşku duyar ve kimin hizmetkârı olduğunu bilir ve böylece giderek daha da yükselir. Bu yazılmış olan, geçmişte “Bana gösterdiğin bu lütuf için, Sana teşekkür ederim” sözlerinin anlamıdır ve bununla kişi güvenle şunu söyleyebilir ve der ki “ve Sen benimle bunu yapmaya yazgılısın,” der. (Baal HaSulam, Şamati 26 “Kişinin Geleceği Geçmişe Duyduğu Minnete Dayanır ve Bağlıdır”)

Yaradan’ın huzuruna çıkmaya layık kimse yoktur. Dahası, hiç kimse başkalarından önce Yaradan’ın huzuruna çıkmayı hak etmez. Ne tür bir erdem olabilir ki?

Dolayısıyla kişi, en azından sürece dahil oluyorsa, Yaradan onu Kendisine doğru çekiyor olsa bile maneviyata yöneliyorsa, buna minnettar olmalı; büyük bir önem ve anlam vermelidir. Kişi, kendi içinde geliştirdiği önem ve duyarlılık derecesi sayesinde, Yaradan’ın onu karşılıklı bir ilişki içinde nasıl yukarıya doğru çektiğini hisseder. Anlaşılan o ki, kişinin tüm hikâyesinin, insanı bugüne kadar bilinçli olarak yönlendiren tüm suçların ve yanlış adımların arkasında Yaradan vardır. İşte o zaman insan altıncı bir his edinmeye başlar: Yaradan’ın hissiyatını. Bu, yalnızca sahip olduğu önemin ölçüsündedir.

Formül neden bu kadar basittir? Neden Yaradan’dan bir karşılık alabilmek için sadece maneviyata önem vermemiz gerekir?

Aslında bu önem bilinci her şeyi kapsar. O’nun rızası için “Efendi yücedir ve alçak olan görecektir” denildiği gibi başımı eğmeliyim. O’nu gözümde yüceltirim yani verme niteliğini, ve kendimi alçaltırım yani alma niteliğini.

Bunun için çevreden güç alırım, bu da küçük bir birey olarak katılmam gerektiği anlamına gelir. Sonuçta, büyük olandan öğrenebilecek olan, küçük olandır çünkü onları gerçekten öyle algılar. İşte bu yüzden bir gruba katılırım ve bunu yaparak ihsan etme, komşuma sevgi ve birlik olma niteliklerini geliştiririm.

Aynı zamanda Yaradan’ın eylemlerini de çalışmam gerekir: tüm gerçekliği nasıl kurduğunu. Ayrıca bu mesajı başkalarına da yaymam gerekir. Sonuçta O’nu onurlandırırım ve bu nedenle ne istediğini öğrenirim. O, Kendini herkese göstermek, başkalarına ihsan etmek ister ve ben de bu doğrultuda hareket ederim.

Öyle anlaşılıyor ki, Yaradan’ın önemine dair tek bir kavram bile, bende var olan her şeyi, kapta ve ışığın önündeki her şeyi, bu eyleme eklemek yeterlidir.

Gönüllülerde Tükenmişlik

Yorum: Psikologlar, hayırseverlik faaliyetlerde bulunan gönüllü çalışanların, diğer herkesten daha fazla tükenmişlik yaşadığını gösteren çok ilginç bir çalışma yaptılar. Duygusal, fiziksel ve zihinsel tükenmişlik stresten kaynaklanır. Genellikle “merhamet yorgunluğu” denilen şeyden muzdariptirler.

Cevabım: Bu, kişinin kendi egoizminin üzerinde bir şey yapma konusunda tamamen güçsüz olması nedeniyle olur. Kişi egoistçe, özgecil eylemlerinin başarılı olmasını ister, ama sonunda başarılı olmazlar. Sonuç olarak, hepsinden nefret etmeye başlar.

Önünde bir duvar görür ve özgeciliğin taleplerinin kendi egoizmine, doğasına ne kadar zıt olduğunu görür. Ve bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktur.

Soru: Öyleyse, tükenmişliğe yol açmayacak gerçek hayırseverlik nedir?

Cevap: Gerçek hayırseverlik, kişinin dünyayı mükemmelliğe ulaştırmak amacıyla, dünya için çalışması ve bu mükemmelliğin ne olduğunu tam olarak anlamasıdır.

Soru: Peki bu mükemmellik nedir?

Cevap: Bu yalnızca insanlar arasındaki birleşmede mümkündür. Bireylerde ve uluslarda birlik duygusunu, birleşme niteliğini biriktirerek ve geliştirerek gerçekleşir. Bu tür büyük çaplı girişimlere ise şimdiye kadar neredeyse hiç tanık olmadık.

Yorum: İnsanlar sürekli birilerine karşı birleşiyor. Ama siz, dünyanın birliği için birleşmeleri gerektiğini söylüyorsunuz.

Cevabım: Evet, bu şimdiye kadar hiç olmadı ve işte bu, gerçek hayırseverliktir.

Merdivenin Basamakları Hakkında Sohbetler, Kısım 98

Neden Bağa Tutunmak, Bariyeri Aşmanın Koşuludur?

Kim bilebilir? Yaradan bir koşul koyar ve biz onu yerine getirdiğimizde, Yaradan bizi bariyerin ötesine geçirir. Biz bariyeri aşarak hiçbir şey kazanmayız. Ne araçlarımız, ne gücümüz, ne de giriş biletimiz vardır. Bariyerin öncesinde belirli bir koşulu yerine getiririz ve ardından bariyerin ötesine götürülürüz.

Bu koşul gereklidir çünkü onu yerine getirirken yanımızda bir şey götürürüz. Yazıldığı üzere, Mısır’dan çıkarken kaplar alınır, karanlıkta kaçılır ve Firavun’un huzuruna çıkılır. Başka bir değişle, bu izlenimi alırlar. Eğer Mısır’dan geçmezsek, İsrail topraklarına ulaşamayız. İsrail’e yalnızca Mısır üzerinden ulaşabiliriz

Mısır’da bulunduğumuz seviye; İsrail Topraklarına girmemize izin verecek kadar yüksek bir seviyeye ulaşana kadar artıp büyüdüğü anlamına gelmez. Bizler “Kızıldeniz”den geçeriz; bu çok özel bir deneyimdir, tam anlamıyla bir mucizedir. Bu demektir ki, biz kendi gücümüzle hiçbir şey yapmayız. Bizi karşıya geçiren, hazırlıklarımız değil.

Maneviyat Algısı Egoizmi Yıkarak Gerçekleşir

Soru: Sürekli küresel sistemden bahsediyorsunuz. Ancak insan bilinçaltında, küresel bir sistemde ailenin ve her şeyin iyi olması gerektiğini anlar.

Anlaşılan o ki, insan farklı bir duygu içindeyse, kendini değil, etrafındaki insanları önemser ve bundan büyük haz alır. Bu doğru mu, değil mi?

Cevap: Egoizmi mi haklı çıkarıyorsunuz? Elbette, egoistçe haz almak çok hoştur ve bunun için kendinizi parçalamanıza gerek yoktur.

Bütün sorun, bunun gerçekten mümkün olmamasıdır. Hayal kırıklığı gelir, boşluk, içinde kalınması imkânsız durumlar gelir. Yaradan kasıtlı olarak hayatımızı mahveder.

Soru: Öyleyse maneviyat hissi her zaman kırılma yoluyla mı gelir?

Cevap: Kesinlikle! Başka nasıl olabilir ki?! Sonuçta, kendinizde tamamen farklı duyu organlarını ifşa etmelisiniz, almaktan değil, ihsan etmekten haz alacağınız duyu organlarını.

Tüm dünya, insanlığı ıslaha getirmek için yaratılmıştır. Bu nedenle, gerekirse zorluklar da yaratılır.

Ve eğer kişi kendisi için zorluklar yaratıyorsa, ona bunları dayatmaya gerek yoktur. Yani, kendisi kendini ıslah etmenin yollarını arıyorsa ve egoizmini tersine çevirmek için onu tanımlamaya çalışıyorsa, onu dövmeye, iğnelemeye veya ona engeller yaratmaya gerek yoktur.

Bir Kabalist Kendini Büyük Bir Egoist Gibi Hisseder Mi?

Soru: Kabalistlerin kimseye karşı hiçbir şikâyeti yoktur mu? Yani, kendini en büyük egoist olarak mı görür?

Cevap: Kabalist kendini egoist olarak görmez. Kendisinde büyük bir egoizm olduğunu anlar, ancak bunu, ıslah etmesi için kendisine verilmiş bir şey olarak görür. Bununla çalışır ve egonun kendisini kontrol etmesine izin vermez. Egoizm, kişinin onu kontrol edebilmesi için uyanır.

Soru: Bir insanda üç tür egoizm vardır: hayvansal, sosyal ve manevi yani Yaradan’ı kendi iyiliğim için kullanmak istediğimde ortaya çıkan egoizm. Bunların arasındaki fark nedir?

Cevap: Aradaki fark, onların niteliklerinde yatmaktadır. “İyi” bir egoist, egosu tüm seviyelerde genişleyen ve onu mümkün olan her şeyle doldurmaya iten kişidir.

Soru: Bu üç egoizm türünden hangisi ıslah edilmelidir?

Cevap: Onları ıslah etmesi için üst ışığı çekmelisiniz. Tam olarak neyi ıslah edeceği ona bağlıdır. Sonuçta, neyin ıslah edilmesi gerektiğini gerçekten bilmiyorsunuz.

En önemli şey, grupta, onluda aramızdaki bağ aracılığıyla üst ışığı çekmektir. O zaman, sizin belirli egoist niteliklerinizi ıslah etmeye başlar ve oradan, bir sonraki eylemlerinizin ne olması gerektiğini görürsünüz.

Metodu Herkes İçin Basitleştirin

Soru: Geçmişteki Kabalistler metodu herkese indirgemeye çalıştılar mı?

Cevap: Hayır! Bu asla olmadı! Eşiği düşürmek için, sadece bizim zamanımızda, son 100 yılda çok çabaladılar.

Yorum: Ama metodun, egoizmin neredeyse sonuna değecek kadar alçaltılması gerektiğini söylediniz.

Cevabım: Böylece herkes, kesinlikle herkes tarafından anlaşılabilir hale gelir.

En basit egoist seviyede yaşayan bir kişi, Kabala bilgeliğinin dünyanın sırlarını açığa çıkardığını, kaderini anlamasını ve hatta değiştirmesini sağladığını açıkça anlamalıdır.

Gerçekten de, üst ışığı çekerek kaderimizi değiştiririz! Geleceğimizi şekillendiren şey bu değilse ne olabilir?

Bu yüzden, bunun ciddi bir içsel çalışma, doğamızdaki yanlışları ıslah etme çalışmasını içerdiğini yavaş yavaş ortaya koyarken, her insana basit ve doğrudan bir şekilde açıklanması gerekir.

Girişler Uğruna Çıkışlar

Çabanın ölçüsü, giriş ve çıkışların (yükseliş ve düşüşlerin) sayısına göre belirlenir. Şöyle yazıldığı gibi: “Çünkü Siyon’dan, Tora çıkacaktır” (yani düşüşlerden – Yetsiot’tan). Yaradan, insanı yoldan atar; yine de o, inatla çalışmasına geri döner ve devam eder. İlerlemesi tam da bu düşüşlerden, bu çıkışlardan inşa edilir.

Bir düşüş, Yaradan’ın insana haz alma arzusunu eklemesi ve onu yoldan çıkarması demektir. Buna rağmen, insan bu yeni egoist arzuyla birlikte çaresiz kalarak ve gözlerini kapatarak tekrar yola döner: “Boyunduruğa koşulmuş bir öküz gibi, yüke koşulmuş bir eşek gibi.” Böylece sonunda, çalışmalarda ve grupla bağ kurmada yeterli arzu ve çaba ölçüsünü biriktirir ki, artık nerede olduğunu, kiminle uğraştığını ve bu sürece nasıl dahil olabileceğini hissetmeye başlar.

İnsana nasıl egoizm eklendiğini ve onu yoldan çıkardığını ama her şeye rağmen nasıl çalışmalara ve gruba tutunduğunu fark etmeye başlar. Bu tam bir uyuşukluk ve anlayışsızlık halleri kolay olmasa da, kişi yavaş yavaş bilincine döner ve yenilenmiş bir ilham yaşar. Ve sonra, bir kez daha kalbin katılaşması gelir.

İşte bu çıkışların hepsinden Tora ortaya çıkar. İnsan, sürecin tam da böyle olması gerektiğini, asıl önemli olanın Yaradan’a yapışmak olduğunu, bunun için de gruba yapışması gerektiğini anlamaya başlar.

Bütün bu süreç, Pesah Bayramı hikâyesinde, Mısır sürgününde ayrıntılı şekilde anlatılır. Tora tarih veya coğrafyadan bahsetmez; yalnızca insanın manevi gelişiminin temel aşamalarından geçen yolculuğunu anlatır: alma arzusunun, yani başlangıçtaki egoist doğasının hâkimiyetinden, farklı bir doğaya – ihsan etme arzusuna geçişini. Bu, yeni bir niteliğe, manevi dünyaya gerçek bir doğuşu işaret eder.

Bundan sonra yol, artık bu kadar kritik dönüm noktaları içermez. En büyük dönüşüm, egoist niyetten çıkıp ihsan etme niyetine girmektir.

Eşeğinizi Omuzlarınızdan Atın

Bizim yolumuz, haz alma arzusunun gelişimine bağlıdır. Hepimiz tek, birleşik bir arzunun içinde var oluyoruz. Işığın dört safhası, dünyalar, Partzufim ve manevi dereceler onun içine yerleştirilmiştir. Her şey onun içindedir.

Başka bir deyişle, bu arzu bir bileşiktir. Nasıl ki insan bedeni çeşitli organ ve parçalardan oluşuyorsa, bu arzu da birçok bileşenden oluşur.

Arzunun parçaları arasında daha gelişmiş olanlar vardır, daha az gelişmiş olanlar vardır. Ayrıca Aviut dediğimiz bayağılıkları bakımından da farklılık gösterirler. Bunun dışında, bazı parçalar doğaları gereği almaya daha yakındır, bazıları ise ihsan etmeye daha yakındır. Bu tür pek çok derecelendirme vardır. Dolayısıyla, bu büyük arzuyu parçalarına ayırırsak, her biri kendi ayrıntıları ve bileşenleri bakımından benzersiz olduğunu ortaya koyacaktır.

Bu parçalar arasında daha saf, daha az egoist olanlar bulunur ve bunlar ışığa daha yakın oldukları için önce bunlar uyanırlar. Bunlar dünyanın dört bir yanındaki dostlarımızdır. Onlar ihsan etmeye, ışığa, varoluşlarının nedenini keşfetmeye özlem duyarlar.

Onlar özgürlük ararlar. Ve bu dünyadaki yaşamdan özgürlük, ilk olarak şu soruda kendini gösterir: “Ne için yaşıyorum? Bu yaşam bana ne veriyor? Faydası nedir?”

Bu soru, sorunlardan ve acılardan doğar. Ama daha sonra, sebeplerini anlamaya çalışırken, kişi hayatın özünü araştırmaya başlar. Acı ikinci planda kalır; sonuçta, bu konuda ne yapılabilir ki? Artık en önemli şey, varoluşun sırrını açığa çıkarmaktır.

Bu, benim uyandığım ve günlük rutinden ve egoist tatminin peşinden boşuna koşmaktan kurtulmak istediğim anlamına gelir. Artık bir köle gibi haz alma arzuma hizmet etmeye devam edemem. Bu bana ölüm gibi gelir. Her gün, “eşeğimi” sürükleyip, beslemek, sulamak zorundayım, ta ki ölene kadar. O öldüğünde, ben de onun sadık hizmetkârı olarak onunla birlikte öleceğim.

Ama bunun yaşam değil ölüm olduğunu anlamaya başlayanlar, işte onlar ilerlerler. Eşek yemek istiyorsa, onu besleyin. Ama bırakın o sizi taşısın, siz onu taşımayın. Bu yaşam süresince, eşeğinizi beslediğiniz sürece, onu daha yüce bir amaca doğru götürme fırsatınız vardır. Eğer onu omuzlarınızda taşımıyor, üzerine biniyorsanız, işte o zaman insansınız demektir.

Bu, ölüm meleğinden, yalnızca bedensel varoluşla ilgili bitmek bilmez kaygılardan kurtuluşun ilk aşamasıdır. Eğer ona bakman, bir çözüm bulmak içinse, o başka bir meseledir; bu zaten hayatın kendisidir. Zira özünde siz, yaşamın kaynağına doğru bir yol çiziyorsunuz.

Neden Bir Çocuk Yük Hâline Gelir?

Soru: Eskiden insanlar tanışır, aile kurardı. Çocuk sahibi olmak mutluluktu. Size garip bir soru sorayım: Çocuk sahibi olmanın ebeveynler için mutluluğu neydi?

Cevap: Geleceklerini çocukta görmek.

Soru: Peki bu böyle mi olmalı?

Cevap: Evet, elbette. Çocuklar doğmalı ve aile soyunu devam ettirmelidir.

Soru: Bugün bu durum ortadan kalkmış gibi görünüyor. Birdenbire, birçok çift için çocuk bir yük haline geldi. Neden?

Cevap: Egoizmimiz bizi böldü, birbirimizden uzaklaştırdı, herkesi kendi köşesine sıkıştırdı ve hepsi bu.

Soru: Peki egoizmin buna neden ihtiyacı var?

Cevap: İşleyişi bu şekilde. Egoizmimiz, yalnızca kendimize odaklandığımızda ve yalnızca ona hizmet ettiğimizde bundan fayda sağlar.

Yorum: Ve egoizmimiz, bize en yakın ve en değerli olan şeydir; biz ise onun bize yük olduğunu söylüyoruz.

Cevabım: O en yakın ve en değerli olan değildir. Ona yük diyoruz çünkü içimizdeki gerçek “çocuğumuz”la ilgilenmemize engel oluyor!

Soru: Yani bu “ben,” yani egom, en yakın ve en değerli olan mı?

Cevap: Evet.

Yorum: Nerelere geldik! Merak ediyorum, sonra ne olacak?

Cevabım: Daha da kötüleşecek. Herkesin kendi köşesine çekilip kimseyle konuşmak istemediği bir hâle geleceğiz. Hepsi bu! Sadece pizza ve kola ya da başka bir şey sipariş edeceğim.

Soru: Peki sonra ne olacak? Sürekli insanlığı bir çıkmaza doğru sürüklüyoruz.

Cevap: Bu bir çıkmaz. İnsanlık kendi çıkmazını görmeli. Ama bunun gerçekten bir çıkmaz olduğu netleştiğinde, işte o zaman bu çıkmazdan bir uyanış doğacak, böyle devam edemeyeceğimiz anlaşılacak.

Soru: Bundan önce bir uyanış olamayacağını mı düşünüyorsunuz?

Cevap: Hayır, bence bu idraka ulaşmalıyız. Başka bir deyişle, savaşlar, ayaklanmalar, şiddetli patlamalar olmamalı, fakat umutsuzluk ve çıkmazın açık bir farkındalığı olmalı. O zaman düşünmeye başlayacağız: “Ne yapmalıyız?” Ve sonra hatırlayacağız: “Dur, bir zamanlar Kabalistlerden bir şey duymuştum.”

Soru: Evet, rafımda bir kitap var, kaydedilmiş bir video var, vs. Yani bakıp düzeltmeye doğru ilerlemeye başlayacaklar mı?

Cevap: Bundan eminim.

Soru: O hâlde biz de sürekli olarak bunu damlatmalı, raflara, bilgisayarlara koymalı mıyız?

Cevap: Kesinlikle! Başka seçeneğimiz yok.

Soru: Hep aynı sonuçlara varsak bile mi?

Cevap: Fark etmez. Büyüyen ve gelişen küçük bir çocuğunuz varsa, ona ne yapması gerektiğini ve nasıl düzgün davranması gerektiğini söylemeye devam etmek zorundasınız. Onu kendi hâline bırakamazsınız.

Yaradan Benim İçin Savaşıyor

Bizim büyük haz alma arzumuzda bir kıvılcım, ruhun embriyosu vardır. Bu nedenle, Yaradan’dan gelen her şey iki kısma ayrılmalıdır: Biri, “beden” denen, egoizm olan haz alma arzusuna göre hareket eder; diğeri ise, yaratılışın amacı olan, bu noktayı büyütmek ve onu giderek Yaradan’a daha çok benzer hale getirerek manevi merdivenin basamaklarında yükseltmek için, ruha göre hareket eder.

Bu nedenle, günahkârların tökezlediği yerde, erdemliler sevinir ve yükselir. Sonuçta, günahkârlar ve erdemliler, kötü ve iyi eğilimlerdir.

Yaradan için çalışmayan kişi, hayatın zorluklarından dolayı ağlar; diğeriyse bu zorluğu kendisine değil, haz alma arzusu olan egoizmine vurulan bir darbe olarak görür. Dolayısıyla, bunda Yaradan’a yükselmek için bir araç görür. Yaradan onu bu şekilde uyandırır ve egoizmini iptal etmesine, kalbindeki noktaya, üst güce bağlanmasına yardımcı olur.

Hayatınızın her anına bu şekilde yaklaşmalısınız. Yaradan, herkese “engeller” gönderir. Eğer kişi bu nahoş etkilerin, egoist arzusunu ezmek için gönderildiğini anlarsa, sevinir. Çünkü artık bu darbeyi egosuna yönelik olarak değerlendirebilir ve kalbindeki noktayla Yaradan’a tutunmaya ve daha da yükselmeye çalışabilir.

Anlaşılan o ki, tüm engellerimiz, Yaradan’a daha sıkı tutunmak adına, onları doğru bir şekilde aşmak amacıyla çaba göstermemiz için birer çağrıdır. Hoş olmayan duygular, egomuza karşı çalışır; onun varlığını işaret eder ve onu ezmemize yardımcı olur.

Kişinin savaşması gerekmez, sadece Yaradan’ın etkisini ayırt etmeli, olumsuz etkiyi egomuza yönlendirmeli ve olumlu etkiyi ise Yaradan’a bağlanmamıza, kalpteki noktayı yükseltmemize yardımcı olması için kullanmalıyız. Bu nedenle “erdemlilerin geçtiği yerde günahkârlar tökezler.”

Yaradan, bize engeller göndererek zaten bizim için savaşıyor. Kral’ın sarayında savaşılacak düşman yoktur. Sadece yukarıdan gönderilen sorunları egomuza ait olarak değerlendirip, onu daha fazla bastırmaya ve kalpteki noktayı giderek daha çok yükseltmemiz gerekir.

O zaman, Yaradan’ın, Yaradan’ın çalışması denilen, bu işi yaptığını görürüz. Yaradan, bu savaşı yürütüyor ve benim için tamamlayacaktır. O her şeyi yapacak; benim ise her defasında duyarlı olmam ve Yaradan’ın nahoş etkisinin nereye yöneldiğini, nasıl egoma vurduğunu ve kalbimdeki noktayı davet ettiğini doğru bir şekilde belirlemem gerekir.

Kişi kendisini daima ikiye ayırmalıdır: ezilmesi, kullanılmasının durdurulması ve kısıtlanması gereken bir egoist arzu; ve her fırsatta Yaradan ile birleşmeye yönlendirilmesi gereken bir kalpteki nokta.