Category Archives: Doğa

Doğa Bizi Yalnız Bırakmayacak

Soru: Büyük “N” ile “Nature”ın (doğa) Yaradan kavramına eşdeğer olduğunu söylediniz. Bu iki İbranice kelimenin Gematria’sı (sayısal değeri) aynıdır. Yani Yaradan’dan bahsediyoruz, değil mi?

Cevap: Evet.

Yorum: Ve diyorsunuz ki, eğer biz Yaradan ile iyiysek, O da bizimle iyi olacaktır.

Cevabım: Elbette. O’nun emirlerini yerine getirin, O’nun sizinle de aynı şekilde nasıl ilişki kurduğunu göreceksiniz! Emirler, Doğa’nın kanunlarıdır.

Doğa kanunları, bilimden bildiğimiz fizik, matematik vb. değildir. Doğa kanunları, kişinin dünyaya karşı tutumunun seviyesiyle ilgilidir: insanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğu, kişinin cansız, bitkisel ve hayvansal doğayla nasıl ilişki kurduğu, kişinin evrenle, her şeyle nasıl ilişki kurduğuyla ilgilidir. İnsanın Yaradan’a karşı tutumundan kastedilen budur.

Genel olarak, bu sadece sevgi olmalıdır; sizin dışınızdaki her şeye karşı doğru ve içten bir tutum.

Yorum: Yani, zaten kendime karşı sevgim var, bundan kaçış yok.

Cevabım: Bu sizin egoizminizdir.

Soru: Peki ya benim dışımda olanlara, başkalarına olan sevginin var olmadığını mı söylüyorsunuz?

Cevap: Hayır, elbette hayır.

Soru: Ya da belki de yeterli değil?

Cevap: Hayır! Hiç yok.

Soru: İnsan nasıl kendinden çıkıp etrafındaki bir şeyi sevebilir? Kişinin atması gereken adımlar var mıdır? Temelde, Doğa’nın bize açtığı bu savaşa nasıl direneceğimizden veya onu nasıl durduracağımızdan bahsediyoruz. Mümkünse, lütfen somut bir tavsiye verin. İnsan nasıl kendinden çıkıp kendisi dışındaki bir şeyi sevebilir?

Cevap: “Komşunu kendin gibi sev” ifadesi tam olarak bu anlama gelir. Bu, tüm Tora’nın temel ve genel emridir.

Soru: “Komşu” derken başka birini mi kastediyorsunuz?

Cevap: Genel olarak, etrafınızdaki her şeyi ifade eder. Bu sevgiyi kendi içinizde geliştirmeli ve vermeye başlamalısınız. Sadece “bunu biraz daha çok, şunu biraz daha az sev” gibi mantıklı bir şekilde değil. Sevmek! Sevmek, kalbinizin size nasıl ilişki kuracağınızı söylemesi anlamına gelir.

Yorum: İşte sorun tam olarak bu. Kalpten sevmenin ne anlama geldiğini gerçekten anlamıyoruz.

Cevabım: Bunun üzerinde çalışmalısınız. Bu, bir düğmeye basmak gibi değildir. Kendinin dışındaki birini sevmek bütün bir süreçtir.

Soru: Sevmek ne anlama gelir?

Cevap: Sevmek, bir başkasıyla kendinmiş gibi ilişki kurmak demektir. Bundan daha basit ne olabilir ki?

Yorum: Doğru. Ve bu adımı atamayız.

Cevabım: Hayır, nasıl olduğunu bile bilmiyoruz.

Soru: Peki bunu nasıl yapabiliriz?

Cevap: Bilmiyorum. Belki önce bir insanın kendini nasıl sevdiğini anlatan bir film izlemeliyiz ki, başkalarını nasıl sevmem gerektiğini ondan öğrenebileyim.

Soru: Kopyalamayı mı kastediyorsunuz?

Cevap: Evet. Bana bir filmde, kendimi hiçbir filtre olmadan nasıl sevdiğimi gösterin. Ve bundan, başkalarını nasıl sevmem gerektiğini anlayayım ki bu örnek her zaman önümde olsun.

Yorum: Yani, sürekli tatlı, iyi, sıcak, nazik, içten bir şey almayı isteyerek yaşıyorum; başkalarının bana böyle davranmasını istiyorum.

Cevabım: Esas olarak, her zaman haklı olmak istiyorsunuz.

Soru: Birdenbire bunu bir kenara bırakıp “Sen haklısın” mı demem gerekiyor?

Cevap: Evet.

Soru: Bu ciddi bir iş. Doğa o zaman sakinleşecek mi?

Cevap: Elbette sakinleşecek! Çünkü tüm bu olumsuzlukların esas başlatıcısı olan siz, basitçe kendinizi resimden çıkaracaksınız. Doğa bizi ıslah eder ve tam olarak bu farkındalığa götürür.

Soru: Doğa gerçekten böyle midir?

Cevap: Evet. Doğa bize karşılık verir. O dünyayı, bu yeryüzünü, insan ellerine verdi: “İstediğini yap.”

Yorum: Ama özünde, Doğa’nın kendisi veriyor, ihsan ediyor.

Cevabım: Sizin verdiğiniz ve ihsan ettiğiniz ölçüde o da veriyor ve ihsan ediyor.

Yorum: Yani, burada eşittir işareti koyuyorsunuz, eğer ben de ona benzersem her şey yoluna girecek.

Cevabım: İnsan, Yaradan’la eşitliğe gelmelidir. Bu yüzden Doğa bu konuda boyun eğmeyecektir.

Soru: Yani kısacası, Yaradan’a denk olmalıyız, öyle mi?

Cevap: Evet. Başka ne var?

Soru: Ancak bunu nasıl başarabiliriz ki! Doğa, biz buna ulaşana kadar sakinleşmeyecek mi?

Cevap: Hayır! Tam olarak yazılan bu: “Yaradan’ın seviyesine yükselin.”

Yorum: Anlaşıldı. Ama biliyorsunuz, sismologlar bunun durmayacağını, sarsılmaya, sarsılmaya ve sarsılmaya devam edeceğini şimdiden öngörüyorlar. Dünya’nın çekirdeğinde bir şeyler oluyor. Teknik detaylara girmeyeceğim ama giderek daha fazla yerin ciddi şekilde sarsılacağı söyleniyor. Onların söyledikleri bu.

Cevabım: Yaradan, Dünyamızla bir topla oynuyormuş gibi görünüyor.

Soru: Peki, dediğiniz gibi, bu kararı verip Yaradan’a doğru ilerlemeye başlayana kadar bu böyle mi devam edecek?

Cevap: Evet.

Soru: Sadece kararı vermemiz mi gerekiyor? Bizden istenen tek şey bu mu?

Cevap: Anlaşmak! Kabul etmek, hemfikir olmak demektir. Bu, herkesin oybirliğiyle karar alıp eve gittiği bir toplantı gibi değildir. Burada, “Komşunu kendin gibi sev” ilkesine göre yaşamak için tüm insanların oybirliğiyle anlaşması gerekir.

Soru: Bu emirde 613 veya 620 emrin tamamının yer aldığını söyleyebilir miyiz?

Cevap: Elbette.

Everest’ten Daha Yükseğe Nasıl Tırmanılır?

Soru: Birçok insan dünyanın en yüksek zirvelerinden biri olan Everest’i fethetmek istiyor. Everest Dağı’nın deniz seviyesinden yüksekliği 8.848 metreye ulaşıyor. Dağcılar ve bilim adamları, dağın bu yüksek bölgesine “ölüm bölgesi” adını vermişler.

İnsan neden bu ulaşılmaz zirveleri fethetmek için çabalar?

Cevap: Bu bir spor, bir oyundur; başkaları gibi, bunu yapabileceğinizi kendinize kanıtlamaktır. İnsanda, kendini doğanın üstünde konumlandırma arzusu vardır.

Soru: İnsan bir dağı fethetmek, daha yükseğe ulaşmak, daha iyi olmak ve insan gücünün sınırlarını aşabileceğini kendine ve başkalarına kanıtlamak için çabalar. İçsel manevi yükselişinde daha yükseğe çıkmak, daha iyi olmak, zorlukları aşmak ve pes etmemek için ne yapmalıdır?

Cevap: Genel olarak insan, zirveleri fethetmek, doğanın üzerinde olmak, kendi üzerine çıkmak ve en kritik noktada kendini fark etmek ister. Bu bir insan özelliğidir.

Tabii ki, bir hayvan oraya gitmeyecek. O, neyin daha iyi neyin daha kötü olduğunu mükemmel bir şekilde anlar ve her zaman maksimum konfor için çabalar.

İnsan içinse, tam tersine, en yüksek konfor alanı bile, eğer hâlâ kendini bir birey olarak kanıtlama fırsatı varsa, hiçbir şey ifade etmez. Çünkü insanın içinde cansız, bitkisel ve hayvansal doğa seviyeleri vardır; ancak bunların da üstünde, onda bir insan seviyesi bulunur.

Soru: Onu rahatsız eden ve tüm bu tehlikelere iten insan seviye nedir?

Cevap: Doğanın üzerinde olmak ister. Onun içinde insan denen ek bir nokta daha vardır. Ama bu, içindeki hayvanın içinde bulunur. Bu nedenle, içimizdeki insanı geliştirdiğimizde, hayvan acı çekmeye başlar: “Neden evrende beni, hayvanı değil de, benden üstün bir şeyi düşünüyorsun?” Sonra bir çatışmaya gireriz: insan yukarı doğru çabalar ve hayvan ölür.

Eğer insan gerçekten içindeki hayvan seviyesinin üzerine çıkmayı hedefleseydi, okyanusları geçmez, dağ zirvelerine saldırmaz veya denizin derinliklerine inmezdi. Hayatın anlamı bu yerlerde bulunmaz; o, kişinin içsel doğasını ve çevresini fethetmesinde yatar.

Soru: Kabala bakış açısından, doğa seviyesinin üzerine çıkmak ne anlama gelir?

Cevap: Doğa seviyesinin üzerine çıkmak, kişinin egoizminin üzerine yükselmesidir. Çünkü egoizmimiz içimizde üç seviyede mevcuttur: cansız, bitkisel ve onun üzerine yani egoizmin üzerine çıkmak için hayvansal seviye, bu da komşusundan nefret etme koşulundan komşusunu sevme koşuluna geçiş demektir.

Soru: Dış zirveleri veya dış derinlikleri fethetmek neden daha kolaydır?

Cevap: Bu, egoizmin daha da büyük bir yükselişidir, onu daha yükseğe çıkarma arzusudur! Bununla gurur duymak isterim: “Bana bakın! Hayvanım, hiçbir hayvanın tırmanmadığı yere tırmandı ama ben tırmandım!”

Bunda insana dair ne var? Hiçbir şey! Eğer bir araba bunu yapabiliyorsa oraya gitmemin ne anlamı var?

Soru: Büyük bir Aikido topluluğunun başkanıyla görüştünüz. Sohbet sırasında, Kabala’nın insan ile Tanrı arasındaki inanılmaz dikey bağlantıdan bahsettiğini söyledi.

Bir kişinin gelecekte ne olacağını tahmin etmesine yardımcı olan bu bağlantı nedir: bir düellonun sonucu mu, olayların sonucu mu?

Cevap: Bu, kişinin doğasının üzerine çıktığı zamandır. “Ben “imin var olduğu her yönden, bunun açıkça farkında olduğumda, onun üzerine çıkmaya çalıştığım zamandır. Ama bunu yapmak için yukarı tırmanmam ya da aşağı inmem gerekmez. Bunu yapmak için sadece içsel bir potansiyele, kendimden çıkma arzuma ihtiyacım vardır.

Bunu yapmama izin vermesi için doğadan yardım isterim. Bu şekilde, fiziksel olarak yapmaya çalışmak yerine onu aşarım.

Soru: “Ben “in ötesine geçmek ne anlama gelir?

Cevap: Egoizmin ötesine, başkalarından nefret etmekten başkalarını sevmeye geçmektir.

Soru: Birçoğu bunu memnuniyetle karşılıyor. Neden uygulamak istemiyorlar?

Cevap: Bu çok, çok zordur. Doğru bir şekilde uygulamak için sadece bir metod değil, tüm dışsal koşullar gerekir. Bu kolay değildir.

Tıpkı Everest Dağı gibi, birçok insan tırmanmak ister ama çok azı başarılı olur ve hatta birkaç metre kala ölürler.

Ancak ben, egoizm ile sevgi arasındaki potansiyel geçişi, bu engeli kelimenin tam anlamıyla aşabileceğimiz bir insanlık ve doğa koşuluna doğru ilerlediğimizi hissediyorum.

Soru: İhtiyacımız olan şansı ne getirecek?

Cevap: Bu manevi yükselişi aşmamıza ne yardım edecek? Amacın yüceliğinin ifşa olması. Bu, bize yüce ve özel olarak ifşa olacak ve o zaman biz de ona yükselebileceğiz.

Böcekler, Düşüncelerimiz Ve Uyum

Yorum: Birçok böcek türü azalıyor, nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya veya tamamen yok olmuş durumda. Bilim insanları, bu azalmanın felaket boyutunda bir çöküşe yol açabileceğini söylüyor. Böceklerin yok olması; bitkileri, hayvanları ve insanları olumsuz etkiliyor. Hamam böceklerinin, sineklerin ve diğer zararlıların sayısının artacağını yazıyorlar.

Cevabım: Dünya yavaş yavaş tükeniyor.

Yorum: Arılar yok oluyor. Olacak olan kötülüğün temeli bu, diyorlar.

Cevabım: Elbette, zira arılar, bitki dünyasının üreme sürecinde vazgeçilmezdir. Bu bir sorundur.

Soru: Bunu, şu anda yapmaya çalıştıkları gibi, bilimsel yöntemlerle durdurmak mümkün mü?

Cevap: Hayır, bunu yapamazsın. İmkânı yok. Yapay arılar mı üreteceksiniz?

Soru: Yani “robot arıların” veya robotik polinatörlerin işe yarayacağına inanmıyor musunuz?

Cevap: İnsanların milyarlarca dolar yatırdığı hiçbir hileye inanmıyorum. Bunların, insanlığın ahlaki çöküşünü, insanlar arasındaki ilişkilerdeki bozulmayı durdurabileceğine veya insanlığın hayatta kalmasına yardımcı olabileceğine inanmıyorum. İnsanlık, kendini gömdüğü bir koşula doğru ilerliyor.

Tam tersine, tüm bu bilimsel hileler kafamızı karıştırıyor. Eğer bunlar var olmasaydı, uzun zaman önce ne yapmamız gerektiğini sorgulardık.

Soru: Peki umut veriyorlar mı?

Cevap: Evet. Tüm bunları bilime havale ediyoruz ve milyarlarca doları onlara yatırırsak her şeyin yoluna gireceğine inanıyoruz. Onlar bizim için her şeyi yapacaklar ve biz de zafer sarhoşluğuna kapılıp rehavet içinde kalmaya devam edeceğiz. Ama bu işe yaramayacak.

Şunu anlamalıyız ki, yalnızca dünyaya, kendimize ve birbirimize karşı değişmemiz; dünyayı bütünsel hâle getirebilir ve doğanın doğru, bütünsel gelişimi için gerekli olan her şeyi yeniden yerine koyabilir. Doğa kapalı bir sistemdir ve bu sistemdeki bütünlüğü ihlal edersek, kimse bunu telafi edemez.

Soru: Yalnızca eylemlerimizle değil, düşüncelerimizle ihlal etsek bile mi?

Cevap: Elbette! Ama mesele şu ki, hâlâ umut ediyor ve düşünüyoruz: “Seralar inşa edeceğiz. Bir sera milyonlarca hektarlık arazinin yerini alabilir. Ve her şey yoluna girecek. Serada hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Onları polenlemeyi biz yaparız. Bir şekilde hallederiz.”

Yorum: Bu arada, bu tür öneriler var.

Cevabım: Evet, elbette, onları anlıyorum. Ama bu işe yaramayacak! Doğa son derece akıllıca hareket eder. Değişebilmemiz için bizi belli bir noktaya getirmesi gerekiyor. Diyelim ki değiştik! Ama bu sadece bozduğumuz şeyleri düzeltmek anlamına gelmiyor—gerçekten değişmek zorundayız! Ve biz bunu istemiyoruz.

Her şeyi yapıyoruz. Dünyanın dört bir yanına yayılmaya devam ediyoruz, doğayı fethetmeye çalışıyoruz, egomuzu bir şekilde doyurmaya çalışıyoruz ve sonunda kimse mutlu olmuyor.

Yorum: Tüm insanlık, çeşitli çalışmalar yürüten ve bir şeyler icat eden bilim insanlarına, Nobel ödüllülere ve profesörlere saygı duyar. Ama sizinle konuştuğumda, hepsinin çocuklar gibi olduğunu hissediyorum. Asıl meseleyi anlamıyorlar.

Cevabım: Bilimi, yalnızca doğanın bütünlüğünü ve her şeyin kapalı, birbirine bağlı olduğunu görmemizi sağladığı ölçüde kabul ediyorum. Doğanın bütünlüğü ve uyumu duygusu, insan için çok önemlidir. Buna dayanarak, insan da uyum ve bütünleşme için çabalamaya başlar.

Dolayısıyla, bu başarılardan ve sonuçlardan bahsetmeli, bunları bilimden alıp insan toplumuna aktarmalıyız. Diğer tüm bilimsel başarılar, sonunda insana mutluluk getirmeyecektir.

Yorum: Peki, bilimsel olarak bir sonuca varmanın mümkün olduğu fikri tamamen savunulamaz mı?

Cevabım: Bu, sonunda kendinizi değiştirmek zorunda kalacağınız bir koşula yol açacaktır.

Soru: Böceklerin yok olmasını önlemek ve ekolojinin normale dönmesini sağlamak için neler yapılabilir?

Cevap: İnsanlara, her birinin ayrılmaz bir varlık olduğunu ve doğayla doğru etkileşime girmesi gerektiğini anlatmak yeterlidir. Ve sonra, kutsal kitabın dediği gibi, her şeyin, tüm hayvanların, bitkilerin ve cansız doğanın insanı izleyerek uyum içinde olduğunu göreceğiz.  “Kurt ve kuzu barış içinde yaşayacak, küçük bir çocuk onları güdecek.”

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı, Bölüm 3

Yorum: Son zamanlarda meydana gelen doğal afetlerin sayısına bakıldığında, insanların doğaya düzensizlik getirdiğini görüyoruz. Ancak doğayı cansız bir sistem gibi davranmak ve ona sadece “mekanik” zarar verdiğimizi düşünmek yaygın bir kabul görmektedir.

Oysa siz, sorunun kökünün daha üst bir seviyede, insanlar arasındaki yanlış ilişkilerde olduğunu söylüyorsunuz.

Cevabım: Asıl sorun, kendimizi doğanın içinde görmeyi öğrenmektir, genellikle düşündüğümüz gibi dışında değil. Doğaya karşı, içinde yaşadığımız eve karşı sorumluyuz. Düğmelerle dolu bir eve yerleştirildik ama bunların ne işe yaradığını bilmiyoruz. Bir düğmeye basıyoruz ve bir kasırga vuruyorr; başka bir düğmeye basıyoruz ve bir tsunami ya da yangın çıkıyor. Üçüncü düğmeye basıyoruz ve her şey harika oluyor.

Peki, ne yapacağız? İnsanlık, ormanın ortasında küçük bir evde oturan ve nasıl davranacağını bilmeyen çaresiz bir çocuk gibidir. Bunun anlamı, gerçekten özgür olmak için doğru şekilde büyümemiz gerektiğidir.

Bir kişi evinden ayrılıp ormana veya dağlara gittiğinde, “doğanın içine girdiğini” düşünür, ancak bu yanlış bir bakış açısıdır. Sanki evinden çıkıp hayvanların evine adım atıyormuş gibi. Ama doğa da aynı zamanda onların evidir! Doğanın bütünsel sistemini kendimizden ayrı bir şey olarak görmeyi bırakmalıyız.

Doğanın içinde olduğumuzu, onu etkilediğimizi ve onun da bizi etkilediğini ve bu karşılıklı bağın şu anda yanlış olduğunu hissetmemiz gerekiyor. Bu nedenle değişmesi gereken kişi insandır.

Doğanın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeleri, doğa sistemi ile içgüdüsel bir uyum içindedir. İnsan da, tamamen zıt bir doğaya sahip olmasına rağmen, onunla tam bir uyum içinde olmalıdır.

Hayvansal seviyenin üzerine çıkmak istiyorsak, bütünsel bir sistemin içinde olduğumuzu hissetmek ve doğanın cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyeleriyle bütünsel olarak nasıl bağ kuracağımızı öğrenmek için, doğaya karşı bilinçli olarak doğru bir tutum geliştirmeliyiz.

Doğanın geri kalanının işleyişine dayanan aynı ilkelere göre insan sistemini inşa etmekle yükümlüyüz. Bu, hayvansal seviyede gelişimimizi tamamladığımız ve şimdi daha da evrimleşmeye başladığımız için, insan sistemini nasıl yapılandıracağımızı doğadan öğrenmemiz gerektiği anlamına gelir. Ve burada, içsel insan seviyesinde, artık kendimizi tamamlamamız gerekiyor.

Kişinin görevi, doğadan, onunla nasıl bağ kurulacağını öğrenmektir. Doğa bize, tüm unsurlarının birbiriyle bağlantılı olduğunu gösterir. Bu karşılıklı bağlılık tüm seviyelerde belirgindir.

Böylece şu soru ortaya çıkar: Bir insan, çevresini doğru bir şekilde hissedebilecek, karşılıklı alışverişte bulunabilecek, doğayla denge içinde alıp verebilecek şekilde, tıpkı doğanın diğer tüm unsurları gibi, bu sisteme nasıl entegre olabilir? Cansız, bitkisel ve hayvansal seviyeler, içgüdüsel olarak karşılıklı dengeyi korurlar.

Bize, birbirlerini yok edip öldürüyorlar gibi görünebilir, ancak bu sadece bizim egoist bakış açımızdan böyle görünür. Gerçekte, doğanın genel yasasının onlara yüklediği doğru dengeyi içgüdüsel olarak korurlar.

Ancak bu yasa, insanı zorlamaz çünkü biz onu bilinçli olarak uygulamalıyız.

Hayvanlar içgüdüleri tarafından yönlendirilir, ancak insanlar doğa ile dengeye ulaşmak için kendi çabalarını göstermelidir.

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı, Bölüm 2

Soru: İnsanlık, doğada içgüdüsel olarak var olan ama insanoğlunda bulunmayan dengeyi nasıl yaratabilir?

Cevap: İnsanoğlu, doğa ile denge kurma içgüdüsüne sahip değildir. İşte bu yüzden, insana kendi çabalarıyla insan toplumunu inşa etme ve dengeye ulaşmasını sağlayan bağ kurma gücünü ve aklı edinme fırsatı verilir.

Bu nedenle çevre kirliliğiyle mücadele etmek anlamsızdır, zira kirliliğin asıl kaynağı, yeni bir çağa girmiş olan insandır. Eğer insan kendi ıslahıyla ilgilenmezse, doğaya yapılan en küçük müdahale, sadece bir gramlık uygunsuz bir katkı bile, doğanın tüm sistemini dengesizliğe sürükler. İşte şimdi görmeye başladığımız şey budur.

İnsanlık yok olmayacak, ancak son ana kadar her türlü felaket mümkün: doğa bizi denizde boğacak, donduracak, aşırı sıcakta kavuracak ve orman yangınlarında yakacak.

Soru: Amerika Birleşik Devletleri, uzun yıllar boyunca Pasifik Okyanusu’ndaki iki mercan adasında nükleer silah denemeleri yaptı ve bu adalar doğal olarak insan yaşamına elverişsiz hale geldi. Ancak doğa orada başka hiçbir yerde olmadığı kadar olağanüstü bir şekilde gelişti. Bunun sonucunda bilim insanları, insan varlığının neden olduğu zararın, nükleer radyasyonun verdiği zarardan daha büyük olduğu sonucuna vardılar. Bu nasıl olabilir?

Cevap: Doğa, alt seviyelerde kendisine verilen zararı nasıl iyileştireceğini bilir, ancak elbette bunun da bir sınırı vardır. Eğer hasar çok büyükse, değişimler geri döndürülemez hale gelecektir.

Soru: Bir insan, “insan seviyesinde” ne tür bir zarar verir?

Cevap: İnsan, son yüz yıla kadar doğaya hiçbir zarar vermemiştir. İnsanın verdiği tüm zarar, doğayla denge içinde olmaması gerçeğinde yatmaktadır ki bu, doğanın temel unsuru olarak onun yükümlülüğüdür.

Asıl sebep, doğaya verilen mekanik zarar değildir, insanın onu yakması ya da kurutması değildir; ARİ’nin zamanından itibaren, 15. yüzyıldan ya da en azından o dönemi “son nesil” olarak tanımlayan Baal HaSulam’ın zamanından itibaren, kendimizi doğayla dengeye getirmeye başlamış olmamız gerektiği gerçeğidir. Doğanın bütünsel sistemiyle olan tutarsızlığımız – bu dengesizlik – tüm felaketlere neden olan şeydir.

Elbette bu, doğayla dengeye ulaştığımızda onu kirletmemize izin verileceği anlamına gelmez, aksine, doğaya zarar vermek aklımıza bile gelmezdi; içgüdüsel olarak doğru şekilde davranırdık.

Doğa ile dengede olmak, insanlar arasında — düşüncelerde, arzularda ve niyetlerde — iyi ve bütünsel ilişkiler kurmak, insan toplumuna, tüm genel doğaya ve üst sisteme zarar vermemek demektir.

Düşüncelerde bütünsel olmak, doğanın tüm sistemini tek bir organizma olarak algılamak demektir. Ve insanlar arasındaki doğru bağlara uygun olarak, tüm diğer – cansız, bitkisel ve hayvansal – seviyeler yükselir, genel sisteme dahil olur ve insanla birlikte ıslah edilir. O zaman hiçbir felaketler olmayacak ve her şeyde denge sağlanacaktır.

Çok katı bir kural geçerlidir: “Birey ve kolektif eşittir.” Bu, tek bir kişinin, tüm insanlık kadar zarar verebileceği anlamına gelir.

Doğa Koruyucu Perdesini Kaldırmaya Başladı, Bölüm 1

 

Soru: 2017’de Irma Kasırgası, Karayip adaları üzerinde şiddetleniyordu; Atlantik tarihinde o zamana kadarki en güçlü kasırgaydı. Kasırga hızla Florida’ya yaklaşırken, yıkım ve sel tehdidi nedeniyle halkın tahliyesi duyuruldu.

Aynı zamanda, binlerce mil batıda durum tam tersiydi; kuraklık ve yoğun sıcaklar vardı ve bu da büyük orman yangınlarına yol açtı. Doğaya ne oluyor?

Cevap: Herkes çevreyi korumaktan, doğal dengeyi korumak için doğayı olduğu gibi korumamız gerektiğinden bahsediyor. Doğada biri diğerini yutar ve böylece belirli bir denge korunur. İnsan gelip bu dengeyi bozduğunda, bu durum hayvanları ve bitkileri etkilediğinde, dünya bile çatlamaya ve kurumaya başlar.

İnsanlar her zaman doğayı korumamız gerektiğini, sanki insan doğadan ayrıymış ve cansız maddeler, bitkiler ve hayvanlar arasındaki doğru şekli ve dengeyi korumak zorundaymış gibi düşünmüşlerdir. Son 50-60 yıldır çevre korumaya büyük önem verilmiş ve bunun bize iyi bir yaşam sağlayacağına inanılmıştır.

Ancak Kabala bilimi bunun yanlış bir yaklaşım olduğunu söyler. Doğa, tam da kendisiyle dengede olmayan insan yüzünden dengesini kaybeder. Bunun sebebi doğayı kirletmesi, ağaçları yakması, toprağı sürmesi veya su pompalaması değildir.

İnsan aynı zamanda genel ekosistemin bir parçası olmalıdır. İnsanlık, tıpkı doğanın tamamı gibi değişmeli ve bütünleşmeli, ekosistemin cansız, bitkisel, hayvansal ve insan seviyeleri arasında bize tahsis edilen hücreyi işgal etmeli ve doldurmalıdır.

Yani, insanın kendisini düzeltmekten bahsediyoruz. Ama kimse bundan hiç bahsetmedi. Herkes asıl meselenin cansız, bitkisel ve hayvansal doğayı bozmamak olduğunu ve her şeyin yoluna gireceğini düşünüyordu. Tüm çabalar bunun için harcanıyor, tüm kuruluşlar sadece daha az petrol yakmaya ve çevreyi daha az kirletmeye odaklanıyor. Peki ya insan?

Genel doğaya bütünsel bir yaklaşım eksikliğimiz, onun en büyük dengesizliğine kendimiz sebep oluyoruz. Aslında tek sebep insanın doğaya karşı olumsuz tutumu değil, genel sisteme dahil olmayışıdır.

Genel sistemde, bireyin ve genelin eşit olduğunu belirten özel bir yasa vardır. Bu, düzeltilmemiş tek bir bireyin gücünün, yıkıcı eylemlerinin bile değil, içsel tutumunun tüm sistemi mahvetmeye yeteceği anlamına gelir.

Birey ve genel eşittir, hepimizin irademiz dışında kendimizi bulduğu bütünleşik bir sistemde olmanın zor bir koşuludur. Sonuçta, sistemle dengemi bir gram bile bozmak için en ufak bir haksızlık yapmam yeterlidir, ancak sistemin bütünselliği nedeniyle, mikroskobik ihlalimle milyonlarca kat daha fazla zarar üretirim.

Ne de olsa, benim gramım, sistemin her bir unsuruna dahil olanla çarpılır. Dolayısıyla zarar geneldir.

Bireysel ve genelin eşit olduğunun sıfır veya %100 anlamına geldiğini ve ikisinin arasında hiçbir şeyin olamayacağını henüz anlamıyoruz. Fakat doğanın, sistemine gerçek ve bütünsel katılımımızı gizlediği bir şekilde gelişiyoruz.

Bu yüzden doğa üzerinde çok fazla etkimiz yok. Merhametli bir yargıç gibi, bizi gelişim seviyemize göre değerlendiriyor. Doğa bizi korumasaydı, yalnızca kendimizin değil, tüm evrenin tamamen yok olma noktasına ulaşırdık.

Belirli bir koruyucu tampon ancak gizlenerek oluşur. Her konuda yanılıyor olsam da doğa üzerinde çok az etkim var. Ancak doğa, son nesilden başlayarak değişmeye başladı ve bu da bizim de katılımımızı düzeltme zamanımızın geldiğinin bir işareti.

Ne kadar ilerlersek, doğa koruyucu kalkanı, insan ile genel doğa arasındaki tamponu o kadar kaldıracaktır. Ve bilinçte, kalpte, algıda, tüm eylemlerde bütünleşmemiz gerekecek: fiziksel, zihinsel, içsel, birbirimizle ve tüm sistemle ilişkilerimizde, ta ki onunla tam bir uyum sağlayana kadar.

Buna doğayla veya üst güçle birleşmek diyebilirsiniz ve bunu yapmalıyız. Bir sınıfta olduğumuzu anlamamız gerekiyor. Doğa veya Yaradan, bize çok özlü ve hızlı bir şekilde öğretiyor ve öğretecek. Bu, nükleer patlamalar, kasırgalar, yangınlar veya salgın hastalıklar yoluyla olabilir.

Doğanın, insanlığı akla getirmenin birçok yolu vardır; böylece insan, tıpkı cansız, bitkisel ve hayvansal dünya gibi, doğayla dengeli ve tam bir uyum içinde olması gerektiğini anlar.

Kayalar, bitkiler ve hayvanlar doğaya karşı çıkacak zekâya sahip değildir; içgüdülerine göre hareket ederler. Ama biz insanlar, tüm kötülüklerimize rağmen, doğaya aynı seviyede uyum sağlamak için, hayvanların içgüdüsel olarak davrandığı gibi davranmalıyız.

Böyle içgüdülerimiz yoksa bu nasıl mümkün olabilir?! İşte bu yüzden kötülüğümüzü dengelemek için üst güce ihtiyacımız var. Ve üst güç ancak aramızdaki bağ sayesinde ortaya çıkar.

 

 

 

 

Karşılıklı Sorumluluk

Soru: Evrenin genel yasasını (henüz hissetmeden) kanıtlamanın tek yolu, onsuz kendimi kötü hissettiğimi görmek midir?

Cevap: Elbette! Daha fazlasına gerek yok. İnsanlığın birdenbire manevi arayışlara girmesi gerekmiyor. Tüm bunlar son derece pratik, gerçek hayattan şeyler. Kendiniz de görebilirsiniz, kimse başka türlü gelmez.

Soru şu, buna daha erken gelerek kendimizi ne kadar acıdan kurtarabiliriz? Darbelerle bir insana her şeyi yaptırabileceğine dair herhangi bir şüphe var mı? Sorun değil! Belki biz bunu yapmayız, ancak yukarıdan, bu kesinlikle mümkün.

İşte bu yüzden, “Hayatımın anlamı nedir?” diye sormak için yalnızca küçük bir fırsat vardır ve bu sorunun cevabını grup aracılığıyla hemen bulmak gerekir. Eğer cevabı bulamazsak, daha büyük ve daha acı verici bir soru ortaya çıkar, ardından bir diğeri ve bir diğeri daha.

Şimdi soru farklı: Cevabı zaten bilenler, henüz bilmeyen ama acı çekenlere yardım etmekle nasıl yükümlüdür? İşte burada karşılıklı sorumluluk devreye girer. Tüm bunları biliyorsanız, bu bilgiyi yaymak ve diğerlerinin,  “darbelerin” arkasında bir sistem olduğunu, bir kaynağı ve amacı olduğunu, hepsinin kişiyi hayatının üzerine çıkacağı, eylemden niyete geçiş yapacağı ve varoluşun farklı bir boyutuna gireceği bir koşula götürdüğünü daha hızlı anlamalarını sağlamakla yükümlüsünüz.

Ve kişi gerçekten ruhların bulunduğu o boyuta girdiğinde, bu tamamen farklı bir varoluş olacaktır. Kişi kendini Yaradan, üst güç ya da genel yasa olarak adlandırılan o alanla özdeşleştirecek ve orada yaşam ve ölüm olmayacak; orada tamamen farklı değerler var olacak ve her şey farklı olacaktır.