Category Archives: Çocuk

Bir Çocuğa, Her İnsanın Küresel Sistemde Önemli Bir Unsur Olduğunu Öğretin

Soru: Egoist gelişimin son neslinden bir geçiş aşamasında olduğumuzu ve tüm eğitim sisteminin bu şekilde inşa edildiğini defalarca söylediniz. Kabalistik eğitim sistemini nasıl görüyorsunuz?

Cevap: Kabala’nın öğrettiği her şey: kişiyi değiştirme metodu, gerçeklik algısı, irade özgürlüğü, evrenin sistemi, insanların birbirleriyle etkileşimi ve bağı, iletişimimizin iç sistemi vb., Kabalistik eğitimcilerin bulunduğu ciddi dünya merkezlerinden, internet üzerinden aktarılmalıdır. Kabala, tüm evrenin yapısal mekaniği ile ilgilenir.

Ayrıca uzmanlar, evrenin küresel sisteminin açığa çıkarılmasına dayalı olarak öğretilen doğa bilimleriyle ilgili her şeyi, çocuklara doğru bir şekilde öğretmelidir.

Kişiye sürekli olarak tek bir dünya gibi, dünyaların bütün resminin genel bir vizyonu verilir: yeri nerededir, amacı nedir. Ve bu çocuğa açıklandığında, onu hissetmeye ve doğanın güçleriyle ve toplumla birlikte çalışmaya başlar.

Küçük bir adam (ruhun yaşı yoktur), küresel sistemde ne kadar önemli bir unsur olduğunu, örnek alacağı birilerinin olduğunu ve kendisinin idrakini görmeye başlar.

Küçük yaşta, beş, altı ya da on yaşında, her şeyin kendisine anlatılması onu gerçekten büyüler. Herhangi bir ceza veya ödül sistemi yoktur. Kendimizi içinde bulduğumuz, gerçek dünyanın ifşası herkesi büyüler. Bizler böyle inşa edildik. Ve bu nedenle, sistem genel, küresel ve iyi hale gelir.

Umarım yakın zamanda böyle bir ihtiyaca gelir ve bunu yaparız.

“İlerleyen Yolunuzda Oynayın” (Linkedin)

Küçük çocuklar neden hasta olduklarında dahi oynarlar? Yetişkinler nasıl olur da neredeyse hiç oyun oynamazlar? Oyun oynamak gülünecek bir konu değildir; bu gelişmemizde ve büyümemizde tek ve en önemli araçtır. Aslan yavruları av oyunları oynar. Geyik yavruları, “ebeleme oyunu”nun bir çeşidine benzer şekilde zıplar, koşar ve birbirlerini kovalarlar. Her canlı türü, hayatta kalma becerilerini geliştiren oyunlar oynar. Bize önemsiz bir eğlence gibi görünebilir, ancak oyun oynamak gençlerin ve canlı türlerinin hayatta kalması için çok önemlidir.

Çocuklar da oyun oynar ve bu tamamen aynı nedenledir. Çocuklar için hayatta kalma becerilerini öğrenmek, etraflarındaki yetişkinleri taklit etmek anlamına gelir. Bu nedenle çocuklar, ebeveyn, doktor, hasta ve yaşamlarındaki diğer önemli kişiler olma oyunu oynarlar. Onların davranışlarını taklit ederek, daha sonra ihtiyaç duyacakları becerileri öğrenirler.

Bugün hayatımızdaki önemli kişiler, çocukların internetin ortaya çıkmasından önce bildiklerinden çok farklı. Bugün bu önemli kişiler, tanımadığımız, çok uzakta yaşayan ve asla karşılaşmayacağımız insanlar olabilir ve çoğu zaman da öyledir. Ancak bu insanlar kendilerine bir isim yaptıkları ve medya idolleri oldukları için, çocuklar daha önce hayatlarındaki en etkili figürleri taklit ettikleri gibi onları taklit ediyor.

Bir yandan, dünyaya olan bu erişebilirlik, çocukları başka türlü asla karşılaşamayacakları değerlere ve fikirlere maruz bırakıyor. Öte yandan sosyal medya, herkesin herhangi bir içeriği tüketmesini sağladığı ve ebeveynlerin çocuklarının cep telefonlarında ne gördüğünü kontrol edemediği için, çocukları ebeveynlerin izleyemediği olumsuz etkilere açık hale getiriyor.

Çocuklarda olduğu gibi büyüklerde de bu böyledir. Yetişkinlerin oyunları, bilgisayar spor oyunları gibi görünüşte zararsız olsalar bile onları geliştirmezler. Farklı bir amaca hizmet ederler: zaman geçirmek ve zihni uyuşturmak. Bu gelişimin tersidir.

Çocukların düzgün gelişimini ve gençlerin ve yetişkinlerin sürekli gelişimini sağlamak için oynadığımız oyunlara dikkat etmeliyiz. Çocuklar olarak, teknik becerileri geliştirmek için daha fazla teknik oyun öğrenmemiz gerekiyor. Ergenler ve yetişkinler için, oyunlar iletişim becerilerimizi düzeltmek amacıyla insan iletişimi etrafında dönmelidir.

Yalnızca farklı zihniyetler ve farklı bakış açılarıyla iletişim kurmayı ve işbirliği yapmayı öğrendiğimizde, insan toplumu gibi çeşitliliğe sahip bir toplumda başarılı olabiliriz. İnsanların oyun oynamadığı bir toplum durağan bir toplumdur ve günleri sayılıdır. Yaşayan bir toplum, insanların değişip geliştiği bir toplumdur ve bu ancak onları gelişmeye ve büyümeye zorlayan oyunlar oynarlarsa gerçekleşebilir.

Başka kültürlerden ve bakış açılarından insanlarla bağ kurmak için kendimize meydan okumak ve onlarla farklılıkların ötesinde bağ kurmak, oyundaki ortaklarımızı ve bizi zenginleştirir. Şayet hayatta gelişmek, öğrenmek, büyümek, ancak hayatımız boyunca da çocuklar kadar canlı ve hareketli kalmak istiyorsak, oyun oynamayı asla bırakmamalıyız.

 

“Annelik İçgüdünüzü Kaybedebilir Misiniz?” (Quora)

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, annelerin akıllı telefonlar ve dergilerle etkileşiminin anne-çocuk iletişimine zarar verdiğini ve bunun geri dönüşünün de çocuğun gelişimine zarar verdiğini gösteriyor. Araştırmada, sosyal medya ile etkileşim kurmak için telefonlarını kullanan anneler ve ayrıca dergi okuyan anneler, yeni yürümeye başlayan çocuklarıyla (iki ila üç yaş arası), telefonlarında veya dergilerinde olmadıkları zamana göre dört kata kadar daha az zaman harcadılar. Üstelik elinde telefon ve dergi olan anneler, çocuklarının isteklerine daha az yanıt verdiler, sosyal medyalarında olmadıkları zamanlara göre daha düşük kalitede yanıt verdiler ve hatta bazen çocuklarını tamamen görmezden geldiler.

Bağlılığın, sevginin ve ilginin sembolü olan annelerin, küçük çocuklarından çok telefonlarına ve dergilerine daha fazla ilgi gösterdiğini görmek ne anlama geliyor?

Bu, insan egosu büyüdükçe annelik içgüdüsünün nasıl azaldığının ve anne ile çocuk arasındaki doğal bağın nasıl zayıfladığının günümüzden bir örneğidir. Telefonlar ve dergiler bu duruma katkıda bulunuyor, ancak aynı zamanda, anneleri çocuklarından ayırma noktasına gelecek kadar bizi giderek birbirimizden ayıran insan egosunun sürekli büyümesi olan doğal gelişimimizle birlikte ortaya çıkıyor.

Egoist gelişimimizin bir sonucu olarak, günümüzde giderek daha az insan çocuk veya torun sahibi olmak istiyor ve giderek daha fazla insan yalnızca kendi bireysel yaşamlarıyla ilgilenmeye başlıyor. Böylesi bir gelişmenin, birbirimizden giderek artan kopukluk dolu bir yaşamda, hiçbir geçim kaynağı veya tatmin hissetmeyeceğimiz bir çaresizlik ve umutsuzluk durumuna ulaşana kadar ortaya çıkması gerekir.

Ancak, artan çaresizlik ile birlikte, birbirimize karşı artan uzaklığımızın temel nedenini (her birimizin içinde bulunan aşırı şişmiş insan egosu) doğru bir şekilde teşhis etme ve egoist dürtülerimizi “kendimiz” veya bizim “ben” imiz olarak tanımlamayı bırakma fırsatı geliyor. Başka bir deyişle, annelerin annelik içgüdülerini kaybetme noktasına kadar birbirimizden artarak kopmamızın ardındaki egoyu fark ederek, onun taleplerini dinlemeyi ve onunla bizim bir parçamız olarak ilişki kurmayı bırakmalıyız. Ancak o zaman bunu ıslah etmeye başlayabilirdik.

Ego, her an kendi arzularımızın yerine getirilmesini, herkesinkinden daha öncelikli hale getirir. Ego ne kadar büyürse, kendimizi ailelerimizden bile daha fazla düşünmeye sevk eder. Başka bir deyişle, ego kendini sevmektir ve bizi kendi çocuklarımızı, eşlerimizi ve ebeveynlerimizi sevdiğimiz kadar sadece kendimizi sevmeye yönlendirir, öyle ki başka hiç kimseye karşı hiç bir sevgi hissetmediğimiz bir noktaya kadar.

Büyüyen egoyu, hayatımızda bir dizi soruna neden olan bağımsızlığın artmasının temel nedeni olarak teşhis ettikten sonra, herkesle olan ilişkilerimizi sevgi dolu ve ilgili gösteren tutumlarla ilişki kuracak şekilde düzenlemeliyiz. Başka bir deyişle, bağlarımızı daha fazla sevgi, saygı, destek ve teşvikle zenginleştirme ihtiyacının farkındalığını artırarak, toplum üzerine kurduğumuz daha geniş pozitif bağlantı ağı, sevgiyi aile düzeyinde yeniden canlandırmak için bizi olumlu yönde etkilemeye hizmet edecektir. O zaman anneler, yepyeni bir seviyede de olsa, annelik içgüdülerinde bir canlanma yaşayacaklardır: bunlar yalnızca “içgüdüler” olmayacak, annelerin çocuklarına, ailelerine ve akrabalarına daha yakın olmaya yönelik bu yeni dürtüsü, doğada barınan pozitif sevgi ve ihsan etme gücü ile bağ gibi, daha yüksek bilinç düzeyinden bir annelik duygusu edinmesinden ortaya çıkacaktır.

“Çocuklar Neden Savaşların ve Çatışmaların Dışında Bırakılmıyor?” (Quora)

Suriye’de bir mülteci kampında yaşayan 10 yaşındaki Shahid’e bu yıl kendisi için ne dilediği sorulduğunda, “Çadır, bir çadıra sahip olmak” yanıtını verdi. Arap sosyal medyasındaki bu yayın, bir çocuğun hayallerinin bu kadar düşebileceğini izleyen birçok kişiyi derinden sarstı.

Yayın, “Böyle bir dünyaya nasıl geldik?” ve “Neden çocukları savaşlarımızın ve çatışmalarımızın dışında bırakamıyoruz?” gibi soruları gündeme getirdi.

Bu sorunun cevabı basitçe şudur: Ne BM, ne UNESCO ne de başka herhangi bir uluslararası kuruluş veya hükümet, hiçbir büyük oyuncu çocukları bu tür durumların dışında bırakmak istemiyor. Fonlar, insanları dünyanın dört bir yanındaki mülteci kamplarında yaşamaya zorlayan ordulara ve terör örgütlerine veriliyor. BM ve UNRRA gibi görünüşte çocukları korumak için var olan örgütler olsa da, bunların hepsi yalan. Onlar yalnızca politikacıların elindeki oyunculardır.

Suriye, Esad’ın destekçileri ve düşmanları arasında birkaç yıldır sivil huzursuzluk yaşıyor. Büyükler kavga ediyor, öldürüyor, birbirine işkence ediyor ve çocuklar bu durumdan hiçbir şey kazanmıyor. Ayrıca, çatışmalarını ne olursa olsun sürdüren yetişkinler üzerinde çocukların hiçbir etkisi yok. Bu tür çocuklar büyüdüğünde, muhtemelen onlar da çatışmaya katılacaklardır.

Shahid için ne dilerdim diye sorulsa, o zaman ona, kendisinin ve herkesin sadece bir çadırı değil, bir evi olabileceğini ve dünyanın bollukla dolu olduğunu, ancak insan egosunun önümüzde olan bolluğun tadını çıkarmamıza izin vermeden bizi birbirimize düşürdüğünü açıklardım.

Her birimizin, başkaları ve doğa pahasına haz almak istememize neden olan egoist doğamız, bizi çatışmalara götürür ve bize huzur vermez.

Çatışmadan arınmış iyi bir gelecek istiyorsak ve dünyada var olan bolluğun tadını çıkarmak istiyorsak, birbirimize karşı tutumlarımızı yeniden ayarlamamız gerekiyor: egolarımızın bizi çatışmaya sürüklemesine izin vermek yerine, birbirimize daha fazla yaklaşmaya başlamalıyız. Egoist ve bölücü dürtülerimizin üzerindeki pozitif bağımız, hepimizin mükemmel ve verimli bir yaşam sürmemizin anahtarını elinde tutmaktadır.

Sosyal Dışlanmayı Nasıl Önleyebilirim? (Quora)

Okulunda sosyal olarak dışlanan 14 yaşındaki bir kız olan Orphie, birkaç yıl boyunca şiddet gördü ve sonunda bir boykot devriyesinin başı oldu. Boykot devriyesinin amacı, sosyal dışlanmadan zarar gören kişileri desteklemektir. Örneğin devriye, tüm sınıfı ondan uzak duran bir kız çocuğu olan Elian’a doğum günü sürprizi yaptı, ailesi olduklarını ve artık yalnız olmayacağını sıcak sözleriyle hissettirerek onu teselli etti.

Birçok çocuğun ve gencin bu sefil durumu paylaştığı, dünyada kendilerine yer olmadığını hissettikleri bir toplum inşa ettik.

Sosyal dışlanma sorununu hisseden herkese, Orphie’nin grubunun Elian için yaptıkları örneğindeki gibi çalışmalarını ve çocuklara yardım etmenin yanı sıra olguyla ilgili eğitim vermek için benzer çerçevelere yol açmalarını tavsiye ederim. Toplumumuzdaki en önemli güç olmaları için büyümelerini desteklerdim, böylece kimse diğerlerinden daha kötü hissetmez ve nefrete karşı en güçlü silahın sevgi olduğunu gösterirdik. Eğer böyle bir güç yükselirse, o zaman çok daha olumlu bağlar kuran bir topluma doğru ilerlerken, sosyal dışlanmayı önleyebiliriz.

Kimsenin kendini yalnız veya dışlanmış hissetmesine gerek yok. Bunu gerçeğe dönüştürmek için, sadece toplumda karşılıklı desteği geliştirmemiz gerekiyor.

“Mevcut Okul Sistemimizin En Büyük Sorunu Nedir?” (Quora)


Mevcut okul sisteminin, kelimenin tam anlamıyla insanları insana dönüştürmek gibi bir amacı yoktur.

İbranice’de “insan” (“Adam”) kelimesi “benzer” (“Domeh”) kelimesinden gelir ve insan, “en yüksek olana benzeyen” (“Domeh le Elyon”) olarak kabul edilir. Başka bir deyişle, insan olmak, doğuştan gelen egoist doğamıza daha yüksek ve zıt olan özgecil doğa gücüne benzer bir duruma ulaşmak demektir.

Kelimenin tam anlamıyla nasıl insan olunacağını öğrenerek, önce başkalarına zarar vermemek için kendimizi nasıl yönlendireceğimizi öğreniriz ve sonra bölücü dürtülerimizin üzerinde olumlu bağın yüce koşullarına ulaşırız.

O zaman, toplum genelinde olumsuz olayların (artan depresyon, kaygı, yalnızlık ve stresten şiddet, ırkçılık, boşanma ve intihar artışlarına) yol açan doğuştan gelen egoist doğamızın emirlerini takip etmek yerine, başkaları ve doğa pahasına kendi çıkarlarımızı elde etmek isteyen egoist dürtülerimizin üstesinden nasıl geleceğimizi öğrenir ve nasıl gerçekten mutlu olacağımızı keşfederiz.

Toplum içinde birbirimizle nasıl olumlu bir şekilde bağ kuracağımızı bildiğimizde, artan bir saygı, sorumluluk ve dayanışma atmosferi içinde yaşadığımızda ve başkalarına verme, destekleme, teşvik etme ve genel olarak birbirimizle olumlu bağ kurma değerleri hayatımızı doldurduğunda, gerçekten mutlu oluruz.

Bu nedenle, mevcut okul sisteminin en büyük sorunu, çocukları mutluluk, güven, destek ve teşvikle, onların çiçek açan bir toplumla sonuçlanacak içsel potansiyellerini tam olarak gerçekleştirmeye yönelik bir amacının olmamasıdır.

Bu nedenle, eğitim sistemini ve bizi etkileyen her şeyi içeren eğitim ve yetiştirilme tarzımızı, toplumdaki belirli değerler, davranışlar ve örneklerle yeniden yapılandırmamız gerektiği gerçeğiyle karşı karşıyayız. İnsanlara tam potansiyellerine ulaşmaları için rehberlik edecek tek bir neslin bile eğitimini ve yetiştirilmesini değiştirmeyi başarırsak, o zaman yeni, uyumlu ve barışçıl bir dünya için anıtsal bir geçişe tanıklık edeceğiz.

“Amaçsız Bir Hayat Artık Hayat Değildir” (Medium)

“Life Overtakes Me” ile En İyi Kısa Belgesel Konusu dalında Oscar’a aday gösterilen John Haptas ve Kristine Samuelson,  4 Şubat 2020, Beverly Hills, California, ABD’deki Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nde bir resepsiyonda poz veriyor.  REUTERS/ Mario Anzuon

 

Bir öğrencim, İsveç’te yasal statülerindeki belirsizlikler nedeniyle “teslimiyet/vazgeçme sendromu” adı verilen, komaya benzeyen bir hastalığa yakalanan mülteci çocukların hikayesini anlatan “Life Overtakes Me” (Hayatın Tutsakları-Türkçe versiyon adı) filmini izlemiş. Öğrenci, ölüm korkusunun en derin, en ilkel duygu olduğu iddia edilse de, çocukların nasıl olup da yaşam yerine ölümü “seçtiklerini” merak etmiş.

Sanırım öğrencimin yanlış anladığı yer burası: En temel korku ölüm korkusu değil, yaşam korkusu ya da daha doğrusu amaçsız yaşam korkusudur!

Yaşamın kendisinden daha yüksek bir yaşama sebebi olmadan yaşadığımız o dakika, yaşamın altında bir duruma ineriz. Hayvanların böyle soruları yoktur; onlar sadece içgüdülerini takip ettikleri için var olurlar. Dolayısıyla onlar için varoluş yaşamdır.

Öte yandan insanlar, yaptıklarını neden yaptıklarını bilmeye ihtiyaç duyarlar. Aksi takdirde harekete geçme motivasyonları kalmaz ve madde bağımlılığından depresyona, teslimiyet/vazgeçme sendromundan intihara kadar her türlü gerileme olgusu ortaya çıkar. İntihar ve diğer kendine zarar verme davranışlarının insanlarda bu kadar yaygın ve hayvanlarda bu kadar ender olmasının nedeni, insanların bir hedefe, hayatta bir amaca ihtiyacı varken hayvanların buna ihtiyacı olmamasıdır. Amaçsız bir yaşam ölümden daha kötüdür, bu yüzden insanlar ölümü amaçsızlığa tercih ederler.

Bununla birlikte, hayatta hiçbir amacımızın olmadığı duygusu güçlü bir motordur. Her şeyi sorgulamamıza neden olur. İnsanlığın en büyük keşifleri, insanlar hayata cevaplar aradığında yapılmıştır.

Bugün insanlar harika bir hayat sürmek için ihtiyaç duydukları her şeye sahip görünüyorlar, ancak yaşamak için hiçbir nedenleri yok. Bu nedenle hayatın ne için olduğunu merak ediyorlar.

Bu soru, insanın sorabileceği en temel sorudur çünkü cevap içimizde değil, aramızdadır. Varlığımızın sebebi, insanlığı kapsayan ağdaki değerimizdir. Her birimiz bu ağın eşsiz birer parçasıyız ve birimiz eksik olduğunda oluşan boşluğu kimse dolduramaz. Bu ağın gücüne katkımız ne kadar büyük olursa, birey olarak değerimiz de o kadar büyük olur.

Bu nedenle bugün sosyologlar ve psikologlar mutluluğun anahtarının sosyal bağlarımızın niteliği olduğunu keşfediyorlar. Yalnızca olumlu sosyal bağlara sahip olduğumuzda, her birimiz tüm insan ekosisteminin yararına kendi potansiyelini fark ettiğinde, ancak o zaman gerçekten mutlu oluruz ve aynı zamanda topluluklarımıza, ülkelerimize ve dünyaya katkıda bulunuruz.

Ancak her birimiz başkalarını önemsediğinde, üyelerinin halinden memnun ve mutlu olduğu, diğer insanları veya çevreyi sömürmeyen dengeli bir toplum kurabiliriz ve mutluluğumuzu, toplumun ve tüm dünyanın yararına kişisel potansiyelimizi gerçekleştirebileceğimiz yer olan, başkalarıyla aramızdaki bağda buluruz.

Modern Okullaşmanın Sorunu

Yorum: Mevcut eğitim sistemine göre öğretmen bir ders kitabında yazılı olan gerçekleri çocuklara anlatır ve tüm öğrenciler bu gerçekleri tartışılmaz gerçekler olarak kabul etmelidir, fikirlerini açıklamadan, onlar hakkında hiçbir şey tartışmadan, sadece kabul etmeli, hepsi bu.

Cevabım: Modern okulun, bir insandan bir Adam yapmak gibi bir amacı yoktur. İbranice’deki “Adam/İnsan”, “Domeh”-“Yaradan’a benzer” kelimesinden gelen “Adem”dir. Yani, okulların, çocuğu içsel gelişiminde özel bir seviyeye yükseltmek, ruh adı verilen içsel potansiyelinin tam ve mükemmel bir şekilde gerçekleşmesini sağlamak gibi bir amacı yoktur.

Bu kesinlikle söz konusu değil çünkü ne öğrenciler ne de öğretmenleri bu seviye hakkında hiçbir şey bilmiyorlar.

Burada tüm eğitim sistemini ve en önemlisi yetiştirme sistemini yeniden yapılandırmamız gerektiği gerçeğiyle karşı karşıyayız.

 

Çocukları Doyumu Hissetmek İçin Eğitmek

Soru: Okuldaki çocuklar herkesin yeni şeyler aldığını görüyor ve onlar da yeni şeyler almak istiyorlar. Çocukları nasıl eğitebiliriz ve onları tüketim dünyası seviyesinden nasıl yükseltebiliriz?

Cevap: Bu tamamen bizim bir şeye verdiğimiz öneme bağlıdır. Çocukları önceden eğitmeliyiz ve onlarla birlikte çalışmalıyız ki böylelikle hayattaki önemli şeyin içsel nitelikleri olduğunu bileceklerdir. Sonuç olarak, yeni bir bulaşık makinesi almaktan haz almam çünkü onu normalleştiririm ve onu almaktan aldığım hazzı yutarım. Böylece Okuduğum kitaplar veya gördüğüm şeyler gibi para ödemem gerekmeyen şeylerden zevk alabilirim.

Soru: İçsel niteliği nasıl tanımlarsınız, o ne içerir?

Cevap: Genel olarak oyunlar, sporlar ve arkadaşlıklar, parayla satın almayla ilgili olmayan her şey. Bütün bu şeyler insanı alışveriş yapmaktan daha çok tatmin eder.

Soru: Kişinin içsel nitelikleri, o kişinin içsel olarak yeni bir şey satın alma veya alma içsel ihtiyacını tatmin eder mi?

Cevap: Biz izlenimlerden, doyum hissinden yaşıyoruz. Eğer biriyle karşılıklı ilişki içindeysem ve biz birbirimizi sohbet aracılığıyla doldurursak, bir bilgi, bir akıl ediniriz. Biz, birlikte film izleyerek, müzik dinleyerek doyuma geliyoruz. Haz almak için bir objeye para vermek zorunda değilim.

“Çocuklara Hangi Yararlı Şeyler Öğretilmelidir?” (Quora)

Çocuklara öğretilmesi gereken en faydalı şey, bir insandan insan yapmak için hayata karşı bir tutum ve yaklaşımdır.

Çocukların bir hayat felsefeleri, hayata karşı net bir tavırları yoktur ve kendilerini toplumda, birbirlerine karşı nasıl konumlandıracakları, kısacası nasıl insan olacakları hakkında hiçbir fikirleri yoktur. Çocuklar büyüdükçe çok şey değişecektir, ancak değişimler boyunca kendilerine, topluma, ülkelerine ve dünyaya karşı sağlıklı bir tutum geliştirmelidirler.

Tüm insanlarda geliştirmemiz gereken ve küçük yaşlardan itibaren öğrenilmesi arzu edilen temel tutum “Komşunu kendin gibi sev”dir.

Biz, birlikte kendimizi şekillendirmeyi ve başkalarını sevmeyi umut ediyoruz. Bu kişinin bireysel hayatında, toplum hayatında başarının şifresidir ve her zaman için geçerlidir. Ancak bugün, tüm insanlar arasında ortak bir sevgiyi gerçekleştiremezsek, geleceğimizin olmayacağı bir aşamaya geldik.  Birbirimizle karşılıklı olarak düşünceli ve sevgi dolu bir ilişki kurmadan, gelişmiş teknolojiler ve endüstriler kurduk, haliyle inşa ettiğimiz her şey bizim zararımıza çalışmaktadır.

Bu nedenle, çocuklarımızın uyumlu ve barışçıl bir dünyada yaşayabilmeleri, yaşamlarında nasıl mutlu ve başarılı olabileceklerini bilmeleri için öncelikle çocuklarımızdan nasıl insan yapacağımıza odaklanmalıyız.