Category Archives: Birlik

Dostu Haklı Çıkarmak

Soru: İnsan başkalarına bakıp onları kusurlu olarak, alma arzularını ıslah edilmemiş bir biçimde görürken, kendisinde bunu nasıl görmez?

Cevap: İnsan başkalarına bakıp onların hepsinin alma arzusunun içinde olduğunu, kendisinin öyle olmadığını nasıl görür ki?

Rabaş çok basit bir örnek verir: Benim bir çocuğum var, komşunun da bir çocuğu var. Benim çocuğum tatlı, sevimli, akıllı ve usludur. Ona bakarım ve küçük bir adam görürüm. Ama komşunun çocuğuna baktığımda onu kirli, cahil, bakımsız, kaba ve gürültücü olarak görürüm. Neden? Her şey bakış açısındadır.

Benim çocuğum komşunun çocuğundan farklı mı? İkisi de çocuk, aralarında aslında hiçbir fark yok. Fakat kendi çocuğumda iyi olan yarıyı görürüm, komşunun çocuğunda ise kötü olan yarıyı. Yani hem sen hem de dostun aynısınız. Fark şu ki, ben kendimi haklı çıkarabilirim; neden böyle olduğumu bilirim. Ama dost neden böyle? İşte fark burada.

Daha sonra farklı bir şey keşfedeceksiniz: kendinizde olumsuz şeyler görmeye başlayacak, dostunuzda ise olumlu nitelikler göreceksiniz. O zaman onu kıskanmaya başlayacaksınız. Bu iyi bir kıskançlık olacak. Başta bu kötüdür; fakat sonra belki iyiye dönüşür, ona yaklaşmak, ondan öğrenmek ve onun yardımıyla güçlenmek istediğinizde. Siz ona ihsanda bulunacaksınız, o da size karşılık verecek.

Tek Bir Manevi Organizma Olarak Toplum

Soru: Bütünsel bir durumdan söz ettiğimizde toplumdan mı bahsediyoruz, yoksa Kabala’ya göre bu tek bir manevi organizma mıdır?

Cevap: Bu ikisi aslında aynı şeydir. Kendini tek ve ortak bir bütün olarak hissetmeye başlayan bir toplumdan söz ediyoruz. Bu toplumun içinde kolektif bir akıl, kolektif bir duygu, ortak ihtiyaçlar ve her şeye dair ortak bir bakış açısı ortaya çıkar. Yani tüm toplum birleşmiş tek bir bütün hâline gelir ve doğanın tüm seviyelerini tamamen birbirine bağlı olarak hissetmeye başlar.  Kişi bu muazzam doğayı kendi içine dâhil ettiğinde, onu kendi içinde görüp hissettiğinde, bunun programını içselleştirmeye başlar.

Bu programın bir parçası olarak, onu bütünüyle algılamaya başlar. Sanki kendini milyarlarca yıl önce ortaya çıkmış ve gelişimini milyarlarca yıl sonra da gelişimini devam ettiren biri olarak görür; çünkü bütünsel doğanın bu devasa organizmasına dâhil olmaya başlar. İçinde var olduğu tüm güçleri hissetmeye başlar ve bunun nasıl işlediğini, onu nasıl etkilediğini ve kendisinin kaderini ve geleceğini, doğadaki tek aktif unsur olarak, içgüdüsel değil, bilinçli olarak nasıl etkileyebileceğini anlar.

Bununla birlikte kişi bunu ancak doğanın tüm seviyelerine bütünsel bir şekilde dâhil olduğunda edinecektir. O zaman doğanın en yüksek seviyesine, tabiri caizse Yaradan’ın seviyesine yükselir. Aslında ayrı bir Yaradan yoktur; doğanın kendisi Yaradan’dır. Fakat insan böyle bir seviyeye ulaşır.

Soru: Toplum ve organizma farklı şeyler olarak algılandığına göre, toplum kavramını nasıl tanımlayabiliriz? Toplum bazen bir organizmaya benzetilir, ancak bu bir metafor, bir imgedir.

Cevap: Bu kavramlar, tüm unsurların birbirine bağlı olmadığı bir toplumda farklı olarak algılanır. Eğer bir organizma parçalara, kırıklara ayrılmışsa, korkunç bir durumda hasta bir kişi gibi, tüm sistemler dengesizse, o zaman haklısınız. Bugünün toplumunun durumu budur ve biz, tüm sistemlerinin tamamen çözülmesinden, yok olmaktan onu bir şekilde kurtarmaya çalışıyoruz.

Ama tüm sistemler, tıpkı insan vücudu gibi, karşılıklı destek ve dengedeyse, her biri ve hepsi birlikte, işte bu basitçe bütünsel bir toplumdur.

Yorum: Dolayısıyla sosyolojide hâkim olan toplum kavramları arasında net bir çizgi çekmeliyiz. Orada her şey çok basittir: Basit bir toplum, ilkel bir topluluk, bir kabile vardır ve bir de oldukça farklılaşmış olması gereken karmaşık bir toplum vardır.

Cevabım: Bu arada, ilkel topluluklar pratikte bütünsel topluluklardı. Onlar için bu, hayvanlar dünyasında olduğu gibi içgüdüsel bir seviyeye dayanıyordu.

Ama hayvanlar dünyasından farklıyız, egoizm bizde büyüdü. Ve şimdi biz farklı bir seviyede birleşmeye başlıyoruz.

Hayvanlar içgüdüsel olarak bütünsel bir topluluk içinde birleşirler. Doğa, onları genel yasasıyla bir arada tutar. Sonra, hayvansal bedenimizin üzerinde egoizm büyür ve biz, onunla birlikte, onun üzerinde birleşmeye başlamalıyız. Yani egoizm, bize yeni bir birleşme seviyesi verir.

En Gerçek Dil

Kabalistler açıklamaları için neden “dalların dilini” seçtiler?

Diyelim ki ben kök ile dal arasındaki bağı en ilk derecede edindim; bir başkası bunu daha yüksek bir derecede anlıyor, üçüncü bir kişi ise daha da yüksek bir derecede. Bu önemli değildir; dal yine aynı daldır.

Bir çocuk, fişi prize takarsanız oyuncağın çalışacağını bilir. Ben, prizde eve kablolar aracılığıyla gelen elektrik olduğunu bilirim. Teknik olarak daha eğitimli bir kişi ise bir yerlerde bir elektrik santrali olduğunu da bilir, vb. Fakat her birimiz ne kadar anladığımıza ve her birimizin “köke ne kadar derin baktığına” bakılmaksızın, aynı süreçten söz ediyoruz.

Kökler, üst kaynaklarına doğru aynı doğrultuda devam ederler; fakat bizim dünyamızda dal, bir dal olarak kalır. “Dalların dili” gerçekliğin kendisinden alınmıştır; başka bir dil icat etmek imkânsızdır. Zaten buna gerek de yoktur. Ortaya çıkıyor ki bu dil, doğa tarafından, kendi içimizde, aramızda ve Yaradan ile iletişim kurmamız için bizim için hazırlanmıştır.

Musa, Tora adlı kitabında, manevi yükselişin tüm yolunu, her derecede, bu dilde ilk kez tanımlamıştır. Zohar Kitabı, Musa’nın dilini kendi diliyle yorumlar ve tamamlar.

Rabbi Şimon, her insanın geçmek zorunda olduğu aynı derecelerden Musa gibi geçti ve kendi anlatımında dal ile kök arasındaki bağı daha da güçlendirdi. Bu nedenle Zohar, saran ışığı (Or Makif), kökten dala (bize) çekme konusunda bu kadar etkilidir.

Baal Hasulam kök ile dal arasındaki bağı, Kabalisttik tanımları ve üç çizgideki bağı ekleyerek daha ayrıntılı biçimde açıkladı.

Onların hepsi aynı görünen resme ve köklerine dair konuşur, fakat her Kabalist, kök ile dal arasındaki bağın açıklamasını kendi yoluyla ekler. Böylece yükselişin gücünü (yukarıdan inen saran ışığı, Or Makif’i) artırır ve aynı zamanda üst dünyanın derecelerinden geçmemiz bize bir yol açar.

Yaradan Yaratılmış Olanla Birlikte Çalışır

Kişi Mahsom’u geçip artık ihsan etme kaplarına sahip olduğunda, Yaradan ona yeniden ödül ve cezayı ifşa etmeye başlar, buna rağmen kişi, yine de Yaradan ile bağı tercih etmelidir; çünkü o, gerçek yaşamla, onun köküyle bütünleşmek ister.

Daha önce kişi Yaradan’ı, alma kaplarındaki ödül ve cezaya göre yargılarken, şimdi O’nu ihsan etme kaplarındaki ödül ve cezaya göre yargılar. Böylece alma kapları, ihsan etme kaplarıyla birleşir; buna önce çift gizliliği, sonra tek gizliliği ıslah etmek denir. Bu sayede Yaradan, sürekli olarak yaratılmış varlıkla çalışır. Alma arzusu ile olan “oyununda”, Yaradan her seferinde yaratılmış varlığı bu arzunun üzerine yükseltebilir.

Yaradan daha büyük bir alma arzusu verdiğinde, ödül ve ceza kişi için daha büyük görünür ve bunlara dayanarak köke bağlanır. Buna mantık ötesi inançla hareket etmek denir. Böylece kişi, Yaradan’la giderek daha fazla bağ kurar; ta ki tüm alma arzusu harekete geçene kadar—yani ödül ve ceza devasa hale gelir ve ruhun tüm hacmini doldurur.

Sonuç olarak, kişi ödül ve cezayı tamamen fark etmiş olur; tüm bu süreç, Yaradan’a tam olarak bağlanabilmesi içindir.

Yaradan Bizden Neden Gizlidir?

İnsanlığın gelişim süreci boyunca, her insanda alma arzusu giderek büyür ve insanlar, bunun nedenini ifşa etmek zorunda kalacakları bir duruma gelene kadar gittikçe daha fazla acı çekerler; fakat bunu yapamazlar. Acıdan kaçmaya çalışırlar, ancak yapamazlar.

Hem içsel hem de dışsal acılar sistematik bir şekilde gelir, onları her taraftan kuşatır; fakat tüm bu acılar aslında kendi nedenine, Yaradan’a yöneliktir ki böylece insan bu nedeni bulur.

Eğer kişi, doğru eylemler aracılığıyla acıyla nasıl başa çıkacağını bilseydi, haz ya da olumlu koşullara ulaşırdı; kötü eylemler yaptığında ise cezalar alırdı. Böylece ödül ve ceza açıkça ifşa olurdu ve kişi neyin faydalı, neyin faydasız olduğunu ayırt etmeyi öğrenirdi; artık başka hiçbir şeye ihtiyaç duymazdı.

Özümüzün kendisi alma arzusu olduğuna göre, onu belirli eylemler aracılığıyla nasıl dolduracağımızı bilseydik, bu bize yeterdi. Başka hiçbir şeyi sorgulamazdık; çünkü insan ancak kendisini ilgilendiren şeyi, kalbinin arzularına göre sorar.

Ancak Yaradan’ın yönetimi gizlidir ve kişi Mahsom’u geçene kadar bu dünyada ona ifşa olmaz. Kişinin nedene ulaşmasına yardım eden şey tam da bu gizliliktir: Hayattaki tüm durumları ona gönderenin kim olduğu, çünkü insan, sadece acıdan nasıl kurtulacağını değil, bunun neden başına geldiğini, nereden geldiğini ve hangi amaçla gönderildiğini bilmeye yönelik büyük bir arzu geliştirir.

Böylece kişi Yaradan’a ulaşır ve O’nun yüceliğini ifşa etmeye başlar. Bu noktada, Yaradan’ın büyüklüğünün önemi ve “ödül ve ceza” kavramları onun için yer değiştirir. Artık ödül ve cezanın esas olmadığını anlamaya başlar; asıl önemli olanın Yaradan ile bağ içinde olmak olduğunu kavrar.

Bu şekilde kişi, nedenin içine — Yaradan’ın içine — dâhil olur; onunla bütünleşmek ister. Bunu başarabildiği ölçüde, içinde ihsan etme kapları oluşur. İşte buna Mahsom’u geçmek denir.

Çoğu İnsan Neden Her Şeyi Geride Bırakıp Yeni Bir Başlangıç Yapmaktan Korkar?

En başından itibaren bu dünyaya ince bir “ip” ile bağlıyız ve bu dünya bizi çocukluğumuzdan beri baskılar. İçten içe, bir yerlerde özgürlüğün var olduğunu hissederiz; fakat ona doğru tek bir adım atmaya bile cesaret edemeyiz. Neden? Çünkü burada her şey tanıdık. Burada bir evimiz, yemeğimiz, alışkanlıklarımız ve güvenli bir alanımız var. O ipin ötesinde ise bilinmezlik var… ve bilinmezlik, bildiğimiz tüm ızdıraplardan daha çok korkutur bizi.

Özgürleşmek için kendimizi aşmamız gerekir: alışkanlıklarımızı, dünyaya bakışımızı, insanlara yaklaşımımızı, hatta hayat anlayışımızı. Bizi sürekli aşağı çeken o içsel çekim gücünü etkisiz hâle getirmeliyiz.

Evet, bundan gerçekten korkarız; fakat zayıf olduğumuz için değil. Doğamız gereği benmerkezciyiz; başkalarının pahasına kendi çıkarımız için haz almak isteriz. Egoizm ise kökünden sökülmeye kolay kolay izin vermez.

Kabalistler, dünyevi yaşamın bizler üzerinde yarattığı bu çekim gücünün üzerine yükselmemiz gerektiğini söyler. O zaman başka bir dünya, başka bir gerçeklik algısı, bütünüyle farklı bir varoluş görürüz. Peki, bu cesareti nereden bulacağız? Gerekli cesaret, kişisel bir cesaret değildir; yukarıdan, doğanın kendisinden gelir. Bazı ruhlara bu uyanış doğrudan verilir. İnsanlığın geri kalanı ise onların rehberliğinde ilerler; özgürleşmek için gerekli içsel gücü adım adım biriktirerek.

Bu yüzden yol bazen hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Yıllarca deneriz, tekrar ve tekrar… ve yine de hiçbir şey değişmiyormuş gibi görünür. Oysa bu çaba boşa gitmez. Birikir. Her deneme, içimizdeki enerjiye bir miktar daha katkı yaparak manevi birikimimizi artırır. Ta ki bir gün o ip kopana kadar.

Bu süreçte umutsuzluğa kapılmamak mümkün mü? Evet. Öncelikle, başka bir yol olmadığını anlamamız gerekiyor. Umutsuzluğun kendisi, bu fark edişin bir parçasıdır. Gidecek başka bir yer yok ve alternatif bir yol da yok. Eğer kaderimizde bu kurtuluş varsa, yeterli gücü biriktirir ve egodan özgürleşiriz. Fakat bu yazgı henüz oluşmamışsa, bir sonraki uyanış döngüsüne kadar egoya bağlı kalırız. Buna “şans” deriz; çünkü içinde yaşadığımız sistemin tüm yasalarını bilmiyoruz.

İçimizdeki gücü artıran şey nedir? Başkalarıyla iyi bağlar kurma yönünde attığımız her adım. Ayrıca kim olduğumuzu, doğamızı, bizi kuşatan genel doğayı ve kendi doğamızdan nasıl gelişerek evrensel doğayla uyum kurabileceğimizi anlamaya yönelik her çabamız.

Kısacası, bir üst ve kapsamlı varoluş alanına geçişi tek başımıza değil, bir grubun parçası olarak çok daha kolay gerçekleştirebiliriz. Çünkü grup içindeki herkesin özlemi ve müşterek çabası, özgürleşmek için gereken enerjiyi tutan ortak bir kap hâline gelir.

Peki, kendimiz henüz özgürleşmemişken bu sürece nasıl güvenebiliriz? Çünkü özgürleşmediğimiz sürece dünyevi yaşam temelini kaybeder. Hayat, ancak bizi bu ipten kopma noktasına götürdüğü ölçüde anlam taşır.

Özgürleştiğimiz zaman kendimizi nasıl bir alanda buluruz? Kendimizi özgürlüğün içinde, yani egoizmin köleliğinden kurtulmuş olarak buluruz. Burada tüm eylemlerimiz egoisttir; tamamen ip tarafından yönlendirilir ve kontrol edilir. Oradaysa özgür alanın yasalarına göre hareket etmeye başlarız: ihsan etme, sevgi ve bağ yasalarına göre.

Şu anda özgürlüğü tam olarak kavradığımız söylenemez. Biz yalnızca ipin baskısını hissediyor ve bu baskıdan kaçmak istiyoruz. Belki bu ilk başta çocuksu bir dürtü olarak algılanabilir. Fakat gerçek özgürlük acıdan kaçmak değildir; egoizmden kurtulmaktır. Hayatın anlamı da budur: böylesi bir özgürlüğe ulaşmak.

Birey Mi, Grup Mu?

Soru: “Dost satın almak” mümkün mü? Yoksa her bir kişiyle ayrı ayrı çalışmamız mı gerekiyor?

Cevap: Birini veya bir şeyi ayrı ayrı ele almanız ya da kendiniz için üç veya dört kişi seçmeniz gerektiğini düşünmüyorum. Diyelim ki burada birkaç kişiyle çalışıyorum. Örneğin, işyerimde benim departmanımdan birkaç iş arkadaşım var.

Aynı grupta olduğum için onları daha iyi tanıyorum ama bu, onlarla manevi dostlarmış gibi ilişki kurduğum anlamına gelmez.

Manevi dostlarım tamamen farklı olabilir, bana daha fazla ilham verenler, maneviyata yaklaşımları, beni etkileme biçimleri ve çalışmaya olan bağlılıkları ile bana kendi tarzlarında etki edenler olabilir. Belki bu kişi, aynı çalışmayı yapan diğer çalışma dostlarımdan farklıdır; bu, karakterine bağlıdır. Kişinin işini yapma şekline bağlıdır.

Diyelim ki içlerinden biri sabah akşam burada çalışıyor, her şeyi yapıyor ve ben onunla sürekli iletişim halindeyim ama diğerini daha çok takdir ediyorum. Birinin diğeriyle hiçbir ilgisi yok.

Bunu yapma şekli beni etkiliyor gibi görünür; bu benim karakterime, sahip olduğum belirli niteliklere bağlıdır. O beni herkesten daha fazla etkiler. Ne yapabilirim? Durum böyle.

Genel olarak, tek bir kişiye değil, sadece gruba odaklanmalısınız. Bu size gruba daha fazla şey verme fırsatı verecektir.

Yeni Nitelikler Kazanmak Değerli Midir?

Soru: Bir kişinin ilerlemek için bazı niteliklerden yoksun olduğunu hissettiğini varsayalım. Bu nitelikler kazanılabilir mi?

Cevap: Şikâyet edecek bir şey yok. İnsanlar, içlerindeki her şeyin ilerlemeleri için en ideal olacak şekilde yapılandırılmıştır, ne fazla ne eksik. Tam da bu nitelikler, en kötüsü bile olsa, insana yardımcı olur.

Herkesin kendine özgü, olumsuz görünen bir yanı vardır, ama sonunda, bu niteliğin, hatta hatalı gibi görünen şeyin bile en yararlı şey olduğunu göreceksiniz. Sonuçta bu, ruhun güçlerinin bir sonucudur ve bu nitelik olmadan, kişi bunu ıslah edemez.

Yol boyunca ne hissettiğinizin önemi yoktur, tüm bunlar yararlıdır. İlerlemeyi durdurup durdurmadığınızı anlamanız gerekmez, bunu bilemezsiniz. Sizden tek bir şey istenir: seçme özgürlüğünüzün farkına varmak. Yaradan’ın size verdiği güçlerden daha büyük olan ilerleme güçlerini gruptan almak.

İlk başta böyle güçlerimiz yoktur. Bize ilk itici güç verilir ve gerisini gruptan kendimiz elde etmeliyiz. Bunu yapabilirsek ilerleriz, yapamazsak ilerleyemeyiz. Sorun şu ki, çeşitli bilgiler ve hisler ediniriz ve bize bu bir ilerleme gibi gelir. Ama öyle değildir. 20-30 yıl boyunca böyle devam edebiliriz ama gruptan ek kuvvet almazsak hiç ilerleme olmaz.

Her Şey Dua İle Edinilir

Birçok Kabalistik kaynakta, manevi olanın ancak dua gücüyle edineceği söylenir. Dünyadaki çoğu insan, duanın ne olduğunu anladığını düşünür, ancak gerçekte durum bundan çok uzaktır.

Kabala biliminde şunu öğreniriz:

Görün ki, bütün oluşacaklar oluşmadan ve yaratılanlar yaratılmadan önce, Üst Işık tüm var oluşu doldurmuştu. Ve hiçbir boşluk yoktu. (Ari, Hayat Ağacı)

Üst ışık (ifşa olmamış formunda Yaradan) yoktan yarattığı arzuyu doldurdu. “Yoktan var olma” tam olarak yaratma eylemidir.

Sonra Yaradan, bu arzuyu değiştirmeye ve dönüştürmeye başladı, böylece daha sonra bağımsız bir yaratılan oluşturulabilecek bir şeye dönüştü. Arzu birçok parçaya bölünene kadar üzerinde çeşitli eylemler gerçekleştirdi; Kabala’da buna ortak ruhun (Adem) parçalanması denir.

Bu ortak ruhun parçaları, her biri bir nokta haline gelene kadar giderek daha fazla bölündü; bu nokta, içimizde tutuşan ve Yaradan’a olan özlemimizi hissettiğimiz kalpteki noktadır.

İlk başta bu his bilinçsizce ortaya çıkar. Nereden geldiğini veya neden bize huzur vermediğini bilmeyiz, ama bu bizi Kabalistik bir gruba götürür. Manevi yolumuz böyle başlar.

Grupta çalışırken, yaratılışın doğasında egoizmden başka bir malzeme olmadığını anlamaya başlarız, çünkü şöyle denir: “Kötü eğilimi ben yarattım ve ıslahı için Tora’yı verdim.” Egoizm, Yaradan tarafından kasıtlı olarak yaratılmıştır, böylece kişi kendini ona kaptırabilir, onu yanına alabilir ve sonra onu ıslah ederek Yaradan’a yükselebilir.

Bu nedenle, bizim görevimiz içimizdeki egoizmi ortaya çıkarmak ve onu “arzu” (Hisaron) olarak adlandırılan doğru şekline getirmektir.

Mesele şu ki, dünyevi arzulara daldığımızda, manevi sistemi etkilemiyoruz, onun içinde değiliz. Ancak, Adem’ın manevi sistemine entegre olmak, onun parçalarıyla birleşmek için yönlendirilen, doğru şekilde oluşturulmuş bir arzu, onu etkiler ve buna “dua” denir, yani bu, yaratılışın genel sistemi içinde bağ kurmak ve doğru şekilde işlev görmek için yapılan bir istektir.

Bu nedenle, her şeyin sadece dua yoluyla, kişinin arzusunun doğru şekilde oluşturulmasıyla elde edildiği söylenir.

Engellere Rağmen

Soru: Dışarıdaki Yaradan’ın bir tür mantık, yasalar olduğu ve içindeki Yaradan’ın bir tür duygu olduğu söylenebilir mi? Ve bu iki ilke birleştiğinde, Yaradan ile bir bağ mı oluşur?

Cevap: Elbette, o anda size nasıl görünüyorsa öyle söyleyebilirsiniz; ancak Yaradan, her birimizin içinde ve hepimizin arasında birlikte etki eden tek bir güçtür.

Yaradan hakkında söylenecek çok fazla şey yok, çünkü bu “öz” kesinlikle her şeyi kapsar. Ve şimdi size söylediklerim, duyduklarınız ve düşündükleriniz bile doğanın bu gücünden geliyor.

Bunun dışında, pratikte hiçbir şey yok. Biz onun içindeyiz, onun parçalarıyız. O’nu hissetmeyelim ve bu koşuldan O’nu ifşa edebilelim diye bize belirli bir körlük, düşünce ve duygularımızda bir kısıtlama verilmiştir. Sonra, tabiri caizse, var olmaya başlarım.

Ben varım ve engin bir dünya var. Bu dünyanın tamamını, Yaradan’ın benimle ilişkili bir tezahürü olarak algılıyorum. Bu şekilde, bu dünyanın — yani Yaradan’ın, bu evrensel ve her yerde hazır bulunan gücün — algısına kendimi ayarlamaya çalışıyorum. Kendimi bu şekilde ayarladığımda, birdenbire bu güce, Yaradan’a uyum sağlayacak şekilde değiştiğimi hissetmeye başlıyorum. İşte tam olarak ulaşmamız gereken durum budur.

Yaratılışın amacı, Yaradan’a benzerliğe ulaşmaktır. O, Kendisiyle bizim aramıza tüm engelleri koymasına rağmen, O’nu var olan tek Bir olarak, tüm evreni dolduran olarak ifşa ettiğimde, bu durumda O’nunla birleşirim. Ama Yaradan’ın birliği aynı zamanda bu nedenle ihlal edilmez.

Ve O’nun, bizim O’ndan ayrılığımız gibi olağanüstü bir niteliği yaratmış olması, yalnızca O’nu sanki dışarıdan, sanki bir mesafeden anlayabilmemiz, hissedebilmemiz ve ifşa edebilmemiz içindir.