Devamı Olmayan Koşul

Lut’un, Sodom’dan ayrılırken arkasına bakıp tuzdan bir sütuna dönüşen karısı hakkında iyi bilinen bir dini hikayesi vardır. Bu, geçmiş durumlara bakıp onlara geri dönmek istemememiz gerektiği, yoksa tuzdan bir sütununa dönüşeceğimiz anlamına gelir.

Mısır’dan çıkış gibi diğer manevi durumları öğrendiğimizde, kişinin bunlardan nasıl çıkabileceğini anlayabiliriz.  Ama “Sodom” koşulundan çıkmanın bir yolu yoktur çünkü kimseyle bir şey değiş tokuş etmiyorsunuz, iletişim kurmuyorsunuz, almıyorsunuz, vermiyorsunuz. Burada hiçbir şey yok! Gerçekten tuzdan bir sütuna yani bozulmayan bir malzemeye dönüşüyorsun.

Kendinizi bu durum içinde muhafaza ediyorsunuz ve bu yüzden herhangi bir devamı yoktur.

İsrail Evinin Kölesi Olmak

Soru: İsrail evinin kölesi olmak ne anlama gelir?

Cevap: Kendinizi ihsan etme ve sevgi niteliğine tabi kılmak anlamına gelir. Ev bir kaptır (Kli) ve İsrail (“Yashar Kel”) “ Yaradan’a doğru” anlamına gelir.

Soru: Bir kişinin Yaradan’a bir şey yapmasını talimat vermesi ne anlama gelir?

Cevap: Bazen bu olabilir çünkü Yaradan öyle ister. “Oğullarım Beni yendi.” dendiği gibi. Eğer kişi kendisi, kendi çabalarıyla, yaratılış amacı için, ıslah için çabalarsa ve kendisinden mümkün olan her şeyi eklerse, o zaman bu şekilde anlaşılır.

İstikrarlı Bir Temel Üzerinde Üç Nokta

Yorum: Zulmün iyi bir nitelik olmadığını ve zulmün üzerine kurulu bir toplumun ayakta kalamayacağını söylediniz. Doğanın en kalıcı özelliği merhamettir. Ancak, başkalarına yardım ederek onlara yardım etmeyeceğimizi ve hiçbir şeyi düzeltmeyeceğimizi söylüyorsunuz. Burada belirli bir çelişki var.

Benim cevabım: Bunda özel bir çelişki görmüyorum. Başkalarına yardım etmek ne anlama geliyor? Birine bir şey verirsek, ona gerçekten yardım ediyor muyuz? Sorun bu.

Merhamet edip, diyelim ki bir katili veya hırsızı serbest bırakırsak, herhangi bir merhamet eylemi yapmıyoruz ve hatta belki de dünyaya onarılamaz zararlar veririz.

Her zaman sorunun daha derin özünü ve eylemlerimizi ima ederim. Merhamet niteliği, dünyayı ıslah edebileceğiniz nitelik değildir. Dünya genellikle sağ ve sol, merhamet niteliği ve yargı niteliği olan iki çizgiyi yan yana koyduğumuzda orta çizgi olarak adlandırılan şeyle ıslah edilir ve bunlar birlikte Yaradan’ın benzerliğine yönlendirilebilirler.

Her bir eylemi, her bir niteliği, her bir fikri, doğru seviyeye, sağlam bir temele yükseltmek için üç noktaya, “bir masanın üç ayağına” ihtiyacımız var. Bu minimumdur.

“Üç bacağın” özü aşağıdaki gibidir. Bize ihsan etme niteliği ve alma niteliği verilmiştir ve bu iki niteliği doğru bir şekilde uygulamalıyız. Birbirlerine karşı nasıl doğru bir şekilde yan yana konulabilirler? Nerede daha fazla merhamet olmalı ve yargının, kısıtlamanın nitelikleri nerededir? Dövmek ya da dövmemek, idam etmek ya da affetmek? Bunun için mutlaka Yaradan’ı ifşa etmeliyiz.

Her iki niteliği de birleştirip Yaradan’a yönlendirdiğimizde, onları içsel olarak nasıl doğru bir şekilde yan yana koyabileceğimiz konusunda O bize açık bir kılavuz verir. Ve o zaman bizler gelişiriz.

Yani üç noktaya ihtiyacımız var: iki sözde melek, iki kuvvet, alma ve ihsan etme ve onlar içimizdedir. Ama en önemlisi, üçüncü noktaya, Yaradan’ın ifşasına ihtiyacımız vardır.

Bu nedenle, Kabala bilgeliği bize sadece O’nu anlayabilmemiz için verilmiştir. Fakat O, kişiye yalnızca, Yaradan’a benzerliğini içsel olarak O’ndan nasıl gerçekleştireceğine dair bir örnek almak istediği ölçüde ifşa edilir.

“Egoizm Demokrasiyi Yıkacak” (Linkedin)

Son yıllarda belki de en çok göze çarpan olgulardan biri, halkın yetkililere olan güveninin sarsılmasıdır. İster Covid kısıtlamalarına karşı gösteriler, ister ekonomik reformlara karşı protestolar, isterse eğitimden göçe ve savunmaya kadar herhangi bir konuda politikalara karşı isyanlar olsun, halk demokratik ülkelerde seçilmiş yetkililere olan güvenini kaybediyor. Sorun şu ki, en bencil ve sömürücü olanlar en üst konumlara ulaşıyor ve insanlar buna kör değil. Biz ilişkilerimizin istismarcı doğasını ıslah edinceye kadar, tamamen dağılıncaya ve savaş ve şiddet yerini devralıncaya kadar, rejimler giderek daha fazla yozlaşacaktır.

Çağdaş demokrasi, 17. yüzyıldan itibaren parlamentoların oluşmaya başlaması ve krallar ile din adamlarının iktidarı seçilmiş organlara devretmeye başlamasıyla şekillenmeye başladı. Demokrasi, demokratik ülkelerin dünyayı Almanya, İtalya ve Japonya’daki despotlardan kurtardığı iki dünya savaşından sonra en yüksek konumuna ulaştı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, ilk hükümetler arası örgüt, asıl görevi dünya barışını korumak olan ve adını daha sonra Birleşmiş Milletler olarak değiştiren Milletler Cemiyeti ortaya çıktı.

Ancak ne demokrasi ne de Birleşmiş Milletler verdikleri sözleri tutmadı. Demokrasi, bir süreliğine bize sanki öyleymiş gibi hissettirmesine rağmen gerçek bir ifade özgürlüğü sağlamadı ve dünya barışını koruma, hatta ilerletme konusuna gelince BM tamamen başarısız oldu.

Daha da kötüsü, son yıllarda hızlanan ve hala da devam eden bir eğilim olarak, insanlık giderek daha bencil hale geldi. Günümüz insanı o kadar bencildir ki, onları sadece birkaç on yıl önce kullanılan standartlarla test ederseniz, narsistler olarak “nitelendirilecekler”.

Biz narsist olduğumuz için, narsistleri alıp ülkelerimizin başına koyuyoruz. İhtiyaçlarımızı karşılayacak insanları seçmek yerine, en “açık” toplumlarımızı yönetmesi için en egoist insanları seçiyoruz. Son zamanlarda, liderlerin bencilliği onları o kadar yozlaştırdı ki, insanlar artık bunu görmezden gelemezler. Sonunda insanlar uyanıyor ve kızgınlar.

Bir yandan, vatandaşların hükümetlere karşı artan kızgınlığı, insanların liderlerimizin bizi iyi bir yere götürmediğinin farkına vardığını gösteren iyi bir işarettir. Öte yandan, toplumsal gerilimlerin değişkenliği, doğası ve sonucu herkesin tahmin edebileceği yoğun şiddet patlamalarına yol açabileceğinden, bu tehlikeli bir durumdur.

Artan narsisizmden kaynaklanan bir diğer tehlike de, hükümet bize tam olarak istediğimizi vermedikçe, onun meşruiyetini kabul edemeyiz. Demokrasi, azınlıkların ihtiyaçları göz önünde bulundurularak, çoğunluğun yönetimi üzerine kuruludur. Kendi yönetimi altında, azınlıkların sürekli olarak altüst ettiği bir durumu ihtiva etmek için kurulmamıştır. Artan istikrarsızlık iki sonuçtan birine yol açabilir: anarşi veya savaş. İkisi de hoş karşılanmaz.

Kaçınılmaz bir kıyamet senaryosu gibi görünen şeyi önlemek için, özgür toplumların çözülmesinin temel nedenini ele almamız gerekiyor: insan egoizmi. Bunu ancak işbirliği yapmanın ve birbirimize karşı düşünceli olmanın kendi yararımıza olduğunu göstererek, egoizmimize hitap edersek yapabiliriz.

Mevcut gerçeklik, diğer birçok insanı etkilemeden hareket edemeyeceğimizi çok iyi gösteriyor. Hemen hemen her ürünün üretiminde veya tedarik zincirinde herhangi bir gecikme, anında dünya çapında ekonomileri engelleyen ve dünya çapında milyarlarca insanın hayatını bozan gecikmelere neden oluyor.

Bunu idrak etseydik ve bu idrake göre hareket etseydik, bambaşka bir dünya yaratırdık. Totaliter rejimler hakkında endişelenmemize gerek yok, çünkü başkalarının özgürlüğünü inkar etmek, kendi özgürlüğümüzü inkar etmekle aynı anlama gelir.

Karşılıklı bağımlılık yakınlık yaratır. İnsanlar birbirlerine sempati duyduklarında, sadece duygusal düzeyde değil, aynı zamanda fiziksel ve maddi düzeyde de birbirleriyle ilgilenmeye başlarlar.

İnsanlık her şeyin bolluğunu üretir. Şayet birbirimizi önemseseydik ve bunun böyle olmasını isteseydik, dünyadaki her bir insan tatmin olabilirdi.

Bu nedenle, başkalarının egolarını boğmaya çalışmak veya (daha kötüsü) sahte gülümsemeler perdesi altında kötülüğümüzü arkamızda bıçaklarla saklamaya çalışmak yerine, bencil eğilimlerimizi ortak faydamız için kullanmalıyız. Her birimizin, hepimize bağımlı olduğunu fark edersek, her birimizin tatminkar ve mutlu olmasını sağlamak için egolarımız bize ne yapmamız gerektiğini söyleyecektir.

Hangi Dua Cevaplanır?

Dua asla cevaplanmamalıdır: eğer öyle olursa dua olmaktan çıkar ve yazışma haline gelir (Oscar Wilde).

Cevabım: Temel olarak, dua, onun ifadelerinden birinden ikinciye, sonra üçüncüye akmalıdır ve böylece Yaradan onun içinde kıyafetlenmeye hazır olacak bir forma gelene kadar devam etmelidir. O zaman her şey dengeye gelecektir.

Soru: “Yaradan içinde kıyafetlenir” ne anlama geliyor?

Cevap: Dua, hayatım boyunca, yaşadığım her şey aracılığıyla, onun kaynağına Yaradan’a olan davranışımdır; hayatla ve onun aracılığıyla hayatın kaynağıyla olan en derin ve genel ilişkimi ifade eder. Bu gerçek bir duadır.

Soru: Onu ben mi inşa ediyorum yoksa bilinçsizce içimde mi doğuyor?

Cevap: O yavaş yavaş şekillenir.

Soru: Bu, onu basitçe oluşturamayacağım anlamına mı geliyor? Bu duayı hayatım mı oluşturuyor?

Cevap: Elbette. Bu bir felsefe değildir.

Soru: Bütün hayatım onda mı birikir?

Cevap: Hepsi. Kişi tüm hayatı boyunca dualar oluşturur.

Soru: Cevaplanacak gerçek bir duayı yükseltmek için hayatımı nasıl yaşamalıyım?

Cevap: Kalbinizi açmaya çalışmalısınız, içinde duanın ne olduğunu ve nasıl çıktığını göreceksiniz. Ama bunu gerçekten bu şekilde yapmalısınız. Aksi halde dua olmaz.

Soru: “Kalp” derken ne demek istiyorsunuz?

Cevap: En derin arzularınızı ve hayallerinizi kastediyorum ama daha da iyisi, hayattan taleplerinizi.

Soru: Bütün bu imkansız arzular nelerdir?

Cevap: Onlarla birlikte Yaradan’a gelmek istediğiniz anlamına gelir. Ve O’nun bunları neden yerine getirmediğini size açıklamasını istersiniz.

Soru: İmkansız arzularımdan hangisi cevaplanacaktır?

Cevap: Sadece biri; eğer bir şeyi arzuladıysanız, bu arzuların Yaradan tarafından yerine getirilmesini bekliyor muydunuz? Aslında istediğin bu değildi! Aksine, onları yerine getirecek Yaradan’ı arzu ettiniz. Bu onların yerine getirilmesi olacaktır.

Yani ne ve nasıl olursa olsun parayı, mutluluğu, şöhreti, şansı arzulamadınız ama Yaradan’ın bunu yapmasını beklediniz çünkü O’nun arzularınızı yerine getirmesini istediniz ve sadece bu sizi tatmin edecekti. Başka hiçbir şeye ihtiyacınız yok! Sadece O! Onu bir damlayla doldursa bile yeter çünkü bunu O yaptı!

Daha Yüksek Olan Doğaya Benzer Hale Gelin

Soru: Kısıtlama tek seferlik bir hareket mi yoksa her seferinde mi yapılmalı?

Cevap: Sürekli yapılmalıdır, koşullara bağlı olarak her seferinde farklıdır. Kabalist’e bazı hazlar gelir ve aynı zamanda o, dünyamıza bir ışık iletkeni olduğu için bunları kullanıp kullanamayacağını sürekli hesaplar.

Soru: Bir Kabaliste gelen şeyler nedir?

Cevap: Diyelim ki her gün bir milyon dolar alıyorsun.

Yorum: Ama bu gerçekçi değil. Günlük bir milyon dolar alsaydım, elbette hesaplamalar yapardım.

Cevabım: Yapardın, şayet alamayacak olsaydın.

Soru: Bir Kabalist’e sürekli olarak yukarıdan bu tür teklifler mi verilir? İlginç bir hayat olduğu anlaşılıyor!

Cevap: “İlginç” ile ne kastediyorsun? Ortaya çıkan şudur ki hayatı sürekli bir gerilim içindedir ve doğru davranması gerekir.

Bulunduğunuz seviyede, dünyayı ıslah etme arzunuzu gerçekleştirmenizi sağlayacak koşulları yaratmaya başlayın. Ve o zaman size nasıl daha büyük güçlerin ve bilginin geleceğini göreceksiniz. Ve sonra, belki de milyonlarca dolar. Her şey onları ne kadar doğru uygulayabildiğinize bağlıdır.

Soru: Burada elbette en önemli şeyi, amacı anlamanız gerekiyor: Ne uğruna bunu yerine getiriyorum?

Cevap: Bu, tüm dünyada, tüm doğada sadece ihsan etme ve sevginin üst gücü adına olmalıdır.

Soru: Bunun basit bir hesaplamadan farkı nedir? Ben doğa tarafından öyle yaratıldım ki, karar veren otomatik bir programım var ve ben bununla hemfikirim. Ve burada, dediğiniz gibi, düşünmeniz, biraz çaba sarf etmeniz gerekiyor. Ne için?

Cevap: Eğer iradeli çabanızla daha yüksek doğaya, Yaradan’a benzemek istiyorsanız, ona nasıl benzeyeceğinizi araştırmalısınız. Ve bu güç gibi olmak, iyilik yapmak demektir.

Soru: Evet, ama bir insanda bunun için bir tür eğilim olmalı. Neden bu güç gibi olayım ki? Özellikle bunun sevgi ve ihsan etme gücü olduğunu ve benim için bundan bana hiçbir şey gelmeyeceğini söylerseniz.

Cevap: Bundan bir şey elde edemeyeceksiniz ve bunun için hiçbir şey almayacaksın.

Soru: O zaman neden?

Cevap: Yaradan gibi olmak için. Aksi takdirde, ücret karşılığında çalışmak istersin. Bu işe yaramayacak.

Doğa içimize güçler, arzular koydu ve onlar bizi buna götürecek. Ancak düşüncelerimizle, bunu düşünerek bu dönüşümü hızlandırabiliriz. Ve gerçekçi görünmese de, başka seçenek yok. Herkes buna gelecek.

 

Birinci Kısıtlama ile İkinci Kısıtlama Arasındaki Fark

Soru: İkinci kısıtlama (Tzimtzum Bet) açıklanırken materyali çalışmakta neden güçlük çekiyoruz?

Cevap: Çünkü ilk kısıtlama, bizde doğal olarak bulunan egoist alma arzusu üzerine yapılır.

Ve ikinci kısıtlamada, ne üzerinde çalıştığı tam olarak belli değildir. Alma için hiçbir fırsatın olmadığı gerçeğiyle, sadece hiçbir alım olmaksızın ihsan etme niteliği gibi olmak için çalışır.

Yani, ben aldığım anda bu ilk fırsat vardır ve niyetim O’na haz vermek için Veren’in uğruna almaktır. Ve ikincisi, O’nu memnun etmek için alamadığım için, almadığım zamandır.

Soru: Örnek verebilir misiniz? Diyelim ki birkaç milyon dolarım var ve hiç kullanmıyorum çünkü onları kendim için kullanacağımı ve üst güçle bağ kurmayacağımı anlıyorum ve onunla temas halinde olmak benim için önemli. Bu ilk durumdur.

İkinci durum, örneğin bir 100.000 doları kendim için değil, başkaları için kullanabileceğime karar verdiğim zamandır. Ve sonra bu fırsatı başkalarının iyiliği için kullandığım ölçüde Yaradan’a bağlanırım. Bu doğru mu?

Cevap: Evet. Ama bu ikinci kısıtlama değildir. Sadece sahip olduğun kaynakları kullanmaktır.

Eğer bir Masah‘ınız yoksa ve kendinizi sadece almaktan engelleyebiliyorsanız, buna ilk kısıtlama denir. Buna ek olarak, başkaları uğruna kendinizi tamamlama fırsatınız varsa, örneğin, başkalarına aktarmak için 100.000 $ karşılığında bir şey almak ama kendiniz için hiçbir şey almamak gibi, o zaman bu zaten ilk kısıtlamanın üzerinde güç kullanılması demektir.

Ve ikinci seçeneği gerçekleştiremezseniz, o zaman belki de almadan, kendinizi başkaları gibi yapma fırsatınız vardır. Ama bunlar tamamen manevi kavramlardır ve o zaman başkaları gibi olursunuz, almazsınız.

Soru: Peki, dünyamızdaki ikinci kısıtlamaya bazı örnekler verebilir misiniz?

Cevap: Evet. Birinden bir şey alıp başkasına ilettiğiniz zaman; örneğin, birinden bir milyon aldıysanız ve tıpkı Bina‘nın Keter‘den alıp aşağıya iletmesi gibi, onu kendiniz için almak yerine aktaracak gücünüz varsa.

Mevcut Yaklaşımdan Vazgeçin

Yorum: Baal HaSulam, her bir koşulun bizlere onun kötülüğünü, sonluluğunu fark etmek ve yeni bir koşula geçmek için verildiğini yazar. Kabala’nın, kişinin bir öncekini kötü olarak algılayarak bir koşuldan diğerine hızla geçmesine yardımcı olmak tasarlanmış olduğunu söyler.

Cevabım: Doğrudur. Hayal edin: Şimdi, deyim yerindeyse, üzerinde çalıştığımız mevcut aşamanın kötülüğünün farkına varmalı ve bir sonraki aşamaya geçmeliyiz. Bu da şu anda içinde bulunduğumuz yaklaşımı tamamen terk etmek anlamına gelir.

Bunu nasıl yapabiliriz? Bu adımdan kurtulmak için çok büyük ıstıraplardan geçmemiz gerekiyor. Başka bir deyişle, ne ailenin, ne sanatın, ne bilimin, ne mesleklerin ne de insanlar arasındaki ilişkilerin ve en önemlisi insanın doğayla ve kendi kendisiyle ilişkisinin artık bu biçimde işlemediğinden emin olmalıyım. Bunların hepsi krizdedir.

Ama bu kriz hala yetersizdir, onun durgun seyrini görebiliyoruz. “Aslında bunların hiçbiri yok” diyerek onu karartmaya, geciktirmeye, onun içinde oynamaya çalışıyoruz. Bu durumda daha kaç on yıl geçirebileceğimizi hayal edin.

Bu durum daha da kötüleşecek ve kendimizi her zaman bir çeşit ağrı kesici ile besleyeceğiz ve her şeyin o kadar korkutucu olmadığını söyleyeceğiz. Düşünün bir kere, insanlar boşanıyor, çocuklar aileden ayrılıyor ve biz birbirimizi canlı canlı yiyip bitirmek istiyoruz. Düşünsenize artık bilim ve kültür yok, insan korku içinde yaşıyor.

Yani bu koşuldan çıkmak ve sonrakini görebilmek için onu kötü olarak idrak etmemiz gerekir.

“Daha Mutlu Olmak İçin Hayat Algımızı Nasıl Değiştiririz?” (Quora)

İlk önce hayatı nasıl algıladığımızı anlamamız gerekiyor ki bu bir bencillik merceğinden geçer. Hayatı olduğu gibi algılamıyoruz, ancak beş duyumuz, görme, koklama, dokunma, işitme ve tat alma aracılığıyla, sürekli bilgi aldığımız beş fırsata sahibiz. Beş duyumuzu aşarsak, o zaman yeni ve farklı bir gerçeklik hissiyatına geliriz.

Algıladığımız her şey egomuzdadır yani sadece kendi çıkarımız için haz alma niyetiyle haz alma arzumuzdadır. Bu ego, hayatımızın her anından haz almaya, elimizden geldiğince çok kazanmaya ve mümkün olduğunca az kaybetmemize eşlik eder ve bizi yönlendirir. Doğa bizi her an arzulamamız, düşünmemiz ve kendimizle ilgilenmemiz için programladı ve bedenlerimiz bunu çok sofistike ve zekice yapıyor. Yaşam algımız bu nedenle ne istediğimiz, ne anladığımız ve hissettiğimiz, ne aldığımız ve neye sahip olduğumuz açısından çok sınırlıdır.

Kabala bilgeliğine göre sonsuz, bol ve mükemmel bir realitede varız ve algımız bu realiteyi çok küçük bir noktaya kadar daraltır. Evrende var olan seçeneklerin ve fırsatların genişliği hakkında hiçbir fikrimiz yok. Bedenlerimizin, bizi dışarıdaki bol hazdan kopuk, onların içlerinde yaşamaya zorladıkları için, dostlarımız değil düşmanlarımızdır.

Bu nedenle, yaşam algımızı değiştirmenin ve daha mutlu olmanın anahtarı, beş duyumuz aracılığıyla aldığımız yaşam algısından çıkıp yeni bir yaşam algısına girmektir: bedenlerimizin üstünde, ebedi ve mükemmel gerçekliği algılayabilen yeni bir duyu açtığımız yer. Kabala bilgeliği bu yeni duyuya “perde” (İbranice’de “Masah”) adını verir ve Kabala’nın tüm metodu, bu perdeyi, yaşam algımızda mümkün olan her şeyi keşfedeceğimiz bir noktaya kadar geliştirmeyi amaçlar. Bunu yaparak mutluluğun kaynağına ulaşırız yani mutluluğu sonsuz, mükemmel ve gerçek biçiminde elde ederiz ve böylece kelimenin tam anlamıyla mutlu oluruz.

Öfke İle Başa Çıkmanın Doğru Yolu

Soru: İsrail’deki insanlar arzuların çatışmasına sebebiyet veren ve öfkeyi arttıran çabuk sinirlenmeye sahipler. Öfkeye yanıt vermenin doğru yolu nedir?

Cevap: Bunun nedeni eğitim eksikliğidir. İnsanların sabrı yok ve kendilerini kontrol edemiyorlar. Onlar şımarıktır çünkü çocuklarımıza her istediklerini yapmalarına izin veriyoruz ki bu yasaktır. Çocuklara küçük yaşlardan itibaren hayattaki farklı zorluklarla nasıl başa çıkacaklarını öğretmeli ve onları eğitmeliyiz.

Soru: Gençlerimizi öfkeye doğru tepki verecek şekilde eğitmek istiyoruz. Onlara ne öğretmemiz gerekiyor?

Cevap: Onlara öfkelerini nasıl durduracaklarını öğretmemiz gerekiyor.

Soru: Karşımdaki kişiye cevap vermektense kaçıp gitmek daha mı iyi?

Cevap: Tabii ki daha iyi ama bunun ne kadar zor olduğunu biliyoruz.

Soru: Birçok evlilik danışmanı, nasıl kavga edileceğini bilmenin önemli olduğunu söylüyor. Nasıl doğru bir şekilde kavga edilir?

Cevap: Bu doğrudur. Kavgalar olmadan yakınlaşma ve barış olmaz, ancak birlikte gitmeleri gerekir. Birbirimize örnek olmayı öğrenmeliyiz.

Kendimi aşmak için çabalayarak örnek olurum ve öfkeli olsam da, diğeriyle sevgiyle ilişki kurarım: “Sevgi tüm günahları örter.”

Soru: Kavga ettiğimizde partnerimizle sevgi ile ilişki kurmak mümkün müdür?

Cevap: Bu bir deneyim kazanma meselesidir.

Soru: Birisi size kızgınken ve sizden nefret ettiğinde sevgiyi nereden getiriyorsunuz?

Cevap: Bu basit, biz kızgınlık ve öfkeyi sevgi ile örteriz yani sevgi içimizdedir bu yüzden bu ikisi arasında bir denge meselesidir.

İkisinden biriyle ne kadar çok oynayabilirsem, onlarla sürekli olarak o kadar çok oynamam gerekir. Öfke ya da sevgi duygusuyla tam olarak özdeşleşmemeliyim, bu iki ucu birlikte kontrol edebilmem için yalnızca iki duygunun bende işlemesini sağlamalıyım.