Yaradan’dan Başkası Yoktur

“O’ndan başkası yok” sözü, manevi yolun başlangıcı ve sonu anlamına gelir. Soyut konuşmayı sevmem, ama bu inanılmaz. Bu kavrama birçok kez girmek gerekir.

Yaradan’dan başka hareket eden yoktur. Dünyada hiç kimsenin bir şey yapma imkânı yoktur, çünkü sadece Yaradan yani üst ışık yaratır, doğurur, hareket eder ve her şeyi yapar. Genel olarak, tüm enerji, tüm güç, tüm canlıları tutan, yaratan ve dönüştüren her şey, yalnızca ışığın gücüdür, Yaradan’ın gücüdür.

Bununla birlikte, Yaradan içimize bir kıvılcım yerleştirdi, onun yardımıyla, bu kıvılcımın temelinde bir şeyleri etkileyebiliriz, egoizm temelinde değil! Egoizmimiz, tersine çevrilemeyecek cansız bir şeydir. Ama bizim içimizde ve cansız, bitkisel ve hayvansal doğada var olan her şey, bu kıvılcım sayesinde vardır.

İçlerindeki bu kıvılcımın, onları Yaradan’a benzer eylemler yapmak için motive etmeye başladığı insanlar vardır. Onları sadece canlandırmakla kalmaz, aynı zamanda O’nun gibi olma arzusunu da verir. Bu tür insanlara “Domeh – benzer” kelimesinden gelen “Adem” denir.

İnsanlarda bu kıvılcım birinci, ikinci ve üçüncü seviyelerde ise yani cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelerde ise, o zaman onları harekete geçirir ve onlar bilim, kültür, teknoloji vb. geliştirirler.

Ve kişide bunun yoğunluğu dördüncü seviyeye ulaştığında, kişi Yaradan’a eşit olmak için özlem duyar. Bulutların ötesinde bir yere taşınmıştır, hayatın anlamını, kaynağını bulması gerekir. Bu tür insanlara “Yaradan’a doğru” anlamına gelen İsrail denir.

İbrahim, böyle insanları Babil’de topladı ve onlarla Yaradan’a yükselmek için çalışmaya başladı. Bu yüzden onlara Kabalist denir. Bu insanlar, her çağda vardı ve bu güne kadar var oldular.

Tarih boyunca pek çok bilim adamı ve filozof, Yahudi olması şart değil, bunu anladı, çalıştı ve Yaradan’ı ifşa etme bilimini doğru yorumladı çünkü onlarda bu kıvılcım, kalbinde bu nokta, bu yıldız vardı. Bu, kişiyi Yaradan’a götürür ve her şeyi kontrol eden tek bir ışık gücünün olduğunu ortaya çıkarır.

Bununla birlikte kişi, içinde dördüncü dereceden bir noktanın uyanması nedeniyle, ışığın etkisini kendisi üzerinde çağırabilir ama sadece gerçekten böyle olmak istiyorsa. Egoizminin üzerine çıkmak, hatta onu, almak yerine ihsan etmeye dönüştürmek istiyorsa, ışıktan bunu yapmasını talep edebilir. Ama her durumda, her şeyi sadece ışık yapar ve dolayısıyla O’ndan başkası yoktur.

Özel Bir Ruh

Soru: Maneviyatı edinen insanın, içinden yandığını ve bunun gerçekten hissedilmeye başlandığını söylediğinizde, kendi algıladıklarınızdan mı benzerlikler alıyorsunuz?

Cevap: Tabii ki kendimden! Dünyada var olan her şeyi, insan kendi içinde yaşar. Bakın herkes hayatını nasıl yaşıyor: kısa ya da uzun, az ya da çok refah içinde, ıstıraplı, problemli, biraz bundan, biraz bundan.

Soru: Böyle ağır şeylerden bahsediyorsunuz! Tüm bunları hissetmek için gerçekten bunu bizzat yaşamak zorunda mıydınız?

Cevap: Bunun içinde geçerek, sağa veya sola saparsam ya bir “gözleme”ye dönüşeceğimi ya da bunun mükemmel bir şey olacağını gördüm – trenimi sorunsuz bir şekilde yavaşlatacak yumuşak bir yastık.

Soru: Peki, bu durumlardan geçtiğinizde, her birini açıkça hissettiniz mi?

Cevap: Evet, çünkü kişi genellikle orta çizgide yürür. Onu yavaşlatan bir bariyere yine çarpar ama bu, durmanız gerektiğinde sizi tutan kancalar gibidir. Bu idrakler sizi yavaşça yavaşlatır.

Soru: Ve herkes bu seviyelerden geçmek zorunda mı kalacak?

Cevap: Tabii ki, bu bir zorunluluktur: sağ ve sol çizgiler, bunun üzerine orta çizgiyi inşa edersiniz. Bu, hangi biçimde yani ne ölçüde olduğuna bağlıdır. Benim ruhuma göre, benim çok çalışmam ve çok dağıtım yapmam gerekiyordu. Ruhlar arasında böyle ruhlar vardır, yüksek değil sadece özeldirler. Öğretmenler veya sorumlu liderler ve benzeri olmaları gerekir.

Bir keresinde Rabaş’ın eski bir öğrencisini ziyaret ettiğimizde, bana bakarak şöyle dedi: “Sana bakıyorum ve bunu kaç yıldır yapıyorsun. Bir keresinde Rabaş dahil herkesle kavga ettiğini ve onunla sahile gitmeyi reddettiğini hatırlıyorum. Sonra onunla ben gittim. Ve orada ona sordum: “Rav, neden bu Laitman’ı kovmuyorsun? Bakın kendinde nelere izin veriyor!”

Rabaş, “Onu kovmak isterdim ama onun özel bir ruhu var” diye yanıtladı. O zaman anlamamıştım ama şimdi görüyorum ki pes etmiyorsun, devam ediyorsun ve hep bir hedefi vurmaya sürekli devam ediyorsun.”

Bunu neden söylüyorum? Kendimi ön plana çıkarmak için değil. Bunda özel bir şey yoktur çünkü Yaradan görevi belirler ve kaldırır. Ancak herkesin bir görevi vardır ve yerine getirilmesi gerekir. Bunun bana baskı yaptığını hissediyorum ve bunu uyguluyorum. Ondan kaçmak mümkün mü? Bu yasak. Bununla hem fikir olup olmaman senin sorunun.

En azından kendimle ilgili olarak, Yaradan’ın planını haklı çıkarmaya hem fikir olmaya çalışıyorum. Bu nedenle, nasıl yaşadığım hakkında hiçbir sorum yok. Bunun yapılması gerektiğini hissediyorum.

Ve Kabala ile ilgili ilginç olan şey, ne kadar çok çalışırsanız, şu anda oynadığınız bu görüntünün gerçekte var olmadığını o kadar çok anlarsınız. İnsandan geriye hiçbir şey kalmaz! Bizim dünyamızda, onun tarihinde, olumlu ya da olumsuz, büyük ya da ünlü olan insanları hatırlıyoruz. Ama geriye hiçbir şey kalmadı! Yaradan onunla öyle oynadığı için, rolünü oynayan, aynı bütünsel nokta bu devasa sistemin içinde kalır. Ve işte bu kadardır.

Yani çok basit bir görevim var. Kendi ilmimden hissettiklerimin en fazlasını yapmaya çalışıyorum. Çalıştığı kadar işe yarar, olmazsa olmaz.

“Neyin Doğru Neyin Yanlış Olduğunu Nasıl Bilebiliriz?” (Quora)

Bizler neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemeyiz. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilen tek kişi üst güçtür. Kabala bilgeliğinde “doğa” (“HaTeva”), “Tanrı” (“Elohim”) ile aynı şeydir. Doğanın üst gücüdür. Bu üst gücü açığa çıkarırsak, o zaman neyin doğru neyin yanlış, neyin gerçek neyin sahte olduğunu bileceğiz.

Başka bir deyişle, Yaradan’ın (veya doğanın) görüşüne göre, doğru ve yanlışı tanımlamamız gerekir. Bunu kabul etmenin ya da anlamanın zorluğunu anlıyorum, çünkü bugün herkes Tanrı’yı istediği gibi tanımlayabilir ve hatta Tanrı olarak tanımladıkları adına insanları öldürmeye girişebilirler. Dahası, herkesin kendi Tanrısı olduğu için, dünya parçalanıyor ve bu yıkım, tek bir Yaratıcının, tek bir Tanrı’nın, yani doğanın olduğu konusunda ortak bir sonuca varmaktan başka seçeneğimiz olmadığını anlayana kadar devam edecek.

Doğanın kanunlarına göre, tüm farklılıklar ve dirençlerin üzerinde bağ kurmak, son derece önemlidir; bu demektir ki çeşitli rahatsızlıkların üzerinde bir araya gelmemiz gerekir.  Doğa, bütünlüğünü ve mükemmelliğini keşfetmemiz için bize bu seçeneği verdi. Böyle bir yöne doğru yola çıkarsak, kendimizi uyumlu ve barışçıl bir dünyaya ulaşmış buluruz ve doğru ve yanlış tanımlarımız yol boyunca kendi kendilerine işe yarayacaktır.

Bağ Kutlamasına Davet

Tüm insanlık tarihine bakarsanız, insanların her zaman insan toplumunda varlık koşullarını iyileştirmeye çalıştıkları açıktır; yani birlikte nasıl var olacaklarını arıyorlardı.

Kısa bir süre için savaşlar bitti ve barış sağlandı ama sonra yeniden başladı. Ve şimdiye kadar insanlık, milletler arasında iyi bir yaşama, barışa, uyuma ve yakınlaşmaya nasıl ulaşacağını anlamadı.

Karşılıklı iddialardan vazgeçip, karşılıklı anlayışa varırsak hayatın daha iyi olacağı herkes için açıktır. Ama egoizmimiz yüzünden bunu yapamıyoruz. Herkesin içinde, başkalarıyla olan bağına karşı çıkan, haz alma arzusuna sahip bir egoist vardır.

Ne de olsa bağ, benim bir başkasına yardım etme isteğimi ve onun bana yardım etme isteğini gerektirir; öyle ki, benim ne fayda elde edeceğimi ve onun ne alacağını hesaplamadan, sadece bunun herkes için iyi olduğundan emin olmak için tek bir kişi gibi oluruz.

Bu formül bizim için net değildir ve onu asgari düzeyde bile uygulayamıyoruz. Bu nedenle insanlık, herkesin birbirini destekleyeceği ve herkese – çocuklara, kadınlara, erkeklere – iyi ve güvenli bir yaşam sunacağı, evrensel bağ durumuna yaklaşmanın yollarını arıyor. Bu anlaşma ile dünya hepimize kaynaklarını sağlayabilecek; sadece herkese yetecek kadar doğru ve iyi niyetli bir şekilde dağıtmak gerekli olacaktır.

Bilinçaltında, insanlık bunun herkes için daha iyi olacağını anlar. Ama aynı zamanda, binlerce yıldır, giderek daha fazla koptuk ve tek bir kişi gibi, kardeşçe sevgi içinde yaşamanın bu doğal koşulunu nasıl yerine getireceğimizi hiç düşünmüyoruz.

Ancak binlerce yıldan fazla bir süredir insanlık, daha yakınlaşıp, birleşip ve birbirimize sahip çıkabilmiş olsaydık, hayatın ne kadar harika olacağı fikrine sahipti. Bu, bizleri ıstıraptan, güç ve kaynakların tükenmesinden ne kadar çok kurtarırdı. Tüm işler birlikte kolayca ve zevkle, güvenle ve neşeyle yapılabilirdi.

İnsanlık bunu uzun zamandır konuşuyor ve düşünüyor ve aslında eski çağlarda bir noktada, dünyanın farklı yerlerinde, komünler gibi birlikte hareket eden topluluklar vardı. Onlar, bu komünlerin her birinde egoizm patlayana ve tüm uyumu ve birliği yok edene kadar var oldular.

Bugün, tüm bu girişimlerin çoktan aşıldığı ve bir kenara atıldığı bir aşamadayız: aşırı sağ ve aşırı sol fikirler, radikalizm, kapitalizm, sosyalizm, anarşizm vb. gibi tüm bu oluşumlarda, herkesi az çok tatmin edecek şekilde tutabileceğimiz tek bir ilke yoktu.

İşte bu yüzden, yirminci yüzyılın sonundan itibaren Kabala ilmi, insanlığa ifşa olmaya başlandı ve özellikle günümüzde kararlı bir şekilde ifşa oluyor. Ondan önce Kabala, diğer tüm metotların aksine gizlendi ve dağıtılması yasaklandı. Kabalistler, onu dikkatlice gizlediler ve insanlığın, varoluşun ancak egoist arzusunun, doğasının üzerine çıkmasıyla mümkün olduğunu anlayacağı zamanı beklediler.

Bugün tüm metotları, tüm teknikleri denediğimizi, uygulamaya çalıştığımızı ve bunun imkânsız olduğuna inandığımızı söyleyebiliriz. Geriye sadece Kabala bilimini takip etmek kalıyor. Bizim tarafımızdan sadece küçük bir müdahale gerekiyor ama sonunda, tüm ıslahlar yukarıdan yani doğanın kendisinden ifşa olmalıdır.

İşte bu yüzden, bağımız aracılığıyla, binlerce yıldır bu dünyada insanlığa eşlik eden tüm hayallerin ve umutların en uygun, en iyi biçimde gerçekleştiği, uyanma hazzını elde etmeye çalışmak için burada toplandık. O zaman insanlık, sonunda doğru karara vardığımızı görecektir.

Üst güç, üst ışık, Yaradan üzerimizde parlar ve Yaratılışın doğasına göre O’na en yakın olan, ruhumuzun kökü “kalpteki nokta”da O’nun etkisini hissederiz.

Bu nedenle, Yaradan’a yaklaşmalı ve gelişim sürecine kendi tarafımızdan yardım etmeliyiz, böylece sadece üst gücün tarafından değil, yaratılışın tüm parçalarını bir araya getirmek ve birleştirmek isteyen, aynı zamanda yaratılışın kendisinin zamanımızda uyanan kısımları nedeniyle de gelir, bu yüzden “son nesil” olarak adlandırılır.

Bunlar, önceki nesillerde binlerce yıldır olduğu gibi, sadece seçilmiş bireyler değildir. Bugün hem erkek hem de kadın birçok insan uyandı. Tüm insanlığı, mevcut seviyesinden, şimdiye kadar acı ve sıkıntılar içinde var olduğu yerden, yüce güzel bir duruma, anlayış ve farkındalığa, mükemmel halin büyük bir ifşasına, Yaradan’ın doğasına erişmeye yükseltmek için, kendi içsel değişimleri üzerinde çalışmaya hazırlar.

İyilik yapan, herkesi seven O’ndan başka bir güç yoktur. Ve biz bu sevgiye yaklaşmalı ve ona dahil olmalıyız. Aramızda sevginin hüküm sürmesi için öğrenmemiz gereken şey budur ve o zaman Yaradan aramızda kendisini ifşa edecektir.

Umarım bu ifşaya yakınızdır. Her şey çabalarımıza bağlı. Aramızdaki tüm boşluğu doldurması için, aramızdaki sevgiyi ortaya çıkarmak gerekir. Ve o zaman Yaradan, O’nun ifşası için hazırladığımız bu sevgide tezahür edecektir. Devam edin ve iyi şanslar!

“Gezegene Zarar Verme Açısından Geri Dönüşü Olmayan Noktayı Geçtik Mi?” (Quora)

Böyle bir nokta yoktur. En büyük niteliğimiz olan düşüncemizin, doğayı değiştirebileceğine güvenmemiz gerekiyor. Yalnızca düşüncelerimizi yönlendirmemiz gereken istikameti anlamamız gerekir. Ne hakkında düşünmeliyiz? Peşinde olmamız ve talep etmemiz geren koşul veya durum nedir?

Gezegenimizi korumak için, olumlu insan bağları hakkında düşünmeliyiz. Yani, bağımızda doğayı nasıl güvende tutabiliriz? Hep birlikte dünyamızı nasıl koruyabiliriz? Gezegenimizi gerçekten daha iyi yapmak istiyorsak; o halde, baktığımız her yerde nasıl olumlu bir şekilde bağ kuracağımız konusunda endişe duyan insanları görmeliyiz.

Bunun, yaygın olarak sürdürülebilir olmakla ilişkilendirdiğimiz geri dönüşüm veya diğer etkinliklerle ilgisi yoktur. Tamamen doğal, mükemmel bir şekilde birbirine bağlı ve küresel bir duruma ulaşalım diye, birbirimize yakınlaşır ve birbirimizi dikkate alırsak, o zaman olumsuz güçler dünyadan kaybolacaktır.

Anlamamız gereken şu ki; eğer birbirimiz hakkında daha iyi düşünmeye başlarsak, o zaman gezegenimiz tüm kötülüklerden kurtulur çünkü düşüncelerimiz doğadaki en kuvvetli güçtür. Aynı şekilde, birbirimiz hakkındaki olumsuz düşüncelerimiz, gezegene zarar vermekten tamamen sorumludur. Bu nedenle; genellikler sürdürülebilir olduğunu düşündüğümüz enerjileri ve eylemleri, ne kadar çok geri dönüştürürsek ve onlara ne kadar yatırım yaparsak, gezegenimiz de o kadar kötüleşir. Gezegenimizi daha iyi korumak ve geliştirmek için, birbirimize karşı tavrımızın değiştiği bir duruma ulaşana kadar, hiçbir şey bizim faydamıza işlemeyecektir.

Manevi Doğum İçin Kendine Yardım Etmek

Soru: Perdeyi açıp, insanların ilgisini çeken tüm gösterişli şeyleri ortadan kaldırsak, hayatları boyunca peşinden koştukları her şeyi tamamen ellerinden alsak, o zaman hayatlarında geriye ne kalır? İnsanların bir hedefe ihtiyacı var, değil mi?

Cevap: O zaman, tüm dünyayı temizlemeniz ve sadece cansız, bitkisel ve hayvansal doğayı ve insanı bırakmanız gerekir. Bu kişinin; sakin bir şekilde yaşamasına izin vermelisiniz, bedeninin varlığını sürdürürken, diğer her şeyi insanlar arasındaki bağa yönlendirmelisiniz ki bu bağdaki üst dünyayı, gerçek doğayı, gerçek güçleri hissetmeye başlayabilsin.

Kişi; üst dünyanın hissine girdiğinde, alt katmanların: cansız, bitkisel ve hayvansal katmanların hissini kaybeder. Bu dünya, bu kozmos, bütün bunlar sadece onun henüz olgunlaşmamış bilincinde var olduğu için, kişi için bunlar ortadan kalkacaktır.

Kişi, güçler seviyesine yükselecektir. Bazı görüntüler biçiminde: işte bir duvar, burada bir masa vb. gibi tasvir edilenden ziyade; bu, var olan tek şeydir. Kişi, güçler dünyasında bunlar olmadığı için, bütün bunların var olmadığını anlayacaktır.

Bunların hepsi, benim hayvani duyularımla ilişkili olan güçlerin dış görünüşleridir. Diğer duyuların düzeyine yükseldiğimde yani güçlerin duyularına, o zaman bunların hepsi yok olacak. Bu nedenle, “Olam” (dünya) kelimesi “Neelam (yok olan)” kelimesinden gelir.

Genel olarak, yapmamız gereken bu. Bir sonraki seviyeye yükselebilecekken, neden bu seviyede ot gibi yaşayalım ki? Sonuçta bu dünyadan daha kötü bir şey yok! Neden kalalım ki?

Olgunlaşmanız ve yükselişiniz için gereken zamandan daha fazla burada kaldığınızda, korkunç zamanlar yaşamaya başlarsınız. Ana rahmindeki süresini aşan bir cenin gibi, aşırı olgunlaşmış bir meyve haline geliriz. Bu bizim için çok tehlikeli.

Şimdi bu tür zorlukları deneyimlemeye başlayacağız – sadece bekleyin! Bizi; dışarıya doğru itmek için, bir sonraki seviyede doğurmak için bize baskı yapacaklar. Biz kendimiz onlara yardım etmeliyiz!

“Birini Desteklemek Ne Anlama Gelir?” (Quora)

Birini desteklemek, onun arzularında kıyafetlenmek demektir. İhtiyaç sahibi kişinin, gerçekten neye ihtiyacı olduğunu, onda tam olarak neyin eksik olduğunu anlamalı ve bunun bir yetenek, güç veya bilgi olup olmadığını hissetmeye çalışmalıyız, böylece o kişinin ihtiyaçlarını tam olarak anlayabiliriz. O zaman, ona ihtiyaç duyduğu desteği, reddetmeyeceği hatta seve seve kabul edeceği şekilde, minnet ve anlayışla sağlamaya çalışabiliriz.

Başlangıçta, ihtiyacı olan kişi ile destek veren arasında hiçbir bağ yoktur çünkü öncelikle destek verenin,  ihtiyacı olan kişinin sorunlarına entegre olması gerekir. Sonrasında destek veren, ihtiyacı olan kişinin sorununun bir iç şablonunu içeren bir model oluşturur ve bu model aracılığıyla destek veren,  ihtiyaç sahibi kişiye destek olabilir.

Başkalarını desteklemek için,  onların ihtiyaçları, sorunları ve eksiklikleri ile ilgili olarak kendi içimizde bir form oluşturmamız gerekir. Kabala dilinde, böyle bir eyleme “Partzuf” inşa etmek denir. Sadece içimizde diğer kişinin Partzuf’unu inşa ettikten ve böyle bir iç model oluşturduktan sonra bunun üzerinde çalışarak, insanları nasıl destekleyeceğimize dair bir planımız olur. Daha sonra onları desteklemek için, ihtiyacı olan kişilere yaklaşabiliriz.

Böyle bir süreçte, kişilerin eksikliğiyle gerçekten bütünleşmemiz ve onların eksikliklerini kendi içimizde yaşamamız konusunda kesin olunmalıdır.  Hassasiyet gereklidir, çünkü onları destekleyebileceğimiz model budur.

Daha genel olarak, hayatlarımızın amacı hepimizin bir araya gelmesi, insanlığın “tek kalp tek adam olarak” birleşmesidir ve bunu yaparak tam bir insan imajına ulaşacağız. Bu, şu anda algıladığımız gibi bir insanın fiziksel bir görüntüsü değil, mükemmel bir şekilde bağlanmış insanlığın içsel bir görüntüsüdür.  İşte bu insan imajını – mükemmel bir şekilde bağlanmış insanlık – oluşturmak, birbirimiz için dilememiz gereken desteğin özüdür çünkü böyle bir durum bizim nihai hedefimizdir.

“Silah Sahiplerinin Hürriyetlerine Ve Özgürlüklerine Zarar Vermeden, Silahlı Şiddetin Çözümü Nedir?” (Quora)

İlk olarak, yüz milyonlarca insanı silahsızlandırmanın gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Silahlı şiddetin çözümü eğitimdedir. Birisi herkesin silahlarına zorla el koyma yetkisine sahip olsa bile, silah şiddeti bir sorun olmaya devam edecektir. Silah isteyen insanlar onları almanın yollarını mutlaka bulurdu.

Bizi en başta şiddete yönelten şeylerle ilgili olarak toplumun kademeli ve sistematik eğitimi dışında, silahlı şiddete karşı bir çözüm yoktur. Bir toplum olarak, başkalarını öldürmenin kötü olduğu bilincine ulaşmamız gerekiyor. Bu mesaj zaten geniş çapta anlaşılmış olsa da, örneğin genel olarak büyük dinlerin ve manevi uygulamaların merkezinde yer alsa da ve çeşitli şekillerde tekrar tekrar dile getirilse de, yine de silah şiddetinin günden güne daha büyük bir sorun haline geldiğini görüyoruz. Silah şiddetinin kötüleşmesinin nedeni, başkaları pahasına kendine hizmet etme arzusunun, toplumda birçok şekilde çoğalmasından ve daha sonra bazı insanların, bu görünüşte aşağılık egoistlerin topluma ateş açmak için silahlarına sarıldığı, insan egoizminin sürekli büyümesinden kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle küçük yaşlardan itibaren başlayan ve tüm hayatımız boyunca devam eden ciddi evrensel eğitimden başka bir çözüm görmüyorum. Böyle bir eğitim bizi şiddete yer olmayan bir duruma götürmelidir. Bir başkasına el kaldıran herkesin, cezalandırılması ve başkalarının hayatı üzerinde güç kullanmaya hakları olmadığını anlaması gerekir. Başkalarıyla yalnızca düşünceli ve sorumlu bir şekilde ilişki kurmayı ve örnek olarak liderlik etmeyi tercih etmeliyiz. Hiç kimsenin şiddete başvurma hakkı yoktur. Bu hiç bir şekilde bizim haklarımız dahilinde değildir. Yani, başkalarının iradesine karşı hareket etme hakkımız yoktur. Birçoğunun tarih boyunca bu tür ilkeleri öğrettiği doğrudur, ancak konuşmanın ve eylemin olduğunu görüyoruz ve sonra tam tersini yapan birkaç insan örneği görüyoruz.

Bu ilkelerin toplum bilincine yerleşmesine yönelik eğitim çabalarında eksik olan, doğanın pozitif gücüdür yani varlığımızı önceliklendiren ve doğuran sevgi, verme ve bağ kurma gücüdür. Bu gücü hayatımıza çekerek, başkalarına zarar vermeme ilkesini gerçekten içselleştirebiliriz. Bu nedenle, küçük yaşlardan itibaren istisnasız herkese karşılıklı saygı, özen, destek ve teşvik, diğer bir deyişle “Komşunu kendin gibi sev” ilkelerini öğretmemiz gerekiyor. Ayrıca, bu tür eğitim sürekli olmalı, günlük bazda olmalı ve tüm eğitim sistemlerinin ve etkin medyanın bu tür ilkelerin öğretilmesi ve tanıtılmasına dahil olduğu ülke çapında olmalıdır. O zaman, böyle bir eğitimin kalıcı bir olumlu etkisi olacağından, silahlı şiddette çarpıcı bir düşüşe tanık olacağız.

Böyle bir eğitim süreci toplumda başlarsa, o zaman doğada bulunan pozitif gücü hayatımıza çeker ve gerçekte kim olduğumuza, etrafımızda olup bitenlere, acı çekmemize ve sorunlarımıza neyin sebep olduğuna ve nereye doğru gittiğimize dair daha net bir algı ve his kazanırız.

Tekrar ediyorum, böyle bir eğitim, normalde eğitim hakkında düşündüklerimizin ötesindedir. Yani okullar, kolejler ve üniversiteler gibi yaygın olarak bilinen eğitim kurumlarımızda bu tür ilkelerin öğretilmesini içerir, ancak buna ek olarak her türlü etkili medya yapımcılarının, film yapımcılarının, radyo programı sunucularının, TV dizisi yapımcılarının, gazetecilerin ve tüm yazarların buna dahil olmasını gerektirir. Tüm sosyal ve çevresel etkileyenler, öncelikle bizi mutluluğa, barışa ve uyuma götüren mesajları iletmeye odaklanmalıdır. Aksi takdirde, egoizmimiz -başkaları ve doğa pahasına haz alma arzusu- kendine uygun formlar yaratmaya devam edecek ve böyle bir yaklaşımın yol açtığı trajedileri ve çıkmazları göreceğiz.

Bu nedenle, eğitimimizi – içiçe geçmiş sosyal ve medya etkileşim ağımızı – karşılıklı olarak saygılı, sorumlu, destekleyici ve teşvik edici üyelerden oluşan bir toplum yaratmak için düzenlersek, o zaman konuşma, iletişim kurma ve düşünme şeklimiz olumlu bir değişime uğrayacaktır. En azından, silahlı şiddetin aşırı trajedileri sona erecektir çünkü olumlu bir şekilde bağ kurmak için, temel insan egoist dürtülerinin üzerine çıkmanın neden bu kadar önemli olduğuna dair farkındalığı artan bir toplumda, bu tür eylemlere yer kalmayacaktır. Öyle ki, böyle bir toplumda silahla şiddet uygulama arzusu insanlarda ortaya çıkmaz. Eğitimin kendisi, insanlarda, değer verdikleri ve bildikleri her şeye aykırı olacağı için, silah şiddetini kullanmaktan kendilerini isteyerek kısıtlayacaklarına dair ortak bir anlayış ve duyguyu geliştirecektir.

Yaradan’la Buluştuğumuz Yer

Haz alma arzumuzu açıklığa kavuşturana kadar ve bütün bir bağ sistemini ve onun kurucu özelliklerini ifşa etmedikçe, bu sadece özel bir şeyi temsil etmeyen bir arzu gibi görünür.

Ancak onun derinliği ortaya çıkmaya başladığında, bu sistemin ne kadar karmaşık olduğunu görürüz.

Bu nedenle kuantum fiziğinde, bilim insanları maddenin daha da derinlerine inerler ve her seferinde önceden bölünemez olarak kabul edilen, daha küçük temel parçacıkların içindeki bütün bir dünyayı ortaya çıkarırlar.

Bu şekilde, bizler de haz alma arzumuzun daha da derinlerine ineriz. Ama içinde ne görürüz?  Haz alma arzusunu yaratan üst ışığın onu nasıl etkilediğini ve onda direkt ışığın dört safhasını nasıl yarattığını görürüz. Ve bu dört safha aracılığıyla, ışık, haz alma arzusuna girdiği için, kendi yapısını onun içinde inşa eder.

Haz alma arzusunun kendisinde, arzudan başka bir şey yoktur. Ancak ışık, arzunun Aviut’unun (kalınlığının) beş safhasına (Şoreş, Alef, Bet, Gimel, Dalet), Sefirot, Olamot, Partzufim ve Kavim’e göre, sonsuz sayıda bağ ve form farklılıklar yaratır. Her biri  kendine has özelliklere, sonsuz sayıda farklılığa sahiptir -ve hepsi ışıktan gelir.

Bu nedenle, haz alma arzumuzu ne kadar açarsak, ışığı, Yaradan’ı ve O’nun doğasını o kadar çok ifşa ederiz. Ama biz O’nu maddeden, haz alma arzusundan ifşa ederiz ve buna “maddede kıyafetlenmiş form” denir.

Bizler, Yaradan’ın kendisini değil maddede gerçekleştirdiği eylemleri ifşa ederiz ve eylemlerden O’nu ediniriz, yazıldığı gibi: “Biz, Seni yaptıklarından bileceğiz.”

Biz, maddenin kendisine gireriz. Yaradan Kendini maddenin içine koyar ve biz de kendimizi aynı maddede ifşa ederiz ve orada Yaradan ile buluşuruz. Bu nedenle, Atzmuto ulaşılamaz kalır.

“Neden Buradayız? Hayatın Anlamı Nedir? Neden Varız? Neden Bu Soruları Soruyorum?” (Quora)

Hayatın anlamı nedir? Bir noktada yaşamanın bir anlamı olmadığını, boşuna yaşadığımızı fark ediyoruz. Hayat her gün yanımızdan geçip gidiyor ve belki de en başından hiç var olmasak daha mı iyi olurdu?

Gerçekten, binlerce yıldır hayatın anlamını aradık ve insanlık olarak henüz hayatın nihai anlamını bulamadık. Sanki her nesilde bu en temel soruyu sormak ve cevabını bulamamak için yaşıyoruz.

Hayatın anlamı ile ilgili soru, istemeden içimizde ortaya çıkar. Hayatın anlamını sormamak daha iyi ve daha kolay görünse de, eğer öyle olsaydı, o zaman hayvan seviyesinde kalırdık. Oysa ki insanlar gelişmeye devam ediyor ve bu sürekli olan gelişimimiz, bir nesilden diğerine hayatın anlamını giderek artan bir şekilde sormamız ile ifade ediliyor.

Hayatın anlamını ve neden burada olduğumuzu sormadan edemiyoruz. Kendimizi sorgulamaya devam etmemiz, bizi bir gün hayatın en büyük sorusunun gerçek cevabını keşfetmeye başlayacağımız noktaya getirecektir. Umarım böyle bir gün çok yakında gelir.

O halde, hayatın anlamı nedir?

Hayatın anlamı, hayatın anlamını keşfetmektir.

Yine de, bu nedir? Onu keşfetmemiz gerekecek. Bu dünyada, özellikle bu sorunun cevabını aramak için yaşıyoruz ve yaş, milliyet, cinsiyet ve meslekten bağımsız olarak hepimiz bilinçaltında bunun cevabını arıyoruz. Sürekli hayatın anlamını aramaya kilitlenmiş durumdayız ve böyle bir arayışın arkasındaki temel motivasyon hakkında hiçbir fikrimiz yok.

Bazı insanlar, hayatın anlamını belirli bir arayışa girmeden, hayatı iyi yaşadıklarını ve çok şey başardıklarını söyleyerek, kendilerini bu hayatta bulmayı başarıyor gibi görünebilir, ancak bu insanlar kendilerini bu tür ifadelerle ikna ederler. Fakat hayatın anlamını bulma arzusu, herkeste olduğu gibi onların içinde de yaşar, aksi halde zaten hayatta olmazlardı.

Hayatımızın her anı, neden yaşadığımız sorusuyla başlar. Bunu fark etmeyiz ve böylece verilen anı yaşarız ve bir sonraki anda kendimize aynı soruyu sorarız – “Ben ne için yaşıyorum?” – ve bunu tekrar tekrar yaparız. Hayatımız boyunca bu şekilde yaşamaya devam ederiz, ancak yine de net bir cevabımız yoktur. Yine de her anı temelinde bu soruyla yaşayarak o arayışa yeniden girer ve hayatımız boyunca bu şekilde hareket ederiz. Hayatımızın akışı, hayatın anlamı hakkında sürekli bir soru ve asla keşfedemeyeceğimiz bir cevap için sürekli bir arayıştır.

Dahası, “Hayatın anlamı nedir?” sorusu, fizyolojik algımızdan önce gelir. Bu bizim en önemli ve temel sorumuzdur. Üstelik bu, manevi arayışımızla ilgili bir sorudur. Hayatımızın anlamını sorduktan sonra vücudumuz ve organlarımız canlanmaya, çiçek açmaya başlar ve bu şekilde gelişiriz.

Nihayetinde, milyonlarca farklı hayat yaşadıktan sonra, tüm yaşamların kaynağına dair net bir algı ve duyumsamaya ulaşmak olan hayatın anlamını sonunda gerçekten bulacağız. Hepimiz bu keşfe ulaşacağız. Gelişimimizin belli bir noktasında, hayatımızın anlamını her an bilinçsizce sormaktan, hayatın anlamını bilinçli olarak aramaya başlayacağımız bir duruma geçeceğiz. Yani hayatımızın kaynağının ne olduğunu, nasıl, hangi temelde, hangi nitelikler ve niyetlerle ona yaklaşacağımızı, bir bebeğin annesine sarılması gibi onu hayal etme yeteneğimizi geliştireceğiz. Bunu yaptığımızda, hayatımızın anlamı ile bağ kurmaya başlayabileceğimiz belirli bir araca sahip olacağız ve o aşamaya ulaştığımızda, aktif olarak hayatımızın kaynağını aramaya, bizden ne istediğini, bizim ondan ne beklediğimizi ve hayatın tüm anlamının neden sadece hayatımızın kaynağına çekilip ona bağlı kalmak olduğu bulmaya başlayacağız. Böyle bir noktada, hayatın anlamını gerçekten özümsemeye ve anlamaya başlayacağız.

Hayatın anlamını aramak, sonsuzluğa giden bir yoldur ve sonsuzluk, yaşamımızın kaynağına sürekli yaklaşma, ona giderek daha fazla bağlanma, tutunma ve bağlı kalma halidir.