Yaradan’a Dönüş, Çabalarımızın Sonucudur

Soru: Dönüş koşulu nedir? Ne için çabalamaktayız?

Cevap: Bu, Yaradan’a dönüşle ilgilidir. Yaratılanın kendisi, Yaradan’dan uzaklaşmaktır. Ve dönüş ise çabalarımızın sonucudur.

Soru: Eğer Yaradan’ın bizimle bağ kurması ve bu bağı kendi gücüyle doldurması O’na bağlıysa, O’nun gerçekten buna karşılık vermesi için bizden ne tür bir dua gelmelidir?

Cevap: Bizi, O’na benzer hale getirecek bir bağa ulaştırmak Yaradan’a bağlıdır.

Bize düşen tek şey, bunun için çabalamak ve bunun gerçekleşmesini arzulamaktır.

Yaradan’la Bağı İfşa Edin

Soru: Sevgi, kardeşlik ve dostluk içinde bir araya gelmemiz gerektiği söylenir. Bu neyle ilgilidir?

Bir keresinde, kişinin sizi yıllarca ekranda izleyebileceğini, ancak biz gerekli adımları atmadığımız sürece hiçbir sonuç elde edemeyeceğini söylemiştiniz.

Cevap: Evet, çünkü Yaradan’ı, hepimizle bu bağı ifşa etmeye zorlayacak kadar birleşik ve güçlü bir duruma ulaşmak için aranızda bağ kurmaya çalışmalısınız.

Arzuların Buluşması

Bu, birbirimize tutunup bağlanmamız ve her birimizin kalbinde birbirimize kenetlenmemiz gerektiği anlamına gelir, böylece tüm kalbimizle Yaradan’a hizmet etmek için tek bir bütün haline geliriz (Maor vaShemesh, “Ki Tetze”).

Soru: Birbirimize nasıl nüfuz ederiz? Yoksa bu, arzularımla çalışırken doğrudan Yaradan’a giden içsel bir çalışmam mı?

Cevap: Bu, herkesin arzularıyla Yaradan’da başkalarıyla bağ kurma içsel çalışmasıdır. Herkesin kalbinde birbiriyle kenetlenmesi, arzuların buluşmasıdır.

Soru: “Birbirine kenetlenme” koşulu çok arzu edilir, çok davetkâr görünüyor. Bir dostun Yaradan’a duyduğu derin arzusunu hissetmek doğru sonuç mudur? Yoksa Yaradan’ın onun arzusunu yerine getirmesi zaten bir ifşa mıdır?

Cevap: Yaradan’ın tüm dostlarını O’nun içsel ışığıyla doldurduğunu hissetmektir.

Manevi Çalışma İle İlgili Sorular – 260

Soru: Yaradan’a memnuniyet getirmek için Yeni Yılı, yeni değişimleri, yeni ışıkları nasıl doğru bir şekilde kabul etmeliyiz?

Cevap: Yaradan’dan aramızda öyle bir bağ kurmasını istemeliyiz ki, birbirimizi kalbimizde hissedelim ve hepimiz tek bir kalbe sahip olalım. O zaman mevcut koşulumuzdan yükseleceğiz.

Soru: Işık bizi etkilediğinde, tam bir yapışma hissi yaratır.

Ancak coşku geçince, sanki biri bizi arkadan itip ilerlememizi istiyormuş gibi olur. Bu gibi birkaç safhadan sonra alışkanlık yerleşir ve tembellik ve ilerleme isteksizliğiyle boğuşuruz. Bunun neyle bağlantısı var?

Cevap: Bunun nedeni, itildiğiniz halde karşılık vermemenizdir. Onlunun tamamı daha güçlü bir şekilde karşılık vermelidir.

Manevi Edinim Kurgu Değildir

Soru: Manevi edinim neden bu dünyanın bir yanılsaması gibi hayali değildir? Edinimin türlerini nasıl ayırt ederiz?

Cevap: Manevi edinim, kişinin kendi üzerine yükselme çabasından kaynaklandığı için, kurgu veya hayal ettiğimiz başka bir şey değildir.

Bu, doğama, özüme aykırı davrandığımda olur ve bu niyet ve çaba içinde kendimin üzerine yükselir ve yeni bir dünya hissettiğim, sevgi ve ihsan etme niteliğini edinirim. Orada kişi bu dünyaya zıt nitelikler bulur ve kendini tersine dönmüş, değişmiş bulmaya başlar.

Soru: Kabalistler neden manevi dünyayı sade ve güzel bir şekilde anlatan kitaplar yazmadılar?

Cevap: Zaten anlayamazdınız. Manevi dünyayı nasıl tasvir ederlerdi ki, hangi kelimelerle? Bizim dünyamızın kelimeleriyle mi? O zaman bizim dünyamızı hayal ederdiniz.

Üst dünya hakkında söylenebilecek her şey Tora’da, Talmud’da ve tüm kutsal kitaplarda anlatılmıştır ancak alegorik olarak, çünkü yalnızca On Sefirot’un Çalışılması bunu doğrudan tanımlayabilir. Saf işleyen sistemi özetler: çeşitli perdelerin yükselişi ve düşüşü, arzulara getirilen kısıtlamalar, ışığın ayrılışı ve gelişi vb. Bunların ardında hangi duyguların yattığını söylemek imkânsızdır, zira bu duyguları henüz yeterince algılayamıyoruz.

Sevgi Ve Nefret Arasında

Soru: Bir keresinde tüm hayatımızın sevgi ve nefret arasında geçtiğini söylemiştiniz. Peki, bu iki duygu birbirine nasıl bağlıdır?

Cevap: Nefret olmasaydı sevgi de olmazdı. Eğer bir şeyi arzulamasam ve ondan tatmin hissetmesem, o zaman onu sevdiğimi nasıl hissedebilirim ki?

Sevginin ölçüsü, niteliği ve derinliği her zaman nefretin ölçüsüne, niteliğine ve derinliğine bağlıdır.

Nefret, bir şeyi reddedip onu kendimden uzaklaştırmak istemem ya da ona sahip olmadığım için derinden acı çekmemdir. İlişkilerimizin tüm çeşitliliği bu yelpazede yer alır. Gerçekte, hayattaki her şey yalnızca nefret ettiğim ve sevdiğim şeyler olarak ikiye ayrılır.

Bizler haz alma arzusuyla yaratıldık. Bu nedenle, haz alma arzumu olumsuz etkilediği için nefret ettiğim ve kendimi uzaklaştırmak istediğim şeyler var ve haz alma arzumu olumlu etkilediği için sevdiğim ve yakınlaşmak istediğim şeyler var. Tüm hayatım bu iki kutup arasındadır, benim için iyi olanla kötü olan arasında, kötü hissettiren şeyden nefretle iyi hissettiren şeye duyulan sevgi arasında örülmüştür.

Belki de neyin iyi neyin kötü, neyin haz almaya değer neyin değmediğini yeniden değerlendirmek için kendimizi yeniden eğitmeliyiz. Bu anlamda eğitim, çekici ve hoş görünene ve nahoş veya zararlı görünene karşı tutumumuzu yeniden şekillendirmek anlamına gelir.

Bu değişim, neyi sevip neyden nefret edeceğimiz gibi basit bir sorunun ötesine geçmemizi ve bunun yerine şu soruyu sormamızı sağlar: Ne doğru, ne yanlış? Sonuçta, sevdiğim bazı şeyler aldatıcı ve zarar verici çıkarken, içgüdüsel olarak reddettiğim bazı şeyler doğru ve nihayetinde faydalı olabiliyor. Onlara dikkat etmeli, onlara yaklaşmalıyım ve beni gerçekten iyiliğe yönlendirdiklerini keşfedeceğim.

Başka bir deyişle, içgüdüsel veya kültürel olarak edindiğim iyi ve kötü (sevdiğim ve nefret ettiğim) anlayışıma göre yaşamamalıyım, Bunun yerine ona rasyonel bir sorgulama eklemeliyim: Gerçekten iyi ve gerçekten kötü nedir? Hoş veya nahoş hissettiren şeyin perspektifinden değil, iyi veya kötü olarak deneyimlemeye değer olanın daha yüksek perspektifinden. Dolayısıyla, artık iyi ve kötüyü kişisel zevklerimle veya doğal çekim veya itmeyle değil, içgüdülerimin ötesinde mutlak iyi ve mutlak kötüyle tanımlayacağım.

Bu mümkündür çünkü insan sosyal bir varlıktır. Neyin iyi neyin kötü olduğunu yalnızca kişisel hislerimizle değil, aynı zamanda çevrenin etkisiyle de belirleyebiliriz. Sonuçta, çevremizdekilere ihtiyacımız vardır: bize saygı duyabilirler veya tam tersine bizi utandırabilirler. Çevrenin etkisine maruz kaldığımız için, bir zamanlar sevdiğimiz şeylerden nefret etmeyi öğrenerek değerlerimizi tamamen değiştirebiliriz.

Örneğin, bir zamanlar keyfine göre düşüncesizce davranan birini ele alalım. Sonra, çevresinin etkisiyle, başkalarının ona saygı duymadığını, hatta özensizliği veya görgüsüzlüğü nedeniyle onu küçümsediğini fark eder.

Toplumun etkisinin güçlü olduğunu ve olumlu ya da olumsuz olarak keskin bir şekilde hissedildiğini düşünerek, değişmek ve kendini düzeltmekten başka seçeneği olmadığını hisseder. Başkalarını ihmal etmesinin kendisine zarar verdiğini görmeye başlar ve bu nedenle davranışlarını ve tutumlarını düzeltmek için çaba harcar. Bunu yaparken değerlerini de yeniden şekillendirir.

Sevdiklerimizi ve nefret ettiklerimizi bu şekilde dönüştürebiliriz.

Kabala’da Yaratıcılık

Soru: Herkesin kendine özgü yetenekleri vardır: biri tasarımcıdır, biri sanatçıdır, biri iyi yazar. Bu nitelikleri kendinizde nasıl keşfedersiniz?

Cevap: Başkalarına karşı vericilik ve kapsayıcılık niteliğini geliştirmek için doğru bir şekilde çalışırsanız, bu tüm dünyayla mutlak bir etkileşim duygusu geliştirmenize yardımcı olur, yeteneklerinizi nasıl gerçekleştireceğinize dair çok net ipuçları görürsünüz. Bunlar kesinlikle içinizde açılacak ve tam da kendinizi geliştirmek için kullanabileceğiniz şekilde olacaktır.

Örneğin, ben belirli bir şekilde ders verir, çizer, yazar ve betimlerim; kendimi bu şekilde ifade ediyorum. Siz kendinizi farklı bir şekilde ifade edersiniz ve başkaları da kendilerini farklı bir şekilde ifade eder.

Soru: Peki bu, genel anlayış sistemini tamamlar mı?

Cevap: Eğer ruhtan geliyorsa, kesinlikle tamamlar, çünkü tüm ruhlar ortak bir sistemdir. Bu nedenle, kendinizi ruhunuz aracılığıyla ne kadar çok ifade ederseniz, ortak ruhun, Adem’in o kadar ayrılmaz bir parçası olursunuz.

Soru: Dışarıdaki bir insan, genel sistemden geldiğinde bunu daha mı çok hisseder?

Cevap: Evet. Dolayısıyla, kişinin egoizm karşıtı bir şekilde kendi üzerinde çalışma becerisine uygun olarak, gelişmesine, yani sanatta, edebiyatta, resimde veya sinemada, fotoğrafçılıkta, videoda, hatta liderlikte kendini göstermesine izin vermek gerekir; bu da bir tür yaratıcı faaliyettir. Ancak aynı zamanda, bunun bencillik düzeyinde değil, onun üstünde olduğundan emin olmalısınız.

Soru: Bunu nasıl belirleyebilirsiniz?

Cevap: Bu, insan için ilk etapta neyin önemli olduğuna bağlıdır: sanatta ilerlemek veya gelişmek, yükselmek veya liderlik etmek vb. gibi.

Yorum: Ancak bazen bu durum kişiyi o kadar bunaltabilir ki, bunu bir amaç uğruna yaptığını düşünür…

Cevabım: Bunun için çevre vardır, onu koruyabilecek ve düşmesine izin vermeyecek bir lider.

Yorum: Kabala’da kişi prensip olarak iradesine karşı çalışmalı, zorla yaptığı bir tür çalışmayı üstlenmelidir. Ama bu durumda, işe yaramayacaktır. Diyelim ki kişinin yazma yeteneği var, ama ona mutfakta doğraması için bir şeyler verilir.

Cevabım: Kişi her halükarda yazacaktır ve hiçbir yere gitmiyordur. Hâlâ kendini ifade etmeye sahiptir. Ruh ebedidir ve kendini aşacaktır. Hayat, her zaman bir tür açık bulup kendini gösterecek en büyük güçtür.

Yorum: Bir insanın bencilliğinin ne kadar güçlü olabileceğini bilirsiniz…

Cevabım: Hayır! Önemli değil! Yine de, gelişim ve evrim, ruhun bedenin üzerinde tezahür edeceği gerçeğine doğru ilerliyor, çünkü bu en yüce kaynaktır. Bedenimiz sadece küçük bir hayvansal parçadır. Bu, evrim süreci boyunca yavaş yavaş kendini gösterir. Hayvanlar evrimleşmez ama insanlar evrimleşir.

“İçimizdeki insan”, nesilden nesile büyür ve yavaş yavaş insan parçasının bu hayvansal insandan giderek daha fazla büyüdüğü noktaya gelir. Ve şimdi devrim niteliğinde bir dönüşüm, bir sıçrama yaşıyor. İçimizde, bu hayattan daha üstün olan manevi bir unsur kendini göstermeye başlıyor. Bir yandan bu hayat küresel bir felaket olarak görünür hale gelirken, diğer yandan da manevi yönümüzü ifşa etme fırsatına sahibiz. Bu bizim neslimizdir.

Tren Nereye Gidiyor?

Yorum: İnsanları korkutmadan Kabala’yı onlara ulaştırmalıyız.

Cevabım: Onları korkutmuyorum. Korkularına ilaç teklif ediyorum, ancak bunu, bu hayatta kalıp biraz tatlandırmaları için değil, ebedi, mükemmel, sonsuz olacakları bir seviyeye yükselmeleri için sunuyorum. Elbette kulağa hoş ve belirsiz geliyor ama özünde her insan aslında sadece bunu ister.

Yorum: Kabala’ya gelmesi gerekenin geleceği, içsel dünyasının açılacağı nettir. Ve kaderinde olmayan ise…

Cevabım: Kaderinde olmayan bile gelmek isteyecek, çünkü bu hayat çok korkutucu hale geliyor. Korkutucu! Sadece biraz bekleyin. Burada bir petrol sızıntısı olacak, orada bir yanardağ patlaması olacak, başka bir tsunami daha, birkaç yangın daha. Kışa kadar yaşayalım, bakalım nasıl bir kış olacak, belki eksi elli derece. Bu, yazın kırk derece üstü olmasından daha kötü.

Yani her şey hâlâ önümüzde. Tehdit etmiyorum, aksine hızlı ve iyi bir yolda ilerlememizi istiyorum çünkü çocuğunuzun her zaman daha akıllı olmasını, aptalca hatalar yapmamasını ve işlerin yolunda gitmesini istersiniz, onu cezalandırmak zorunda kalmamak için değil.

Soru: Ama aslında bir darbe gelir, insan kendini depresif, hasta hisseder. Gerçekten içindeki bir parçanın açılacağını veya içinde bir sürecin gerçekleşeceğini mi düşünüyorsunuz?

Cevap: Eğer birkaç darbe alırsanız, her şeye razı olursunuz! Kendi “ben”iniz yok. Bizim “ben”imiz bize ait değil. Hepimiz küçük hayvanlarız. “Ben” her şekilde bastırılabilir ve her şeye razı olursunuz.

Şu anda bile bilinçaltınızda hayvansal halinize göre hareket ediyorsunuz. Kişisel bir felsefeniz, ideolojiniz yok, hiçbir şeye dayanmıyorsunuz. Bizim dünyamızda böyle bir kavram yok. Hepimiz egoizmimizden yola çıkıyoruz; neye tutunacağımızı, neye değer vereceğimizi o dikte ediyor. Hepsi bu.

Bu dünyada insan kimdir ki zaten? Kendine ait hiçbir şeyi olmayan, programlanmış, egoist, küçük bir yaratık. Yukarıdan iplerle çekilen, özgür iradesi olmayan bir kukla. Öyleyse neden bunun hakkında düşünelim ki?

Soru: Peki süreç nasıl işliyor? Darbeden sonra kişiye ne oluyor? Ne dönüşüyor?

Cevap: Bu kukla biraz titremeye başlar. Sonra acıdan nasıl kurtulacağını duyma şansı yakalar.

Soru: Peki etrafındaki bu genel bilgi yığını arasında nasıl duyacak?

Cevap: Belki de yirmi yıl Hindistan’a gidip eli boş dönmek zorunda kalacak. Ve bir sonraki nesil hiç gitmeyecek. Şimdilik hiçbir şey yapılamaz.

Soru: Yani bu tek bir darbenin aşaması değil mi?

Cevap: Hayır, insanlık kendi kendine farkındalığa ulaşmalı, yoksa onu zorla yönlendirirsiniz. Bu işlenmemiş aşama kendi kendine ilerlemelidir. Bir roket gibidir: ilk aşama yanar, ikincisi tutuşur, sonra üçüncüsü ve böyle devam eder.

İnsanlar felsefelerdeki, bilimlerdeki, dinlerdeki ve diğer her şeydeki boşluğu görmeli. Bu boşluğu ifşa etmeli, tüm bunlarda yalnızca dünyevi bir kültür görmeli ve bu ölçüde onu makul bir şekilde kullanmalıdır. Ama bu onlara yalnızca bindikleri trene dair bir kayıt sağlayacaktır. Peki, tren nereye gidiyor? Bunu bulmaları gerekiyor.

Talep Edin, Başka Yapılacak Bir Şey Yok

Soru: Yargılayan kişinin, Yaradan’ı yüceltmekle meşgul olması gerektiği ve o zaman Yaradan’ın ona utanç ekmeğini hissetmeyeceği armağanlar vereceği söylenir. Kişi, Yaradan’ı yüceltirken nasıl yargıda bulunabilir?

Cevap: En önemlisi, Yaradan’ı yücelterek, O’nun tüm yaratılanlara ifşasını etkilemenizdir.

Soru: Kişi, Yaradan’dan bir armağanı, armağanın kendisi için değil de, Yaradan’ın yüceliği için nasıl alabilir ki, odak noktası bu olsun?

Cevap: Talep edin, başka yapılacak bir şey yok. Talep edin.

Neden Sevgi İçin Çabalarız?

Soru: Sevgi, herkes sevmek, sevilmek, sevdiği bir işte çalışmak, sevdiği yerleri ziyaret etmek ister. İçimizde sevmeye doğru muazzam bir dürtü vardır. Şahsen, tüm hayatımız boyunca sevgiyi aradığımızı, sevilmek istediğimizi hissediyorum.

Neden sevginin peşinden koşuyoruz, neden bu güçlü duyguya bu kadar çekiliyoruz?

Cevap: Çünkü biz yaratılan varlıklardan başka bir şey değiliz ve doğamız haz alma arzusudur. Bu arzuyu tatmin eden şey, hissettiğimiz hazdır. Her insan ne için çabaladığına, nerede boşluk hissettiğine ve neyin onu doldurduğuna bağlı olarak sevgiyi deneyimler.

Balıkları severim, annemi severim, çocuklarımı severim, güneşi severim, serinliği, sıcaklığı severim, her ne olursa olsun. Eğer çabaladığım şeyle doluysam, arzumu tatmin ediyorsam, buna, o anda beni mutlu eden şeye sevgi derim.

Önceden bildiğim, alışkanlıktan veya doğam gereği sevdiğim şeyler vardır çünkü yaratılışım budur. Kendimi alıştırdığım şeyler de vardır ve onları da severim.

Sonuç olarak, hayatımızda sevgi dediğimiz şey, arzumu tatmin ettiği için uğruna çabaladığım hazla tatmin olmaktır. Arzumun tatmin edildiği hissine de sevgi diyoruz.

Örneğin, balık severim. Bu, onu yemek istediğim ve tabağımda duran balıkla kendimi doyurabileceğim anlamına geliyor.

Soru: Yine de, maddi sevgiden çok insan sevgisine doğru çabalıyoruz…

Cevap: Sevgi, neyi sevdiğimize yani bizi neyin tatmin ettiğine bağlı olarak birçok seviyeye sahiptir. Kişinin tatmin olma ihtiyaçları vardır ve Kabala bilimi bunları bir arzu ve istekler merdivenine göre ayırır. Bu merdiven yiyecek, seks ve aile arzularıyla başlar. Ardından zenginlik, onur ve bilgi arzuları gelir.

Özünde, tüm arzu ve isteklerimiz bu altı tür arzuya dahil edilebilir. Bir tür doyum için çabalıyorsam, bu onu sevdiğim anlamına gelir. Dahası, sadece doyumun kendisini değil, kaynağını da severim; bu da bana haz verdiğinden benim için önemli hale gelir.

Hayatımızı böyle inşa ederiz. Ve tüm hayatımız nefret ve sevgi arasında geçer.