“Kaç Boyut Vardır?” (Quora)


Bizler sürekli yerine getirmeye çalıştığımız, kendine hedefli arzu ve ihtiyaçlarımızın olduğu egoist bir boyutta, alma niteliği içinde yaşıyoruz.

Çevremizde zıt bir niteliğin gizli bir boyutu vardır: ihsan etme.

Bu alma niteliği içinde yaşarken, ihsan etme niteliğinin farkında değiliz. Bu zıt niteliği, alma niteliğimize ekleyebilseydik, o zaman dünyayı net ve tam olarak resmedebilirdik.

Dahası, almanın egoist boyutunda var olsak bile, onu yalnızca sınırlı bir ölçüde hissederiz ve ihsan etme boyutuyla hiçbir bağ hissetmeyiz.

Alma ve ihsan etme, evrende var olan sadece iki boyuttur ve her ikisi de öznel olarak bizimle ilişkili olarak var olurlar. Birbirlerini tamamladıkları bir duruma ulaşırsak, o zaman n-boyutlu uzayı algılarız.

Üst Akıldan Beslenme

Soru: Kolektif bilinç olgusu maddi dünyada var mı?

Cevap: Gerçek şu ki, tüm dünya kolektif bilince sahiptir. Ancak Kabalistler ondan çıkarlar. Bu dünyada yaşayan diğerleriyle bilinç ortaklığını kaybedenler, kolektif egoist bilincin üzerine çıkmak ve başka bir tür bilince girmek istedikleri için Kabalistler’dir.

Kolektif bilinç formu, bu dünyada yaşayan herkese verilir çünkü hepsi üst akıldan beslenir. Bu doğaldır. Sonuç olarak, beynimiz nedir? -sadece üst bilince bir adaptör. Daha fazlası değil. İçinde hiçbir şey olmuyor. O, bizi üstümüzde olup bitenlere bağlayan devasa bir sistemdir.

Tek Bir Düşünceye Tutunmak

Soru: Tüm eylemlerimde ve yaptığım her şeyde Yaradan’a benzemek istediğim düşüncesine tutunmak doğru mu?

Cevap: Evet, ama bu düşünce size yardımcı olacak birçok başka düşünceye de yol açmalıdır. Örneğin, Yaradan’a benzemek için gruptaki dostlarımla bağ kurmak, herkesten aşağıda olmak ya da tam tersi, onları arkamda çekmek için herkesin üzerine yükselmek vb.

İlk düşünce ana düşüncedir, ancak onu bir ana düşünceye eklenen ikincil düşünceler takip eder. Kabala bilgeliğiyle ne kadar çok meşgul olursanız, Yaradan’a nasıl yakınlaştığınızı o kadar çok takip ederseniz, içinizde daha fazla ikincil düşünceler ve arzular ortaya çıkar, ama hepsi tek bir genel ortak integrale bağlanır.

“Balinalardan Ne Öğrenebiliriz (Ya Da Öğrenemeyiz)” (Linkedin)

Yıllar önce, Leningrad’daki (bugünkü St. Petersburg) Tıp Akademisi’nde üniversite öğrencisiyken, Karadeniz’de akademinin yürüttüğü özel bir proje vardı. Yunuslarla iletişim kurmak ve onların dillerini öğrenmeye çalışmakla ilgiliydi. Proje çok fazla bir sonuca ulaşmadı ve ders alındı.

Birkaç gün önce bir öğrenci bana İsrail’de balinaların dilini ileri teknoloji ekipman, dilbilim ve Yapay Zeka kullanarak öğrenmeye çalışmak için bir projenin başladığını söyledi. Bana bunun hakkında ne düşündüğümü sordu. Ona Leningrad’daki deneyden bahsettim ve bunun da fazla bir anlam ifade etmeyeceği sonucuna vardım.

Doğadan öğrenmek istiyorsak, bu hayvanlarla iletişim kurmak için değil, doğanın matrisini, nasıl işlediğini anlamak, yaratılışın sırlarını ve onu oluşturan yaratıcı gücün mekanizmasını anlamak içindir. Balinaların nasıl iletişim kurduğunu görmenin etkileyici olduğunun farkındayım, ama sonra ne olacak? Bu bizi nereye götürür? Bize birbirimizle nasıl iletişim kuracağımızı öğretecek mi? Hayır, öğretmeyecek. Ve birbirimizle iletişim kuramıyorsak, diğer türlerin ne kadar iyi iletişim kurduğunu görmenin bize ne yararı var?

İletişim çabalarımızı kendi ilişkilerimize, aramızda sağlıklı, dengeli ve düşünceli ilişkiler kurmaya odaklamalıyız. Bu bize yardımcı olacaktır, balinalara da yardımcı olacaktır, balina sesi B’ye kıyasla balina sesi A’nın anlamını öğrenmekten çok daha fazla. Onları değil, kendimizi çalışmamız ve düzeltmemiz gerekiyor!

Tüm doğa, zaten yaşamın ve ölümün, büyümenin ve çürümenin, vermenin ve almanın dengeli ve karşılıklı olarak destekleyici olduğu, denge yasasına göre işlemektedir. Yalnızca insanlar sadece almak, almak, almak ve karşılığında hiçbir şey vermemek isterler. Ve tüm yaratılışta egosantrik ve yıkıcı olan tek varlık biz olduğumuz için, kendi iletişimimize, birbirimizle kendi ilişkilerimize odaklanmamız ve birbirimizi önemsemeyi öğrenmemiz hayati derecede önemlidir!

Bir kez bunu öğrendikten sonra, tüm yaratılışı, diğer türlerle nasıl iletişim kuracağımızı ve Dünya üzerindeki tüm yaşamın gelişmesini nasıl destekleyeceğimizi de anlayacağız. Eğer bizler yüksek benliklerimize, tüm insanlarla kalpten kalbe bağlı olmaya bakarsak, diğer tüm türlere katkıda bulunabileceğiz ve burada Dünya’daki varlığımızın bir anlamı ve amacı olacak ve tüm yaratılanlara fayda sağlayacaktır.

Bireysel Olgu

Soru: Mantık ötesi inancın kolektif bilinçle ilişkili olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa hala tamamen bireysel bir olgu mu?

Cevap: Söyleyebilirsiniz. Ama gerçek şu ki başkalarıyla birlikte bir tür ortak sistem, bir tür çift kutup oluştursam bile, bu hala bir bağdır ve biz yine de bireyci olarak kalırız.

Bireyselliğimizi korurken her birimiz birbirimizle bağ kurmak için kendimizden çıkarız. Onu yok edemeyiz. Onu azaltabilir, üstüne çıkabilir ve egoizmle ters yönde çalışabiliriz, ama o yine de kalır. Mantık ötesi inanç, mantık ötesi inanç olarak var olur çünkü egoizm kalır ve bizler özgecilik içinde onun üzerine yükseliriz.

Varoluşun Temelini Değiştirmek

Soru: Yaşam ve ölüm neden bu kadar keskin durumlar? Yaşamın başlangıcından önce kişi hiçbir şey hissetmez, hiçbir şey hatırlamaz. Ölümden sonra hiçbir şey hissetmez, hiçbir şey hatırlamaz. Onun için yaşam ve ölüm muhtemelen olabilecek en iyi ve en kötü şeydir.

Cevap: Bir kişinin hayatı, egoist arzusunun içinde gerçekleşir. Doğumdan ölüme kadar başından sonuna kadar bu kadar net tanımlanmasının nedeni budur. Bize verilen fırsat, doğum ve ölümün üzerine yükselmektir.

Bununla birlikte, yaşamı bir şekilde uzatmak için değil, ona karşı tutumu değiştirmek, özellikle bu varoluşun temelindeki gücü değiştirmek – onu egoist yerine özgecil kılmak için verilir. O zaman egoist gücün üzerimizdeki etkisini, yani yaşamın kendisini hissetmeyeceğiz, ama sanki onun üstündeymiş gibi olacağız.

Soru: Ama bu netlik, bu tanım iyi değil mi? Bu, diğer durumda, daha yüksek bir durumda, her şeyin yeterince açık olacağı anlamına mı geliyor?

Cevap: Evet. İhsan etme niteliğinde, şu anda sahip olduğumuz alma niteliğinin tersine, her şey üstelik açıkça tanımlanmıştır, nitelik ve nicelik açısından da çok daha büyük bir yoğunluktadır.

Çevrenin Gücü Altında

Soru: Vücudumuzun ihtiyacından fazlasını tüketmememiz gerektiğini söylüyorsunuz. İnsanlık belli bir noktaya kadar bu yolu izledi. Sonra ne oldu?

Cevap: Sonra insan, yanlış sosyal gelişim nedeniyle yanlış şekilde ilerlemeye başladı. Gerçek şu ki, eğer kişi toplumdan bağımsız olarak kendi başına var olsaydı, o zaman sadece vücudunu korumak, gerekli beslenmeyi sağlamak ve üremesini sağlamak için bir şeyler yapardı.

Yani, tüm bedensel ihtiyaçlarımız yiyecek, cinsellik ve aileye indirgenmiştir. Onlar için doğal içsel ihtiyaçlarımız var ve onların bu çerçevede gerçekleştirilmeleri gerekiyor.

Ama insan aynı zamanda çevrenin de kontrolü altındadır. Hayvanlarda, onların çevre ile arasındaki ilişki, içgüdüleriyle açıkça düzenlenir. Ve biz insanlar, içgüdülerimizin ötesine geçen zenginlik, güç, şöhret ve bilgi için devasa sosyal arzular geliştiririz.

Bu dört tür arzu ancak toplum pahasına tatmin edilebilir. Kendine yetebilme zenginlik olarak adlandırılmaz. Zenginlik, diğer şeylerle ilişkili olarak ölçülür, güç ve şöhret gibi. Ve bilgi doğanın tümü ile ilişkilidir.

Başka bir deyişle, egoist arzularım bedenim için gerekli olanın ötesine geçtiğinde ve belli birkaç yıl var olması için, gereken normal doyumu aştığında, çevreleyen doğaya ve topluma boyun eğmeye başlarım. İşte o zaman en sonunda bizi yok eden egoizm kendini gösterir.

Soru: Bir Kabalist hangi temelde insanın özünün haz alma arzusu olduğunu iddia eder?

Cevap: Bu soru bir Kabaliste yöneltilmemelidir. Bunu herkes bilir: biyologlar, zoologlar, fizyologlar ve psikologlar. İnsan sadece haz ister. Dünyayı sadece en fazla hazzı nereden alabileceğiniz veya neyden kaçmanız gerektiği perspektifinden görüyoruz ki, böylece bize zarar vermesin.

Sadece hazlara doğru ve sadece acı çekmekten çok uzağa, biz böyle yönlendiriliriz, bu şekilde davranırız, istekli olsak da olmasak da.

Özünüzü Anlayın

Soru: Kabala’ya göre kişi nedir? Onun özü nedir?

Cevap: Dünyamızın doğası cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelere ayrılmıştır. Şu anki durumumuza göre, bizler hayvansal seviyeye aidiz çünkü herhangi bir hayvan gibi, vücudumuzun, dünyasal yaşamımızın bakımı ile meşgulüz.

Hayvanların kendilerine emir veren ve varoluşlarını sağlamaya zorlayan içgüdülerle kendilerine hizmet etmeleri dışında, bizlere sadece kişisel içgüdüler tarafından değil, esas olarak toplum, çevre tarafından belirlenenler de emredilir.

Esasen, hayvanların da bir ailesi, konaklama alanı, liderleri vardır. Ama yinede bu, içeriden gelen açıkça doğal, içgüdüsel bir kontrole dayanmaktadır. Hiyerarşileri ve mücadeleleri doğrudan ve basit bir şekilde gerçekleştirilirken, insanlarda bu çok zordur.

Birbirimizle ve çevredeki toplumla bağlantılı olarak hangi algoritma ile hareket etmemiz gerektiğini anlamıyoruz. Toplumun bize nasıl komuta ettiği ve gelişimimizi, değerlerimizi ve bize nasıl rehberlik ettiğini bilmiyoruz.

Bu konuda insanın hayvanlara kıyasla basitçe kafası karışmış ve mutsuzdur. Onlar ne istediklerini tam olarak bilirler, ekolojinin izin verdiği ölçüde yavrularını ve çevrelerini net bir şekilde korurlar. Ama insan yapmaz.

Sürekli kendini yok etmeyi hedefler. Sonuçta, bize doğa tarafından verilenler, dünyevi gelişimimize yönelik değildir. Sadece vücudumuza hizmet etme, gereksiz zevkleri, yiyecekleri, seksi, zenginliği vb. kendimize dayatma düzleminde gelişmemeliyiz. Aslında bunun mutluluk ya da tatmin getirmediğini, gerçek fayda getirmediğini, sadece hayatlarımızı kararttığını görürüz.

Tüm eylemlerimizi yanlış yönlendiriyoruz. Sosyal arzularımızı (şöhret, güç, zenginlik, bilgi) bizi daha yüksek bir seviyeye, “insan” durumuna yönlendirmek için doğru bir şekilde kullanabilseydik, o zaman gerçekten “İnsan” seviyesine ulaşırdık.

 

Onluda Tek Bir Ortak Düşünce

Soru: Bireysel bir düşünce var ve kolektif bir düşünce var. Onluda tek bir düşünceyi nasıl doğru bir şekilde oluşturabiliriz?

Cevap: Tek düşünce, birliği hedefleyen, herkesin bir, tek ve benzersiz denilen, tek bir bütün içinde çözülmesini hedefleyen onlunun tümünün sonucu olmalıdır.

Yani dostlar böylesine homojen bir birlik içinde, bir araya geldiklerinde, aralarındaki doğru bağdan ve aralarında ifşa olacak Yaradan ile bağa hazırlıktan bahsetmek mümkündür.

 

“Zohar Kitabının Sırrı” (Linkedin)

Bu Perşembe akşamı, Pesah Bayramı’nın ertesi günü başlayıp kırk dokuz gün sonra sona eren Omar sayımının 33. günü olan LAG ba Omar’ı, Sukot bayramının arifesinde kutlayacağız. 33. gün birçok nedenden ötürü çok anlamlıdır, ancak özellikle birisi dünya çapında milyonları büyüler: O gün, on dokuz yüzyıl önce, Kabala bilgeliğinin ufuk açıcı kitabı olan Zohar Kitabı’nın yazımının sona ermesiydi.

Bugünün insanlık için büyük bir gün olarak kutlanmasının iyi bir nedeni var: Zohar Kitabı özel bir şekilde ve özel bir amaç için yazılmıştır. Bir sebepten dolayı gizlenmiş ve daha sonra sadece bu nedenle ortaya çıkmıştır. Ve bu günleri bu nedenle yaşıyoruz.

Rabbi Şimon Bar Yohay (Raşbi) büyük bir Kabalistti. En yüksek maneviyat derecelerine erişmiştir ve adı Yahudiliğin temel kitapları olan Mishnah ve Gemarah’ta defalarca anılmaktadır. Bununla birlikte, Raşbi’nin benzersizliği, üstün manevi başarısında değil, onu insanlıkla paylaşma konusundaki amansız çabalarında yatmaktadır. Manevi dünya bizimkinin tam tersidir. Dünyamız egoizme ve yıkıcı rekabete dayanırken, manevi dünya saf sevgi ve vermekten oluşan bizim zıt imajımızdır. Bu nedenle Zohar Kitabı “Her şey sevginin karşısında duruyor” diye vurgular. (VaEtchanan, Madde 146).

Manevi dünyadaki temel birim, on alt birimden oluşur. Bu alt birimler, Partzuf adı verilen güçlü ve istikrarlı bir yapı oluşturmak için birbirini tamamlayan, benzersiz ve çoğu zaman birbiriyle çelişen sevgi ve verme ifadeleridir. Sevginin bu alt birimlerine, Partzuf adı verilen temel manevi birimde birleşen İbranice sapir [sapphire] kelimesin gelen Sefirot denir. Daha sonra Partzufim [Partzuf için] bir araya gelir ve tüm manevi dünyayı inşa eder. Sefirot, sevgi ve vermenin ifadeleri olduğundan ve maneviyatta var olan her şeyi oluşturdukları için, tüm manevi dünya tek bir sevgidir.

Dünyamız saf egoizmden oluştuğundan ya da Yaratılış kitabının bize, “Bir insanın kalbinin eğilimi gençliğinden kötüdür” (Yaratılış 8:21) diye bahsettiği gibi, bizler manevi dünyadan tamamen kopuğuz. Aslında, biz O’na o kadar zıt durumdayız ki duyularımızla kavrayamıyoruz.

Ancak hayatını, insanlığı bu sevgi dünyasıyla birleştirmeye adayan Raşbi, uçurumu kapatmanın bir yolunu bulmuştu. Oğluyla birlikte, onun gibi kendilerini bu asil göreve adamaya istekli olan, sekiz hevesli öğrenciyi bir araya getirdi ve bunlardan on tanesi, az önce de söylendiği gibi, on Sefirot’tan oluşan manevi bir Partzuf’un bir görünümünü oluşturdu.

Ancak süreç kolay olmadı. Raşbi ve öğrencileri insandı ve bu nedenle doğaları gereği bencildiler. Bir onlu oluşturmak, onları manevi bir Partzuf yapmadı. Uzun ve kademeli bir süreç olan manevi bir Partzuf’a benzemek için, egoizmlerinin üstesinden gelmeleri gerekiyordu. Ve daha manevi, sevgi dolu olmayı öğrendikçe, deneyimlerini yazıya döktüler ve böylece Zohar Kitabı’nı yazdılar.

Bunu onlardan önce kimse yapmamıştı ve o zamandan beri de kimse yapmadı. Yavaş yavaş kendi egoizmlerini aştılar, galip geldiler ve bunu alegorilerle ve Kabala dilinde yazdılar. Manevi yolculuklarının sonunda, doğalarını tamamen nefretten sevgiye dönüştürmüşler ve hepsini bu muhteşem kitapta bizlerle paylaşmışlardı. Zohar Kitabı’nın insanlık için çok önemli olmasının nedeni budur, özellikle de nefretin hayatımızın her yönünü ele geçirdiği bugünlerde.

Aharei Mot bölümünde, Raşbi’nin onlusu bize nefreti hissetme ve sevgiye dönüştürme sürecinde deneyimledikleriyle ilgili fikir verir. Onlar, “‘Kardeşlerin birlikte oturması ne kadar iyi ve ne kadar hoş’. Bunlar birlikte otururken arkadaşlar ve birbirlerinden ayrı değillerdir. İlk başta, birbirlerini öldürmek isteyen, savaş halindeki insanlar gibi görünürler. Sonrasında kardeş sevgisine geri dönerler.” diye yazmışlardır.

Ancak Raşbi’nin onlusu burada bitirmemiş; neden bu kadar çabayı gösterdiklerini de paylaşmışlar. Onların sözleriyle, “Ve siz, burada olan dostlar, daha önce şefkat ve sevgi içinde olduğunuz gibi, bundan sonra da ayrılmayacaksınız… ve sizin erdeminizle dünyada barış olacak, yazıldığı gibi, ‘Çünkü kardeşlerimin ve dostlarımın hatırına, ‘Barış içinizde olsun’ dememe izin verin.’” Gerçekten de onlar, Zohar Kitabı’nı kendileri için değil, dünyanın geri kalanının barış ve sevgiyi bulması için yazdılar.

Ancak Raşbi ve onlusu kitabı yazmayı tamamladığında, insanlığın buna hazır olmadığını anladılar. Bu sevgi kitabını doğru bir şekilde kullanmak için, insanlığın, nefretin içine ne kadar derinden batmış olduğunu hissetmesi gerekiyordu. O zamanlar, kendilerini öldürmek isteyen Romalılardan sürekli kaçıyor olsalar da bir bütün olarak dünyanın insan doğasının gerçekte ne kadar nefret dolu olduğunu ifşa etmediğini biliyorlardı. Sonuç olarak, yine bir başka özverili eylemde, çok çetin bir şekilde yazdıkları kitabı gizlediler.

Yüzyıllar boyunca insanlık, doğasının daha daha derin katmanlarını ifşa etti, bu gerçekten de tamamen kötüydü. Yeterince kötülük ifşa olduğunda, Zohar Kitabı bir kez daha ortaya çıktı. Ancak yine de herkesin onu bilmesinin ve onu amacı için: nefreti sevgiye dönüştürmek için kullanabilmesinin zamanı değildi.

Ancak şimdi, 20. yüzyılın sonundan bu yana, doğamızı kabul etmemiz, bu sevgi ve vermenin kitabına gerçekten ihtiyaç duymamız için yeterlidir. Bu nedenle modern zamanların en büyük kabalisti Rav Yehuda Aşlag, Zohar Kitabı üzerine Sulam [merdiven] yorumunun tamamını yazdı, bu kitaptaki her kelimeyi açıkladı, böylece hepimiz ondan faydalanabilir ve kendimizi, Raşbi’nin öğrencilerinin yazdıklarında yaptıkları gibi dönüştürebiliriz.

Gerçekten LAG ba Omer, insanlık tarihinde onu nefret bataklığından çıkarmak ve manevi dünya olan sevgi havuzuna çekmek için bir ip atılan çok önemli bir güne işaret ediyor.