“İnsan Veya Hayvan Haklarıyla Çatışmayan Bir Ekonomik Sistem Nasıl Oluşturulabilir?” (Quora)

Böyle bir ekonomik sistem, her birimizin sadece var olmak için ihtiyaç duyduğumuz kadarını kullandığımız ve diğer her şeyi herkes arasında eşit dağılıma bıraktığımız özgecilik yasasına uygun olmalıdır.

Vücudumuzun hücreleri bu şekilde yaşamayı hak eder, çünkü her biri kendi yaşamını sağlamak için gerekeni alır ve her fazlalığı vücuda verirler. Başka bir deyişle, her hücre en basit ihtiyaçlarla yaşarken, tüm doğası ve faaliyeti vücuda yaşam güçlerini sağlamaktır.

Her birimiz insan toplumunda tek bir ilkeye göre işlev görmeliyiz: Var olmak için ihtiyacımız olan küçük parçayı kullanarak yaşamak ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için her şeyi vermek. Bu şekilde, her insanın ne kadar kullandığına ve ihtiyacına göre ürünleri herkese dağıtacağız. Herkes bunda eşit olacak, geri kalan her şey bir bütün olarak insanlığa geçecek.

Herkes o zaman dengeye ulaşacaktır. Bu, mevcut algımızın ötesinde olsa da, bizi çevreleyen ve insan toplumunda hareket eden doğanın genel özgecil yasasına göre kendimizi bu şekilde dengeleyebiliriz.

İhtiyaçlarımıza göre kendimiz için almak ve yeteneklerimize göre topluma vermek, doğadan olumlu bir yanıt almayı hak etmemizin yoludur. O zaman felaketler, tsunamiler, hastalıklar, salgın hastalıklar veya savaşlar olmayacak. Herkes huzurlu, güvenli ve sağlıklı bir hayat yaşayacak. Doğanın kendisi herkes için harika, eşit ve rahat bir varoluş sağlayacaktır. Oysa genel özgecil doğa yasasına uymazsakk, o zaman kendimizi yok olmaya götüreceğiz

Bizim zamanımızda doğanın özgecil yasasını tam olarak anlamamız gerekiyor. Bu nedenle giderek küresel olarak birbirine bağlı ve bağımlı hale geliyoruz.

Perde Tamamen Bireysel Bir Niteliktir

Soru: Perde hangi öğelerden oluşur?

Cevap: Perde iki güçten oluşur.  Bunlardan ilki onu kendine çekmek için olan egoist arzunun büyüklüğü iken ikincisi ise ihsan etme güçleri, reddediş ve bu çekim gücüyle çalışmaya isteksizliktir.

Soru: Bir insan perde ile doğabilir mi?

Cevap: Hayır, asla. Hepimiz küçük egoistler olarak doğarız ve hayatımız boyunca öyle kalırız. Eğer bir kişi Kabala ile meşgul olur ve bunun kendisine özgecil, anti-egoist bir nitelik kazandırabileceğini anlamaya başlarsa ve bu niteliği elde etmek için üzerinde çalışmaya devam ederse, o kişide yavaş yavaş  bir perde oluşur. Bu birikerek artan bir süreçtir.

Perde tamamen bireysel bir niteliktir. Birinden miras kalamaz, satın alınamaz, takas edilemez veya ödünç alınamaz.

Arzular ve Hesaplamalar

Soru: Perde, kendi yararım için olmayan hesaplamalar yapmamı sağlayan bir güçtür. Kişi, içinde ortaya çıkan her arzu için bu tür hesaplamalar yapar mı yoksa yalnızca özel arzular için mi yapar?

Cevap: Temel olarak her arzu üzerine yapar ama sadece onlarla başa çıkacak gücüm olduğu ölçüde.

Soru: İnsan vücudu ile ilgili temel arzular vardır. Bu hesaplamaları onlar üzerinde de yapmamız gerekiyor mu?

Cevap: Kişi, haz kaynağı olarak hissettiği tüm arzularına bir kısıtlama (Tzimtzum) yapmalıdır. Bunun üzerine, bu zevki almayı bırakır ve onun üzerine yükselir.

Temel arzular yemek, seks, aile ve güvenlik için olan sıradan arzulardır. Onlarla çalışmak zor değildir. Manevi arzularla çalışmak çok daha zordur.

Egoizmi Aldatmak

Peygamberler, Yeşu Kitabı, 8:1: “Ve Rab Yeşu’ya dedi ki, “Korkma ve yılma; bütün savaşçılarını yanına alıp Ai’ye git. Ai’nin Kralı’nı, halkını ve şehrini bütün topraklarıyla birlikte senin eline verdim.”

Soru: Aslında, şehir aldatma ile alındı. Aldatma yoluyla egoizmle çalışmak neden gereklidir? Neden onu doğrudan alamıyorsunuz?

Cevap: Çünkü egoizm haklıdır: haz almak, almak ister. Kimseyi aldatmaz. İnsanı hazza götürür ve onunla doldurur. Bu yüzden bizim için ondan vazgeçmek çok zordur.

İçimizdeki Ai şehrinin savaşçılarını cezp etmek için aldatmacayla, hırsızca eylemlerle hareket etmeliyiz. Ve anlaşılan o ki her zaman kötü, dolaylı bir şekilde hareket ederiz. Aksi takdirde egoizm yenilemez.

Soru: Neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl anlayabiliriz?

Cevap: Gerçek, Yaradan’dan gelen ve sonunda galip gelmesi gereken bir şeydir. Ve yalan, ona karşı olan her şeydir. Ancak, her şey görecelidir. Almanın kötü, vermenin iyi olduğunu kim söyleyebilir ki? Bunun tam tersinin doğru olduğu söyleyen farklı felsefeler ve yöntemler var. Ve kesinlikle kalplerinden konuşuyorlar.

Soru: Yani hakikat ancak Yaradan ile bağlantı varsa mı anlaşılır?

Cevap: Eğer Yaradan bunun üzerinde durur ve bunun doğru olduğunu söylerse, bunu kabul etmeliyiz. Bunun gerçekten doğru olduğunu da eylemlerimizin sonunda keşfedeceğiz.

Soru: Yaradan’ın söylediklerini nasıl duyabilirim? Bu gerçeğe nasıl daha yakın olabilirim?

Cevap: O’nun dediği gibi davranmaya, yani anti-egoistik davranmaya başlamalısınız ve yavaş yavaş bunda derin, içsel, daha yüksek bir anlam göreceksiniz.

Soru: Bu doğru bir varsayım mı: Egoizmim bana kötü his veriyorsa, bu iyi midir?

Cevap:  Genel olarak, evet. Ancak biz burada kendi kendine ızdırap vermek veya herhangi bir eziyetten bahsetmiyoruz.

Egoizmle çok güzel, hoş bir şekilde, doğrudan çalışmak gerekir. Aldatma, bir çocuğa tatlı ilaç verdiğimde onu nasıl kandırıyorsam egoizmi de aynı şekilde kandırdığım gerçeğine dayanmalıdır.  Sadece bu şekildedir. İşte bu yüzden aldattığımı, bir şeyi ihlal ettiğimi hissetmem.

Soru: Egoizmimizden nefret etmemiz gerektiğini söylediğimizde ne kastediyoruz?

Cevap: Egoizmden yalnızca Yaradan’a karşı olduğu ve benimle Yaradan arasında bir engel olduğu için nefret edilmelidir.

Aynı zamanda ona saygı da duymalıyız. Egoizm, Yaradan’ın gücü olan bir melek olarak kabul edilir, bu nedenle o hep bizimledir. Sonuç olarak, saygı ve nefret birleştirilir. Sadece ego ile nasıl doğru çalışılacağını öğrenmeniz gerekiyor.

Yaradan Çalışmasında “Gündüz Ve Gece”

Kendi egoist arzumuzun içindeyiz, bu da doğal olarak sadece kendimizi önemsememize neden oluyor. Dolayısıyla, eğer manevi var oluşa yükselerek Yaradan’ı hissetmek ve anlamak istiyorsak, kendi görüşümüz yerine Tora’nın görüşüne, Yaradan’ın görüşüne uymak için egoizmimize direnmeli ve onunla savaşmalıyız.

Kendimizi küçülttüğümüz, egoist arzumuzu Yaradan’ın arzusuna boyun eğdirmek için yaptığımız bu çalışma sürekli olarak sürdürülmeli ve böylece bu dünya üzerinde daha üst bir dünya inşa etmeliyiz.

Bu çalışmaya mantık ötesi inanç denir çünkü Yaradan’ın arzusunu kendi arzumuzun üzerine koyarız, ihsan etme güçlerini alma güçlerinin üzerine yükseltiriz. Başkalarından uzaklaşma isteğimize rağmen, dostlarımızın önünde kendimizi iptal etmemiz gerekir. Böylece Yaradan’ın niteliklerini içimizde şekillendiririz ve O’nu niteliklerimizin benzerliğine göre hissetmeye başlarız.

Bu çalışma daha net, daha odaklı ve kesin hale geliyor. Tekrar tekrar haz alma arzumuza dönüyoruz, böylece onu yeniden biçimlendirip yeni bir şekilde düzenliyoruz. Şuan her şeyi egoizmimizin içinde hissediyoruz: tüm gerçekliği, tüm dünyayı, tüm evreni. Ama eğer arzumuzu Yaradan’a ihsan etme arzusuyla değiştirirsek, o zaman bu dünya yerine, gerçek ve ebedi olan üst, manevi dünyayı algılayacağız.

Bunu yapmak için bilgiden mantık ötesi inanca geçiş yaparız. Neden buna sadece üst olanın görüşü değil de inanç denir? Çünkü haz alma arzumuzun, kendimiz için alma niteliğinin üzerine Yaradan’ın niteliği olan ihsan etmeyi inşa ettiğimiz her seferinde bunun sadece basitçe inanç, ihsan etme ya da Yaradan’ın görüşü olmadığı, yani Malhut’a hükmeden Bina olduğu ortaya çıkıyor.

Sadece bu şekilde, bu dünyanın hissinden üst dünyanın hissine geçene kadar giderek daha yükseğe yükseliriz ve Bina’nın tüm niteliğini elde edene kadar devam ederiz. Önce Malhut’tan ayrılıp Bina’ya girmeye başlarız, sonra Malhut Bina’ya dahil olur ve bu sayede Keter’e ulaşırız.

Bu çalışma sayesinde, Yaradan’ı ve üst dünyayı her seferinde daha fazla ifşa ederiz. Aşama aşama, yaratılışın ne olduğunu, insanlığın, tüm evrenin, tüm doğanın ve tüm dünyaların nasıl inşa edildiğini anlamamızı sağlayan bu yolda ilerleriz. Yolumuz, tüm parçalar arasındaki ilişkileri daha iyi keşfetmemizi ve kendimizi yaratılışın içinde hissetmemizi sağlayan her şeyi içermelidir.

Aynı zamanda, kaçınılmaz olarak düşeceğiz ve kafamız karışacak. Eğer koşuldan koşula, aşamadan aşamaya geçersek, o zaman daha önce olan her şey silinir ve yeni bir aşamaya girerken tüm hissiyatları kaybederiz. Neticede, on Sefirot’ta gerçekliği algılıyoruz ve onlar yenilendiklerinde, yeni bir arzu geldiğinde ve onun üstünde yeni dokuz üst Sefirot olduğunda, o zaman gerçekliği hissettiğimiz tüm Kli’mizde temel bir değişim meydana gelir. Bu nedenle, önceki koşuldan, manevi algı ve duyumdan ayrılma ve yeni bir dereceye geçiş vardır.

Yaradan çalışmasında “gece ve gündüz” olarak adlandırılan böyle geçişlere kişinin alışması gerekir. Gece olmadan, yeni, henüz ıslah olmamış Kelim’in ifşası olmadan, yeni bir gün gelmez. Kendimizi bu yeni arzuların içinde bulduğumuzda, nerede olduğumuzu anlamayız ve kafamız karışır. Bu, manevi çalışmada gecedir.

Gecede çalışmaya, karanlık hissine, his ve anlayış kaybına alışmanız ve bu tür durumlara duyulan ihtiyacın farkına varmanız gerekir, çünkü onlar olmadan yeni bir dereceye, yeni bir aşamaya gelmek imkansızdır.  Gecenin gündüze eşit olması, karanlığın ışık gibi parlaması ve her şeyin gün gibi olduğu dereceye gelmesi için hala neyin eksik olduğunu görmemize yardımcı olan karanlıktaki çalışmadır.

Tüm bu yol, en başından sonuna kadar kendimizi eğmemiz ve onunla daha fazla çalışmaya başlayana kadar egoizmimizden ödün vermemize bağlı. Malhut’tan Bina’ya kadar arzumuzu gizleriz ve Bina derecesine, ihsan etme derecesine ulaştığımızda, haz alma arzusunu uyandırmaya ve Bina’dan Keter’e yükselmeye başlarız.

 

“Hayatınızda Sizi En Çok Ne Harekete Geçirir?” (Quora)

Hayatımda, beni eylem yapmaya iten şey genel özgecil doğa yasasının anlaşılması ve insanlığın bu farkındalığa ilerlemesidir.

Doğa, bu yasayı bilmemizi ve buna göre gelişmemizi istiyor. Bu sayede doğanın hayvansal seviyesinden, konuşan yani insan seviyesine yükseliriz. İnsanlığın kurtuluşu yalnızca bu yasayı bilmeye ve onu gerçekleştirmeye bağlı olduğuna göre, dünya giderek daha büyük bir ızıdıraba batmadan önce, bu bilginin dünyaya yayılması gerektiğini düşünüyorum ki insanlık er ya da geç bu yasayı keşfedecektir.

O zaman, benim görevim bu yasanın bilgisini insanlığa aktarmak olur ve bu sayede insanlar ızdırap çekmekten kurtulur ve doğanın bizden ne talep ettiğini ve nedenini anlarlar.

Doğa kanununu uygulayarak, en kısa sürede, mutsuzluk ve ıstırapların olmadığı mutlu bir hayata hızla ulaşacağız.

İşte, beni harekete geçiren ve bu mesajı ilerletmek için aktif kalmaya iten şey budur.

Fiziksel ve Manevi Bedenler Arasındaki Fark

Soru: İnsanlara manevi dünya incelikli, zar zor algılanabilen bir şeymiş gibi geliyor. Manevi dünyada sözde dişil ve eril kavramlar arasında ortaya çıkan duygular, maddesel dünyaya göre daha mı güçlü yoksa daha mı zayıftır?

Cevap: Büyüklük olarak çok daha güçlüdür. Milyarlarca kez!

Bu nedenle birincil kaynakları okurken, onların içinde yazılanları dünyamızın görüntüleriyle görselleştirmemeliyiz. Maneviyatta, başkalarını tatmin ve memnun etmek amaçlandığı için her şey tamamen terstir. Dişil ve eril kavramların tamamen farklı bir anlayışı vardır.

Dünyamızda, fiziksel cisimler ile -cansız, bitkisel ve hayvansal- belirli bir hacim kaplayan, belirli bir ağırlığa ve bazı fiziksel parametrelere sahip bir nesneyi kastederiz.

Manevi dünyada beden, manevi bir nesne anlamına gelir ki buna uygun olarak manevi parametrelere ve özellikle haz alma arzusuna sahiptir.

“Evde Eğitim Neden Artıyor” (Linkedin)

Evde eğitim, ABD’de ve Batı’nın her yerinde birkaç on yıldır yükselişte, ancak 2020-2021 yılları, evde eğitim gören çocukların sayısında bir sıçramayı beraberinde getirdi. Mart 2021 itibariyle, 2019’dakinin iki katı ve ABD’deki okul çağındaki çocukların neredeyse yüzde 9’u olan yaklaşık 5 milyon K-12 çocuğu evde öğreniyordu. Eğitim sisteminin iç karartıcı durumu göz önüne alındığında, bu şaşırtıcı değil. Çocukların okula gittiklerinde mutlu olmalarını istiyorsak, tüm eğitim paradigmasını yeniden gözden geçirmeliyiz.

01 Temmuz 2021’de yayınlanan “Evde Eğitim: Araştırma” başlıklı bir makale, bu olgunun belirli bir inanç, ırk, etnik köken, gelir düzeyi ve hatta eğitim düzeyine özgü olmadığını kanıtlıyor. Makaleye göre, “Demografik olarak çok geniş ölçekte insanlar evde eğitim veriyorlar– bunlar ateistler, Hıristiyanlar ve Mormonlar; muhafazakarlar, özgürlükçüler ve liberaller; düşük, orta ve yüksek gelirli aileler; siyah, Hispanik ve beyaz; Doktoraları, GED’leri olan ve lise diploması olmayan ebeveynler.”

Evde eğitim, insanlar çocuklarına kendi başlarına öğretmeye çok hevesli oldukları için popülerlik kazanmıyor. Onun yaygınlaşması, her şeyden önce mevcut paradigmanın çöküşünün bir kanıtıdır. Bu şaşırtıcı değil. Sanayi Devrimi sırasında tasarlanan ve ilk amacı temel okuryazarlık ve torna tezgahı çalıştırmayı öğretmek olan bir eğitim sistemini zorlarsanız, bu bir felaket reçetesidir.

Dahası, eğitim sistemi gerçekten eğitmez. Biraz bilgi sağlar, ancak çocukların sosyal becerilerini ve insan ilişkilerini geliştirmek açısından hiçbir şey yapmaz. Her yaştan okul çocuğu, korunmaları ve bakılmaları gereken bir yerde, yani okulda zorbalığa, uyuşturucu ve madde bağımlılığına, şiddete ve cinsel istismara karşı kolay hedeflerdir. Böyle bir ortamda düzgün öğrenemezler ve eğitim becerilerinden çok hayatta kalma becerileri geliştirirler. Duygusal sorunlarının çoğu ev ortamından veya kendi kişiliklerinden değil, okulda maruz kaldıkları stresli ve korkutucu atmosferden kaynaklanmaktadır.

Birçok ebeveyn için çocukları üzerinde bu tür bir stres kabul edilemez ve gelirlerinin bir kısmından vazgeçmeyi ve çocuklarının eğitimini kendi ellerine almayı tercih ederler. Araştırmanın gösterdiği gibi, öğretmenlik deneyimi eksikliğine rağmen, çocuklarını evde eğiten ebeveynlerin çabalarının sonuçları, profesyonel ve üstün olması amaçlanan sistemin sonuçlarını aşıyor.

Çocuklar okulda kendilerini hapsedilmiş hissettiklerinde gelişemezler. Kendilerini özgür hissettikleri evlerinde, daha az profesyonel yardımla bile çok daha iyisini yapabilirler.

Yine de evde eğitimin ideal bir eğitim yöntemi olduğuna inanmıyorum. Çocukların kendi yaş grubundaki yaşıtları arasında olması gerekir. Ayrıca, bütün insanların her uzmanlığa uygun olmadığı gibi, tüm ebeveynler de uygun öğretmenler değildir. Eğitimde, yetkin olan ve doğal olarak buna yatkın olan insanlar onunla meşgul olmalı. Ancak sistem, çocukların ihtiyaçlarını karşılayan bir sistem olmalı, onları yüzyıllar önce yaratılmış ve onların düşünme, hissetme, dünyayı algılama ya da özlemlerine uymayan şablonlara zorlayan bir sistem değil.

Asgari eğitim gereksinimleri ve insan ilişkileri becerileri sağlayan bir sistemin yokluğunda, evde eğitim iki kötüden daha az kötü olan. Ancak dediğim gibi bu gelecekte çocuk yetiştirmek için doğru bir yol değil.

Karma eğitim ortamları kesinlikle birçok sorunun nedeni olduğundan, çocuk yetiştirme, kız ve erkek çocuklar ayrı olacak şekilde küçük gruplar halinde yapılmalıdır. Ek olarak, okullar ve ebeveynler arasında daha fazla bağlantı olmalı, çocukların ne istediği, neye ihtiyaç duyduğu ve nerede öğrendikleri hakkında daha fazla tartışma olmalıdır. Daha sonra, çocuklar kendilerine uygun olanı tercih ettikleri öğrenme programına göre öğrenmelidir.

İbranice bir söz vardır: “Çocuğa, çocuğun yoluna göre öğretin.” Bu, her çocuğun kendine özgü özellikleri ve nitelikleri olduğu için, her çocuğun bu özelliklere göre öğrenmesi gerektiği anlamına gelir. Bu şekilde, çocuklar tatmin olmuş ve tamamlanmış hissederek büyürler.

Son olarak ama kesinlikle önemsiz olmayan sosyal öğrenme meselesidir. Zamanımızın çoğunu başkalarıyla iletişim kurarak geçirdiğimiz ve her zaman birbirimizden öğrendiğimiz için, okullar zaman ve eğitim programlarının çoğunu insan ilişkileri becerilerini öğretmeye ayırmalı. Üretken ve kendine güvenen yetişkinler olmak için çocukların birbirleriyle nasıl olumlu ve üretken iletişim kuracaklarını öğrenmeleri gerekir. Bu onlara işte, evde, ebeveyn olduklarında kendi çocuklarıyla ve insanlarla nerede iletişim kurarlarsa kursunlar yardımcı olacaktır.

Her Yerde Tek Bir Yaradan Vardır

Soru: Farz edelim ki Yaradan, uygun şekilde çalışan bir onluda ifşa edildiğini, ona Yaradan 1 diyelim. Diyelim ki Yaradan bir başka onluda daha ifşa oldu, ona da Yaradan 2 diyelim. Sonrasında ise, örneğin, iki onlunun tek olarak birleştiği ve Yaradan 3’ün onların içinde ortaya çıktığı bir kongre gibi özel bir olay var.

Yaradan 1 ve 2’nin gelişim aşamalarının Yaradan 3’te de olduğunu ya da iki onlu arasındaki birlik anı benzersiz olduğu için bu Yaradan’ın benzersiz olduğunu söyleyebilir miyiz?

Cevap: Yaradan her yerde tektir. Onların birliğine göre her onluda ifşa olan tek güçtür.

Yaradan’ın tek bir niteliği vardır, o da mutlak sevgi ve ihsan etme niteliğidir. Bu niteliğe benzediğiniz ölçüde onu ifşa edeceksiniz.

“Dünyanın Geleceği İçin İdeal Vizyonunuz Nedir?” (Quora)

Herhangi bir canlı organizmanın hücreleri, egoist olmalarına rağmen, yine de birbirleriyle çalışarak tek bir mekanizmada, tek bir özgecil sistemde birleşirler, burada her hücre kendini organizmaya bağlar ve sadece organizmayla nasıl bütünleşeceği ile ilgilenmeye odaklanır, bu organizmaya nasıl hayat sağlayacağını ve onun genel işleyişini önemser. Bunları yapmadığı takdirde kendisi hayatını kaybedecektir.

Bu, insan toplumundaki ortak tutum olmalıdır: Eğer hayatta kalmak istiyorsak, o zaman hücrelerin herhangi bir canlı organizmada nasıl işlev gördüğüne dair aynı yasayı kabul etmeli ve herkes diğer herkesi düşünmeli. Geleceğimizi böyle tasavvur etmeliyiz.

Dünyadaki yaşamımız boyunca, egoizm yoluyla gelişiyoruz. Gelişimimiz konusunda giderek daha bencil olmaya başladık ama şimdi egoistik gelişimin sonuna geldik ve tamamen farklı bir boyuttayız. Yeni bir realitenin ve yeni bir sistemin, giderek daha fazla birbirimize bağlı ve bağımlı olduğumuz yeni bir realitenin ve yeni bir sistemin bizlere açıldığını anlamamız gerekiyor. Buna göre parçası olduğumuz bütünsel sistemi aramızdaki hayatın kanunu olarak kabul etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla bunu bir gerçek olarak kabul edersek, gelecekteki hayatımızın güzel olacağını göreceğiz.

Umarım göreceğimiz şey tam olarak bu olur.