Herkes Islah Olacak

Soru: Bir dost, çevresinin sonucunun ne olduğunu anlarsa, karmaşık koşulların olduğunu görüp ve bu nedenle işten uzaklaşırsa, ona karşı tutum ne olmalıdır? Ona nasıl yardım edebiliriz?

Cevap: Ona yardım etmek için her şeyi yapmalıyız ancak normal yollarla: onun bizimle olmasını ve ayrılmamasını ne kadar istediğimizi gösterin, birbirimize ne kadar bağlı olduğumuzu ve Yaradan tam olarak her şeyin geldiği ve her şeyin geri dönmesi gereken merkezi nokta olarak birleşmemizde ifşa olduğundan, birliğimiz olmadan O’nu anlayamayacağımızı ve ifşa edemeyeceğimizi gösterin.Bütün bunları onunla birlikte öğrenmeli ve düşüncelerimizle, dualarımızla ve onunla da dahil olmak üzere sohbetlerimizle onu etkilemeliyiz ki grupta kalabilsin. Yine de, birkaç yıl bir yerlere uçsa bile uzağa gitmeyecektir.

Size, Rabaş’ın öğrencilerinin 10 ila 15 yıl onu terk ettikten sonra bir Cumartesi sabahı nasıl geri döndüklerini anlattım. Kapı açıldı ve adam sanki kendine bir fincan kahve doldurmak için dışarı çıkmış gibi içeri girdi. On yıldır uzaktaymış gibi hissetmiyordu! İnsan toplumunda bu nasıl olabilir ki? Ama Kabalistik grupta olabilir. Aynen öyle, yerime geri döndüm. Bu nedenle endişelenmemize gerek yok, herkes gelecek ve ıslahlarından geçecektir. Ama birbirimize yardım etmemiz arzu edilir.

 

“Her Şey Derinin Ötesine Geçtiğinde Ne Olur?” (Linkedin)

Kişiyi derisinin ötesinde göremedikçe, o kişiyi görmezsiniz. İnsanların kim olduğu hakkında endişelenmek yerine, birbirleri hakkında ne hissettiklerini düşünmeleri gerekir.

Günümüz Amerikan toplumuna ve insanların zihnine yerleştirmeye çalıştığı fikirlere baktığınızda, bunda ciddi bir terslik olduğunu anlıyorsunuz. “Liberalizm” adı altında, kişi herhangi bir tıbbi müdahale bile olmadan, “içinde nasıl hissettiğine” göre kendi cinsel kimliği belirleyebilir ve ASÖB’e (Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği) göre, “kamuya hizmet eden devlet kurumları, sizi cinsel kimliğinize uyan tuvalet veya cinsiyete göre ayrılmış diğer tesisleri kullanmaktan alıkoyamaz veya bir tuvaleti veya cinsiyete göre ayrılmış başka bir tesisi kullanmak için cinsiyetinizi kanıtlamak için kimlik sağlamanızı isteyemez”, işler böyle doğru yürümez. Bu basitçe doğal değildir.

Ancak Amerikan toplumunu rahatsız eden sadece cinsel kimlik sorunları değil. Kimlik siyaseti ile ilgili saplantılı meşguliyet, insanların kalplerinde ve zihinlerinde onları yerleştirdiğimiz kategorilerin ardındaki insanları gerçekten görmelerine yer vermiyor.

İnsanların derisi ve kimliğiyle meşguliyet çok uzun zaman önce başladı, ancak son on yılda oldukça hızlandı. Egonun yoğunlaşmasıyla birlikte, toplumun çeşitli çarpıtmaları sağduyuyu ele geçirdi. Örneğin, transseksüellerin kadın sporlarına katılımını ele alalım. Transseksüel hakları adına kadın hakları ezilmekte ve çiğnenmektedir. Bunun nasıl iyi sonuçlanabileceğini kestiremiyorum.

Bu durumu iyileştirecek sihirli bir formülüm yok, ama bana öyle geliyor ki Amerika’nın sorunlarından biri, kelimenin gerçek anlamıyla olmasa da, hiçbir zaman bir devrim yaşamamış olması. 1917 Rusya’sındaki Bolşevik Devrimi gibi bir devrimden bahsetmiyorum. O günlerde, Ruslar bir devrim için tamamen hazırlıksızdı ve sonuçlar dolayısıyla berbattı.

Aksine, bir devrimden söz ettiğimde, tüm ulusun yaşadığı ideolojik bir dönüşümü kastediyorum. Örneğin Fransız Devrimi’ni ya da çeşitli biçimlerde İngiltere ya da Almanya’da gerçekleşen benzer süreçleri ele alın ve ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Derinin ötesine geçemedikçe, size insanların ten rengine takıntıdan başka bir şey kalmaz. Bu tutum daha sonra insanların yaşamlarının her alanına yayılır. Başkalarıyla bağ kurmayı düşünmek yerine, başkaları üzerindeki güce odaklanırlar, bu da onları zenginlik ve güç üzerinde takıntı haline getirir. İşte bu yüzden Amerika’nın Tanrısı dolardır.

Büyümek için, insanların kalpleri özüne kadar sarsılmalıdır. Değerlerine meydan okunmalı ve doğru olduğunu düşündükleri her şeyi yeniden düşünmelidirler. Değişiklikler korkutucu olabilir, ancak olgunlaşmanın ayrılmaz bir parçasıdır.

İnsanlar gerçeği birden fazla açıdan görmeyi öğrendiklerinde, hayata ve özellikle de diğer insanlara karşı daha ciddi ve ılımlı bir tutum geliştirirler. Aksi takdirde, dünya görüşleri değişmeden kalır, tartışmasız kalır ve yüzeysel (ve bölücü) etiketlerden veya güç kazanmak için servet biriktirmekten başka bir şey düşünemezler, ihtiyaçların sağlanmasının ötesinde, daha fazla paranın onları daha mutlu etmeyeceğini fark etmezler.

Sonuçta, aşırı güç insanları yalnızlaştırır ve yalnızlık insanları mutsuz eder. Bu, hayatın amacı olan mutlu olmak ile çelişir.

Bu nedenle, Amerika’nın temellere dönme zamanının geldiğini düşünüyorum. İnsanlar oldukları gibi olmalılar çünkü oldukları gibi iyiler. Kim oldukları hakkında endişelenmek yerine, birbirleri hakkında ne hissettiklerini düşünmeleri gerekir.

Dünya İyi Bir Şekilde Gelişebilir Mi?

Şüphesiz, dünyadaki her şey, sadece amaca doğru ilerleme uğruna olur. Kuşkusuz tüm bu pandemiler ve virüsler, bizleri bu amacı gerçekleştirmeye zorlamak için dünyamıza gelmektedir.

Ve şüphesiz, hareketi, hedefi ve hızlanmayı seçersek, bu hedefe doğru iyi bir şekilde ilerleyebiliriz. Arkamızdan bize çarpmaya hazır olarak gelen sopadan daha hızlı hareket edersek, hızla ilerliyoruz demektir.

Bunu yapabilmek için daha hızlı bağ kurmalı ve aramızdaki manevi duruma daha hızlı hakim olmalı ve böylece onun içindeki Yaradan’ı ifşa etmeliyiz. İnsanlık, birbiriyle bağlı ve birbirine tam bağımlı olduğunu açığa çıkaran modern topluma dönüşene kadar, gelişiminde farklı aşamalardan geçmiştir.

Zamanımızda, bu karşılıklı bağımlılık kendisini çok net ve katı bir şekilde göstermeye devam edecek; birbirimiz olmadan var olamayacağımızı göreceğiz. Bir yerde yeteri kadar petrol ve gaz yok, diğerinde yeterince ekmek yok, üçüncüde elektrik yok vs. Her şey öyle bir şekilde ortaya çıkacak ki, tek bir insan bile başkaları olmadan yaşayamaz.

Baal HaSulam aslında tüm dünyaya ihtiyacımız olduğunu yazıyor. Bu nedenle, önümüzde ilginç keşifler var. İleriye doğru adımlarımızın daha hızlı, daha iyi ve acısız olması için dünyaya birbirimizle ne kadar bağlı olduğumuzu açıklamamız gerekiyor.

Kabalistler Sevgiyi Nasıl Tanımlar?

Soru: Nörofizyologlar, bir kişinin kafası karışık bir hayvan olduğunu ve sevgi duygusunun feromon, dopamin ve oksitosin kokteylinin bir sonucu olduğunu söylüyorlar.

Psikologlar buna katılmıyor. Onlar, sevgiyi hissetmenin bileşenlerinin toplamından daha fazlası olduğunu söylüyorlar: zihinsel, sosyal vb.

Filozoflar kimseyle tartışmazlar. Sevginin bir insanı şaşırttığını ve insanlığın yaptığı tüm aptallıkların ve tüm keşiflerin nedeni olduğunu söylüyorlar.

Kabalistler sevgiyi nasıl tanımlar?

Cevap: Kabalistler sevgiyi, kişinin dışındaki her şeyle en yüksek bağlantısı olarak tanımlar ve onu Yaradan’a benzer kılar.

Sevgi, Yaradan gibi olmak için bir araçtır. Sevgi, bizim dışımızda var olan bir şeydir. Bir bireyin içinde sevgi yoktur. Ve bu nedenle, hiçbir fizyolog ve hiçbir psikolog bu konuda hiçbir şey bilemez. Her şeyi sadece feromonlar ve benzerleri temelinde düşünürler.

Sevgi, Yaradan’ın bize bahşettiği O’nun özel niteliğidir ve onun yardımıyla kendimizi canlıdan insan seviyesine yükseltebiliriz. İnsan, Adem’dir. “Edomeh” kelimesinden gelen “Adem” Yaradan’a benzer demektir.

İnsanın Ana Rahmine Düşmesi ve Manevi Gelişimi

Rabaş, Madde No. 31, “Yenika [Emzirme] ve İbur [Ana rahmine düşme] Hakkında”

Bu nedenle, Yaradan’ın hizmetine giriş, İbur (ana rahmine düşme) hâlidir; burada kişi kendi özünü iptal eder ve yazılmış olduğu gibi annesinin rahmine girer: “Oğlum, babanın talimatını dinle ve annenin öğretisini terk etme”. Bu, “Bina’ya anne diyeceksin” sözünden kaynaklanır, yani, kişi Malhut adı verilen, “kendini sevme” olan ilk durumunu iptal eder ve kabı Bina adı verilen ihsan etme koşuluna girer.

İnsan, gözlerini kapatıp başkalarıyla bağ kurduktan ve onların önünde kendini iptal ettikten sonra, bu damladan ceninin gelişmeye başladığı rahme giren bir meni damlası gibi olur. Grupta kendini bu şekilde iptal eden kişi, rahme giren bir damla gibidir.

Yavaş yavaş, kendini iptal etme eylemleriyle gruba daha fazla dahil olarak, gelişmeye başlar. Bu içsel eylemlere dışsal olanlar eşlik edebilir. Ama şimdi sanal iletişim halindeyken birbirimizle çok az fiziksel temasımız var ve bu hiçbir şey gerektirmiyor.

Kişinin manevi gelişimi, grubun önünde kendini iptal etmesine, dostlarının yardımına, onlarla iletişim kurmasına ve onların önünde nasıl iptal edileceğini gitgide daha fazla anlamaya çalışmasına bağlıdır. Kişi, düzgün bir iptal için sürekli bir arayış içinde olarak gelişir.

Kendini iptal edebildiği ölçüde, bireysel olarak ama grubun içinde, engel olarak değil, aksine yardım ederek ve dostlarıyla daha fazla bağ kurarak büyür. Bir çeşit grubun iç alanını doldurur. Bu onun anne karnındaki gelişimidir.

Böylece, kendisinin ve grubun karşılıklı dengeye geldiği bir duruma doğru gelişir: grup onu etkiler ve o da grubu etkiler ve bu doğum sürecinin başlangıcına yol açar.

Bu süreçte, hem rahim tarafından (Bina), hem dostlarının tarafından ve hem de kişinin kendisi tarafından incelenebilecek birçok eylem vardır. Ve sonra tüm bunlar somut bir hale gelir: çalışma/emek başlar ve kişi kendi egoizminin ortaya çıkmasıyla gruptan ayrılmış olur. Ama bu egoizmle kişi, ihsan etme niteliği içinde de var olabilir. Bu onun manevi doğumudur.

Bu durumları, bir kişinin grup tarafından özümsenmek, tamamen teslim olmak ve onların içinde olmasını istedikleri ölçüde büyümek istediği noktaya kadar kendini iptal ettiği zaman görürüz. Kişi tüm grubu doldurur yani içeriden, anne karnında gelişir ve grup genişler, tüm koşullarını üzerine alır ve ceninin ve grubun (rahim) karşılıklı gelişimi gerçekleşir.

Kişi, egoizmini minimum ölçüde bağımsız olarak yönetmeye başlayana kadar birlikte gelişirler. Ardından doğum eylemi yani bireyin gruptan ayrılması gerçekleşir. Ama ondan ayrılmaz. Grupla olan ilişkisinde dışsal bir güç gibi olur, Yaradan’a daha da yaklaşır ve bir yandan grup ile Yaradan arasında bir bağlantı halkası haline gelir. Diğer yandan grup onu Yaradan’a bağlar.

Bizim için en önemli şey, yaşayacağımız sürecin kendimizi gruba dahil etmekten ibaret olduğunu anlamamızdır. Fetüsün geliştiği bu dokuz ay, grup içinde bir kişinin doğumdan önceki tam iptal olduğu, grup içindeki gelişimimizin dokuz ayıdır.

Burada Malhut’un arzusu, Bina‘nın arzusu, Keter‘in arzusu vardır ve bunların hepsi bir aradadır. Burada çok çeşitli koşullar vardır, ancak bunu pratikte öğrendikçe çalışacağız.

Dünyayı Dolduran İyi Güç

Bu demektir ki, kişi mantık ötesi inanmalı ve Yaradan’a inançla zaten ödüllendirildiğini organlarında hissettiğini, Yaradan’ın tüm dünyayı iyilik yapan iyi olarak yönettiğini gördüğünü ve hissettiğini hayal etmelidir. Mantık dahilinde baktığında tam tersini görse de yine de mantık ötesi çalışmalı ve bu durum ona, bunun gerçekten böyle olduğunu, Yaradan’ın dünyayı iyilik yapan iyi olarak yönettiğini organlarında zaten hissedebiliyormuş gibi görünmelidir. (Rabash, Makale 28, “Çalışmada Ekleme Yapmamak ve Çıkarmamak Nedir?”).

Anlayışınızın, düşüncelerinizin ve inançlarınızın aksine, mantık ötesi inanmalısınız ve sanki O’nu tüm organlarınızla hissediyormuşsunuz gibi Yaradan’a inançla zaten ödüllendirildiğinizi hayal etmelisiniz ve Yaradan’ın iyilik yapan iyi olarak tüm dünyayı yönettiğini görmeli ve hissetmelisiniz. Bu konuda net olmalıyız.

Ve şu anda tüm dünyayı O’nun iyi tutumuyla dolduran Yaradan’ı iyi olarak hissetmememe rağmen, etraftaki her şey iyi gücün ifşası ile dolduğunda, böyle bir fenomenin kendini gösterdiği bu dünyanın nasıl olduğunu hayal etmeye çalışırım.

Nereye dönersem döneyim, ne düşünürsem düşüneyim, ne yaparsam yapayım, neyle karşılaşırsam karşılaşayım, her yerde Yaradan’ın şefkatinin tezahürünü görürüm. O’nun varlığı tüm dünyayı doldurur.

Yaradan’ın (iyi, olumlu gücün) tüm dünyayı doldurduğunu ve sizin ve dostlarınızın iyilik niyetlerinizle bu gücü hissetmek istediğiniz şekilde birleştiğinizi hayal edin. Kendinizi, grup içinde kendi aranızda yaratmak istediğiniz ölçüde bu gücü ortaya çıkaran bir detektör yapmak istiyorsunuz.

Bunu yapmak için, veren, birbirini olumlu yönde etkileyen birkaç kişi olmalıdır ki birbirleriyle olan bağın içinde, her şeyi dolduran Yaradan’ı onlara gösterecek bir niteliği ortaya çıkarsınlar. Yaradan’ın ifşası için Kli’yi (kap) bu şekilde yaratırız.

Bunun için her şeye sahibiz. Henüz bir şey görmememiz veya hissetmememiz önemli değil. Asıl şey, birlikte olmamız. Bunun için elimizden geldiğince çaba göstereceğiz. Ve buna uygun olarak, hissiyatta kendi aramızda yapay olarak yarattığımız bağda, Yaradan’ı yavaş yavaş Kendini ifşa etmeye zorlayacağız.

“İş Karşıtı Hareket Amaçlı Olmalı” (Linkedin)

2013’te başlayan iş karşıtı hareket, geçtiğimiz yıl ivme kazandı. Geçen yıl, 700.000 kişiden 1.6 milyona yükseldi. Ancak sloganı, “Sadece zenginler için değil, herkes için işsizlik!” daha iyi bir dünya ya da daha mutlu insanlar yaratmayacak.

İnsanların mutlu olduğu bir dünya yaratmak için toplumumuzdaki işin değerini yeniden düşünmemiz gerekiyor. Mutlu olmak için hayatta bir amaca ihtiyacımız var. Çalışmak, bir amaç için araç olabilir, ancak amacın kendisi olmamalıdır. Benlik değeri duygumuzda belirleyici faktörler olarak işlere veya kariyerlere değil, amaca odaklanırsak, yaşamlarımız daha dengeli, çok daha mutlu olacak ve bizler, ailelerimiz, toplumlarımız ve çevre bundan fayda sağlayacaktır.

Birkaç yıl öncesine kadar, kişinin sosyal statüsünü belirlemede baskın unsur kişinin işiydi. İş unvanınızın değeri kadar değerliydiniz. Son yıllarda bir değişim oldu. İnsanlar, o iş son derece iyi ödese bile, bir iş unvanının sizi mutlu edeceği yanılsamasından uzaklaşıyorlar.

Para yardımcı olur ama bir yere kadar. İhtiyaçlarımızı karşılamanın ve geleceğimizi makul ölçüde güvence altına almanın ötesinde, zamanımızı ve emeğimizi servetten çok hayatlarımızda değer yaratmaya ayırmalıyız. Daha fazla zenginlik yaratmak için herhangi bir ek zaman veya çaba mutluluğumuzu artırmaz. Aslında, çoğu zaman onu azaltacaktır.

Sevdiğimiz insanlarla birlikte olarak ve sevdiğimiz şeyleri yaparak değer yaratırız. Bu ikisi işimizle pekâlâ bağlantılı olabilir, ancak bu durumda iş odak noktası değil, yaptığımız işten ve çevremizdeki insanlardan keyif almamızdır.

İşimiz, bizim hayatımız, hayalimiz olmasa bile, işte çalışmaya devam etmeyi değerli kılacak böyle ilişkiler kurmamız gerekiyor. İşyerime karşı olumsuz hislerim varsa, orada olmaktan nefret edeceğim. Bu nedenle, iş arkadaşlarının sadece birbirlerini tanımaları değil, aynı zamanda birbirleri için karşılıklı düşünce ve ilgi geliştirmeleri de hayati önem taşımaktadır. Tek düşündüğüm ne zaman eve gidebileceğimse (ya da evden çalışıyorsam dizüstü bilgisayarımı ne zaman kapatacağımsa), o zaman çalışırken acı çekeceğim. Ancak, hepimizin yani çalışanların ortak hedefimize nasıl ulaşabileceğimizi düşünürsem, o zaman işimin bir amacı olacak ve bu amaç kişisel değil, toplumsal olacaktır. Bu durumda insanlar çalışma saatlerine ve kişisel görevlerine değil birbirlerine odaklanacak ve işlerinden memnun ve doyumlu hissedeceklerdir.

Bu, bugün çalışmayı düşündüğümüzden çok farklı, ancak dünyanın gittiği yer orası. Her şeyin bağlantılı olduğunu zaten biliyoruz. Bilgisayarlarımız dünyanın her yerine bağlı, hatta telefonlarımız bile dünyanın her yerine bağlı. Giysilerimiz, arabalarımız ve hatta bizi hasta eden virüsler gibi yiyeceklerimiz de dünyanın her yerinden geliyor.

Her şey birbirine bağlıdır. Bir boşlukta yaşıyormuş gibi davranırsak kendimize sahte bir kopukluk empoze eder ve kendimizi hayattan koparırız. Bu bizi mutlu edemez. Mutlu olmak için, birbirimizin ayağına basmak gibi mevcut hakim zihniyet yerine, birbirimizi desteklediğimiz olumlu bir şekilde bağ kurmamız gerekiyor.

Bu, başlamış olduğumuz bir eğitim sürecidir. Ben merkezli zihniyetimizi değiştirmek konusunda isteksiz olduğumuz için doğa, Koronavirüsü kullanarak bize kolektif düşünceyi empoze etti. Süreci kendi elimize alırsak doğadan zorunlu “derslere” ihtiyacımız kalmayacaktır.

İhtiyacımız kadar çalıştığımız, geri kalan zamanımızı sosyalleşmeye ve kendimizi geliştirmeye ayırdığımız dengeli bir iş dünyası, bizleri daha mutlu ve dingin yapmanın yanı sıra çevremize de fayda sağlayacaktır. Şu anda rakiplerimizi geride bırakmak ve şirket hissedarlarına iyi raporlar sunmak için her şeyi fazla fazla üretiyoruz. Sadece gerçekten ihtiyacımız olanı yaratsaydık, dünyamızın sınırlı kaynaklarını tüketmez, havayı, suyu ve toprağı kirletmez, kendi geleceğimizi ve çocuklarımızın geleceğini tehlikeye atmazdık.

Eğitim kulağa korkutucu bir kelime gibi gelebilir, ancak bu temel olarak tercihlerimizi değiştirmekle ilgilidir. İş karşıtı hareketin gösterdiği gibi, değerlerimiz ve tercihlerimiz zaten değişiyor, ancak acı çekerek değişmeleri için hiçbir neden yok. Kendimize karşılıklı bağımlılığımızı ve birbirimize mutlu olmamıza nasıl yardımcı olabileceğimizi öğretirsek, bunu gönüllü olarak seçeceğiz çünkü bu daha iyi bir hayatı seçmek olacak ve hepimizin daha iyi bir hayat istediğimize inanıyorum.

Her Şey Birlik Tarafından Belirlenir

Dostlarla birleşmede özel bir güç vardır. Aralarındaki birlik sebebiyle düşünceler ve fikirler birinden birine geçtiğinden, her biri bir diğerinin gücüyle kaynaşır ve bununla gruptaki herkes tüm grubun gücüne sahip olur. (Rabaş, Makale 14, (1988) “Dost Sevgisi İhtiyacı”).

Dostların sevgisine duyulan ihtiyaç; eğer onlarla bağ kurmazsam ve de iyi, doğru bir bağa sevgi denmekteyse, o zaman manevi Kli’mi (kap) alacak hiçbir yerim olmadığı gerçeğiyle açıklanır.

Doğal olarak Yaradan’ı ve üst dünyayı ifşa edemeyeceğim ve yalnız, kopuk halimde kalacağım ve sadece kişisel içsel egoizmimi yani mevcut dünyamızı hissedeceğim.

Dostlarla birleşmede özel bir güç (özel istisnai bir sonuç)  vardır. Gerçekten, görüş ve düşünceler, birleşmelerinden dolayı birinden diğerine geçer yani onların içinde birleşirler.

Bu nedenle, herkes dostlarıyla birleşmek istediğinde, onların içinde birleşen üst ışığın akışları onların içinden geçer. Ve herkes, küçük egoizmi dışında, herkesten etki alır ve tüm grubun mevcut niteliklerinden ve düşüncelerinden ibaret olur.

Her biri ve hepsi birlikte, Yaradan’ın daha sonra Kendisini ifşa ettiği bir kap olan ortak, birleşmiş, birleşik bir Kli’ye sahiptir.

Her biri bir diğerinin gücüyle kaynaşır ve bununla gruptaki herkes tüm grubun gücüne sahip olur. Yani, ilerlememiz sadece bizim birliğimize dayanır ve birliğimize bağlıdır. Başka bir şeye değil!

Kitaplarda ne yazdığını çok iyi biliyor olabilirsiniz, büyük bir Kabala bilgini-teorisyeni olabilirsiniz, ama bir grubunuz yoksa, herkesle birlik olmazsanız, siz asla bir uygulayıcı olamazsınız. Bu, “Arvut – Karşılıklı Garanti” makalesinde ve Baal HaSulam ve Rabaş’ın diğer makalelerinde belirtilmiştir.

Siz hiç bir şey yapamazsınız. Egoistler olarak yaratıldık, birbirimizden ayrıyız. Şayet bireysel egoizmimizin üzerine çıkarsak, o zaman her birimizin içinde üst dünyayı ifşa edebileceğimiz koşullar yaratırız.

İlerlememiz sadece birliğimize dayanır ve birliğimize bağlıdır. Bağın içinde üst dünyayı ifşa ederiz yani Yaradan’ı ifşa ederiz. Ve bağın büyüklüğü, ortak ruhumuz olan manevi bir Kli oluşturur.

Her şey sadece bizim bağımız tarafından belirlenir. Bu en önemli ve tek şeydir diyebilirim. Ama öte yandan, ana ve belirleyici faktör, bağımızın büyüklüğü, gücü ve kuvvetidir.

“Mevcut Okul Sistemimizin En Büyük Sorunu Nedir?” (Quora)


Mevcut okul sisteminin, kelimenin tam anlamıyla insanları insana dönüştürmek gibi bir amacı yoktur.

İbranice’de “insan” (“Adam”) kelimesi “benzer” (“Domeh”) kelimesinden gelir ve insan, “en yüksek olana benzeyen” (“Domeh le Elyon”) olarak kabul edilir. Başka bir deyişle, insan olmak, doğuştan gelen egoist doğamıza daha yüksek ve zıt olan özgecil doğa gücüne benzer bir duruma ulaşmak demektir.

Kelimenin tam anlamıyla nasıl insan olunacağını öğrenerek, önce başkalarına zarar vermemek için kendimizi nasıl yönlendireceğimizi öğreniriz ve sonra bölücü dürtülerimizin üzerinde olumlu bağın yüce koşullarına ulaşırız.

O zaman, toplum genelinde olumsuz olayların (artan depresyon, kaygı, yalnızlık ve stresten şiddet, ırkçılık, boşanma ve intihar artışlarına) yol açan doğuştan gelen egoist doğamızın emirlerini takip etmek yerine, başkaları ve doğa pahasına kendi çıkarlarımızı elde etmek isteyen egoist dürtülerimizin üstesinden nasıl geleceğimizi öğrenir ve nasıl gerçekten mutlu olacağımızı keşfederiz.

Toplum içinde birbirimizle nasıl olumlu bir şekilde bağ kuracağımızı bildiğimizde, artan bir saygı, sorumluluk ve dayanışma atmosferi içinde yaşadığımızda ve başkalarına verme, destekleme, teşvik etme ve genel olarak birbirimizle olumlu bağ kurma değerleri hayatımızı doldurduğunda, gerçekten mutlu oluruz.

Bu nedenle, mevcut okul sisteminin en büyük sorunu, çocukları mutluluk, güven, destek ve teşvikle, onların çiçek açan bir toplumla sonuçlanacak içsel potansiyellerini tam olarak gerçekleştirmeye yönelik bir amacının olmamasıdır.

Bu nedenle, eğitim sistemini ve bizi etkileyen her şeyi içeren eğitim ve yetiştirilme tarzımızı, toplumdaki belirli değerler, davranışlar ve örneklerle yeniden yapılandırmamız gerektiği gerçeğiyle karşı karşıyayız. İnsanlara tam potansiyellerine ulaşmaları için rehberlik edecek tek bir neslin bile eğitimini ve yetiştirilmesini değiştirmeyi başarırsak, o zaman yeni, uyumlu ve barışçıl bir dünya için anıtsal bir geçişe tanıklık edeceğiz.

“Amaçsız Bir Hayat Artık Hayat Değildir” (Medium)

“Life Overtakes Me” ile En İyi Kısa Belgesel Konusu dalında Oscar’a aday gösterilen John Haptas ve Kristine Samuelson,  4 Şubat 2020, Beverly Hills, California, ABD’deki Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nde bir resepsiyonda poz veriyor.  REUTERS/ Mario Anzuon

 

Bir öğrencim, İsveç’te yasal statülerindeki belirsizlikler nedeniyle “teslimiyet/vazgeçme sendromu” adı verilen, komaya benzeyen bir hastalığa yakalanan mülteci çocukların hikayesini anlatan “Life Overtakes Me” (Hayatın Tutsakları-Türkçe versiyon adı) filmini izlemiş. Öğrenci, ölüm korkusunun en derin, en ilkel duygu olduğu iddia edilse de, çocukların nasıl olup da yaşam yerine ölümü “seçtiklerini” merak etmiş.

Sanırım öğrencimin yanlış anladığı yer burası: En temel korku ölüm korkusu değil, yaşam korkusu ya da daha doğrusu amaçsız yaşam korkusudur!

Yaşamın kendisinden daha yüksek bir yaşama sebebi olmadan yaşadığımız o dakika, yaşamın altında bir duruma ineriz. Hayvanların böyle soruları yoktur; onlar sadece içgüdülerini takip ettikleri için var olurlar. Dolayısıyla onlar için varoluş yaşamdır.

Öte yandan insanlar, yaptıklarını neden yaptıklarını bilmeye ihtiyaç duyarlar. Aksi takdirde harekete geçme motivasyonları kalmaz ve madde bağımlılığından depresyona, teslimiyet/vazgeçme sendromundan intihara kadar her türlü gerileme olgusu ortaya çıkar. İntihar ve diğer kendine zarar verme davranışlarının insanlarda bu kadar yaygın ve hayvanlarda bu kadar ender olmasının nedeni, insanların bir hedefe, hayatta bir amaca ihtiyacı varken hayvanların buna ihtiyacı olmamasıdır. Amaçsız bir yaşam ölümden daha kötüdür, bu yüzden insanlar ölümü amaçsızlığa tercih ederler.

Bununla birlikte, hayatta hiçbir amacımızın olmadığı duygusu güçlü bir motordur. Her şeyi sorgulamamıza neden olur. İnsanlığın en büyük keşifleri, insanlar hayata cevaplar aradığında yapılmıştır.

Bugün insanlar harika bir hayat sürmek için ihtiyaç duydukları her şeye sahip görünüyorlar, ancak yaşamak için hiçbir nedenleri yok. Bu nedenle hayatın ne için olduğunu merak ediyorlar.

Bu soru, insanın sorabileceği en temel sorudur çünkü cevap içimizde değil, aramızdadır. Varlığımızın sebebi, insanlığı kapsayan ağdaki değerimizdir. Her birimiz bu ağın eşsiz birer parçasıyız ve birimiz eksik olduğunda oluşan boşluğu kimse dolduramaz. Bu ağın gücüne katkımız ne kadar büyük olursa, birey olarak değerimiz de o kadar büyük olur.

Bu nedenle bugün sosyologlar ve psikologlar mutluluğun anahtarının sosyal bağlarımızın niteliği olduğunu keşfediyorlar. Yalnızca olumlu sosyal bağlara sahip olduğumuzda, her birimiz tüm insan ekosisteminin yararına kendi potansiyelini fark ettiğinde, ancak o zaman gerçekten mutlu oluruz ve aynı zamanda topluluklarımıza, ülkelerimize ve dünyaya katkıda bulunuruz.

Ancak her birimiz başkalarını önemsediğinde, üyelerinin halinden memnun ve mutlu olduğu, diğer insanları veya çevreyi sömürmeyen dengeli bir toplum kurabiliriz ve mutluluğumuzu, toplumun ve tüm dünyanın yararına kişisel potansiyelimizi gerçekleştirebileceğimiz yer olan, başkalarıyla aramızdaki bağda buluruz.