Haydi Pandora’nın Kutusunu Kapatalım

Nasıl koronavirüsten kurtulabilir ve genel olarak tüm yaşamımızı iyileştirebiliriz? Bu virüsü nereden aldığımızı merak ediyoruz. Evet, bir seviyeye ulaşıldı, şimdi zamanı geliyor, insanlar arasında öyle ilişkiler var ki tüm bu mikroplar ortaya çıkıyor.

Bu virüsler bize karşı hareket etmez. Hepsi bizi düzeltmek, birbirimize bağlamak, ortak bir eyleme dahil etmek amacıyla tek bir yüksek güçten gelir. Bizlere, virüs bizi ayırıyor gibi geliyor ama aslında hiçbir zaman birbirimize bağlı olmadığımız için ayıracak bir şey yok. Ve şimdi, herkes acı çekerken, bu toplu acı bir şekilde bizi birbirimize yaklaştırıyor.

Bu nedenle, virüsle başa çıkmak yalnızca bir koşulla mümkündür: aramızdaki ilişkiyi düzeltmemiz. Aksi takdirde, hastalık herhangi bir yerde, Kuzey Kutbu’nda ya da tek bir hasta kişinin bile gemiye binmediği izole edilmiş bir gemide aniden ortaya çıkacak. Bu, insanların nerede olduğuna değil, sadece birbirleriyle olan ilişkilerine bağlıdır.

İlişkimiz ne kadar bencil olursa, virüsler o kadar kötü olacak. Bu nedenle, onları şimdi düzeltelim, bir sonraki virüsleri beklemeyelim. “Virüsler çağı” geldi; gelişimimize uygun olarak, daha çok yönlü bir şekilde ve daha kesin olarak vuran doğadan daha kurnaz darbeler. İnsanlık, makinelerimizle ve teknolojimizle gelişiyor, virüsler ve hastalıklar da bizimle birlikte gelişiyor.

Eski günlerde insanlar daha basitti ve bu nedenle migren ve depresyon gibi modern hastalıklardan muzdarip değildi. Ve zamanımızda, hayvanlar bile insan hastalıklarından muzdarip olmaya başladı. Gelişimde ilerliyoruz. Bu nedenle kendimizi ıslah etmeliyiz, aksi takdirde yeni, daha da korkunç virüsler ortaya çıkacak. Ve sürekli yeni ilaçlar icat etmek zorunda kalacağız ama bu yarışı kazanabileceğimizi düşünmüyorum. Sonuçta, virüsler giderek daha kurnaz ve uzman hale gelecek.

Kişi gelişir, ancak aynı zamanda daha akıllı hale gelemez ve kendini ıslah etmeye başlayamaz. Sonuçta, kişinin egoizmi her zaman büyür ve onun gözlerini kapatır. Kişi, her şeyin suçlusunun kendisi olduğunu ve darbeyi başlangıçta düzeltmek yerine ondan kurtulmanın bir yolunu aradığını kabul edemez.

Doğa bize kendimizi ıslah etmemiz gerektiğini söylüyor. Devlet yerine, eyalet eğitim programı yerine, göremediğiniz küçücük bir virüs gelir ve hepimizi harika bir şekilde eğitir. İnsanlara, topluma boyun eğmedik ama mikroskobik bir virüse boyun eğdik ve ona itaat etmeye hazırız. Nasıl yaşayıp, çalışacağımıza virüs karar veriyor.

Umalım ki kim olduğumuzu ve insanlara yakışmayan hangi alçaklıkta yaşadığımızı anlamak için yavaş yavaş akıl ve hisler kazanırız. Belki bu bizi tövbeye götürür.

Acı Çekmemizin Anlamı Nedir?

News’da (Pew Araştırma Merkezi, “Hayatı Anlamlı Kılan Nedir? 17 Gelişmiş Ekonomiden Görüşler”):

Aile ve çocuklar — %38

Meslek ve kariyer—%25

Maddi refah—%19

Arkadaşlar ve topluluk—%18

Fiziksel ve zihinsel sağlık—%17

Toplum ve kurumlar—%14

Özgürlük ve bağımsızlık—%12

Hobiler ve eğlence—%10

Eğitim ve öğrenim—%5

Doğa ve açık hava—%5

Romantik partner—4%

Hizmet ve etkileşim—%3

Seyahat ve yeni deneyimler—%3

Emeklilik—%2

Maneviyat, inanç ve din—%2

Evcil hayvanlar—%1

ABD dışında, din hiçbir zaman konu edilen ilk 10 anlam kaynağından biri değildir – ve Amerikan olmayan herhangi bir halkın %5’inden fazlası bundan bahsetmez. Bununla birlikte, ABD’de, %15’i bir anlam kaynağı olarak din veya Tanrı’dan bahsederek, onu en çok bahsedilen beşinci konu haline getiriyor.

Soru: Hayatın yüce anlamı ne zaman en azından dördüncü, üçüncü veya ikinci sıraya yükselecek?

Cevap: Eğer bir şey değişirse, ancak çok akut olayların etkisi altında değişecektir.

Soru: Kliplerinizde bir üst güçten, Yaradan’dan, iyilikten, doğadan, insanları birbirine bağlamaktan, iyi ilişkilerden bahsettiğinizde, bundan beklentiniz nedir?

Cevap: Acıya güveniyorum, biz (eylemlerimizle, yaşam tarzımızla) öyle bir acıya yol açacağız ki ondan öylece yüz çeviremeyeceğiz ve acı çekmenin anlamı hakkında veya başka bir deyişle hayatın anlamı hakkında düşünmemizi sağlayacak çünkü hayat acıyla dolu olacak.

O zaman yaşamalı mıyız, acı çekmeli miyiz, her şeyin mantıklı olup olmadığını ve kendimizle ne yapmamız gerektiğini düşünmeye başlayacağız. Ve sonra ciddi sorular sormaya ve cevaplamaya çalışacağız.

Hayatımızın yanlış olduğu sonucuna varacağız ve herkesin kendini iyi hissetmesi için doğru yaşam tarzını bulmalıyız ki hayatın kendisi bitmesin, aksine en yüksek sonucuna varsın. Bu başka bir hikayedir. Ama insanlar dinlemeye başlayacaklar.

Yorum: Yani hayatın sonunda yok olmazsın, tam tersine…

Cevabım: Hayır, elbette yok olmazsınız! Bu yaşam boyunca gelişimin bir sonraki aşamasına geçersiniz; yani hayvan seviyesinden İnsan, Adem seviyesine yükselirsiniz.

Soru: Bu bir insanı neden cezbetmez?

Cevap: Bu tamamen farklı bir edinim seviyesindedir. Bu tamamen farklı duygular ve akıl gerektirir. Ve ne beynimiz ne de kalbimiz bunun için çalışmaz.

Yorum: Ama içsel huzurumuz için bile, yok olmaktansa çiçek açmamız iyi.

Cevabım: Kulağa hoş geliyor, ama daha fazlası yok. Bu dinle, belki biraz felsefeyle değiştirilmiştir. Ama zamanımızda, her şey televizyon, seyahat ve diğer şeyler gibi, bugün bir insanın sahip olmadıklarıyla doluyken, buna ihtiyacı yoktur.

Soru: Ama öyle ya da böyle, siz ne derseniz deyin eğer insanlar ıztırap çekmek zorundaysa, o zaman bütün bu program, tüm bu eğlence programı insanlık üzerinde neden başlatıldı?

Cevap: Doğamızın kötülüğünü ve neye yol açtığını anlamak için, böylece doğamıza karşı gelebiliriz.

İyi Bir Başlangıç

Soru: Dostlara karşı kıskançlık, iptalin doğru bir göstergesi midir?

Cevap: Dostlara karşı kıskançlık bir iptal göstergesi değildir, ancak bu iyi bir başlangıçtır.

Onları kıskanırım. Bu, onlarda zaten bende olmayan bir şey gördüğüm ve bu yüzden onları kıskandığım anlamına gelir. Böylece onları zaten bir şekilde kendi üzerime çıkarırım.

Ve o zaman belki onlara yaklaşmak için bir karar vereceğim. Onlar benden daha akıllı ve manevi olarak benden üstünse, neden onlarla birlikte olmayayım ki. Bu iyi bir duygudur.

Sanki Zaten Manevi Dünyadaymışız Gibi

Karşılıklı garantiye ulaşmadan, birbirimize bağlı kalamayacağımızı anlamalıyız. Ve aramızdaki bağ, ışığı, Yaradan’ı hissedeceğimiz manevi bir Kli yaratmak için gereklidir.

Bu nedenle, kendimizi bir kez mantık ötesi inanç içinde yaşıyormuşuz gibi ayarladığımızda, sanki zaten manevi dünyadaymışız, manevi ilişkiler içinde, ihsan etme niteliklerindeymiş gibi, birbirimizi desteklerken, almanın üzerinde gerçekten ihsan etmede olabilmek için nasıl hareket edebileceğimizi düşünmeliyiz.

Bu, aramızda karşılıklı destek sağlanmadan mümkün değildir. Bu Arvut’tur, karşılıklı garanti niteliğidir.

“Yaşamak Ya Da Yaşamamak, İşte Bütün Mesele Bu” (Linkedin)

William Shakespeare’in Hamlet oyununun “rahibe manastırı sahnesi” adlı bölümünde,  Prens Hamlet, “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” diye düşündü. Her yıl dünya çapında yaklaşık 800.000 kişi bu soruya olumsuz yanıt veriyor ve canına kıyıyor. Daha da kötüsü, intihar gençler arasında önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. İnsanlar, özellikle de gençler neden kendi canlarını alıyorlar? Onların yaşama isteklerini güçlendirmek mümkün müdür?

Talmud’un yazarları şöyle yazdı: “İki buçuk yıl boyunca Shammai Evi ve Hillel Evi tartışmalıydı. Bir taraf, ‘İnsanın doğmaması, doğmasından daha iyidir’ derken, diğer taraf, ‘İnsanın doğması, doğmamasından daha iyidir’ dedi. Ve onlar şu sonuca vardılar, ‘İnsan için doğmamak, doğmaktan daha iyidir, ama şimdi doğduğuna göre, eylemlerine baksın’”(Eruvin 13b). Gerçekten de, bir uzaylı Dünya’ya inip bize baksaydı, muhtemelen şöyle derdi: “Zavallı insanlar birbiriyle çarpışıyor, alay ediyor, aşağılıyor ve birbirlerinin hayatlarını mahvetmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu kadar depresif olmalarına şaşmamalı. Doğa neden böyle sefil varlıklar yarattı ki?”

İntihar, insanları her şeyi sona erdirmeye karar verdikleri noktaya kadar etkileyen bir dizi sorunun en aşırı sonucudur. Ancak bu problemler üstesinden gelinemeyecek kadar fazla hale gelmeden önce bile, hayatın anlamını sorgulamamıza neden oluyor. Ne de olsa, hayat sadece çileler yoluyla hayatta kalmaktan ibaret ise, o zaman gerçekten doğmamak doğmaktan daha iyidir.

Mesele şu ki, yaşam hakkında veya bilgelerin “eylemlerimize bakın” diye yazdığı gibi, sorular sormaya başladığımızda, büyümeye başlarız. Acı, bizi hayal bile edemeyeceğimiz dünyalara yükselten manevi gelişime yol açar ve acı tarafından zorlanmasaydık onları aramazdık.

Bu yeni dünyaların anahtarı, insanlar arasında olumlu bağların kurulmasında, şimdiye kadar içtenlikle beslediğimiz yabancılaşma ve narsisizm zihniyetinden çıkıp, başkalarına sempati duyduğumuzda kaybetmekten çok kazandığımızı anlamakta yatar. Yeni bakış açıları ve yeni fikirler, yeni bilgelik ve bilgi ve yeni arkadaşlar kazanırız. Başkalarına karşı tutumumuzu değiştirerek, dünyamızı değiştiririz.

Üstelik kiminle bağ kuracağımızı seçerek, her yeni tanıdıkla dünyamızı şekillendirir ve yeniden düzenleriz. Bu yolla, hiçbir dünya yaşamak için çok zor olmaz, çünkü her zaman bağ kurduğumuz insanları değiştirebiliriz ve bunu yaparken dünyamızı değiştirebiliriz. Ayrıca, yaşamımız boyunca kurabileceğimizden daha fazla bağ kurabileceğimiz için, kazanabileceğimiz içgörü ve bilgilerin sonu yoktur.

Ve hepsinden iyisi, diğer insanlarla bağ kurduğumuzda, zaten bağlantılı olan ve biz insanlar onu bozmasaydık mükemmel bir uyum içinde çalışacak olan, çevremizdeki gerçekliğe uyum sağlarız. Birbirimizi baskı altına almak ve ezmek yerine, desteklemeyi ve beslemeyi amaçlayan pozitif bağlar geliştirdikçe, gerçeklik algımızı daha da genişletiriz. Şimdiye kadar bildiğimiz gerçekliğin, daha derin ve daha geniş bir algıya doğru sadece bir “koridor” olduğunu görürüz.

İnsanların kendi canlarını almamalarını istiyorsak, onlara yaşamaları için bir sebep vermeliyiz. İnsanlar hayatın ne için olduğunu anladıklarında, hayatın imtihanlarından ve sıkıntılarından geçmek için bir amaçları olacak. Nietzsche’nin dediği gibi, “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, neredeyse her sıkıntıya katlanabilir.”

Bu nedenle, bugünkü görevimiz, dünyamızı yeniden şekillendirmek için bağlarımızı yeniden şekillendirmektir. Dünya, başkalarına karşı tutumumuzu yansıtır. Başkalarına karşı tutumumuzu, tacizci ve saldırgan halden,  düşünceli ve sevecen hale birlikte getirirsek, hepimizin hayatı da kaybedilen bir savaştan, yumuşak ve keyifli bir sürüşe dönüşecektir. Bu, gerçekten bize bağlıdır.

Yaradan Ne Zaman İfşa Olacak?

Soru: Gruptaki herkesin bağ ve birliğe çekildiği noktaya nasıl geliyoruz? Ve tüm insanlık için bu özlemi nasıl güçlendirebiliriz?

Cevap: Önce en azından kendi grubunuz içinde, sonra dünya grubunda ve daha sonra tüm insanlıkta, yavaş yavaş, adım adım birleşmeniz gerekiyor.

En azından grup içinde bunu sürekli konuşmalı ve bağlantı kurmadan Yaradan’a ulaşmak için bir aletiniz olmayacağını anlamalısınız. O, Kendisini nerede ifşa edecek ki?

Tek kalp, tek adam olarak O’nun huzurunda olmalısınız. Ve bunu başaramazsanız, Yaradan Kendisini ifşa etmeyecektir. Bu bir fiziksel yasadır.

Yaradan ortak bir Kli (kab) yarattı ve bu Kli daha sonra kırıldı. Ve şimdi içinde ne olduğunu ortaya çıkarmak istiyorsunuz ve onu minimum ölçekte bir araya getirmek zorundasınız. Yani grubunuzdan bir bütün oluşturmanız, küçük bir kab oluşturmanız gerekiyor.

Ve bağınız ölçüsünde Yaradan’ı ifşa edeceksiniz. O zaman bu kabı ne kadar büyütürseniz, Yaradan’ı her türlü iyi niteliklerle, daha mükemmel olarak ifşa edebileceksiniz.

Sadece Sevgi

Soru: Mantık ötesi inanç ve komşunu sevmek, aynı şey mi yoksa farklılıklar var mı?

Cevap: Mantık ötesi inanç, bizim yaratmamız ve onun içinde ihsan etme, sevgi ve Yaradan ile aramızdaki bağın niteliklerini ifşa etmemiz gereken Kli’dir (kap).

Soru: Aramızda sadece sevgi olduğunu mu hayal etmeliyiz?

Cevap: Evet, hayal etmeniz gereken şey budur. Ve ne hissettiğin önemli değil. Hiç bir anlamı yok! Bu tek yoldur. Ve daha sonra her zaman bozan ve yalan söyleyenin sadece egoizm olduğunu göreceksiniz.

Soru: Bazen bir çalıştay sırasında büyük bir sevgi yaşıyormuşuz gibi geliyor. Başlangıçta mantık ötesi inanç, o anlarda olduğu gibi gelebilir mi?

Cevap: Bunun size böyle olması oldukça olasıdır. Ve aynı zamanda doğrudur.

 

“Bilimin Açıklayamadığı Sevgi” (Linkedin)

“Fillere Fısıldayan” olarak bilinen ünlü çevreci Lawrence Anthony, 2012’de vefat ettiğinde şaşırtıcı bir şey oldu: Uzun süre vahşi doğada kaldıktan sonra, Anthony’nin yıllar önce kurtardığı filler, ölümünün yasını tutmak için 12 saat onun evine geri yürüdüler. BBC One’a göre filler “orada iki gün boyunca sessiz kaldılar.” Daha da dikkat çekici olan, “Ölümünden tam bir yıl sonra, aynı gün, sürü tekrar evine yürüdü. Bu bilimin açıklayamadığı bir şeydir.”

İçinde yaşadığımız dünya anlamadığımız şekillerde birbirine bağlı ama bizler yavaş yavaş öğreniyoruz. Sadece kendisiyle ilgilenen doğamız yalnızca kendimize odaklanmamızı istiyor ama gerçeklik bizi dışarıya bakmaya zorluyor ve bize bulunacak daha çok şey olduğunu öğretiyor.

Anthony’nin fillerinin gösterdiği gibi, tüm doğa bağlılığını hisseder ve prensiplerine göre yaşar. Bununla birlikte, insanlar bu duygudan yoksundurlar ve bu nedenle dünyada yalnızmış gibi davranırlar.

Bununla birlikte, medeniyet, tüm gerçekliğe uygun olarak giderek daha fazla birbirine bağlı hale geliyor ve bizi de birbirimize bağımlı olduğumuzu ve birbirimize bağlı olduğumuzu kabul etmeye zorluyor. Bugün fiziksel bağlantının ötesinde sanal bağlantının da olduğunu öğreniyoruz. Yarın, duygusal olarak da bağlı olduğumuzu, yalnızca eylemleri veya veri parçalarını değil, aynı zamanda düşünce ve arzuları da, onları sözlü olarak ifade etmeden paylaştığımızı ve yansıttığımızı öğreneceğiz.

Sonunda, bağlantımızın duygulardan bile daha derin olduğunu: manevi olduğunu keşfedeceğiz. Hepimiz, organları ve hücreleri hepimiz, tüm yaratılış olan tek bir varlığız. İşte bu yüzden filler, kurtarıcılarına saygılarını göstermek için ne zaman geleceklerini ve ertesi yıl oraya ne zaman döneceklerini biliyorlardı.

Hepimiz birbirimizi hissettiğimizde, bu, herkese fayda sağlayacak şekilde uyum içinde çalışmamızı sağlar. Asıl gerçekliğimizi hissetseydik, asla hata yapmazdık, kimseye zarar vermezdik ve kendimizi bir olarak hissedeceğimiz için kimse bize zarar veremezdi. O halde neden bizim dışımızda tüm doğanın sahip olduğu bu hayati bilgiyi inkar ediyoruz?

Bütün doğa içgüdülerle hareket eder. İnsanlar, hayvanların sahip olduğu içgüdülerin çoğundan yoksundur. Bunun yerine, her şeyi kendi çabalarımızla, ebeveynlerimizin ve öğretmenlerimizin öğretimiyle sıfırdan öğrenmeliyiz. Bunun bir nedeni vardır: Kendi çabalarımızla öğrendiğimizde, dünyamız ve gerçeklik hakkında daha derin bir anlayış kazanırız.

Aynı şey, birbirimize bağlılığımız ve bunun ne anlama geldiği bilgisi için de geçerlidir. Kendi çabalarımızla geliştirebilmemiz için, karşılıklı birbirimize bağlı olma duygusundan yoksunuz. Fillerin doğal olarak hissettiklerini, emek vererek geliştirmeliyiz. Bununla birlikte, bunu yaparak, her şeyin nasıl çalıştığını anlarız ve varlığımız hakkında derin bir algı kazanırız. Başka bir deyişle, cehaletimiz, hayatımızın amacına ulaşmamıza olanak sağlar, ancak bunu başarana dek, dünya için bir tehdidiz.

Hayatımızın amacına ulaşmamızın iki yolu vardır: Birincisi doğanın kendi seyrinde gitmesine izin vermektir. Bizi sellerde boğmasına, ateşlerde yakmasına, deprem yıkıntıları altında ezmesine ya da birbirimize karşı ölümüne rekabete sokmasına izin verebiliriz. Başka bir yol da doğanın yollarını, her şeyin bağlılıkta ve uyum içinde nasıl işlediğini öğrenme görevini üstlenmek ve ilişkilerimizi doğadan öğrendiklerimize göre değiştirmeye başlamaktır. Nezaketi “uyguladıkça” daha nazik olacağız ve çevremizdeki insanlar ve dünya için daha derin duygular geliştireceğiz.

Uygulama yapmak gerçekten mükemmelleştirir. Karşılıklı bağlılığı ve karşılıklı ilgiyi “uygulayacağımız” küçük gruplar şeklinde sosyal yapılar inşa edebiliriz. Bu becerileri ruhumuzda geliştirdikçe, birbirimizi giderek daha derin seviyelerde hissetmeye başlayacağız.

Bunu yaparsak, fillerin başkalarının nasıl hissettiğini bu kadar iyi bilmelerini sağlayan şeyin ne olduğunu keşfedeceğiz çünkü biz de duyarlı ve bilinçli hale geleceğiz. Buna ek olarak, yaratılışı bu kadar karmaşık ama bir o kadar da amansız biçimde birbirine bağlı hale getirmenin ardındaki “düşünceyi”, “mantığı” ve onu anlayanlara ne kadar büyük bir bilgi ve güç kazandırdığını anlayacağız.

“Ortak Kaynakların Trajedisi Bizim Gerçekliğimizdir” (Linkedin)

“Ortak kaynakların trajedisi” en azından akademide yaygın olarak bilinen bir terimdir. “Ortak” terimi, hava gibi herkesin ücretsiz olarak kullanabileceği bir kaynağı tanımlar. Harvard Hukuk Okulu’nda Hukuk Profesörü Lawrence Lessig  şöyle açıklar; trajedi şudur ki, sınırlı miktarda ortak kaynak olduğunda, insanlar kendi çıkarları için çalıştıkları için bunun üzerindeki rekabet onun tükenmesine neden olur, oysa düşünceli olsalar herkes yeteri kadar sahip olur.

Yakın zamana kadar, atmosfere istediğimiz kadar gazı sonuçları olmayacakmış gibi yayabileceğimizi düşündük. Sonuç olarak, Dünya’nın tüm atmosferini kirlettik. Okyanusları süresiz olarak çöpe atabileceğimizi düşündük ama Dünya’nın tüm okyanuslarını kirlettik. Dünya’nın tatlı su rezervlerini tükettik, topraklarını kirlettik ve tüm gezegenimizi zar zor yaşanabilir bir yere dönüştürdük. Dünya çapında bir ortak kaynak trajedisini kendimize yaşattık ve şimdi bunun bedelini ödüyoruz. Son çaremiz davranışlarımızı değiştirmek için ortak bir çabadır, ancak davranışlarımızı değiştirmek için varlığımızın en temelinden kendimizi değiştirmek zorunda kalacağız.

Ekolojist Garrett Hardin, kamusal mülkiyet trajedisi kavramını “Ortak Kaynaklar Trajedisi: Nüfus sorununun teknik bir çözümü yoktur; bu, ahlakta temel bir gelişme gerektirir.” adlı makalesiyle popülerleştirdi. Lessig, Fikirlerin Geleceği adlı kitabında Hardin’in şu açıklamasını aktarıyor: “’Herkese açık bir mera hayal edin,’ ve o merada dolaşan ‘çobanların’ beklenen davranışlarını düşünün diye yazıyor Hardin. Her çoban, sürüsüne bir hayvan daha ekleyip eklemeyeceğine karar vermelidir. Hardin şöyle yazıyor: Bunu yapmaya karar verirken, çoban bir hayvanın daha faydasını görür ama merada bir tane daha tüketen inek olduğu için herkes zarara uğrar. Ve bu sorunu tanımlar: Başka bir hayvan eklemenin maliyeti ne olursa olsun, bu başkalarının katlandığı maliyetlerdir. Bununla birlikte, faydaları tek bir çobana yarar sağlar. Bu nedenle, her çoban, bir bütün olarak meranın taşıyabileceğinden daha fazla sığır eklemek için bir dürtüye sahiptir… İşte trajedi budur. Her insan, sınırlı bir dünyada, sürüsünü sınırsız olarak arttırmaya zorlayan bir sisteme kilitlenir. Yıkım, ortak kaynak özgürlüğüne inanan bir toplumda, her biri kendi çıkarlarının peşinde koşan tüm insanların koştuğu hedeftir.  Ortak kaynaklarda özgürlük herkese yıkım getirir.”

Ancak Hardin, makalesinde şu sonuca varıyor: “Eğitim, yanlış şeyi yapma doğal eğilimine karşı koyabilir, ancak nesillerin amansız ardıllığı, bu bilginin temelinin sürekli olarak yenilenmesini gerektirir.”

Hardin, makalesini 1968’de, insanlığın pervasız davranışının bedelinin farkına varmanın emekleme dönemindeyken yazdı.  O zamandan beri hiçbir ders almadık. Eğitimimizi yenilemedik, hiç başlamadık bile.

Biz tam tersine inanmak istesek de, dünyanın bedava kaynakları sınırlıdır. ABD’deki ilk beyaz yerleşimcilerle ilgili olarak Hardin, “ortak kaynakları bir çöplük gibi kullanmak, sınır koşulları altında halka zarar vermez çünkü halk yoktur” diye yazıyor. Ancak “bir metropolde aynı davranış tahammül edilemez”

Artık Dünya’nın temiz havasını, tatlı su havuzunu ve besin kaynaklarını tükettiğimize göre kıtlık etkisini göstermeye başlıyor. Alegorik olarak, sahibi yokmuş gibi görünen bir dükkandan borç alıyorduk ama yanıldık ve şimdi sahibi borcu topluyor.

Ancak, ortaya çıkan tüketim felaketini önleyebiliriz. Eğer (nihayetinde) uygulamaya çok ihtiyaç duyduğumuz öz eğitimi uygularsak, herkes için bol miktarda yiyecek, temiz hava ve tatlı su olduğunu göreceğiz. Zaten tükettiğimizden çok daha fazlasını üretiyoruz. Karşılıklı sorumluluk duygusuna sahip olsaydık ve ürünler gerçekten onlara ihtiyacı olan insanlara gitseydi, üretimi o kadar dramatik bir şekilde azaltırdık ki, emisyon kotaları ve diğer sınırlamalar hakkında endişelenmezdik.

Sorunumuzun kökü, Dünya’yı tüketmemiz değil, birbirimizi yok etmeye ya da en azından kontrol etmeye çalışmamızdır. Sonuç olarak, tüm doğaya ve kendimize varoluşsal bir trajedi yaşatıyoruz.

Çalışma şeklimizi, ancak motivasyonumuzu başkalarını yok etmekten, onları geliştirmeye dönüştürürsek değiştirebiliriz. Sadece gelişen bir sosyal ortamda çiçek açabileceğimizi fark ettiğimizde, başkaları hakkında yapıcı ve toplum yanlısı yollarla düşünmeye başlayacağız ve sonra dünyamızı dönüştüreceğiz.

Bu nedenle bugün, hepimizin birbirimize her şekilde bağımlı olduğumuz gerçeğini yerleştirmeye yönelik bir eğitim süreci, depresyondan ormansızlaşmaya kadar her sorunu azaltmayı amaçlayan her bir programın en temel bileşeni, temel taşı olmalıdır.

“Zaman Var Mı?” (Quora)


Zaman kendi başına mevcut değildir. Tek bir durumda varız ve içinde bulunduğumuz tek, bütünsel ve mükemmel durumu giderek daha fazla keşfetmeye yönelik gelişme sürecimizle ilişkili olarak zamanın akışını hissediyoruz.

Kendimizi bilinçsiz hale gelen ve bilinçsiz bir durumdan yavaş yavaş bilincini kazanan bir kişi gibi düşünebiliriz. Belli noktalarda, bir hastane odasında, giren çıkanlar, hemşireler ve doktorlarla birlikte olduğunu görmeye ve anlamaya başlar ve çeşitli sesler duymaya başlar.

Öyle bir insana, gördüğü her şey önceden yokmuş gibi gelir ama aslında her zaman oradaydılar. Böylece kendine göre yeni bir şeyin ortaya çıkma sürecini zamanın geçişi olarak algılar.

Dahası, içinde bulunduğumuz tek duruma uyanma süreci, içimizdeki arzuların büyümesi meselesidir. Arzularımız arttığında ve gitgide daha geniş çemberleri algılamak istemeye başladığında, bu içsel değişim algılama kapasitemizi genişletir ve algıda yaşadığımız değişimler bize zaman hissini verir.