“Savaşın Açlık Oyunları” (Medium)

Ukrayna’da bir aylık savaşın ardından, benzeri görülmemiş bir dünya gıda krizi bekleniyor. Rusya ve Ukrayna’nın toplam buğday ihracatı, küresel üretimin yaklaşık yüzde 30’unu oluştururken, Rusya dünyanın ana gübre ihracatçısı. Bu nedenle, çatışma, küresel tarımda gıda mevcudiyetini ve fiyatlarını etkileyen “kusursuz bir fırtınayı” hızla serbest bırakmakla tehdit ediyor. Bunun kökünde, yaklaşmakta olan açlığın yiyecek eksikliğinin değil, aşırı insan egoizminin bir sonucu olduğunu anlamamız gerekir.

Dünyada yaklaşık 45 milyon insanın zaten kıtlığın eşiğinde olduğunu ve 81 ülkede yaklaşık 283 milyon insanın gıda yetersizliği açısından yüksek risk altında olduğunu düşünürsek (Dünya Gıda Programı tahminlerine göre), gelecek için tahminler umut verici değil. Enerji krizi ve doğal gaz fiyatlarındaki hızla yükselen artışlar, gıda üretimi ve nakliye maliyetlerine ciddi darbe vurdu.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, COVID-19 pandemisi nedeniyle yaşanan aksaklıklar ve maliyet artışlarına ek olarak, önümüzdeki aylarda gıda fiyatlarında en az yüzde 20’lik bir artış öngörüyor. Durumun küresel gıda güvenliğini keskin bir şekilde kötüleştirmesi ve toplumsal huzursuzluk ve istikrarsızlık yaratması bekleniyor.

Dünya gıda güvenliği sorununa doğru yaklaşmış olsaydı, erzakları tehlikeye atarak milyonlarca insanı açlık tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilecek bir krize girilmezdi. Duruma sağlıklı bir şekilde yaklaşabilir ve neye sahip olduğumuzu, ne kadar ihtiyaç duyulduğunu, kimlerin eksik olduğunu ve bir ailede olduğu gibi kaynaklarımızı en iyi şekilde nasıl dağıtabileceğimizi değerlendirebilirdik.

Sorun şu ki, dünya giderek birbirine bağımlı hale gelirken, aynı zamanda giderek daha da kopuk hale geldi. Kimse gerçekten başkalarının iyiliğini düşünmüyor. Bazı yerlerde, fiyatları yüksek tutmak için tüketim için temel tahıllar bile yakılmış olacak ve diğer yerlerde insanların kelimenin tam anlamıyla açlıktan ölmesine neden olacak. Dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz gıda krizi, sınırlı erzak meselesi değil, aramızdaki karşılıklı endişe ve sorumluluk eksikliğidir.

Bu, dünyanın karşılaştığı ilk gıda krizi değil ve sonuncusu da olmayacak. Uluslararası kuruluşların açlıkla mücadele için aldığı milyarlarca dolar, tüm dünyayı birkaç kez besleyebilirdi, ancak sorun çözülmüyor çünkü çözüm bulma konusunda gerçek bir ilgi yok. Açlık kârlı bir iştir ve bir egemenlik biçimidir. Bundan nakit para kazananlar, açlığı sürdürmekten mutlu olacaklardır. Diğerleri, soğukkanlı bir analizle, 8 milyarlık küresel nüfusa bakıyor ve bu sayının yarısıyla başa çıkmanın genel olarak daha kolay ve daha avantajlı olacağını bile düşünüyorlar, yüz yıl önce daha az doğal kaynak olduğunda olduğu gibi.

Bana göre, sorunun özünü yani insan doğasındaki egoizm ve kişisel çıkar ile ortak çıkar arasındaki savaş sorununu çözmedikçe, dertlerimize çare bulamayacağız. Seçeneklerimiz tükendi. Sadece ortak çıkar için bencil çıkarların üzerine çıkmak, insanlığı daha uzun yıllar gereksiz bir işkenceden kurtarabilir.

Karşılaştığımız gıda krizi, bizi küresel sorunlarla nasıl başa çıkacağımız konusundaki önceliklerimizi yeniden değerlendirmeye zorlamalı. Ancak toplumdaki herkesin birbirine bağımlı olduğunu ve dünyanın, herhangi bir organındaki ağır bir hastalığın tüm sistemi çökme noktasına gelene kadar etkilediği tek bir beden gibi olduğunu kavradığımızda, değişmeye başlayacağız. O zaman, toplum ve yetkililer tarafından kurulan, karşılıklı önem ve destek sistemlerini ve herkesin karşılıklı sorumluluk sahibi olduğu yeni bir toplumun ortaya çıktığını görmeye başlayacağız. İnsanlığın basitçe başka seçeneği yok, hayatta kalmanın başka yolu yok.

“Yargıç” Bir İnsan Niteliğidir

Halkının arasında ne yargıca lanet edeceksin, ne de bir hükümdara lanet edeceksin (Tora).

Soru: Yargıçlara saygı nereden geliyor? Ne de olsa sıradan bir insan, yargıcın ne seviyede olduğunu ya da egosundan ne kadar uzak olduğunu bilemez.

Cevap: Mesele şu ki, yargıç bir kişi değil, kişinin kendini yargılamasına izin veren belirli bir içsel niteliktir. Bu niteliğin başlangıcı her insanın içindedir ve herkes bunu kendi içinde geliştirmelidir. Bu olmadan, manevi dereceye yükselmeyi düşünmenin bile bir anlamı yoktur.

Ayrıca şöyle denilir: Tanrınız Rabb’in size verdiği bütün şehirlerinizde kendinize yargıçlar ve kanun uygulayıcılar kuracaksınız… (Tora).

Bu, eğer Mısır’dan çıkmak, yani egomun hapishanesinden çıkmak istiyorsam, egoist arzuları özgecil olanlardan ayıran Kızıldeniz’i (Yam Suf – Son Deniz) geçmem ve kendi içimde özgecil arzular geliştirmeye başlamam gerektiği anlamına gelir.

Ancak bunları, önceki egoist niteliklerime kıyasla kendimde bulduğum yönlendirmeler, hesaplar ve nitelikler doğrultusunda geliştirmeli ve egonun üzerine çıkmalı ve böylece tekrar tekrar nasıl yükseleceğim konusunda kendimi sürekli yargılamalıyım. Benim geçtiğim bütün bu koşullar “yargıçlar dönemi”dir.

Soru: Yargıçların ve kanun uygulayıcıların kurulduğu şehirler nedir?

Cevap: Üst dünyaya, ihsan etme, bağ ve sevgi niteliğine ego güçleri tarafından değil, ancak ıslah edilmiş egoist niteliklerden aldığınız sevgi ve ihsan etme güçleri tarafından kontrol edilme koşulunu yerine getirirseniz girebilirsiniz.

Sonra tamamen farklı, yeni bir dünya önünüzde açılır. Onu siz inşa ediyor ve yaratıyorsunuz.

Sonsuzlukla İlgili Bir Soru

Soru: İnsan, hayatın anlamı hakkında bir soru sorduğunda ve kendisine “Buna neden ihtiyacın var? Neden bunu düşünüyorsun?”” denildiğinde çevresini dinlemeli midir?

Cevap: İnsanlar, hayatın anlamı hakkında soru soran kişinin daha yüksek bir gelişim seviyesinde olduğunu ve o kişide onlardan daha büyük boşlukların ortaya çıktığını anlamıyorlar. Onlar, küçük boşluklarını bir şekilde restoranlar, meslekler, ödüller ve madalyalarla doldurabilirler. Ama bu kişi yapamaz.

Bugün, yaşamın anlamı hakkındaki soru, milyarlarca kişi arasında gizlice ortaya çıkıyor, ancak çoğu kendilerine ne olduğunu anlamıyor. Bunu küçük bir sorun, sağlıksızlık, işte ya da evde memnuniyetsizlik olarak yansıtıyorlar. İnsanlar bunun sonsuzlukla bağlantılı daha derin bir mesele olduğunu anlamıyorlar. Bütün sorun bu.

Soru: Peki bu sorunun bir insanın içinde açığa çıkması, onun daha yüksek bir gelişim seviyesinde olduğunu ve dolayısıyla başkalarının onu anlayamadığını mı gösterir?

Cevap: Elbette. Bu soruyla, doğanın içlerinde kendiliğinden ortaya çıkan ve onların da yerine getirdiği seviyelerine göre düşünmeden yaşayan hayvanların seviyesinden yükseliriz. “Ne için?” diye düşünmeye başlarız. Bu zaten sonsuzlukla, Yaradan’ın seviyesiyle ilgili bir sorudur. Burada O’nun derecesine ulaşmalıyız çünkü artık hayvan kalamayız.

Bu seviyede, sadece çevremdeki dünyada doğru bir şekilde çalışmaya başlamam, aynı zamanda neden var olduğumu da araştırmak zorundayım.  Beni kimin başlattığını ve O’nun bunu neden yaptığını anlamalıyım. Onun gibi olmak isterim. Başıma gelen her şeyin anlamını anlamak isterim. Ancak o zaman bir şeyler yapabilirim, yoksa güce sahip olamam.

Yani, Yaradan’ı ifşa etmeliyim. Yaradan, bizi kontrol eden bir sonraki derecedir, doğanın genel gücüdür.

“Hayatta En Önemli Olan Şey Sevgi Mi Yoksa Para Mı?” (Quora)

FTX kurucu ortağı Sam Bankman-Fried, cömert bir milyarder olarak bilinir hale geldi. 30 yaşına gelmeden 22,5 milyar dolar kazandı ama mütevazı yaşıyor, giyiniyor ve hayır kurumlarına çok para bağışlıyor. Böyle bir örnek şu soruyu gündeme getiriyor: Para vermek ve çeşitli hayır kurumlarına bağış yapmak gerçekten dünyaya yardım ediyor mu?

Bugün bir insan dünyaya ne kadar dolar saçarsa saçsın, dünya bunun bir kuruşunun dahi tadını çıkarmıyor. Dünyanın paraya ihtiyacı yok. Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey sevgidir.

Maddi bir bolluk dünyasında yaşıyoruz ancak sevgi söz konusu olduğunda aynı dünya, bir çöl.

Yakın gelecekte insanların hayatta neyin önemli olduğuna dair farklı bir tavır keşfedeceklerini umuyorum. Artık sadece hayatta kalmak, hatta zengin olmak için bütün hayatımız boyunca mücadele etmemiz gereken zamanlarda yaşamıyoruz. Bugün, bize daha derin ve daha içsel bir bütünlüğü keşfetme fırsatı sunan farklı koşullara sahibiz. Üstelik gerçek mutluluk, bu tür bir bütünlüğü keşfetmeye bağlıdır.

Ve bu bütünlük, sevgidir. Sevgi, paradan çok daha güçlüdür çünkü onun tatmini kapsayıcıdır ve ona ulaştığımızda bizi tamamen doldurur. Bu nedenle, gerçekten ihtiyacımız olan şey sevgidir.

Yaradan’ın Eylemlerini Yargılamak

Soru: Bu, Yaradan’ı yargılama kavramı nedir? Kişi Yaradan’ı nasıl yargılayabilir ki?

Cevap: Yaşamımızı, kendimizi, O’nun yarattığı her şeyi, bize yaptıklarını ve bizi nasıl yönettiğini yargılayarak, Yaradan’ı her zaman yargılarız.

Yaradan’ı objektif bir şekilde yargılamak için, doğanızın üzerine çıkmak ve hem kendinizden hem de Yaradan’dan bağımsız olmak için önce bağımsızlık seviyesine ulaşmalısınız.

Bu nedenle, kişi egoist niyetlerinden özgürleşene kadar, Yaradan’ın kendisi ve diğerleri ile ilgili eylemlerini objektif bir şekilde yargılayamaz.

Tüm Dünya Sürgünden Çıkacak

Sürgün halinde olduğumuz zaten apaçık ortadadır; buna Pesah (Geçmek) denir çünkü manevi dünyaya girmek ve Yaradan’ı hissetmediğimiz yani sürgün olan durumdan çıkmak için bunun içinden geçmemiz (Pasah) gerekir. Önceleri sürgünde olduğumuzu ve maneviyattan, ihsan etmekten ve sevgiden yoksun olduğumuzu hiç hissetmiyorduk. Biz sadece hayattaki olağan maddesel faydalardan daha fazlasını istedik.

Ancak sürgüne girdiğimizde, bağa ulaşma ihtiyacı ve ihsan etme niteliği içimizde gelişir. Egoizmimizi tanımaya başlarız; bizi Mısır’dan çıkmaktan alıkoyan nitelikleri ortaya çıkarmaya çalışırız ve manevi niteliklere: İsrail topraklarına, ihsan etme niyetine gelmek için onlardan kurtuluruz.

Bu, kişinin egoist arzusunu keşfettiği ve Yaradan’a, ihsan etme ve sevginin gücüne daha yakın olmak için bu dünyadan yükselmesine izin vermediği için onun kötü olduğuna karar verdiği zamandır. Bu hayatta Yaradan duygusundan yoksun olduğunun farkına varmaya başlar.

Bu koşullar, kişide idrakine bağlı olarak yavaş yavaş ortaya çıkar. Bazen kendisini almayla, sonra ihsan etmeyle ilişkilendirir; bazen başkalarıyla bir olmak ister, sonra onlardan uzaklaşır. İlişkilerimize önem vermek için tüm bunları yaşamamız ve hissetmemiz gerekir: kendimizi ne kadar birbirimize yakın yani Mısır’dan çıkmaya hazır olduğumuzu veya ne kadar ayrılmış yani sürgünde ve kurtuluştan uzak olduğumuzu hissederiz.

Ya da belki de henüz sürgüne bile girmedik çünkü ayrılığımız nedeniyle acı çektiğimizi hissetmiyoruz.

İnsanlığın şu anda içinden geçtiği durumları görüyoruz: savaşlar, nefret, destekleme ve birleşme ile reddetme arasındaki yüzleşme. Nefret ve sevgi arasında bu şekilde yaşıyoruz ve nereye gitmek istediğimizi seçmeliyiz. Kişinin kendisini her gün Mısır’dan çıkarken görmesi yani bencillikten çıkış konusundaki tutumunu, Mısır’da olup olmadığını veya kurtuluşa yakın olup olmadığını kontrol etmesi gerektiği söylenir.

Bağ kurmadan ya da en azından bunun içsel bağımıza bağlı olduğunu ve hepimizin yaşamak için tek bir amacımız olduğunu anlamadan, Mısır’dan çıkmak imkansızdır. Eğer biz küresel Kabalistik grubumuzda bağa ulaşmayı başarırsak, o zaman bu tüm insanlığa yayılacaktır.

Birbirimizden ne kadar uzak olduğumuzu hissetmemiz şart, fakat bizi birleştiren tek Yarada’ın önünde durmak için kendimizi tek bir ortak arzuda, tek bir niyette ve özlemde hissetmek, daha da yakınlaşmak istiyoruz. Yaradan ile bağ kurmak istiyorsak, önce birbirimizle bağ kurmalıyız. Bu tek, bir olan kökümüze ne kadar bağlanabileceğimiz bizim ne kadar bağ kurabileceğimize bağlıdır.

Bu çalışmayı bitirmeden sürgünden çıkamayacağız. Hepimizin bir an önce birbirimizle ve Yaradan ile bağ kurmamız gerekiyor. Bu konuda herkes birbirine yardım etmelidir çünkü hepimiz birbirimize bağlıyız. İçsel yakınlaşmamız ölçüsünde, kurtuluşa yaklaşırız. “Kefaret (Geula)” ve “sürgün (Galut)” kelimeleri arasındaki tek fark, yalnızca Yaradan’ın (dünyadaki ilk) adını simgeleyen ek bir “Alef” harfindedir.

Sürgüne sadece bir koşul eklersek, aramızdaki tüm boşlukları ve kopmuş bağları aydınlatacak ve dolduracak olan Yaradan’ın bağımızdaki varlığını, o zaman O’nu ortaya çıkaracak ve üst dünyaya – maneviyata, ulaşacağız. Buna sürgünden çıkış, Yaradan’ı hissedememekten O’nun ifşasına, ayrılığımızdan bağa çıkış denilecek.

Aramızdaki bağ Kli‘dir ve onda ifşa edilen tamamlanma Yaradan, ışıktır.

“Savaş Doğal Mıdır?” (Quora)


Doğa kanunlarıyla denge ve uyum yaşayacağımız bir durum olan, dünyanın tam ıslahına ulaşana kadar, savaş durumların en doğalıdır.

Doğa; veren ve alan, artı ve eksi, gündüz ve gece, ışık ve karanlık vb. iki zıt kuvvetten oluşur ve bu kuvvetler belirli bir dengede bulunur. Bununla birlikte, böyle bir denge, sürekli bozulmalar ve kısmi yenilemeler sürecinden geçer. Buna “hayat” denir.

Milyonlarca yıl boyunca, olumlu ve olumsuz güçler belirli bir dengeye ulaşana kadar dönüşümlü olarak birbirlerine egemen oldular ve bildiğimiz şekliyle Dünya gezegenini oluşturdular. Kabalist Yehuda Aşlag (Baal HaSulam) bu süreci “Çözüm” makalesinde şöyle anlatır:

Birincisi, [Dünya] sis benzeri bir gaz topundan başka bir şey değildi. İçindeki yerçekimi gücü sayesinde, içerisindeki atomları belirli bir süre boyunca daha yakın bir daireye yoğunlaştırdı. Sonuç olarak, gaz topu sıvı bir ateş topuna dönüştü.

Yeryüzündeki iki güç arasında, pozitif ve negatif, çağlar boyu süren korkunç savaşlar sonucunda, içindeki dondurucu güç sıvı ateşin gücüne karşı galip geldi ve Dünya’nın etrafındaki ince bir kabuğu soğutup orada sertleştirdi.

Bununla birlikte gezegen, kuvvetler arasındaki bu savaştan henüz büyümemişti ve bir süre sonra sıvı ateş gücü bastırdı ve soğuk sert kabuğu parçalara ayırarak ve yükselerek, gezegeni bir kez daha sıvı bir ateş topuna dönüştürerek, Dünya’nın içinden büyük bir gürültüyle patladı. Ardından, soğuk güç, ateşin gücünü bir kez daha yenene kadar yeni bir savaş dönemi başladı ve topun etrafında, topun ortasından çıkan sıvılara karşı daha sert, daha kalın ve daha dayanıklı ikinci bir kabuk soğutuldu.

Bu sefer daha uzun sürdü ama sonunda sıvı güçler bir kez daha üstün geldi ve Dünya’nın içinden fırlayarak kabuğu parçalara ayırdı. Bir kez daha her şey mahvoldu ve sıvı bir top haline geldi.

Böylece çağlar değişti ve soğutma kuvveti her galip geldiğinde, yaptığı kabuk daha kalınlaştı. Sonunda pozitif güçler negatif güçleri yendi ve tam bir uyum sağladılar: Sıvılar Yerküre’nin karnındaki yerini aldı ve etraflarındaki soğuk kabuk, bugünkü organik yaşamın oluşmasına olanak verecek kadar kalınlaştı.

Tüm organik cisimler aynı sırayla gelişir. Ekildikleri andan olgunlaşmanın sonuna kadar, Dünya ile ilgili tarif edildiği gibi, pozitif ve negatif iki kuvvet ve birbirlerine karşı olan bu savaşları nedeniyle, birkaç yüz defa bu durumlara maruz kalırlar.

Dolayısıyla savaş gerçekten de kesinlikle doğaldır ve barış aslında doğal değildir. Biz sürekli olarak karşıt güçlerin itip-çekmesiyle gelişirken barış yoktur. Barışı ancak iki karşıt güç arasında dengeye, karşılıklı bağa ve tamamlayıcılığa ulaşarak elde edebiliriz.

“Mutluluk Ölçülebilir Mi?” (Linkedin)

Yaklaşık 150 ülkedeki insanlardan oluşan küresel bir anket olan BM Dünya Mutluluk Raporuna göre, eğer bir ülke kesinti yapıyorsa, bunun anlamı sakinleri dünyanın en mutluları arasında demektir. Son zamanlarda yapılan araştırma, genellikle göz ardı edilen çok basit bir önermeyi ortaya çıkardı: Memnuniyet seviyelerimiz, pandemi nedeniyle son iki yılda artan cömertlik ve karşılıklı yardım seviyeleriyle bağlantılı. Fakat bu, birdenbire daha fedakâr oldukları için insanların daha mutlu olduğu anlamına mı geliyor? Bu gerçekten nasıl ölçülebilir?

Yaşam standardı ve karşılıklı sorumluluk temelinde yapılan bu sıralamaya göre Finlandiya, üst üste beşinci kez dünyanın en mutlu ülkesi oldu. Rapora göre, hayır kurumlarına bağış yapmak, bir yabancıya yardım etmek ve gönüllülük 2021’de pandemi öncesi seviyelere kıyasla küresel olarak %25 arttı. Muhtemelen durum budur, ancak bir anketin insanların duygularına ve tatminine nasıl nüfuz edebileceği tartışılabilir ve bu nedenle, güvenilmez.

Sanırım biraz büyüdük ve artık anketleri ciddiye alacak kadar saf değiliz. Herkes, bunların finanse edildiğini ve siyasi karşılıklar içerdiğini anlıyor. Örneğin, anketlere inanacak olursak, yaşadığım ülke olan İsrail’in sürekli güvenlik tehditlerine ve yüksek yaşam maliyetlerine rağmen küresel mutluluk endeksinde saygın 9. sıraya ulaşması bizi heyecanlandırabilirdi.

Aramızdaki ilişki her geçen gün daha da zorlaşıyor ve çatışmalar yorucu oluyor, bu nedenle mutluluk endeksinde yetmişinci sıranın bizim için daha gerçekçi olduğu sonucuna varabiliriz. Bu nedenle, Birleşmiş Milletler, İsrail’i listenin başına koyarak, bize karşı devam eden önyargılı muamelesini gizlemeye çalışıyor.

BM araştırmasının bize “küresel mutluluk endeksini” gösterdiği gözlükleri bir kenara bırakıp gerçeğin kendisine bakarsanız, listenin ilk sıralarında yer alan İskandinavların pek de neşeli bir dışavurumun posteri olmadığını görürsünüz.

Sıcak ve soğuğun, genişleme ve daralmanın gerçekliğinde, cimrilik ve cömertliğin, mutluluk ve üzüntünün genel zıt dalgaları vardır. Ve şimdi daha sıcak, açık ve dostane bir dalga dünyayı kasıp kavuruyor. Onun öncesi, Covid pandemisi ve küresel ıstırap ile oldu. Ama bu sadece geçici bir dalga ve kaybolacak.

Dünya kendini kapatacak ve insanlar bir kez daha kinci ve bencil olacaklar. Bunun nedeni, yaşam olaylarının bizi etkilemesi ve bizi bir anda bir dereceye kadar bağa, sonra başka bir zamanda ayrılığa çekmesidir. Ama içeride, değişmiyoruz.

Binlerce yıldır bu şekilde kaldık ve insan olarak doğduğumuz aynı içsel içgüdüyle yaşamaya devam ediyoruz. Bu bencil içgüdüdür, egodur. Bu ego bizim gerçekten mutlu olmamıza izin vermez. Arzuladığımızı elde etmek için başkaları pahasına başkalarını ezmemize neden olur, bu da sonunda bizi birbirimizden ayrı, şüpheci ve düşmanca yapar. Hiç kimse bu tür koşullarda ve ortamda kendini gerçekten tamamlanmış hissedemez.

Bizler tüm insanlığın ve aynı zamanda tüm doğa sisteminin bir parçasıyız. Bu nedenle mutluluğumuz diğer herkesin mutluluğuna bağlı ve bağımlıdır. Çevremizde olan her şeyden mutlu değilsek, kişisel mutluluğu hissedemeyiz. Gerçekten mutlu olmak için, egonun yaşamlarımız üzerindeki kontrolünün kapsamını konuşmalıyız.

Bakış açımızı egoistten özgeciye değiştirdiğimizde, anketlere ve boş gururlara bağlı kalmadan mutluluk merdivenini tırmanacağız. Kalıcı bütünlüğün gerçek kaynağı olan ve aramızdaki uyumlu ilişkilerde var olan içsel sevinci, herkes hissedecektir.

“Özgür ve Birbirine Bağlı Olmak” (Medium)

Jean-Jacques Rousseau kendi zamanında “İnsan özgür doğar ve her yerde zincire vurulur” demişti. Bizi özgürlüğümüzden mahrum eden zincirleri kim takar? Soru bu. Çevre mi yoksa kendimiz mi? Yoksa sadece hayatın doğası mı? Cevap, tefekkürümüzün derinliğine bağlıdır.

Bebeklik döneminden itibaren insanlar her türlü şeyi yapmak zorundadır. Bebekler, gelişimlerinin bir parçası olarak belirli yollarla doğarlar, beslenirler ve ilgilenilirler. Örneğin ilaç almak istemeseler bile kendilerine verilir. Sonra anaokuluna, okula gönderilirler. Erken kalkmaları, aceleyle organize olmaları, bütün gün katı bir program izlemeleri, ilgilerini çekmeyen şeyleri dinlemeleri ve ödevlerini yapmaları gerekir. Biz, çocuklarımızı büyütüp hayata hazırlarken onların seçim özgürlüğü yok.

Bir alışkanlık, ikinci doğa haline geldiğinden, kendimizi kelepçelenmiş gibi hissetmiyoruz. Belirlenen sınırlara ve koşullara alıştık ve bu sınırlar içinde kendimizi özgür hissediyoruz. Bilinçsizce hayatın bizi yönlendirmesine izin veriyoruz: çalışmalar, kariyer, aile, statü, başarılar.

Özgürlük ve bağımsızlık sorusunun ortaya çıktığı kişiler vardır. Aslında ne için yaşıyorum? Hayatımın özü ve anlamı nedir? Sadece bir ev, araba satın almak, arada bir tatile çıkmak hayattaki her şey olamaz. Sağlıklı bir şekilde yaşamın nasıl uzatılacağına dair yeni bir keşif olsa bile, bu bana bir özgürlük duygusu verir ve beni daha mutlu eder mi? Bunlar, her birimizin eninde sonunda karşılaşacağı nihai büyük sorulardır.

Istırap, özünde, ulaşabileceğimiz büyük ve net bir hedef olmadan hayatımızın sınırlı ve eksik olduğunun farkına varmaktan kaynaklanır. Tam anlamıyla bu, kölelik duygusudur. Geçmişte insanlar kendilerini her türlü mistisizm ve dine gömerek içsel sorgulamayı kapatmayı başardıysa, bugün bu giderek daha az işe yarıyor. Artık bu amaçlı değildir.

Özgür olmanın bağımsız olmak ve başkalarına güvenmemek olduğuna inananlar var. Böyle bir şey mümkün mü? Çünkü ister çalışan, ister serbest meslek sahibi, ister girişimci, ister alt düzey çalışan veya yönetici olun, hala beni sınırlayan birçok faktöre bağımlıyım.

Ve başkalarına olan tüm sınırlamalardan ve bağımlılıklardan ıssız bir adaya, sadece bana ait olan bir kumsalda, yapayalnız oturarak kurtulabilseydim, özgür olarak tanımlanır mıydım? Ne de olsa, her an içimde yeni arzular doğacak ve beni ne pahasına olursa olsun onları takip etmeye ve yerine getirmeye zorlayacaktı.

Özgürlük sorununu daha derinden araştırdıkça, kavramın ne kadar belirsiz olduğunu keşfederiz. Ancak hayatın kendi dinamiği vardır ve yıldan yıla gelişiriz. Er ya da geç, tüm maddi ihtiyaçlarımız zaten karşılanmış olsa ve dünyadaki her şey bol olsa bile, “ne için yaşıyoruz?” sorusu, bizi avlamaya gelirdi.

Sonunda, her birimiz kişisel özgürlüğün ancak aramızda yeni bir tür ilişki kurarak elde edilebileceğini keşfedeceğiz: iyi, sınırsız karşılıklı ilişkiler. Evrim bizleri, yani insan ırkını böylesine bütünsel bir bağlantıya doğru ilerletiyor ve bu bağlantı içinde kendimiz için tamamen yeni bir yaşam türü keşfedeceğiz.

Kendileriyle ilgileneceğini ve kendileri için iyi olan her şeyi hazırlayacağını bildikleri annelerinin yanında neşe içinde koşuşturan çocuklar gibi, aramızdaki ilişkilerde sevgi ve yakınlık geliştikçe içimizde bir özgürlük duygusu gelişecektir. Kendimi sana karşı, seni de bana karşı savunmak zorunda kalmayacağıma dair bir güvence gelişecek; benim kalbim sana, seninki de bana açık olacaktır.

Karşılıklı ilgi ve düşüncenin gerçek insani bağı, bizi kendimiz için endişelenmekten ve stres, sorun ve mücadelelerden kurtaracaktır. Sevginin ve vermenin gücü tüm yaratılışı dolduracaktır ve bu, nihai olarak tatmin edici bir varoluş için, doğanın tüm parçalarını harika bir dikişsiz kumaşa bağlayan bütünleyici güçtür.

 

“İnsanlar Podcast’lerde Ne Arıyor?” (Medium)

İnsanların diğer insanların konuşmalarını dinlemek için giderek daha az sabrının olacağını düşünürdünüz, ancak bunun tam tersi doğrudur. Aslında, dinleyiciler ne kadar gençse, müzik yerine çevrimiçi Podcast dinleme tercihleri o kadar yüksektir. Müzik sektörü blogu Hypebot’a göre, NPR ve Edison Araştırma’sının 2021 Spoken Word Dinleme Raporu’na göre “Spoken Word’ün sesli dinleme payı son yedi yılda %40, bu yıl %8” arttı” ve müzik dinleme aynı zaman diliminde %10 düşerken, “konuşma dinlemesinin büyümesi, genç ve çok kültürlü izleyicilerdeki büyük artışlardan kaynaklanıyor,”

Günümüz gençlerinin bazılarının dediği gibi, yüzeysel veya kayıtsız olmadıklarını sık sık söylemişimdir. Aksine, çok algısal, doğrudan ve tam olarak neye ihtiyaçları olduğunu biliyorlar. Onlara ihtiyaçları olan şeyi vermediğimizde bize sırtlarını dönüyorlar ve biz bunu kayıtsızlık olarak yorumluyoruz. Öyle değil; onlar susuzluklarını gidermeyen kelimelerle uğraşamıyorlar.

Cevaplara ihtiyaçları var; yaşadıkları dünya hakkında kesin bilgi istiyorlar ve biz bunu sağlamıyoruz. İnsanlara, özellikle Y kuşağına ve hatta daha genç olanlara, küreselleşmiş, birbirine bağlı ve birbirine bağımlı bir dünyada nasıl düşüneceklerini ve hareket edeceklerini anlamalarını sağlamalıyız.

Bunu doğal olarak yaşıyorlar; dünyanın her yerinden hiç tanışmadıkları, sadece internet üzerinden sohbet ettikleri arkadaşları var. Aynı zamanda yaşadıkları ülkeler birbirlerine düşman, hatta savaş halinde.

Onlar sınırların olmadığı sanal bulutta yaşarken ve orada çok rahat hissederken, biz, eski nesil, hala ayrılık ve sınırların modası geçmiş görüşlerine sahibiz. Artık bilgiye ihtiyaçları var; böyle bir yaşamda nasıl davranacaklarını bilmeleri gerekiyor çünkü günümüz eğitim sistemlerinin hiçbiri onlara bu konuda bilgi vermiyor.

Dünya hızla değişiyor ve ara da daha hızlı büyüyor. Eğer yumuşak bir geçiş istiyorsak buna hazırlanmalıyız. Her varlığın en temel ihtiyaçlarını karşılamak için diğer tüm varlıklara bağlı olduğu bir dünyada, egemenlik üzerinden birbirleriyle mücadele eden farklı varlıklar paradigmasının modası geçmiştir.

Hızlı bir şekilde daha işbirlikçi bir düşünme ve işleyiş biçimine geçmedikçe, gerçeklik bizi bunu zor yoldan yapmaya zorlayacak – savaşlar, hastalıklar, doğal afetler ve Doğa Ana’nın asi çocuklarını disipline etmek için kollarını sıvadığı gibi sayısız diğer “darbeler” yoluyla.

Cevaplara sadece genç neslin değil; hepimizin ihtiyacı var. Dünyanın değiştiğini ne kadar erken anlarsak, dünyamızı bu yeni, birbirine bağımlı bakış açısıyla o kadar erken incelemeye başlarız ve kendimiz ve çocuklarımız için ihtiyaç duyduğumuz cevapları bulabiliriz.