Category Archives: Yaradan

Özgecilik Nedir?

Soru: “Özgecil yön” nedir?

Cevap: Özgecilik egoizmin zıttıdır. Egoizm, her şeyin bana yönlendirildiği zamandır ve özgecilik her şeyin benden sevdiklerime, benim dışımda olana, tüm insanlığa doğru yönlendirildiği zamandır. Egoizm içe doğrudur; özgecilik dışa doğrudur.

Soru: Bunu nasıl öğrenirim?

Cevap: Bunu öğrenmek imkânsızdır. Bu özel bir çevre, Kabalistik bir çevre gerektirir. Bunu yapmak için, sizi doğada bir egoistten bir özgecile dönüştüren bazı güçlere neden olan, pratik/uygulamalı Kabala’yı çalışmalısınız. Onlar sizi tersine çevirirler. Karşıt düşüncelere, arzulara, eylemlere, niyetlere ve hedeflere sahip bir varlık haline gelirsiniz. Hepsi zıt yönde.

Soru: Eğer her şey bizi değiştiren güce bağlıysa, o zaman bana bağlı olan nedir?

Cevap: Arzu etmek. Daha fazlası değil. Farklı olmak isterim. Egoist güçlerin olumsuz, zararlı olduğuna:  beni ve diğer herkesi ölüme, yok olmaya götürdüklerine ikna olurum. Ve sadece özgecil güçler bizi yeniden canlandırabilir, kurtarabilir, bize yeni bir hayat verebilir.

Kabalistik Metinlerin Gücü

Şamati’deki tüm makalelerin okunması çok kolaydır, görünüşte oldukça açıktır ve analitik olarak işlenebilir. Akılcı bir insan için hiç sorun değildir.

Makalenin sunumunu değil, içsel anlamlarını anlamalıyız, bu da içsel anlamlarını hissetmek, görmek, duymak, anlamak, içlerinde açıklanan güçleri hissetmek anlamına gelir. Bir insanın özlem duyması gereken şey budur. Bu makalelere giren bir kişi, aslında onların söylediklerinden çok uzakta olduğunu görür. Bunun nedeni gerçek materyali hissetmiyor olmasıdır. Bu nitelikleri deneyimlemez ve var olduğumuz boyutta olmadıkları için, etrafındaki bu güçleri görmez.

Soru: Peki, bu makaleleri okumanın amacı nedir?

Cevap:  Bu makaleleri okuyarak, bizim üzerimizde bir şey olduğunu ve bunun bize nasıl bağlanabileceğini anlamaya başlarız. Kabalistik metinlerin içsel anlamlarına ulaşma özlemi, bizi manevi nesnelere doğru çeker ve yönlendirir. Bu da içimizde, bizi yavaş yavaş değiştiren ve makalenin bahsettiği şeyleri hissetmeye başladığımız yeni nitelikler yaratan, manevi güçleri uyandırır.

Birliğe Karşıtlık, Bölüm 1

Birbirinden Nefret Etmenin Nedeni

Soru: Yahudi halkının gelişim tarihi boyunca, aralarında her zaman nefret ortaya çıktı. Bu, Mısır’dan çıkan İsrail halkının Mısır’da “büyük karışma” (Erev Rav) ile karşı karşıya gelmesiyle başladı. Bu çatışma İsrail kabileleri arasında çölde devam etti.

M.Ö. 10. yüzyılın sonunda, İsrail Krallıkları ve Yahuda arasında bir bölünme başladı ve aralarında çekişmeye yol açtı. Daha sonra, iktidardaki seçkinler içinde patlak veren nefret, Birinci Tapınağın yıkılmasına yol açtı. Sonra Makabilerin Helenistik Yahudilerle savaşı, gruplara bölünme, Roma İmparatorluğu zamanında kardeş sevgisinin yıkılışı ve İkinci Tapınağın çöküşü oldu.

Ortaçağ İspanya’sında ilk engizisyon mahkemesi üyeleri Yahudilerdi. On altıncı yüzyılda, Yahudilerin en büyük Kabalist Ari’ye karşı olan ihmaller ve sert ifadeler belgelenmiştir. Yirminci yüzyılın başında Rav Kuk ve Baal HaSulam kitaplarının yayınlanması hakkında hahamlık yasağı vardı.

Bu liste uzayıp gider.

Bugün, yaklaşık 50 sağ ve sol blok parti sayısıyla, bu çatışma hali hazırda İsrail devletinin kendisinde görülmektedir. Yahudiler arasındaki nefretin nedeni nedir?

Cevap: Bu nefret ideolojik, doğal ve tamamen farklı seviyelerde beliriyor. Gerçek şu ki, İbrahim’in çağrısında, birlikte büyük bir grup oluşturan İsrail ulusu, tüm Babil halklarının temsilcilerinden toplandı.

İbrahim onları doğal kökenleri, karakterleri vb. nedenlerle aralarında olan tüm ayrılıkların üzerinde birliğe çağırdı. İnsanlar tek bir bütün, tek bir aile ya da tek kalpte tek adam olmak için çok ciddi bir şekilde kendi üzerlerinde çalıştılar. O günlerde her şey biraz farklıydı.

Bu şekilde kişisel egoizmlerini bastırmak ve başkalarıyla dostça bağ kurma seviyesine yükselmek için sürekli kendi içlerinde savaşarak yıllarca ilerlediler.

Böylece “Mısır sürgünü” veya esareti olarak adlandırılan, bir dönemden geçtiler. Egoizmleri o kadar yükseldi ki gerçekten birbirlerinden ayrıldılar; egoizm onları ayırdı. Bu, Firavun’un (egoizm) üzerlerinde hükmettiği “Mısır sürgünü”dür. Ancak daha sonra karşılıklı reddedilişin üstesinden gelmeyi başardılar, bu da Mısır’dan çıkmalarına ve farklı bir düzeyde bir sonraki birliklerine yol açtı.

Mısır sürgünü döneminde içlerinde gelişen egoizmin üzerine çıkmak için, yukarıdan yeni bir güç, üst ışık, Tora’nın ışığı, yani ihsan etme ve sevginin gücü, karşılıklılık ve çekim gücünü almak zorundaydılar.

Bunu aldılar ve birlikte kalmak için onunla çalışmaya başladılar. Her gün egoizmleri gittikçe büyüdü ve onlar da her seferinde onun üzerine geliştiler. Özgeciliğin, egoizmin üzerindeki kademeli gelişimi, nefretin üzerinde karşılıklı bağ, ulusun, “Tapınak” olarak adlandırılan, güç ve hacim birliğine yol açtı.

Buna ek olarak, koşulları İsrail Toprakları’na giriş olarak adlandırıldı. “Toprak”- “Eretz”, “Ratzon” kelimesinden gelir ve “arzu” anlamına gelir ve “İsrail”, Yaradan için çabalamak anlamına gelir.

Böyle bir bağ seviyesine yükseldikten sonra, kendi aralarında “Tapınak”- ortak bir ev, ortak bir kalp denilen bir ilişki kurabilirler. İçlerindeki egoizm sürekli olarak geliştiği için insanlar, çok kısa bir süre bu koşulun içindeydi. Buna direnemediler ve aralarındaki bağın çöküşü anlamına gelen, Tapınak yıkılana kadar, birbirlerinden ayrılmaya başladılar.

Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi için,  Çok Dar Bir Köprü: Yahudi halkının kaderi ve Bir Demek Başak Gibi: Neden Birlik Ve Karşılıklı Sorumluluk Bu Zamanın Çağrısıdır, adlı kitaplarımı okuyunuz.

Birliğin Özü Ve Kökü, Bölüm 6

Zıtlıkların çeşitliliği ne getirir?

Soru: Anladığım kadarıyla, doğanın amacı, tüm parçalarını kutupsal zıtlıklarının durumuna göre geliştirmek ve sonra birleştirmektir. Böyle bir zıtlıktan ne kazanabiliriz?

Cevap: Olumsuz ve olumlu,  iki güç arasında var olarak, onları dengeye getirmeliyiz. İyi ve kötü yoktur. Onların doğru kombinasyonuna yol açan, zıt parçalar arasında sadece doğru denge vardır.

Soru: Salatada olduğu gibi mi: ne kadar çok malzemeye sahipse, o kadar lezzetlidir?

Cevap: Her şey başlangıçtan itibaren, doğa tarafından kanıtlanmıştır. İnsanlık geliştikçe, doğal olarak, bileşenlerin sayısı artar.

İnsanların nasıl geliştiğini görüyoruz, biri diğerine benzemiyor. Bununla birlikte, doğru bir şekilde etkileşim kurarken ne kadar çeşitli olursak, toplum ve gelişimimiz de o kadar zengin olacaktır.

Kabalistik Terimler: “Ruh”

Soru: “Ruh” terimi nereden gelmektedir?

Cevap: “Ruh” terimi “Neşama” kelimesinden gelir. Kabala’da, Yaradan’a benzer arzunun beş hali vardır: Nefeş, Ruah, Neşama, Haya ve Yehida.

Nefeş, Ruah ve Neşama ulaşabileceğimiz ve sürekli içinde kalabileceğimiz koşullardır. Bunların en büyüğü Neşama’dır. Bu nedenle, bu, manevi parçamızın adıdır.

Ek olarak, Haya ve Yehida olarak adlandırılan koşullar da var. Ancak bunlar, ruhun durumuna ek, geçici eklemelerdir.

Twitter’da Düşüncelerim / 18 Temmuz 2020

Arada sırada verilen manevi geni (Reshimo) gerçekleştirmek için sorumluluk duygusu içinde harekete geçmek gerekir. Bununla ne yapacaksın? Bunu nasıl gerçekleştireceksin? Sonuçta, tam olarak gerçekleşmesinden sen sorumlusun.

Senden talep edilen başka bir şey yok!

Dünyada iyilik yoktur. Yaradan yalnızca kötülüğü yarattığını savunur. Görevimiz sadece kendimizde ve her şeyde egoizmi görmek ve ondan o kadar nefret etmektir ki karşıt tarafı görünür olsun – iyilik, maneviyat.

Ve böylece kötülüğü görmek ve ondan üst dünyayı inşa etmek, tüm düşünce ve hislerde!

Evrensel Islah Sorunu

Soru: Bugün evrensel ıslah sorunuyla karşı karşıyayız. Ya da bir grup Kabalist tarafından, durumu kurtarmak için bir fırsat var mı?

Cevap: Ve eğer doğanın amacı tüm yaratılışın karşılıklı ve bütüncül bir şekilde birbiriyle bağlantılı olması, bağın ve sevginin niteliklerine ulaşmak ise, bir grup Kabalist durumu nasıl kurtaracak? Küçük bir grup bunu nasıl yapabilir?

Bu sadece herkese birleşme metodolojisini öğretmek, onlar için öğretmen olmakta bulunur. Bu nedenle, bu sürece kesinlikle herkes dahil edilmeden hiçbir şey olamaz.

Soru: İnsanlığın küçük bir kısmı gelen krizin özünü anlıyor, ama çoğu bunu bilmiyor. Kişi, tüm dünyanın ıslahı için, insanın değişmesi gerekliliğini tüm dünyaya nasıl iletir?

Cevap: Bu sizin çalışmanızdır ve bunu yapmalısınız. Mümkün olan her şeyi yapmaya çalışın.

Onlu — Yaradan’ı İfşa Etmek İçin Bir Cihaz

Yaradan ancak dostların içinde eriyerek, Bina seviyesine yükselerek ifşa olabilir. Bu, görünmez bir manyetik alanı tespit etmek için gereken bir cihaza benzer. Bu cihaz, üzerinde etkili olan ve kadranını saptıran belirli bir kuvvet olduğunu gösterecektir. Yani, bize gücün kendisini değil, onun bu güce tepkisini gösterir.

Kendimizi, dünyamızın tüm ölçüm aletleriyle aynı prensipte çalışan, Yaradan’ı ifşa etmek için bir cihaz yapıyoruz. Sadece içimizdeki her şeyi doğru bir şekilde organize etmek zorundayız ve böylece Yaradan’ı ifşa edebileceğiz.

Cihaz, bu olguyu algılamalı ve ona tepki vermelidir ve o zaman onun reaksiyonu ölçülebilir ve cihaz buna neden olan kuvveti tahmin etmek için kullanılabilir. Elektromanyetik kuvvetlerin ne olduğunu bilmiyoruz, ancak nasıl hareket ettiklerini biliyoruz: bu güçler, akımın bir telde akmasına veya pusula iğnesinin hareketine neden olurlar. Her zaman gücün kendisini değil, cihazın tepkisini görürüz ve bunu olayın kendisi ile adlandırırız.

Yaradan’ı ifşa etmek için kendimizden böyle bir pusula, bir indüksiyon devresi, üst kuvveti ortaya çıkaracak bir cihaz yapmamız gerekiyor. Yaradan şimdi içimizdeki her şeyi döndürüyor ama O’na dikkat etmiyoruz. Kişi, O’nu ayırt etmek için kendi içinde ne gibi bir değişiklik yapmalı?

Tüm çalışmalarımız bu kalibrasyonu, Yaradan’a ayarlamadan oluşur. Sorun şu ki, üst kuvvetin etkisine karşı kendi tepkimi hissediyorum ve bunu, Yaradan’ı içinde bulabilecek şekilde şifresini çözmem gerekiyor. O’nun arzum içindeki, bedenimdeki etkisine cevap veriyorum. Bu nedenle, arzumun, Yaradan’ın eylemlerini doğru bir şekilde anlamama izin verecek şekilde kendimi kalibre etmem gerekiyor.

Ve bunun için egoizmimin hiçbir şey istememesi amacıyla kendimi sıfıra indirgemem gerekiyor. Her cihaz önce bu şekilde kalibre edilir, sıfıra ayarlanır ve daha sonra ölçüm için kullanılabilir.

İlk kalibrasyonumuz, rüşvet almamak, önyargıyla yargılanmamak için, kendimiz için hiçbir şey istememektir. Bu kalibrasyonu onluda uygularız. Onlunun merkezine katılmaya çalışır ve tüm dostlarımla bağ kurmak istersem, cihazımı sıfırlarım. Şimdi, bu sıfırdan, Yaradan’a, O’nun benim üzerimdeki etkisine doğru bir şekilde cevap vermeye başlayabilirim.

Sıfırlama, onlu dışında zaten bir kişinin kendisi için hiçbir şey almamasına izin veren bir başlangıç noktasıdır. Egoizmim için hiçbir şey almadığımı doğrulamak için, onlumdan başka hiçbir göstergem yoktur. Önümde düşündüğüm dostlarım varsa, o zaman kendimi önlerinde iptal ederim. Kişisel olarak tarafsız olduğum, yani sıfır olduğum ortaya çıkar.

Bu şekilde, Yaradan’ın algılanması için doğru cihazı inşa ederiz. Üst kuvvetin etkisi altında onluda karşılıklı ihsan etmeyi uyandırmaya başlarız. Yaradan bizlere, O’nun aramızda olduğunu ifşa ettiğimiz ihsan etme gücünü verir. Sonuçta, onluda bu şekilde birbirimizle ilişki kurmaya başladık ve Bina’nın, ihsan etmenin niteliğini, direncin üzerinde mantık ötesi gücümüzü ve bilgimizi aldık.

Direnç de daha fazla hissedilmeye başlar çünkü bize elektronik bir cihazda olduğu gibi, bizi bağlayan bağın içinde akan bir güç gelir ve kendi içimizde direnç hissederiz. Bu yolla, “inanç” ve “bilgi” olarak adlandırılan potansiyellerin (üstte olan ihsan etme – altta olan alma arzusu) arasındaki farkları ölçebiliriz.

Ve bu inanç ve bilgi adımları yükselmeye başlar: Egoizmimizin gücü artar, ihsan etme gücü de artar ve bu şekilde yükseliriz. Malkut ve Bina arasındaki potansiyel farkı olduğu gibi aynı kalıyor -Zeir Anpin’in yedi Sefirot’u.

İlk başta bu sadece sıfırdı. Ama sonra yavaş yavaş yedi Sefirot’a doğru büyüdü. Zeir Anpin, yeni doğmuş ruhumun Partzuf’udur. Ruh, Bina ile ilgili olarak kendisini fesheden Malhut’la bağı nedeniyle Bina’nın karnında büyür.

ZA’in yedi sefirot’u — burası, tüm realiteyi ifşa ettiğim yerdir. Bilgi ile üst bilgi arasındaki bu boşlukta tüm dünyalar, tüm evren vardır. Başka bir şey yoktur. Bina’nın üstünde zaten Yaradan’ın nitelikleri vardır: Keter, Hohma, Bina. Bina’nın altında henüz doğmuş olan ZA’in nitelikleri vardır. Malkut ise Yaradan’ın yarattığı haz alma arzusudur. Bu nedenle, Malhut ve Bina arasında geliştirdiğim bu niteliklerin dışında, başka hiçbir şey yoktur – hepsi benim gerçekliğimdir.

Yaradan Bizi Yavaş Yavaş Islah Edecek

Eğer etrafta olan şeylerin içsel hissiyatları ve izlenimleri her gün yıkımı tamamlamaya daha yakın hale geliyorsa, günbegün doğru gerçeklik algısına nasıl ulaşabilirim?

Ben bunu yıkım olarak değil, Yaradan tarafından gerçekleştirilen ve bize kim olduğumuzu, ne olduğumuzu ve hangi durumda olduğumuzu düşünme fırsatı veren, manevi bir çalışma olarak görüyorum. Düşüncelerimizi henüz doğru yöne çevirmemiş olsak da, gerçek şu ki tüm dünyanın, ne olacağını ve neyin meydana geleceğini düşünüyor olunması, zaten büyük bir ıslahtır.

Yaradan bizi yavaş yavaş ıslah edecek. Bununla henüz hemfikir değiliz ama O, bunu da düzeltecektir.

Sonsuz Işığın Okyanusunda

“Manevi Edinim Meselesi” (Şamati 3) başlıklı makalede Baal HaSulam şöyle yazar; … gerçeğin sezinlenmesi, manevi edinim açısından üçe ayrılır: 1. Atzmuto (O’nun Özü), 2. Eyn Sof (Sonsuzluk), 3. Ruhlar…

3) Ruhlar, O’nun vermek istediği memnuniyeti alanlardır.

Ruhlar, Yaradan’ın ışığını, O’ndan gelen doyumu alan,  haz alma arzusudur.

Ein Sof, böyle adlandırılır çünkü Yaradan’ın ruhlarla bağını ifade eder. Aslında O’nu sonsuz bir kaynak olarak hissetmemiz için, bize haz vermek, bizi doldurmak ister. Bu bağdan başka hiçbir şey edinemeyiz ve bu yüzden başka hiç bir şey hakkında konuşamayız. Bu her şeyin başladığı Ein Sof ile bağın içindedir.

Üst dünyaya, Yaradan’a ulaşmaya başladığımızda, bu durumun sınırsız olduğunu keşfederiz. Bu sanki çevremizden istediğiniz her şeyi alabileceğiniz sonsuz bir okyanus varmış gibidir ve hepsi sadece arzunuza bağlıdır. Benzer şekilde, Yaradan’ın ışığını ifşa etmeye başladığımızda,  O bizi sardığından, sanki O’nun içinde yüzüyormuşuz gibi hissederiz.

Yaradan’ın ışığının okyanusunda olduğumuzu anlarız ve O’nun bize karşı tutumu tamamen iyi, sonsuz, sınırsız ve mükemmeldir. Fakat bu durumdan nasıl bir şey alabiliriz?

Yeni doğmuş gibi olduğunuzu ve ailenizin sizinle sınırsız sevgi ve yardımseverlikle ilişki kurduğunu düşünün. Ya daha sonrasında?  Ne isteyeceğinizi, ne talep edeceğinizi, ne yapacağınızı ve onlarla nasıl ilişki kuracağınızı bilmiyorsunuz çünkü mutlak bir sevgi ile karşı karşıyasınız.

Yaradan’ı ifşa etmeye başladığımızda yaşadığımız böyle bir durum, görünüşe göre insanı durdur, çünkü kişi böyle bir tavırla karşılaşırsa ne yapabilir?

Yaradan ile karşılıklı işbirliğimizin, kendimizi bir tür çerçeve içinde hissedebilmemiz için,  Yaradan ile aramızda bir tür engel yaratmaya çalıştığımızda, belirli sınırlarla inşa edilebileceğinin farkına varmaya başlıyoruz.  Aksi takdirde, bu sanki bir okyanusta yüzüyoruz ve hiçbir şeyi inceleyemiyoruz, hiçbir şey hissedemiyoruz gibidir.

Yaratılan varlıklar olarak, bizler ancak kendimizi belirli nitelikler ve etkilere bağlı olarak hissetmemizi sağlayan spesifik, doğru yapılar olduğunda var olabiliriz.  Ancak yapı yoksa, bu durum tarif edilemez veya hissedilemez ve hiçbir şekilde bunu niteliklerimize entegre edemeyiz.

Kendimizi bir yapının içine koymalıyız, Yaradan’ı bu yapıya dahil etmeliyiz ve o zaman tutumumuz veya O’nunla olan bağımız hakkında konuşabileceğiz.